AHMED HULÛSİ’DE

KAVRAMLAR

F

 

AV. ASUMAN BAYRAKÇI

www.allahvesistemi.org

 

   Yayınlarımızın Telif Hakkı Yoktur. Sitemizdeki tüm bilgiler, Hz. MUHAMMED'in (aleyhisselâm) bildirip açıkladığı "ALLAH" ismiyle işaret edilenin hakikatinin ne olduğunun öğrenilmesi ve "DİN" denilen yaşam sisteminin bu vizyonla değerlendirilebilmesi için, tüm insanlarla karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır. Tüm yayınlarımızı ücresiz okur; dinler, bilgisayarınıza indirebilir, çoğaltabilir; YAZAR ve KAYNAK BELİRTMEK ŞARTIYLA her yoldan bütün çevrenizle paylaşabilirsiniz. Allah ilmine karşılık alınmaz. Prensibimiz maddî ya da manevî karşılıksız paylaşımdır.

 

fhfh

 “Bismi’llâh’ir-Rahmân’ir-Rahîm.

Elhamdu lillahi rabbil âlemiyn,

errahman-ir rahiym, mâliki yevmid diyn,

 iyyake na’büdü ve iyyake nestaıyn,

 ihdinas sıratal mustakıym,

 sıratalleziyne en’âmte aleyhim gayrıl mağdubi aleyhim veladdâlliyn.” (Fâtiha Sûresi)

hf

 “Rahman ve Rahîm olan ALLAH isminin manâsıyla (başlarım).

Hamd, âlemlerin rabbı olan, Rahman ve Rahîm Allah’a aittir.

Din gününün mâlikidir.

Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz.

Hidayet et bize, doğru yola;

O doğru yola ki, en’âmda bulunduklarına nasib ettin o yolu;

gazabına ulaşanların ve dalâlette kalanların değil.”

  hf

Bismi’llâhi’r-Rahmân’ir-Rahîm

İnna fetahna leke fethan mübiynen.

liyağfire lekellahü ma tekaddeme min zenbike

ve ma teahhare ve yütimme nığmetehu aleyke

ve yehdiyeke sıraten müstekıymen

ve yensurekellahü nasren aziyza.(Fetih Sûresi)

hf

“Rahman ve Rahîm olan ALLAH isminin manâsıyla (başlarım).

Sana öyle bir fetih verdik ki,

bu kesin ve apaçık fethe eriştir!.

Ki böylece Allah senin geçmiş ve gelecek tüm zenbini bağışlar;

ve sana olan nimetini tamamlar; ve seni gerçek yola erdirir;

ve sana öyle bir zafer verir ki hiç kimse karşı koyamaz!.

 

      FİHRİST

·          Faiz (Ribâ)

·          Fakih (Anlayışlı olan)

·          Fakih olmak, Allah lütfudur

·          Fakih, “İhlâs” okuyandır

·           “Fakr” (Yokluk)

·          “Fakr”a yönelen kişinin barınağı, “Hakk”tır

·          “Fakr” hâli ve yoksulluk, insanı “Hakikat”ine ulaştırır

·          “Fakr”ın mertebeleri

·          “Fakr”ın üç mertebesi vardır

·          1-“Fakr”

·          2-“Fakrın Fakrı”

·          “Varlık O’dur ve yapan O’dur!” idrakına erildiğinde “Fakrın Fakrı” yaşanmaya başlanır

·          3-“Fakrın Fakrının Fakrı”

·          “Fakrımla iftihar ederim!”… Zira varlığımda mevcud olan “Allah”tır!

·          İftihar edilen “Fakr”, Allah’ın varlığı yanında “Hiç”liğin itirafıdır

·          Fakr hâlini yaşayan ancak Vâris-i Rasûlullah’tır

·          Fakr hâlindekinin duası, “Ol” Emri gibidir

·          Fakr tamam olduğunda o mahalde seyredilen, Esmâ-i İlâhidir

·          “Fakir” (“Ene”si yok olmuş…. “Yokluk” hâlini yaşayan…)

·          “Fakir”de tasarruf eden “Allah”tır

·          “Fakir”,  “yokluk” hâlini yaşayandır

·          “Fakir”in yemesi içmesi…

·          “Yok”luğa eren “Fakir”i bulursan, hiç durma yaklaş O’na… Çünkü orada Beni bulursun!”

·          “Fakir”den zâhir olan “Hakk”tır ve elbette ki O’nun Emri de yerine gelen bir Emrdir

·          “Yokluk Âlemi”(Bkz. F / Fakr)

·          “Yokluk âlemi” boyutsal bir yaşamı anlatır

·          “Fukara”

·          El, “Yokluk Denizi”ne girerse eğer… “Zât” ile “Gayrı”nın ayrı olmadığını fark eder

·          “Fâni”

·          Fâni, varsayımdır!

·          Fâni, “yok” olacak olan değil; “yok” olandır!

·          Varlıkta “Bâki”nin dışında bir şey yoktur

·          Dünya, fânidir…

·          Yaşam ve yaşanılanlar fânidir…

·          Kişi, birimsel varlığından (“Gün aydınlığı”ndan) “Yok”luğunu fark etme karanlığına düştüğünde…

·          Yarım dairenin tamamlanmasıyla fenâ fillah gerçekleşmiş olur.

·          “Yok”lar ergeç birgün “yok”luğa döner…

·          “Yok” oldun mu, zât”en bitti!

·          Şayet sen “yok”san…

·          Yok olduğunu fark ettiğinde geride kalan…

·          Gördüklerimizi yok etmek yerine gördüğümüzün hakikatini idrak etmek, en kestirme yoldur

·          “Fenâ Fillah”

·          Allah’ın varlığı yanında yokluğunu hissetme ve yaşama hâli…

·          Mutmaine ve Radiye, “Fenâ Fillah”tır

·          Dalga fâni, deniz ise Bâki gibidir… Siz eğer denizden oluşmuş bir dalga iseniz biliniz ki, dalga zaten fânidir; “yok”tur!

·          Fenâ Fillah”ın sonu… Esmâ’da seyr hâli…

·          Sen, fenâ fillah olamazsın!

·          “Fenâ Fillah”, muhaldir

·          “Fenâ Fillah”ın sırrı, “iyyake na’budü ve iyyake nestâin”dedir

·          “Her fiilim, İlâhi Kudretin tasarrufu neticesinde meydana çıkmaktadır!”

·          Fakr’a erende “Bâki” olanın yaşamı baş gösterirse eğer…

·          “Zât”ıyla fenâ bulmak”

·          Zât’ta fenâ olma ile ikilik kalkar

·          “Zât”ıyla fenâ bularak uyumak”

·          Fal Baktırma

·          Fal baktırma, büyük günahlardandır

·          “Fâsık”

·          “Fâsık”, bozulmuş bir “Ben”lik kavramıyla yaşamaktadır

·          Fâsık, Hâkim-i Mutlak’ı hakikatinde müşahede edemeyip herşeyi aslî hakikatinden ayrı değerlendirir

·          Allah ahlâkıyla ahlâklanmadığın sürece “Fâsı”klık etiketi ve yaşantısından kurtulamazsın

·          Faşizm

·          Faşizm nedir? Örtülü faşizm nasıl olur?

·          “İnsansı”ların bir kısmı yasakçı zihniyete sahip faşist anlayışla beyni yıkanarak yoğun şartlanmalı eğitim altında yetişirler

·          “Fâtır”

·          İlk hayali sistematize eden..

·          Yaratma öncesi takdir, tasarım, düzenleme, ölçümleme, zamanlama, sıralama

·          “Fâtır” ile “Hâlık” arasındaki fark

·          Göklerin ve yerin Fâtırı, Allah’tır!

·          Tüm varlık, “hakikati Muhammediye” için tasarlanmış ve suretlenmiştir

·          Fâtır, beyinlerimizi “Tek”i “Çok” olarak algılayacak özellikte yaratmıştır

·          Fâtır’ın fıtratından söz edilemez!

·          Fıtrat Dini (Allah Fıtratı, Allah Dini, İslâm Fıtratı, Ana Program, Rabbinin Bilme Yetisi, Haniflik)

·          Din, “Allah Fıtratı”dır

·          Allah'ın fıtratına (Fıtrat olan Dini'ine), o yaratışa sarıl!

·          Fıtratı meydana getiren “Fâtır” İsminin özelliği, kişinin yapısındaki Esmâ mertebesinde yer almaktadır

·          “Allah” ismiyle işaret edilenin "Fâtır" İsminin  mânâsının ortaya çıkışı

·          Fıtrat

·          Tek bir fıtrat vardır. Birimsel Fıtrat bizim anlayşımızdan doğmaktadır

·          Fıtratın… (Var oluş programın-Esmâ (İsimler) bileşimin- Takdir Edicin-Kolaylaştırıcın-Rabbin-Terkibin)

·          Fıtrat mı kader icabı, kader mi fıtrat icabı?

·          Kendi kaderini yaşamak üzere bu fıtratla yaratılmışsın…

·          Fıtratında olup bilincinde açığa çıkmamış olanların sayısı bilinemez

·          Fıtrî Hilâfet

·          “Her insan, İslâm fıtratı üzere doğar!”

·          Fıtrî Tesbih

·          Fıtrî Kulluk (Fıtrî İbadet)

·          Yaradanın yaratış amacına uygun yaşayarak yaratış hedefine ulaşmamız, “Fıtrî Kulluğumuz”dur

·          Birimin fıtratı, onun mânevi suretidir(Programıdır-kaderidir) Ve bu program asla değişmez

·          Tüm yaratılmışlar fıtratlarına göre tekâmüle başlarlar; fıtratlarına göre yekâmül ederler; ve  tekâmüllerinin sonunda da asıllarına rücu ederler

·          “Fâtiha”

·          Kur’an-ı Kerim’deki en büyük dua âyetleri, “Fâtiha” suresidir

·          “Fâtiha”da “Allah” kavramının ne olduğu bilinci uyandırılır ve evrende geçerli olan “Sistem” ile insanlığın tâbi olduğu mekanizma açıklanır

·          Fâtiha “Oku”mak

·          “Fâtiha”sız namaz olmaz

·          Fâtiha’da öyle bir sır vardır ki, o sır nedeniyle “Fâtiha”sız namaz olmaz

·          Fâtiha “Oku”nunca, zaten yaşanır!

·          “Fâtiha”yı taklit yollu okumaktan kurtulmanın işareti

·          Ölen kişi, okunan “Fâtiha”dan dünyadayken yarar sağladığı kadar yarar sağlar

·          Fâtiha sonunda niçin “âmin” denir?

·          Fazilet

·          Fazilet, yanlışını idrâk ettiğin anda kendine itiraf edebilmek ve onun gereğini uygulayabilmektir!.

·          Fazilet, “Herkes” gibi, “Herkes”e göre değil; ilme göre, ilmin doğrultusunda kendi aklı ve mantığıyla yaşamaktır

·          “Felek”

·          Arş’ın etrafında felekler vardır

·          Evrende çarkı felekler dönüyor…

·          Yıldızlar Feleği (Galaksiler)

·          Atlas Feleği

·          Atlas Feleği, “Cennetin semâsı”dır

·          “Fecr”

·          Felsefe

·          Felsefe, görülenden yola çıkan ve eldeki mevcut bilgilere dayalı bir sistemdir… Onun için de yanılmaya mahkûmdur

·          Felsefede çeşitli bilgileri alıp değerlendirmek suretiyle belli bir dünya görüşüne sahip olabilir; bununla beraber dilediğin gibi yaşayabilirsin!!!

·          Ferâset (Kapsamlı İleri görüşlülük)

·          Ferâset, “sezgi”nin ötesindedir

·          “Sistem”, ferâsetle “oku”nabilir!

·          Hz.Rasûl aleyhisselâmın ferâsetinin açılmasına vesile olan “İsimlerin mânâları” istikametindeki fetihlerdir

·          “Ferd”

·          Ferdiyet Sahipleri

·          Ferdiyet sahiplerinde gerçekleşen arınma

·          Ferdiyet Yaşamı

·          Bilinçte “Ferdiyet” kavramının kalktığı boyut

·          “Fetih” (Işık hızını aşma-“Mânevi Ölüm”-“Şuursal Şehidlik”-İlâhi sıfatlarla tahakkuk etme-Bâtıni kapanıklıkların fethi-Kişinin şuur boyutunda kıyâmetinin kopması-Ölmeden Evvel Ölme-“Mu’tu kable en temûtu”-Allah’a rûcu etmek)

·          Fetih, fiili ölümün neticesinde meydana gelir

·          Fetih, Berzah âlemi’nin fethidir; ki bu fetih ancak “yaşarken ölmek” suretiyle gerçekleşir

·          Fetih özelliği, ışık hızını aşmaktır

·          Fetih ehlinde yaşanan ilim, “Ledün İlmi”dir

·          Fetih, “Hakkel yakin”in sonucudur

·          “Fetih”in aşamaları

·          Fetih 7 aşamadır

·          Fethin 7 derecesi Evliyaullah arasındaki 7 mertebeye tekâbül eder

·          Fetih iki türlüdür

·          1-Zâhir Feth

·          2-Bâtınî Fetih

·          Fetih, kişinin ruhtaki özelliklerle yaşamını bu dünyada sürdürmesi hâlidir

·          “Nurâni fetih” sahiplerinin sayısı yeryüzünde 40 ı bile bulmaz

·          a-Zulmâni Feth

·          b-Fethi Nurâni (Fethi Mübin)

·          Fethi mübin odur ki, kişi bu bu fethi kaldırabilir

·          Dünyada bir kişide açığa çıkacak en büyük nimet, “Fethi Nurâni”dir

·          Feth, çalışmaya bağlı değildir

·          “Fetih Ehli”

·          “Fetih ehli” fetih kendilerinde açığa çıktığı sırada kabir sorgulamasını yaşadığı için artık ikinci bir defa daha bu sorgulamayı yaşamaz

·          Fetih gelmiş kişiler, diledikleri takdirde ışınsal bedenlerini yoğunlaştırarak aramızda biyolojik bedenle görünebilirler

·          Fetih ehli “Vechullah”ı müşahede içindedir

·          Fetih ehlinin geçmiş ve gelecek tüm günahları bağışlanmıştır

·          Fetih ehlinde günahın hatırası dahi çıkmıştır

·          Fetih, ilâhi sıfatlarla tahakkuktur

·          İlâhi sıfatlarla tahakkuk ancak “zikir” ile mümkündür

·          “Reşid” İsmi, en alt sınırdan başlayıp ilâhi sıfatlarla tahakkuk hâli olan “Fetih” hâline kadar devam eder

·          Sıfat mertebesinde güç oluşturma ismi “Mürid”dir

·          Bâtın kapanıklıkların açılması, “Fettah” İsmi ile mümkündür

·          Fetih Sûresi

·          Hz.Rasûlullah’ın “İsimlerin mânâları” yönünde fetihlere kavuşması

·          Fetva (Kişisel yorum)

·          Fetva vermek demek, “Allah adına konuşmak” demektir… Hiç kimse “Allah adına” konuşamaz!

·          İnsanlar “Fetva” mercii değildir!

·          Fetvalar, kişisel indî yorumlardır, kimseyi bağlamaz; mesuliyeti kaldırmaz!

·          Kişisel yorumun Din hükmüymüş gibi uygulatılmaya kalkışılması, en büyük zulümdür

·          Fetva, mâzeret olmaz ve kişiyi kurtarmaz

·          Fetva gerçeğe uymuyorsa eğer…

·          Yanlış adama sormanın pahasını, kemiklerin kırılarak ödersin!

·          Her birimizin direkt muhatabı, Hz. Muhammed Mustafa (a.s)dır

·          Feyz

·          Feyz, güçlü beynin yaydığı ya da yönlendirdiği dalgalarla kişinin beyninde yaptığı açılımdır

·          Feyz, telepatik bir olaydır

·          Evliyanın feyz vermesi

·          Âlemlerden gelen feyz (İlâhi seyz) insanlığa nasıl dağıtılır?

·          “Fiil”

·          Bütün fiiller “99 ilâhi İsim” olarak adlandırılan “mânâ grupları” bünyesinde oluşur

·          Fiil, “Mânâ”dır… “Mânâ”nın ta kendisidir

·          Fiiller, mânâların yoğunluk kazanmış bir halde duyulara hitabıdır

·          Değişik fiillere isimler veriyoruz… Yani İsimler, fiillerden doğuyor

·          Fiiller, isimlerin mânâlarının geliş şiddetine göre açığa çıkışıdır

·          Varlık, orijininde, Zâtı itibariyle, O mutlak varlık olmasına rağmen, o sûretlerin şartları içinde o fiilleri ortaya koymuştur

·          Her an, bütün âlemlerdeki tüm fiillerin yaratıcısı Allah'tır.

·          Rasûl ve Nebilerden çıkan fiiller, terkibiyet hükmünden çıkmaz. Bu nedenle de o fiil Allah’a bağlanır

·          Nebi, edeb olarak fiili nefsine bağlar

·          Her fiil, mutlak kemâlden ibarettir

·          Fiilin içinde mânâ mevcuttur

·          Allah indindeki zaman boyutunda (“Dehr”de) fiil sözkonusu değildir

·          Her fiil, hikmettir

·          Her fiil, Allah'ın dilemesiyle yaratılmıştır

·          Fiil olmadığı sürece mânâlar bâtındadır(“Öz”ündedir)

·          Filer, ya idrâka dayanır… Ya da korkuya!

·          Kişinin âlemi, fiillerinin gerektirdiği yerdir. (Bkz. F / Fıtrat /Tüm yaratılmışlar fıtratlarına göre tekâmül eder ve tekâmüllerinin sonunda da asıllarına rücu ederler)

·          Eylemler, Esmâların kuvveden fiile dönüşmesiyle meydana gelir

·          Farklı mânâları ortaya çıkarabilmen, ancak fiille mümkün

·          Fiil, belli İsimlerin mânâlarının terkibinden meydana gelir

·          Sâlih Amel (İmanın gereği fiiller)

·          İnsan doğal davranışı, kavrayışıyla orantıldır

·          Terkib hükmünün neticesi meydana gelen fiiller, tabiat hükmüyle ortaya çıkması hâlinde, İlâhi Emirlere ters düşer

·          Bir fiil varsa, orada mutlaka terkibiyet vardır

·          Fiiller, açılımları zorlar ve yeni kapasiteler getirir

·          Her fiilin neticesi, “Allah Sistem”i gereği otoamtik olarak oluşur. Fiili meydana getiren mahal istese de istemese de!

·          Fiiller âlemi

·          Fail-i Hakiki

·          Fiileri meydana getiren, Allah’tır!

·          Fail-i İzâfi

·          Fiil, kula bağlandığında “İbadet”, Allah’a bağlandığında “Ubûdet” olur!

·          Fiile buğz edecek ama faili yine seveceksin…

·          Yaratılmışı severim, Yaratandan  ötürü…

·          Fikir

·          Fikir, “Kulun Allah’a bakışı”dır

·          “Fikir”in kökeni

·          Alt bilinç tarafından üretilen fikirler, üst bilinç tarafından değerlendirilir

·          Fikir, akıl ve mantığa yön verir ama “iman” konusunda durur

·          Fikrin değerlendirilmesi ya akılla olur… Ya da vehimle!

·          Fikrin değerlendirilmediği yerde…

·          Firavun

·          Firavunun hatası neydi?

·          Mülhime” bilinci içindeydi Firavun… Kendisini “Hak” görüyordu, karşısındakini ise “Yok”!

·          Cinler, insanları mülhime idrakı için firavunlaştırırlar

·          Benliğinin gerçeğine erememiş olup, Hakkaniyet vasfını bedeninde yaşama gafletine düşen, firavun gibi olur

·          Firavun, azabı görünce iman etti mi?

·          Fitne

·          İnsan için en büyük fitne

·          “Mallarınız ve evlâtlarınız, karınız ve kocanız fitnedir!”

·          “İnsanların oluşturacağı fitnelerden (imtihanlardan) Rabbinize, Melikinize, İlâhınıza sığının!              

·          Gıybet, bir fitnedir ki, onu uyandırana, devan ettirene ancak Allah’ın belâsını isteyenler devam ederler!

·          Fitneden kurtulma şansınız, o fitneye karşı bağışıklık kazanmaktır

·          Fitneden korunmanın yolu

·          Fitre

·          Foton(Işıklı Zerrecik)

·          Her ışıklı zerrecik (Foton), hareketini sağlayan enerjiyi “Ruh”tan almaktadır

·          Her ışıklı zerrecik birimsel bilince sahip olup, belirli bir düzen içinde hareket etmektedir

·          Fotonların belirli bir oranda ve düzende bileşimi, maddeötesi boyutta, “insan” ve “cin“ dediğimiz varlıkların asıl yapısını meydana getirir

·          “Melekler”in ana cevheri de foton türünden bir yapıdır

·          Tüm kuantlar, bir çift hâlinde ve algılayana göre foton ya da dalga biçimde yaşamlarına devam etmektedir

·          Fotonlar mekânsız olarak birbirleriyle iletişimde bulunurlar

FAİZ

(RİBÂ)

İsimler, kelimeler yalnızca birer işaret levhalarıdır… Sen o işaret levhalarını yüklenip, kendini zengin sandın!.

Ahmak, bilgi ezberleyip, kendini âlim, ârif, veli sandı!.

İçerik?… Bomboş!… Tamtakır!…

Amaç, içeriğe ulaşıp onu elde etmektir!. İşaret levhası kolleksiyonu yapmak, değil!.

Rıbâ, dedi; sen ise bunun hangi uygulamanın ismi olduğunu anlamadan, enflasyonun yüzde yüz olduğu ülkede, üç kuruşu olan ihtiyarı, emekliyi, “FAİZ”ci diye değerlendirip, ateşle korkutup, ele muhtac ettin!… “Kâr payı” ismiyle, önce “faiz” dediğine bu kez helâl elbisesi giydirdin!.

Harama bakma” dedi; gözüne gözlük, kafana örtü koyup, eve tv sokmadın!. Oysa, “bakma”nın, “haram olanı arzulama!” içeriği taşıdığını anlamadın!.

Tüm yaşamın, denizin üstünde kelimeler teknesinde geçti, bir türlü kavram ve içerik denizine dalamadın!.

hf

FAKİH

(ANLAYIŞLI OLAN)

FAKİH OLMAK

ALLAH LÜTFUDUR!

Düşünce sisteminde çelişki ya da kopukluk olan kişi “DİN”i anlamamış, içinde yaşadığı sistem ve düzeni, mekânizmayı “OKU”yamamış taklitçidir!.

Oysa,  “DİN” taklit kabul etmez!.

Fiîlin taklidi aynı sonucu oluşturur; ama anlayışın taklidi olmaz!.

“Fâkih” yani anlayışlı olmak Allah lutfudur. Böylece kişi mukallit olmaktan çıkar. Fıkıh kuralları ezberlemek, “fâkih” olmak demek asla değildir!.

Ezbercilik, teyp icat olalı değerini yitirmiştir!.

hf

FAKİH,

“İHLÂS” OKUYANDIR!

Din” bize “OKU”nası olarak bildirilmiştir ki, içinde yaşadığın sistem ve düzeni fark edesin; daha önemlisi KENDİNİ TANI”yasın!  Hakikatindeki hazineyi keşfedesin; ve sonunda ismi “ALLAH” olanı holografik gerçeklik esasına göre tanıyıp, evrendeki yerini bilesin... Bunu anlamamış olanlar, hayatlarında bir kere bile “İHLÂS” okumamışlardır  yüz bin kere çekseler dahi!...

“Çok namaz kılan vardır yanına yorgunluktan başka şey kalmaz; çok oruç tutan vardır açlıktan başka kârı olmaz” şeklindeki Rasûlullah uyarısını iyi düşünelim.

Allah Rasûlü, Kurân’ı anlayalım ve üzerinde tefekkür edelim diye bize bildirmiştir. Ta ki, yaşamımızda attığımız adımları “sünnetullah”a uygun atalım! Saç-sakal-kıyafet dedikodusuyla, gıybetiyle vakit geçirip,  insan yargılamalarıyla ömür harcayalım diye Rasûl gelmemiştir!.

İsmi “ALLAH, olan yanı sıra tanrı ve tanrılık kavramı yoktur (Lâ İLAHE İLLA ALLAH); diye giriş yapılan “DİN” anlayışı nedir?

Bunu sorgulayıp anlamaya çalışmayanlar, ömrünü taklitle tüketenler; hazineyi okuyamamanın sonuçlarını büyük hüsran ve sükûtu hayalle ödeyeceklerdir!... 

Ne çare ki sistemde geçmişi TELÂFİ kavramı da yoktur!.

hf

“FAKR”

(“YOKLUK”)

“FAKR” hâli “Yokluk” hâlidir!.

hf

Tam olarak “yok”luğunu hissedip yaşama hâli!

hf

Mutlak bilinçli kulluk ancak “FAKR” ile tamam olur!.

hf

“Fakr”,  Esmâ boyutuna işaret eder.

hf

“FAKR”A YÖNELEN KİŞİNİN BARINAĞI,

HAKK’TIR!

“Yâ Gavs-ı Â’zâm; ben bütün fakrdekilerin sığınacağı yeri, meskenî ve manzarıyım ve bana dönerler.”

“Fakr hâlindekilerin sığınacağı yer”

ifadesinden murad; fakre eren kişinin içinde bulunacağı hâl demektir.

Fakre eren kişi bu hâlinin tabiî sonucu olarak yok olmuş ve o boşluğu dilediği şekilde hakkanî sıfatlar doldurmuştur. Esasen, daha önce de orada hakkanî sıfatlar mevcuttu, ancak o birimde beşeriyet vehmi bulunduğu için, fiiller de birime atfedilmekteydi, vasıflar da!.

Fakra yönelen kişinin, yokluğu idrâk eden kişinin nazar ettiği mahâl, mesken yani barınak, Hak’tır. Çünkü, onları “yok”tan varedip tekrar yoklukta yok eden Hak’tır!. Bu sebeple de Hak onların, meskeni, manzarı ve döndükleri hakikatlarıdır.

hf

“FAKR” HÂLİ VE YOKSULLUK

İNSANI “HAKİKAT”İNE ULAŞTIRIR

“Ve daha dedi ki:

Fakrı ve yoksulluğu insanı taşıyıcı kıldım! Kim ona yoldaş olursa, menziline ulaşır; sahralarda vâdilerde dolaşmadan!”

“Fakr hâlini ve yoksulluğu insanı taşıyıcı kıldım”. diyor.

Nereye taşıyor?..

Hakikatına!

Bir insanın hakikatına eren yolda eğer yoldaşı “fakr” olursa, elbette ki o hedefine ulaşır.

Ne zaman ki insan, kendi varlığını; varlığının Hak’ka ait olduğunu; “insan”ın tüm varlığının sadece ve sadece bir isimden ibaret olduğunu; o ismin müsemmâsının Allah’ın isim ve sıfatlarıyla kâim olduğunu idrâk ederse, yakîn ile bilir ki Allah’tan gayrı vücûd sahibi mevcut değildir! Bu durumda, sahralarda vadilerde dolaşmadan, yâni sonu gelmez boş hayâllerde, vehim ürünü fikirlerle vakit kaybetmeden hedefine ulaşmış olur!

Şâyet bir kişi, içinde yaşanılan madde âlemini ve içindekileri görerek, gerçekten var sanırsa, kendisini var sanırsa, sonra bir gün herhangi bir şekilde yok olduktan sonra Allah’ın Bakî kalacağını vehmederse, bu tamamen boş bir hayâl ve aldanıştır!

Çünkü zaten “madde âlemi” beş duyunun var gösterdiği bir âlemdir. Özüne doğru boyutsal bir yolculuğa çıkılırsa, bu algılanan âlemlerin “yok” olduğu, “yok”tan varolmuş bir hayâl olduğu gerçeği apaçık ortaya çıkar!

İşte böyle olunca, insanın da, bu âlemin içinde yer alan bir ferd olarak gerçekte yok olduğu kolaylıkla görülür.

Ama gerek insanın ve gerekse âlemlerin yokluğuna karşın, ortada hangi isim ve resimle olursa olsun bir varlık vardır. Her an yeni bir şan alan, buna karşılık her türlü kayıtla kayıtlanmaktan münezzeh bir varlık...

İşte O, Hakk’tır!

hf

"FAKR"IN MERTEBELERİ

“FAKR”IN ÜÇ MERTEBESİ VARDIR

Fakr”ın üç mertebesi vardır:

Fenâ-i ef’âli meydana getiren veya fenâ-i ef’âl sonucunda oluşan “FAKR”.

Fenâ-i esmâ ve sıfat neticesinde oluşan “FAKR’IN FAKRI”.

Fenâ-i zât neticesinde oluşan fenâ fillah hâli olan “FAKRIN FAKRININ FAKRI”.

      hf

1- “FAKR”.

Birincisi, ef’âl yani fiiller âleminde meydana gelen bütün fiillerin hakiki failinin Allah olduğu idrâk edilir. Bu sebeple de, bahsedilen müşahede içinde olan kişiden “suçlama-itham” kalkar. Çünkü artık hakiki faili görmektedir. Faili hakiki ise “lâ yüs’âl”dir!

Yani, yaptığından sual sorulması mümkün olmayandır.

hf

2- “FAKRIN FAKRI”

“VARLIK O’DUR VE YAPAN O’DUR!”

İDRAKINA ERİLDİĞİNDE

“FAKRIN FAKRI” YAŞANMAYA BAŞLANIR!

Faili hakikiye işaret eden âyetler şunlardır:

“ATTIĞIN ZAMAN SEN ATMADIN, ATAN ALLAH‘TI! “

“SİZİ DE FİİLLERİNİZİ DE ALLAH HALKETTİ!”

Bu idrâk, üzerinde biraz daha derin düşünülür ise önemli bir şuur sıçraması daha getirir ki o da şudur:

Mâdem ki fiilleri meydana getiren Allah’tır, öyle ise o fiillerin ortaya çıktığı mahâl de Allah’a aittir! Dolayısıyla O, yaptıran değil yapandır!

Fiili meydana getiren fâili hakîki, yani o fiili ortaya koyan O’dur!. Dolayısıyla ne fiil görüyorsak, onun meydana getiricisi hep O’dur.

Yalnız burada şunu iyi bilmek gerekir;

Resim, ressamın eseridir, ressamın kafasındaki düşünce veya duygunun şekle girmiş hâlidir; ama, resim ressamdır diyerek, ressamı o resimle kayıtlamak, sınırlamak asla mümkün değildir.

Bunun gibi, herhangi bir fiili meydana getiren Allah’ı o fiil veya anlamı ile, yahut da sûretiyle kayıt altına almak çok büyük düşüncesizlik ve anlayışsızlık olur.

Bütün bunları öğrenip yaşamaya çalışırken;

“ALLAH” ÂLEMLERDEN GANÎDİR

âyetinin işaret ettiği “tenzihiyet” yani kayıtsızlık ve sınırsızlık, prensibini de asla gözardı etmemek mecburiyeti vardır.

“Varlık O’dur ve yapan O’dur” idrâkına erildiğinde, FAKRIN FAKRI yaşamaya başlanır. Birim “yok” olup varlık O’na ait olunca; hâliyle bunun neticesi olarak kendi varlığının da “yok” olduğunu farkeder. Kendisi “yok”tur ama gene de var olan bir şey vardır. İşte o zaman farkedilir ki var olan TEK varlık Hakk’tır.

Böylece, bu mertebede “vahdeti vücud” yani varolan her şeyin gerçekte yok olup, sadece ve sadece “Hakk’kın mevcut olduğu müşahede edilir. Burada hemen şunu farketmek de son derece elzemdir:

“Panteist” görüşe göre, her şey vardır ve bunların tümüne TANRI denilir.

Vahdeti Vücud”a göre ise, ayrı ayrı sayısız şeyler mevcut değildir; bu gözün görme yetersizliğinin getirdiği bilinç yanılgısıdır; gerçekte TEK bir vücud vardır ki; sûrî yani maddi bir vücut değil, mânevîdir bu vücud!.

VECH denilen bu vücud ancak bilinç gözüyle veya kalp gözüyle görünen bir vücuddur.

Kısacası, mevcûdat yoktur, TEK vücud vardır!.

Bunun da ötesine geçilince…

Bu müşahededen de ileriye geçilirse eğer, bu defa, Ehadiyet’i ilâhî’de, mutlak “BEN”lik kavramı dahi yok olur ve “HİÇ”lik oluşur!.

hf

3- “FAKRIN FAKRININ FAKRI”

HİÇ”lik yani “â’mâ”dan ne bir mertebe olarak sözedilebilir ne de hâl olarak. “Allah â’mâdadır” hükmü bu nokta ile alâkalıdır!.

Allah için, daha doğrusu “ALLAH” isminin işaret ettiği mânâ için, zaman bildiren geçmiş, hal, gelecek kavramları kullanılamaz!. Allah, bu kavramlardan münezzehtir!. Bu sebeple, Arapçada, “Allah â’mâ’da idi” denilmişse dahi, bu muhataba olayı anlayışına göre izah etmek için kullanılmış bir ifadedir. Biz dahi kitaplarımızda bu ifadeyi böylece naklettik.

Ancak doğrusu ve gerçeği odur ki; Allah, zaman kavramı ile kayıtlanmaktan münezzeh olduğu için, “.....idi” veya “.....cek” kavramlarından beri olarak, süreklilik mânâsı içinde anlaşılmalıdır!.

Bu yüzden de hadîs-i şerîfte geçen mânâyı ehlullah, “Allah â’mâdadır” olarak müşahede eder. Ezelen ve ebeden!. Ve hattâ ezel-ebed kavramından münezzeh olarak!.

İşte bu durumda FAKRIN FAKRININ FAKRI meydana gelmiş olur!

hf

“FAKRIMLA İFTİHAR EDERİM!”…

ZİRA VARLIĞIMDA MEVCUD OLAN

ALLAH’TIR!

Bir de sanma ki, O, fakre ermeden evvel vardı da bu yüzden Allah’dan ayrı idi!.

Hâşâ!. Gene varlığının tümünde mevcut olan Allah’dı!

Ne çare ki, kendini ortaya çıkarmayı murad etmiyordu.

Ne diyor fahri âlem Muhammed Mustafa aleyhisselâtu ves selâm:

“FAKR iftiharımdır!.”

Yâni bu demektir ki, “yok”luğum ile iftihar ederim, zîra varlığımda mevcut olan Allah’tır!.

Vehim fitnesinden kurtulmuş, kendimi Hakk’tan ayrı bir varlık olarak zannetmekten arınmış, Özümde var olan Allah’ı görmüş, böylece “ben”lik belâsından kurtulmuşum!. Emâneti sahibine teslim etmiş, izâfi (göresel) benliğin gerçekte hiç bir zaman varolmamış olduğunu idrak etmişim ki işte bu iftiharımdır!.

hf

İFTİHAR EDİLEN “FAKR”,

ALLAH’IN VARLIĞI YANINDA

“HİÇ”LİĞİN İTİRAFIDIR!

Vehim fitnesinden kurtulup, kendini Hakk’tan ayrı bir varlık zannetmekten arınmak, ÖZ’ünde var olan Allah’ı görüp,”ben”lik belâsından  kurtulmak!

Emaneti sahibine teslim edip, izafi(göresel) benliğin gerçekte hiç bir zaman varolmamış olduğunu idrak etmek .

Hz. Rasûlullah aleyhisselâmın;

“FAKR”ımla iftihar ederim”!.

dıyerek işaret ettiği “ALLAH” varlığı yanında “hiç”liğine işaret de mevcuttur!..

hf

FAKR HÂLİNİ YAŞAYAN

ANCAK VÂRİS-İ RASÛLULLAH’TIR!

“Abdullah” ismi Ehlullah tarafından yedi Zâtî sıfatın zâhir olduğu “vâris-i Rasûl” olan mahal için kullanılır, ki bu da “Halifetulllah”tır! “Hakikat-ı Muhammedi” zuhûrudur!

hf

Nitekim, bir Hadîsi kudsîde şöyle denmektedir:

“Aç kaldım, beni doyurmadın; hasta oldum, beni ziyaret etmedin!.”

Buradaki işaret, sûretin, ismin ardında mevcut olan Gerçek ve Mutlak Zât’adır!.

Çünkü, hor hakîr gördüğün, aşağıladığın, suçladığın isimlerin ardındaki fâil-i hakiki O‘dur ve esmâ-i ilâhî O’nundur!.

Ve sen, bu perdeliliğinden dolayı af dileyip tövbe etmedikçe, ettiğine pişman olup, gerçeğin hakkını edâ etmedikçe perdelilikten asla kurtulamaz; bu hâlinle ölümötesi yaşama geçersen, ebediyyen âmâ olarak kalırsın!

Evet, Hazreti Rasûlullah’ın burada bahsetmiş olduğu FAKR yani tam olarak “yok”luğunu hissedip yaşama hâli ancak kendi vârisi olan son derece yüksek mertebeli evliyaullahtan bir-ikisine nasip olur. Ki bu zâtlara “Muhammedî Meşreb” denilir.

hf

FAKR HÂLİNDEKİNİN DUASI,

“OL” EMRİ GİBİDİR!

“Fakr’deki o kimsedir ki, bir şeye ol derse, o şey olur”

İşte bu mânâ dolayısıyla, fakr halindekilerin duası bizler için kesinlikle bir ganimet, bir lûtuf, bir ikram bir azim nimet gibidir.

Çünkü, fakr hâlindekinin duası, hakikatından gelişi dolayısıyla, “ol” emri gibidir!.

İşte halkın evliyâdan diye bildiği kişilerden yardım istemesi, meded umması hep bu sır yüzündendir!.

Talep edilen, gerçekte, kişiden değil Hakk’tandır. Ancak bu hakikat idrâk edilmeden, direk kişiden olarak yapılırsa, bunda gizli şirk tehlikesi çok büyüktür.

Esasen, bütün sûretlerin ardında hep VECHULLAH olduğu için, bütün talepler hep Allah’adır. Ancak icabet “fakr” hâlindekilerden veya “yanık, mahzun, mağdur, erimiş” gönüllerden veya kerem ve gına zuhur mahallerindendir.

İcâbet, bilinmelidir ki, kesin olarak Hakk’ın takdirine kalmış bir şeydir. Anında icabet eder veya erteliyerek icâbet eder veya etmez!. Ama yine de yaptığından sual olmaz!. Çünkü sual edebilecek ikinci bir varlık mevcut değildir.

hf

FAKR TAMAM OLDUĞUNDA

O MAHALDE SEYREDİLEN,

“ESMA-İ İLÂHİ”DİR!

Fakr tamam olduğunda o mahalde seyredilen, görülen, konuşulan artık kişi değil, Hakk’tır; esmâ-i ilâhi’dir!

Bu sebeple fakr hâlinde olduğu idrâk edilen birisine rastlanırsa, ona olabildiğince yakın olmak gerekir. Allah’ı daha iyi tanıyabilmek için. Zîra belli bir sûreti, şekli, kaydı olmayan Allah’ı tanıyabilmek, ancak O’nun bu tür kendini olabildiğince açık ettiği mahaller ile mümkündür.

hf

 “FAKİR”

“ENE”Sİ YOK OLMUŞ…

“YOKLUK” HALİNİ YAŞAYAN…

“FAKİR”DE TASARRUF EDEN

ALLAH’TIR

“Fakîr”; “ALLAH’a sığınmış, garîb, zavallı, “ene” si yok olmuş kul” demektir; ki tasarruf edeni Allah’tır!..

hf

“FAKİR”,

 “YOKLUK” HALİNİ YAŞAYANDIR

 “Fakîr”, parası - pulu, malı - mülkü, evi - barkı olmayan anlamında kullanılmaz tasavvufta.

“FAKR” hâli “Yokluk” hâlidir!. Fakîr de, “yokluk” hâlini yaşayan kişidir.

hf

“FAKİR”İN YEMESİ İÇMESİ…

“Sordum tekrar; dedim ki:

Ya rabbi; hiç içer misin, yer misin?..

dedi ki:

       Yemem, fakîrin yemesidir; içmem de fakîrin içmesidir!.”

hf

İşte “yok”luğa eren fakîr, perdelilikten kurtulmuştur. Allah’la arasındaki bütün perdeler kalkmış ve gözünde gören, dilinde söyleyen hep O olmuştur.

Şayet böyle birini bulursan hiç durma yaklaş O’na!. Çünkü bu Allah’a yaklaşmandır!.

hf

“YOK”LUĞA EREN  “FAKİR”İ BULURSAN, 

 HİÇ DURMA YAKLAŞ O’NA…

ÇÜNKÜ ORADA BENİ BULURSUN.”

“Ve bana dedi ki:

-Ya Gavs-ı Â’zâm. FAKR ateşiyle yanan ve ihtiyaç ateşiyle münkesir birini görürsen yaklaş ona; şüphesiz ki benimle onun arasında perde yoktur!”

FAKR ateşiyle yanan, yâni, “yok”luğunun idrâkı ve hissiyatı içinde olup, yakîne ermiş bir kişiyi görürsen, yaklaş ona!

Çünkü, orada beni bulursun!

Çünkü, o “yok”luğa ermiş kişinin varlığı benimle kâimdir. Benimle görür, benimle işitir, benimle yürür.

Elinde, dilinde beni bulursun!

Ve sakın sanma ki, orada o kişi var da içi yok olmuş, onun içinde ben varım! Bu muhaldir! Hulûl yani başka bir varlığın içine girme diye bir şey asla sözkonusu değildir! Ayrıca iki ayrı varlığın birleşmesi yani ittihad da değildir bu!

Allah’ın varlığı dışında ikinci bir varlık mevcut değildir ki, Onun içine girme veya onunla birleşmeden bahsedilsin.

Hilmi diye biri gerçekte hiç bir zaman varolmamıştır! Kendini “Hilmi” sanması, Özünden mahrum ve perdeli olmasından ileri gelir!

Kendini var sanan, karşısındakilerin de var olduğunu sanarak yaşar ve basiretindeki bu perdeden kurtulamaz ise, ölümötesi yaşamda asla bu perdelilikten kurtulamaz. Perdeli olan suçlar! Perdesiz olan ise o fiilin hakiki fâilini seyrederek, O’na dil uzatmaz, gönül koymaz!

İşte “yok”luğa eren fakîr, perdelilikten kurtulmuştur. Allah’la arasındaki bütün perdeler kalkmış ve gözünde gören, dilinde söyleyen hep O olmuştur.

Şayet böyle birini bulursan hiç durma yaklaş O’na! Çünkü bu Allah’a yaklaşmandır!

Bir de sanma ki, O, fakre ermeden evvel vardı da bu yüzden Allah’dan ayrı idi!

Hâşâ!

Gene varlığının tümünde mevcut olan Allah’dı! Ne çare ki, kendini ortaya çıkarmayı murad etmiyordu.

hf

“FAKİR”DEN ZÂHİR OLAN

“HAK”TIR VE ELBETTE Kİ ONUN EMRİ DE

YERİNE GELEN BİR EMİRDİR

 “Ve dedi ki bana:

        -Yâ Gavs-ı Â’zâm. Benim indimde fakîr, hiçbir şeyi olmayan değildir… Belki fakîrler onlardır ki, emirleri her şeyde geçer!. Bir şeye “ol” derler ise, o şey olur! “

 

Halkın genelde anladığı mânâda fakîr malı, mülkü, parası pulu, evi barkı, eşyası olmayan kişidir.

Oysa yukarıdaki açıklamada, “fakîr” kelimesiyle kastedilen gerçek mânânın bu olmadığı vurgulanmaktadır.

“FAKR” hâliyle hallenmiş kişi anlamında “fakîr” kelimesinin kullanılması gerekliliğine işaret eden bu açıklama aynı zamanda “FAKR” hâlini yaşamakta olanın çok önemli bir vasfına işaret çekmektedir:

“Emirleri her şeyde geçer. Bir şeye “OL!” derlerse, o şey olur”

Bu husus, gerçekten son derece önemli ve bir o kadar da iyi anlaşılması gerekli bir husustur.

“BİZ BİR ŞEYİN OLMASINI İSTERSEK; -OL- DERİZ VE O ŞEY OLUR”

Dileme ve “ol” hükmünü verme burada “fakîr”e izâfe edilmektedir.

Diğer bir ifade şekliyle, “fakîr”in dilemesi ve “ol” hükmünü vermesi, Hak tarafından kendi nefsine bağlanmaktadır.

Gerçek şudur ki;

Dileyen ve “ol” hükmü ile istediği şeyi olduran TEK’dir!.

Öz’den bakan için. dileyen ve hükmü yerine gelen Allah’tır!.

Kesretten vehim hükmü altında bakan için ise, dileyen ve “ol” hükmü veren gene Allah’tır; ancak bu durum izâfeten ve ikrâmen kuldan izhar olmaktadır.

“Bir kul yararlı çalışmalar ile bana yakîn elde eder. Artık ben o kulumun görür gözü, işitir kulağı, söyleyen dili, tutan eli yürüyen ayağı olurum.”

şeklindeki hadîs-i kudsi çok meşhurdur. Burada anlatılmak istenen mânânın bir açıklaması gibidir Gavs-ı Â’zâm Abdülkâdir Geylânî’nin bu beyânı.

Bir kul yararlı çalışmalar ile kendi varlığının varolmayışını idrâk ederek, Allah yanında vehmî benliğinin “yok”luğunu yaşadığı zaman, artık ondan ikram yollu Hakkanî sıfatlar zâhir olmaya başlar.

Hakkanî sıfatla görür, hakkanî sıfatla işitir ve hakkanî sıfatla söyler. “Ol” der ve o şey de olur!. Elbette, Hak’kın emri nasıl olur da yerine gelmez?...

Demek ki, “fakîr”den zâhir olan Hak’tır ve elbette ki onun emri de yerine gelen bir emirdir.

hf

YOKLUK ÂLEMİ

Bkz. F / Fakr

hf

“YOKLUK ALEMİ”,

BOYUTSAL BİR YAŞAMI ANLATIR!

“Yokluk âlemi” kavramı mekânsal bir olayı değil, boyutsal bir yaşamı anlatır...

“Yokluk” kelimesi, Rasûlullah hazretlerinin kullandığı “FAKR” kelimesinden kaynaklanır...

hf

“FUKARA”

Kişi “fakr=yokluk” boyutunda kendini bulduğu takdirde onu sıkacak hiç bir olay olmaz ve hiç bir şeyden de sıkılmaz... Bu boyutta yaşayanlara tasavvufta “fukara” veya bunların daha da üstündekilere “guraba” denilir... Olay tamamıyla boyutsal=içsel yaşantıyla ilgilidir... Sembolik bir anlatımdır sizin işaret ettiğiniz..

 “Fakr”, Esmâ boyutuna işaret eder;

“Garib” ise Sıfat boyutunda yaşayanın adıdır...

hf

EL,

“YOKLUK DENİZİ”NE GİRERSE EĞER…

“ZÂT” İLE “GAYRI”NIN

 AYRI OLMADIĞINI FARKEDER!

“Yokluk Denizi” denen şey, senin bireysel varlığının var olmadığını anlamandır.

Mutlak mânâda bir yokluk denizi yoktur.

“Yokluk”tan murad, tüm varlığın kendine özgü bir varlığı-vücudu olmayışıdır!.

Elin, kendini beyinden ayrı olarak, ayrı bir varlık hissedip, “ben dilediğimi yapıyorum” diye zannetmesi ne ile ortadan kalkar?

Elin yokluk denizine girmesi ile!...

El, yokluk denizine girerse; eldeki kan, kemik, sinir, damar hepsi beyne bağlı olduğundan; bağımsız bir varlığı olmadığını farkeder. Anlar ki bedenden ayrı bir varlığı yok ve tümüyle beyine tâbi!.

İşte “yokluk denizi” denen şey, bu mânâdadır.

Sana desem ki, “biyolojik bedenini atomik bedeninden ayır!”… Yapabilir misin bunu?

Hayır!. Hiçbir zaman ayıramazsın!.

Çünkü, biyolojik bedenin, atomik bedenin sonucu olarak mevcut!.

Öyle ise, Zât ile “gayrı” adını verdiğini  birbirinden ayıramazsın!. Bu mümkün değil!

El ile beyni birbirinden ayırmak ne ise; “Allah” ismiyle işaret edilen ile Muhammed’i de birbirinden ayırmak aynı şeydir.

hf

FÂNİ

”Yok” olandır!

hf

 “FÂNİ”,

VARSAYIMDIR!

Bâkî, asıl ve orijindir; Fâni ise, göre ve varsayımdır!.

Allah Bâki ise, fâni nerede?..

hf

FÂNİ

“YOK” OLACAK OLAN DEĞİL,

 “YOK” OLANDIR!

“Fâni”, “yok olacak” değildir; çünkü zaten “yok”tur!. “Fâni”nin herhangi bir zamanda yok olduktan sonra Bâkî’nin Bâkî olacağını sanmak, Hakikattan gafletin âlâmetidir!..

 ALLAH” adıyla işaret edilenin ne olduğunu hâlâ anlamadığınız için; hayâlinizde ötelerde bir hiçliğe atıyorsunuz “tanrınızı”; bu da sizin “tanrınız”ın yeni bilgiler ışığında “update” edilmesinden başka bir şey değildir!..

Şurası kesin ki;

FÂNİ, zaten fânidir; ve Bâkî de Bâkidir...

Bu ne demektir hiç düşündünüz mü?...

Gelecekte bir gün Bâkî’nin kalıp da O’nun “HİÇ”liğine ulaşacağınızı sanmanız bir başka ham hayâldir!...

“HİÇ”lik ötede değil, içinizdedir!...

Bâki ‘de sen!...

FÂNİ, hiç bir zaman varolmadı!...”Fânî”, yok olacak olan, değil!.. ”Yok” olandır!..

Sen sendesin; ve bana da hiç bir zaman ihtiyacın yok!...

Ben sana hiç bir şey veremem!... Zâten her şey sende var!...

Benden hiç bir şey ummayın gelecek diye!...

Siz kendinizdekini bulup, sefâsını sürün; beni de bırakın dünyamda, kendimi yaşamaya devam edeyim sizsiz!...

Denenmişi denemekte fayda yoktur!... Deneyip de faydasını görmediğiniz şeyi niye tekrar deneyerek vaktinizi boşa harcayacaksınız!...

Akıllı, ibret alan; ahmak da aynı hataya sürekli devam edendir!.

hf

VARLIKTA

“BÂKİ”NİN DIŞINDA BİRŞEY YOKTUR

”Allah Bâkidir!” demek; “fâni ve fenâlık sözkonusu değildir” demektir.

“Bâki” ile “fâni” yanyana olur mu?

Bâki’nin varlığı, “fâni”yı kabul eder mi?

Şimdi biz “zaman” kabulü içinde, “fâni”nin varlığını kabul ediyor; daha sonra Bâki’nin ortaya çıkacağını düşünüyoruz!

“Bâki” esas olduğuna göre; Allah’ın “fâni” ismi varolmadığına göre, kökende fânilik ve fenâ olmadığına göre, varlıkta Bâki’nin dışında bir şey yoktur!

hf

DÜNYA

 FÂNİDİR…

Bu anlayışı getirmiştir Hz. İbrahim Aleyhisselâm, Hz Nuh Aleyhisselâm, Hz.İsa Aleyhisselâm, Hz Musa Aleyhisselâm... Hepsi de bu Dini, bu esası getirmiştir!.

Hepsi de demiştir ki;

"Bu dünya fânidir, geçicidir. Sahip olduğunuzu sandığınız her şey bu madde dünyasında kalacaktır.. Siz "ALLAH"'a ve ölümötesi yaşam boyutuna yalnız ve hiç bir şeyinizi götüremeden geçeceksiniz. Ona göre hazırlanın."

Bütün "ALLAH" Nebi ve Rasûllerinin dediği istisnasız budur!.

Bu yüzdendir ki İslâm Dini denen Din, bu "ALLAH"a teslim olma Dinidir; yani inancıdır; anlayışıdır!.

hf

YAŞAM VE YAŞANILANLAR

FÂNİDİR!

 

 Yaşam fânidir!.

 “Yaşam fânidir”den once, “yaşanılanlar fanidir!”.

 Dün yaşadığınız en büyük zevkler, dün yaşadığınız en büyük ızdıraplar dünde kalır, herkes bugün yepyeni şeylerle karşılaşır.

 İnsanoğlu ya özündeki Allah’a ermek ve bunun neticesini yaşamak için yaratılmıştır, ya da bunun dışındaki herhangi bir gerekçeyle!.

 Kendinize sorun…

 “Benim yaşamdaki amacım ne?

 Niye yaşıyorum?

 Niye varım?

 Hedefim ne?”

 Buna vereceğiniz cevap ya “Allah için varım, O’na ermek, O’nu yaşamak istiyorum” olsun ya da başka bir gerekçe!.

 “O günde hesap görücü olarak nefsiniz yeter.” âyeti filânca fişmekânca bir tarihten bahsetmiyor. İçinde yaşadığımız andan bahsediyor. Beher an, hesap görücü olarak nefsimiz yetiyor.

 Nefsinize verdiğiniz hesap, Allah’a verdiğiniz hesaptır!.

hf

KİŞİ,

KENDİ BİRİMSEL VARLIĞINDAN

(“GÜN AYDINLIĞI”NDAN)

“YOK”LUĞUNU FARKETME KARANLIĞINA

DÜŞTÜĞÜNDE…

İnsanın bir ömür boyu yaşadıklarından çok daha hayırlı olan bir an (KADR anı) vardır ki; bu anlık şuursal sıçrama veya açılım süresi içinde hakikatine ait bilgi, kendisine bir tenezzül, yani “özünden bilincine” doğru açığa çıkar!. Bu “HU” hüviyeti hakikatidir!.

Bu hakikat, “İnsan, Kurân’ın sırrı; Kurân, insanın sırrıdır” prensibince, insanın derûnundan gelen bir şekilde açığa çıkar!.

Ne zaman?

Kişi, ben neyim, kimim sorgulamasıyla yola çıkıp, Allah Rasûlü Muhammed aleyhisselâma iman edip, O’nun getirdiklerini anlamaya ve tanrı kavramından arınıp, ismi “ALLAH” olanı en azıyla “İhlâs” Sûresinde bildirilen kadarıyla algıladıktan sonra... “ALLAH” özel ismiyle isimlenmiş indinde, kendi birimsel varlığından, yani gün aydınlığından, “yok”luğunu fark etme karanlığına düştüğünde; tüm varlık nazarında varlıklarını yitirdiklerinde...

Hakikati olan Allah isimlerinin özelliklerinin kendi varlığını oluşturduğunu hissettiği ve yaşadığı bir anda, RUH, yani bu esmânın anlamı ile, melekler, yani bu isimlerin kuvvelerinin her an kendisinde açığa çıkmakta olduğunu fark edip algılar!.. Bunu bir anda hissediş ve yaşayışı “KADR” hâlidir.

O an ne kendi kalır, ne de varlıktan bir zerre!..

Bu an (yevm) mülk kimindir?”

Lillahil vahidil kahhar (Vahid ve Kahhar olan Allah’ındır),” gerçeğine şehâdet eder!. “Eşhedü...”yü “OKU”r!.. Seyreden Kendi olur!

Bu hâl, onda kendini tekrar beşeriyet boyutunda buluşuna (fecre) kadar sürer. Böylece varlığının hakikatini yaşamış olarak ehli hakikat arasında tahkik ehli olarak yerini alır ve artık Kur’ân sırlarını “OKU”maya başlayarak ölümü (boyut değişimini) bekler, ve yaradılış amacına uygun şekilde “KUL”luğuna devam eder.

hf

YARIM DAİRENİN TAMAMLANMASIYLA

FENÂ FİLLÂH GERÇEKLEŞMİŞ OLUR!

Tasavvuf erenleri, tasavvuftaki yolculuğu, “başladığı noktaya gelen daireyi tamamlamaktır” diye târif etmişlerdir.

Bireysellik ve birimsellik noktasından hareket eden düşünce yolcuları, aşama aşama “eşyâ”(“şey”ler)nın hakikatine ilerleyerek, her şeyin TEK’ten varolduğunu müşahede ederler. Bu boyutta, basîretleriyle tesbit ederler ki, hakikatleri itibariyle, çokluk yani kesret mevcut olmayıp, varlık TEK’ten ibarettir. Ne kendileri ne de çeşitli boyutlar ve evrenler hiç varolmamıştır!. Böylece yarım daire tamamlanmış, “fenâfillah” gerçekleşmiş olur... Bunun biraz ötesi de vardır ki, onu burada dillendirmenin gereği yoktur.

2. yarım dairenin yolculuğu kolaylaştırılmış olanlar ise burada kalmayıp, fıtratları gereği olarak seyirlerinde devam ederler... Bu defa TEK’in İlim sıfatının, “Mürid” ismiyle işaret edilen İrade sıfatı aracılığıyla Kudrete dönüşerek, kesrete ait ilmî sûretleri meydana getirdiğini; bu ilmî sûretleri hâvi mücerred melekin, kendisinden açığa çıkma mahalli olan “RUH” adlı müşahhas meleğe dönüştüğünü, bundan meydana gelen hamele-i arş denen müşahhas meleklerin varlığını, ve boyut boyut bunlardan meydana gelen diğer müşahhas melâikenin varlıklarıyla evren içre nice evrenlerin ve sâir varlıkların oluşumunu müşahede ederler. Nelerden nelerin nasıl meydana geldiğini, hangi müşahhas melek(kuvve)lerin hangi kuvveler-varlıklar şeklinde açığa çıktığını seyrederler. Seyredenin, gerçekte kim olduğunun bilincinde, varlıksız olarak!.

hf

“YOK”LAR,

ERGEÇ  BİRGÜN “YOK”LUĞA DÖNER…

Kaldıracak- ortadan yok edecek bir şey, gerçekte yoktur!

hf

Dilediği mânâları üretir, îcat eder, yoktan var eder. Yoktan var olan “Yok”lar, ergeç birgün ‘’Yok’’luğa döner!.

hf

“YOK” OLDUN MU,

ZÂT’EN BİTTİ!

Bilirsen  kim olduğunu; doyasıya, ölesiye, yokolasıya sev!..

Yok  oldun mu,  ZÂTen  bitti!. 

hf

ŞAYET SEN “YOK”SAN…

Şâyet sen “yok”san, elbette ki karşındaki kişi de “yok”tur!.. Öyle ise karşındaki gerçek “var” olanı farkedip, O‘nu kabullenebilecek ve hazmedebilecek misin?..

hf

Aslı ve benliği “yok” olan hangi varlığınla övünebilirsin ki?..

hf

YOK OLDUĞUNU FARKETTİĞİNDE,

GERDE KALAN…

Sen  yok olduğunu farkettiğinde  geride kalan, ‘’BÂKÎ’’dir!..

Fâni, fenâ buldumu; ‘’Bâkî’’  kalır!.

Fâni yok olduktan sonra  Bâkî  kalmaz;  çünkü fâni, fânidir!.. Bâkî,  ise Bâkî!.

hf

GÖRDÜKLERİMİZİ YOK ETMEK YERİNE,

GÖRDÜĞÜMÜZÜN HAKİKATİNİ İDRAK ETMEK

EN KESTİRME YOLDUR!

“Yok”u yok etmek muhaldir!

Yoktan varolmuş şeyler de zaten yok hükmündedir; ve onları da yok etmeye çalışmak abesle iştigaldir.

Öyle ise biz, “yok” olduğunu idrâk ettiğimiz varlıkları “yok etmeye” uğraşmakla vakit harcıyorsak, yazık ediyoruz kendimize!

Gördüklerimizi yok etmeye uğraşmak yerine, gördüğümüzün hakikatını idrâk etmek en kestirme yoldur!

Hadîs:

“Rabbim bana eşyanın hakikatını göster!

İşte, şayet Allah bir kuluna kendine vâsıl olmayı kolaylaştırmış ise, demek; o kişinin kendisinin gerçekte varolmadığını idrâk edecek istidat ve kâbiliyette yaratılmış olması demektir.

hf

 “FENÂ FİİLAH”

ALLAH’IN VARLIĞI YANINDA

YOKLUĞUNU HİSSETME VE YAŞAMA HÂLİ…

Eğer kişi, beş duyu esaretinden ve şartlanmaların oluşturduğu kabullerden arınıp, vehminin kabul ettirdiği göresel benlikten kurtulabilirse, görür ki kendisi yoktur, sadece Allah vücûd sahibidir!

Nitekim, bu yokluğunu idrâk etme sadedinde de “fenâfillah” deyimi kullanılır. Bunun mânâsı, Allah’ın varlığı yanında kendi yokluğunu hissetme ve yaşama hâlidir.

hf

MUTMAİNNE VE RÂDİYE,

“FENÂFİLLAH”TIR!

Mutmainne düzeyine geldikten sonra Nefs, “Velî” adını alır... Mutmainne düzeyindeki kişi, “ilmel yakîn” düzeyindedir. Mutmainne, Fenâfillah‘ın başlangıcıdır.

“Mülhime”de Fenâ-i ef‘al ve sonucu olarak “tevhid-i ef‘âl”; Fenâ-i esmâ ve sonucu olarak “Tevhid-i esmâ; Fenâ-i sıfat ve ertesinde de “tevhid-i sıfat” yaşanılır...

Fenâ-i Zât‘la birlikte Nefs, kendini beden kabul etme fikrinden arınmaya başlar. Bunun neticesinde de “Fenâfillah”a girer; ki “Fenâfillah”, esas “Mutmainne”de başlar; velâyet mertebesidir!.

Mutmainne ve Mutmainne‘yi takiben Râdiye “Fenâfillah”dır...

hf

İlm-el yakîn, “kelime-i şehâdet”in sırrının kavranmasıdır!.

Bunun ayn-el yakîni “namaz”ın mi’râc oluşudur!.

Hakk-el yakîni “oruc”tur.

Buraya kadarı Fenâ Fillah’tır…

Bakâ Billah ise “zekât”tır!

hf

DALGA FÂNİ,

DENİZ İSE BÂKİ GİBİDİR…

SİZ EĞER, DENİZDEN OLUŞMUŞ BİR DALGA İSENİZ

BİLİNİZ Kİ;
DALGA ZATEN FÂNİDİR; “YOK”TUR!

Tüm varlık, O`nun hayatı ile hayattadır!.

O, Alîm`dir, ilmi vardır; ve tüm varlıkta mevcut olan ilim, O`nun ilmi`yle ve ilmi`ndendir!. Sınırsız ve sonsuz ilim sahibidir O!.

O, Mürîd`dir... Yâni, irade eden`dir... İradesi sınırsızdır!. Tüm varlıkta mevcut olan irade, Sonsuz ve sınırsız`ın iradesidir. Ancak bu irade onların her birinden esmâ terkiplerinin kapsamına göre ortaya çıkmaktadır!

Siz, bir birime dışarıdan baktığınız zaman, ondan çıkan iradeyi görerek, "irade-i cüzdür bu", dersiniz!. Fakat, çıkış noktasında gördüğünüz o irade, gerçekte, O, Tek olan, Küll olan iradenin, ta kendisidir!. Musluktan akan suyun geldiği barajdaki sudan ayrı bir şey sanılması gibi!

Çünkü, Mürîd olan O, Sonsuz ve sınırsız`dır!. Yani, iradesi sonsuz ve sınırsızdır. Sınırsız olan irade sınırlanamayacağı için, her bir birimdeki irade de, Sınırsız`ın iradesidir.

Varın bundan böyle, Kudret, Kelâm, Semi, Basar gibi vasıfları da sınırsız olarak düşünüp, ortaya çıkacak sonuçları elinizden geliyorsa siz değerlendirin!.

İşte olayı, böylece idrâk edip değerlendirebilirsek...

Bu takdirde görülür ki, yaşamda tek bir hayat vardır, "HAYY" olanın ki!.

Gene varlıkta mevcût olan tek bir irade vardır, "MÜRÎD"in!. Ki bu da kesinlikle "küll" ve "cüz" diye ikiye ayrılmaz; çünkü iki ayrı bağımsız varlık mevcut değildir!.

Bunun gibi Kudret, Tek bir kudrettir!. Ve her an, her zerre`de görülen tüm mânâlar ve fiiller, hep O, Sınırsız ilim sahibi varlığın sınırsız dileği, yani iradesiyle, sınırsız kudreti neticesinde ortaya çıkmaktadır.

Öyle ise varlıkta, Tek bir irade, Tek bir Kudret ve bu Tek iradeyi yönlendiren sonsuz-sınırsız Tek bir ilim söz konusudur; ki bu Zât sınırsız Hayat sahibidir ve O, "ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”dir!. Ve, O, "Allah" ismi aynasında kendini seyredendir!

"Allah" ismi ile sanki kendini kendine tanıtmış; kendini, kendinde seyretmiştir!.

Kendinde, kendini seyr için, "Allah" ismi altında çeşitli tanım ve vasıflarla kendini tavsif etmiş, o tavsifde kendisini bulmayı istemiş; ve o tavsif`de kendisini bulduğu anda da demiştir ki

"Allah, âlemlerden Ganî`dir!." (29-6)

Öyle ise,

Ezelde ve Ebedde hep daima "Bâkî Allah`dır"!.

Bütün âlemler, fâni, "yok"dan var olmuş ve "yok"luğa gidici olan, denizin üstündeki dalgalar gibidir!.

Denizde, denizin suyundan dalgalar oluşur ve sonra tekrar denize döner... Dalgaların bağımsız varlığı, görenin gözünde, hayâlinde, zannındadır!. Dalga, fâni; deniz ise Bâkî gibidir!.

Siz eğer, denizden oluşmuş bir dalga iseniz, biliniz ki;

"Her şey, aslına rücû edecektir!”

Her dalga, denizde "yok" olacaktır...

Hattâ ilim sahibinin katında, dalga zâten fânidir; "yok"tur!.

Öyleyse, bir gün gelecek, Allah`ın varlığında "yok" olduğunuzu farkedeceksiniz!. Ve cehenneminizin ateşi sönecektir!.

"Yok" olduğunuzu farkettiğiniz zaman, bilmem aynada kendinizi mi göreceksiniz?...

Yoksa, kendiniz "yok" olacak da, ayna mı Bâkî kalacak?...

Gerçekte "fâni"nin fenâ bulmasından kesinlikle söz edilemez, çünkü zaten adı üstünde fânîdir!. "Yok" olanın "yok" olmasından nasıl sözedilebilir ki!?... Bunu farkeden için de elbette ki her an "BÂKÎ"den gayrı mevcut değildir!. Bununla beraber de "her an" kalkar, "tek an" kalır!.

Nitekim bütün bunlar, ancak yaşayanın hissedeceği hâllerdir...

Allah idrâk ettire...

hf

FENÂ FİLLAH’IN SONU…

ESMÂ’DA SEYR HÂLİ!

Pek çoğunuz ceviz kırmış veya yemişsinizdir!.

Bir kısmınız da dalında yada yeni kopmuş hâliyle cevizi görmüşsünüzdür!.

Ceviz üzerine, ceviz kırmak üzerine pek çok şey söylenmiştir…

Hattâ bazıları ceviz ağacına benzetmiştir kendisini şarkısıyla;

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında;

Ne sen bunun farkındasın, ne polisler farkında!.” diyerekten…

Ceviz ile insan arasındaki benzerlik bilmem hiç dikkatinizi çekti mi?..

Cevizin gümüş iyonu içeren tek meyve ve beynin gümüş iyonu ihtiyacı olan tek organ olduğunu biliyor muydunuz? Eğer cevizi ortadan ikiye bölüp tahta kabuğunu çıkartırsanız, içinin iki yarım küreli insan beynine ne kadar benzediğini fark etmişsinizdir elbet…

Ama ben bu benzerlikten söz etmiyorum!. Ya neden bahsediyorsun, dediğinizi duyar gibiyim… Hemen açıklayayım…

Dalından düşmüş cevizi gördünüz mü bilmem, üzeri noktalı yeşil renkte bir kabukla kaplıdır!. Eline alanın eli boyanır; ve kolay kolay da çıkmaz bu boya!.. Üstelik bilmeyerek dişlerseniz, sulfata yalamış gibi olursunuz; sanki zehir!.

Münâsip bir şekilde açabilirseniz bu yeşil kabuğu, işte o zaman görürsünüz tahta kabuklu meşhur cevizi!. Elle kolayca kıramazsınız o tahta kabuğu.. Ama varoluşunun çok büyük bir hikmeti vardır o tahta kabuğun! İçine hava girmesini önler; ve böylece de içindeki cevizin yağının havayla birleşerek okside olmasını, yağının acılaşmasını önler.. Onun içindir ki, ceviziçi, kabuğu içinde saklanır hava almasın diye; ancak yeneceği zaman o kabuktan çıkartılır; ayıklanmış halde saklanmaz!.

Üçüncü katı ise bildiğimiz kahverengi ince kabuktur.. Şayet o kabukla yerseniz, gene damağınızda kekremsi bir lezzet hissedersiniz, biraz acımsıdır.. Koruyucu kabuktur!. Ama buna rağmen, artık onda içinin inceliklerini, kıvrımlarını, şeklini görebilirsiniz!. Ama ne olursa olsun, yemesi o kadar lezzetli değildir..

Dördüncü katı kahverengi kabuğun altındaki beyazımsı renkli zardır!. Artık ceviz içi iyiden açığa çıkmış; rengi âşikâr olmuştur!. Her ne kadar üstündeki zar, ceviz içiyle temasımızı önlüyorsa da, tam lezzetine ermemizi engelliyorsa da; gene de ceviz içine ulaşmış sayılırız!. Buna rağmen zarın soyulmuş hali daha bir başkadır ceviz içinin!

Beşinci kat, işte ceviz içi!.. Beyaz etli, pekbi lezzetli ve de insan için çok yararlı gıda; şifa!.

Altıncı kat ise cevizin yağı!.. İnsana en yararlı yanı!.. Cevizin özü, hâsılası… Varoluş hikmeti… Sırf hayır!. Bir rahmet ki, içinde acısı hiç yok!.

Yedinci ve son kat; cevizin yağındaki kuvvet, enerji!… Cevizin varoluşunun sebebi hikmeti!.. Cevizin Hakikatı!.. Bir elektrik ki, bütün ampuller onunla hayatiyet bulur!.

Ve şimdi gelelim cevizle önemli bir benzerlik yanı bulunan insana…

1.kat bilinciyle, “Nefsi emmare”de diye tanımlanan insan… Acı ve zehirli sanki!.. Yalnızca kendini düşünüp, herşeye sahip olmak isteyen; kimseye yaşam hakkı tanımayan; kravatlı vahşi!. Sadece almayı düşünüp, vermeyi hiç hatırına getirmeyen ve dahi verecek bir nesnesi olmayan insan etiketli mahlûk!

2.kat bilinciyle, “Nefsi Levvame”de diye tanımlanan insan… Özündeki özelikleri ve güzellikleri tahta kabuk mesabesindeki “levvame” bilinciyle örtmekte olan kişi!. Kendini belkide, ceviz sanan tahta kabukçasına, beden sanan bir birim!. Kâh yeşilkabuğunun gereğini yaşayıp, kâh da içindeki değerli katmanın farkında olan ve bunun gereğini yaşayamamanın üzüntüsünü çeken insan…

3.kat bilinciyle, “Nefsi Mülhime”de diye tanımlanan insan… Kendinin kabuk -pardon beden- olduğu şartlanmasından kurtulmuş; hakikatini fark etmiş; kâh özündeki lezzetten tadan, kâh da kendini kıvrımlı beyaz ceviz içi sanan birim… Ârifler diye bahsedilen mârifet ilmi erbabı!.

4.kat bilinciyle, “Nefsi Mutmainne”de diye tanımlanan insan… Bildiği hakikatta ve hissedişte tatmine ulaşmış, mutmain olmuş; bunun getirisiyle cehenneminden azad olup cennetine girmiş insan!. Beyazımsı zar hükmünde olan birimsellik duygusuyla hakikatini zar gibi örtme hali mevcutsa da, Hakikati olan “Allah”ı hissetmenin ve tâlibine zar arkasından göstermenin hazzı içindeki kişi!. Velî, hakikat ilmi ehli.

5.kat bilinciyle, “Nefsi Râzıye”de diye tanımlanan insan… Ellerin beynin hükmüyle hareket ettiklerinin idrakına ermiş ve eller ile savaşı kalmamış insan!. Her anı ve hâli beyinle olup; beynin hükmüyle bedende olup bitenleri seyreden tüm kabuklardan arı, ceviziçi sanki!.. Fenâ fillah’ın sonu!.. Esmâ’da seyr hâli…

6.kat bilinciyle, “Nefsi Mardıyye”de diye tanımlanan insan… Cevizdeki beyaz etin özündeki yağ misali, insanın özündeki sıfat mertebesi!… Bakâ billlah yaşamı… “Görür gözü, konuşur dili…. olurum” sırrının yaşamı.. Sıfatlarla tahakkuk hâli!…

7.kat bilinciyle, “Nefsi Sâfiye”de diye tanımlanan insan… Cevizin yağında gizli kuvvet misali, insanın ve varolan herşeyin özü!.. “Özde biriz” tanımlamasıyla vurgulanan “bir”lik noktası!.. Her şeyin “şey”sizlik hâli!.

“Şey” yok, Yalnızca O var!.

Gülhane Parkında gizli, ne halkın ne de polisin farkında olmadığı ceviz ağacından ve ürününden söz etmeye çalıştım…

Bilmem anlatabildim mi?...

hf

SEN,

FENA FİLLAH OLAMAZSIN!

Allah’ın, kendi isimlerinin mânâlarını seyretmeyi dilemesiyle, kendisinin ve tüm mevcudat diye bildiğinin meydana geldiğini anladığı zaman, kişi otomatik olarak “FAKR” hâline düşer. Bu fakr hâli ise tasavvufta fenâfillah diye bilinen haldir.

Fenâfillah”, “Allah” adının işaret ettiğinin, kendi kendineliğinin adıdır!.. Hakikatı itibariyle...

Gayrı” , “Mâsiva” kavramının “yok” olduğunun yaşanmasıdır “Fenâfillâh”!.

Yani; sen , fenâ fillah olamazsın!.

O yüzden de, bunu farkettirmek için, önce “fenânın fenâsı” demişler; sonra o da yetmemiş, “fenânın fenâsının fenâsı” demişler...

Gerçekte ise, kişi fenâfillah olmaz!..

Fenâfillah”, o isimle işaret olunanın, kendi kendineliği içinde “Ulûhiyet”ini seyridir...

Bunun minyatürü diyebileceğimiz de, bir birimde, kendi seyrini seyredişidir...

Dolayısıyla, “fenâfillah”, gerçeği itibariyle bizim anladığımız gibi; bir birimin, “ALLAH” adıyla işaret edilende, fenâya ermesi gibi anlaşılamaz..

hf

FENÂ FİLLAH 

MUHALDİR

Allah‘da kendini yok etmek, fenafillah, muhaldir!.” Zira, ikinci bir varlık yoktur ki, o ikinci varlık kendini Allah‘da yok etsin!.

Bir Allah, bir de sen(!) varsın!.. Sen, bu varlığını yok edecek bir şeyler yapacaksın da, O yukarıdaki Allah‘a ulaşacaksın?... Yok öyle bir şey!.

Senin “nefs”‘ini tanıma olayın var!.

O yüzden de, Rasûlullah aleyhisselâm, hiç bir zaman, “fenâfillah” diye bir şey den sözetmemiştir; ve bu anlama gelecek bir kelime de kullanmamıştır’.

Ama, Rasûlullah aleyhisselâmın ağzından: “Nefs”‘ini tanıyan Rabbi‘ni tanımış olur” açıklaması ve hükmü çıkmıştır!.

Bu da tüm varlığın Vahdet esası üzerine ortada olduğunu açık seçik gösterir.. Dolayısıyla, vehmini terkedip, kendi hakikatını tanımaktır, esas olan..

Senin kendinde, vehminin meydana getirdiği, var olmayan şeyleri var kabul etme halleri vardır; ve sen de sık sık da bu hallere düşersin!.

Seni vesvese sarar; vehmin, gerçekte var olmayan şeyleri, sana var kabul ettirir!.

İşte bu var olmayıp da var kabul ettiğin şeylerin en başında, -“nefs”inin bürünmüş olduğu haller dolayısiyle- benim evim, benim arabam, benim kocam, benim babam, benim anam, benim vatanım vs. gibi kabuller yer alır... Oysa gerçekte “senyokken, nerede senin nesnelerin olacak?...

Aslında “nefs”in için, hiç biri, “var” hükmünde” değildir.. Ama sen bunlara bağlı olup, bunların gayrında olduğun için sen bal gibi, “benim, benim...” der uzatır gidersin. Sonsuza kadar böylece gider..

hf

 “FENÂ FİLLAH”IN  SIRRI,

“İYYÂKE NA’BUDÜ VE İYYAKE NESTÂİN”DEDİR!

Namazdan amaç, “mi’râc”dır!

Bunu gerçekleştirememesi, kişinin varlığını da oluşturan Allah’tan “perdelenmesini”, yani gafleti meydana getireceği için, çok büyük bir kayıp olur!.

“Mi’râc”ın oluşması ise, Fâtiha’nın okunmasına; yani, Fâtiha’daki kelimelerin anlamlarının idrâk edilmesine bağlıdır!.

Öyle ise burada şöyle düşünmek lâzım gelir…

“Fâtiha sûresi’’nde, Kurân‘ın diğer sûrelerinde olmayan hangi anlam vardır ki; o anlamı fark edilmeyen, idrâk edilmeyen ve tasdik edilerek itiraf edilmeyen namaz, büyük sorumluluk getirmekte; buna karşılık o anlamın hissedilip yaşanması sûretiyle onun okunuşu, kişiyi “Mi’râc”a çıkartmaktadır?

Besmele ve hamdele diğer bölümlerinde de geçmektedir Kurân’ın… Hidâyet dilenmesi de!.

Öyle ise…

Burada düğüm noktası gelip “Mâlik-Melîk’i yevmid din; iyyâke na’büdü ve iyyâke nestâıyn” cümlesine dayanmaktadır... Fenâ fillah sırrı da burada gizlidir!.

İyyâke na’büdü” cümleciği,“fenâ fillah”ın Kur’ân’daki ifadesidir!.

Bu arada Rasûlullah aleyhisselâmın şu açıklamasını da düşünelim:

-“Her vakit namazı, kendisiyle bir önceki vakit arasındaki günahları siler”!.

Peki bu âyetlerde ne gibi bir mânâ ve sır mevcut ki, bu sırrın farkedilip, idrâkı ve yaşama geçirilmesi, kişiyi hem bir önceki namazdan beri kendisinde oluşan günahlardan arındırıyor; hem de “mi’râc”ı yaşamanın yolunu açıyor?

Şimdi bu âyetin anlamını bir daha düşünün!..

Burası çok ama çok önemli bir sırdır... Niyaz edelim ki açıla!..

"ALLAH"a "tapınma" konusuna gelince...

"TAPINMA", asırlardır, çeşitli toplumların şuursuz bir biçimde putlarına, tanrılarına yaptıkları saygı, yakarış gibi davranışları tarif için kullanılan bir kelimedir... Asla "kulluk" diye çevirdiğimiz "ibadet" kelimesinin mânâsını ifade etmez; ve "ibadet" kelimesini Türkçeleştiriyorum diye "tapınma" kelimesini kullanmak, oldukça önemli bir hatadır!... Kullanan kişinin Türkçe bilgisinin yetersizliğine verilir!..

Diğer taraftan,

-"CİNLERİ ve İNSANLARI SADECE KULLUĞUMU YAPMALARI İÇİN YARATTIM.. (51-58)

Âyetinde geçen "ibadet" yani "KULLUK" kelimesinin ibni Abbas radıyallahu anh tarafından “liya'rifun” diye yorumlandığı ve âyetin böyle anlaşılması gerektiği yaygın olarak bilinen bir husustur..

Şayet, "liya'budun" kelimesini bu mânâda anlayacak olursak ve "iyyake na'budu" ifadesindeki "kulluğun" da "irfan" mânâsına işaret ettiğini düşünürsek; o takdirde şöyle bir anlam ile karşılaşırız:

“Âlemlerin Rabbı olan ALLAH'ın bizim Rabbimiz olduğunun bilinciyle her an O'nun varlıkta tasarrufunu seyretmekte olduğumuzu itiraf eder; ve bu bilinçli kulluğumuzun devamı için de O'ndan yardım bekleriz”.

hf

 “HER FİİLİM,

İLÂHİ KUDRETİN TASARRUFU NETİCESİNDE

MEYDANA ÇIKMAKTADIR”

"Semi Allahu limen hamideh"...

"Semi Allahu" : "Allah algılamadadır".

"Limen hamideh": "Hamd edenin hamdı, Allah`ındır!."

Yani, benim yaptığım her hareket ilâhi kudretin tasarrufu neticesinde meydana çıkmaktadır ki, "ALLAH" fiilimin gerçek fâili olarak ne yaptığımı bilmektedir; çünkü ilminde takdir eden "O"dur; anlamı var orada.

hf

FAKR’A ERENDE

“BÂKİ” OLANIN YAŞAMI

BAŞ GÖSTERİRSE EĞER…

Yokluğa yani “fakr”e erende eğer “bâkî” olanın yaşamı baş gösterir ise; gören göz, işiten kulak olarak açığa çıkarsa, yâni kısacası “ALLAH Adıyla İşaret Edilen”, Bâkî olduğunu ortaya koyarsa, o zaman da bu hâle “Bakâbillah” denilir. Evliyaullah’ın yüksek mertebelilerinde zâhir olan bir mertebedir bu.

Seyreden, seyredilen ve seyir hep Allah’tır!

Eğer kişi, beş duyu esaretinden ve şartlanmaların oluşturduğu kabullerden arınıp, vehminin kabul ettirdiği göresel benlikten kurtulabilirse, görür ki kendisi yoktur, sadece Allah vücud sahibidir!.

Nitekim, bu yokluğunu idrâk etme sadedinde de “fenâfillah” deyimi kullanılır. Bunun mânâsı, Allah’ın varlığı yanında kendi yokluğunu hissetme ve yaşama hâlidir.

Fenâ Fillah” yani Allah varlığı yanında kendi “yok”luğunu yaşama mertebesi; ki “velâyet” dahi burada başlar.

hf

 “ZÂT’IYLA FENÂ BULMAK”

“Zâtınla fenâ bulmak” ne demek?..

“Zâtım” dediğin “öz”ünün gerçekte var olmadığını; “öz”ünün Hakk’ka ait olduğunu, O’nun varlığıyla mevcut ve kâim olduğunu; Hakikatının sadece ve sadece “O” olduğunu idrâk et. Ki böylece izâfî ve vehmî benliğinin asla varlık kokusu almadığını anlamış olasın.

Böylece de “yok”tan varolmuş “ben”liğin, zâtın tekrar “yok” olsun! Ve neticede Bâkî olan VECHULLAH hükmü âşikâr olsun.

“HER ŞEY YOK OLUCUDUR; BÂKİ OLAN RABBİNİN VECHİDİR.”

Ki ehli için her an bu böyledir... Ve bu seyr ebeden devam eder.

hf

ZÂT’TA FENÂ OLMA İLE

İKİLİK KALKAR!

“- Ya Gavs. Kurb ehli kurbiyetlerinden dolayı yakınırlar, buûd ehlinin uzaklıktan şikâyetleri gibi...

Esasen bunun îzah edilmesi ve anlaşılması oldukça güç bir husustur. Zirâ burada bahis mevzûu olan kimseler “yakîn” ehlidir. Ayn-el yakîn sahipleri.

Yakîn” ile elde ettikleri bir kurb (yakınlık) sözkonusu! Ancak şuraya dikkat edelim; “Kurb” yani yakınlıktan söz ediyoruz, iki ayrı varlığın birbirine yakınlığından.

Yani, Tekliğin müşâhedesi oluşmuş, fakat vehimdeki “benlik” kavramı kesin olarak kaybolmamış! Bir diğer ifade ile, Hakkel yakîn oluşmamış! Hakkel yakîn’in oluşması için, kişinin kendini Hak’tan ayrı bir varlık olarak düşünme hâli ortadan kalkar. Yâni “Zâtta fenâ” olma hâli diye târif edilen bir hâl ile ikilik kalkar.

İşte bu kişiler, ilmen olayın bütün sistemini bilirler. Olayın bu olduğunu da açık seçik müşâhede etmişlerdir. İşte bu noktada onları büyük bir üzüntü kaplar. Çünkü bir türlü bilinçlerini kaplayan “birimsel benlik” hissiyatından, kavramından uzaklaşamamaktadırlar.

hf

 “ZÂT’IYLA FENÂ BULARAK UYUMAK”

Bu üç basamaktaki arınmayı (*) gerçekleştirdikten sonra da, “zâtınla fenâ bularak” yaşamına devam et!

(*) Birinci basamakta, tabiatın isteklerinden kurtulmak.

İkinci basamakta, nefsin isteklerinden kurtulmak.

Üçüncü basamakta “Ruh”un, ki; burada “şuur” anlamında kullanılmakta, yanlış tesbitlere kaymasından kurtulmaktan sözediliyor.

hf

FAL BAKTIRMA

FAL BAKTIRMA

BÜYÜK GÜNAHLARDANDIR

CİN‘lerin içinde yaşadığımız İslâm toplumunda en şerli faaliyetleri elbetteki bize göre sûreti Hakk‘tan görünerek, insanları saptırmalarıdır.

CİN‘lerin sûreti Hakk‘tan görünerek insanları İslâm‘dan uzaklaştırmaları bir kaç seviyeden olmaktadır.

Fal ve büyüyü “hocalık” kisvesi altında yapmak en alt seviyedir.

Evlilik ve ya başka bir nedenle “CİN”le ilişki kuran kişi, bağlantılı olduğu varlığı kullanarak, geçmişe dair haberler vermekte ve geleceğe yönelik, ihtimaller hesabına dayalı bir şekilde güya olacağı söylemektedirler...

Oysa geleceğe dönük söylentilerin çok büyük bir kısmı doğru çıkmayacaktır... İslâm’a göre fal baktırmanın, büyü yaptırmanın yeri de dinde yoktur.  Bu önemli bir suçtur. Büyük vebaldir!.. Büyük günahlardandır!.

Maalesef günümüzde, pek çok kişi CİNlerle ilşkide olan ve bu yüzden kendini evliya sanan sahte mürşidlerin peşinden koşarak çok kıymetli ömürlerini boşa geçirmektedirler.

hf

FÂSIK

  “FÂSIK”,

BOZULMUŞ BİR “BEN”LİK KAVRAMIYLA

YAŞAMAKTADIR!

Hüküm, Allah’ındır!.

Hâkimiyet, Allah’ındır!

Allah hükmü ile hükmetmeyen kâfirdir!.

“Kimler Allah’ın inzâl ettiği ile hükmetmese, onlar kâfirdir!”; 5-44…

“….onlar zâlimdir!”; 5-45…

“….onlar fâsıkdır..” 5:47…

Kâfirdir… Çünkü, inzâl olanın kaynağını örtücü olarak gerçeği inkâr etmektedir.…

Zâlimdir… Çünkü, gerçeğin hakkını veremeyen nefsine zulmetmektedir…

Fâsıktır… Çünkü, hakikatini idrâk edememekten dolayı, bozulmuş bir “ben”lik kavramı ile yaşamaktadır!.

hf

FÂSIK,

HÂKİMİ MUTLAK’I  HAKİKATİNDE MÜŞAHEDE EDEMEYİP

HERŞEYİ ASLİ HAKİKATİNDEN

AYRI DEĞERLENDİRİR!

Tanrı” kavramıyla şartlanmış bir beyin olarak olaya bakarsak, yukarıdan birinin, yeryüzünde yaşayan birisine yolladığı kurallarla, yaşanılan olaylara “hüküm verme” olarak, konuyu değerlendirebiliriz.

Ancak bunun ötesinde…

“”ALLAH” İsmiyle işaret edilenin, ne olduğunu fark edip, sonuçlarını tefekkür edebilecek bir kapasiteye sahip isek…

Bu defa görürüz ki…

Evrende TEK BİR Hâkimi Mutlak vardır ve her zerrede, her an, sadece O’nun “hükmü” geçerlidir!.

O Hâkimi Mutlak’ı, basîret yetersizliği dolayısıyla göremediği için inkâr ederek, bu gerçeği örten…

O Hâkimi Mutlak’ı, değerlendiremediği için; kendini, O’nun dışında varsayarak, şirk koşmak sûretiyle; “nefs”inin hakikatinden perdelenip, kendine zulmetmek sûretiyle zâlim olan…

O Hâkimi Mutlak’ı, hakikatinde müşahede edemediği için; beşeri şartlanmalar, değer yargıları ve duygularla bilinci bozulmuş, kokuşmuş olup; bu yüzden de her şeyi aslî hakikatinden ayrı olarak değerlendirerek fâsık olan…

hf

ALLAH AHLÂKIYLA AHLÂKLANMADIĞIN SÜRECE

“FÂSIK”LIK ETİKETİ VE YAŞANTISINDAN

KURTULAMAZSIN!

      Eş Şehîd, “Ben”den sana!

      El Hâkim, “Ben”den sana!.

      Sanma ki, bu fakîrden yana!.

Derûnundan zâhir olmada 99 ismin mânâsı… Derûnundan hükmü verip hakkında; sonuçlarını yaşatmada!.

Ben dağ başındaki kulübemde yaşarım yalnız!.

Allah, kulunda Zâhir!.

Allah, kuluna Vekil;

Allah, kulunda Muktedir!.

Sen, yaşa ağalığınla, paşalığınla; şeyhliğinle, kullarınla!.

Ama bil ki, mahşerde, çok âlim ya da ârif bilinenler, â’mâ bir halde dolaşacaklar meydanda!… Tutunacak dal bile bulamayacaklar ortalıkta!.

Hüküm Allah’ın!.

Rasûller bile yalnızca kulluklarını yerine getirmekteler.

Âcilen “Allah ahlâkı ile ahlâklan” ve Allah dostlarını dost edinmeye bak ki, çevrene toplanmış maddi-mânevi çıkar tüccarları mahvına vesile olmasın!… İllâ ki Hükmü!

Yanılttıklarının hesabını bile düşünmeyecek kadar perdelenmiş; olabilirsin… Sevdiklerini bile ateşe atıp, sonra da muradı ilâhi böyleymiş; diyebilirsin… Hükmü ilâhi buymuş; diyebilirsin…

Ama tek kesin gerçek şu ki…

Neye vesile kılındın isen; âkıbetin de o olacaktır!.

“İlim geldikten sonra hevâna tâbi olursan; nefsine zulmedenlerden olursun”!

“Rabbim Allah’tır” de!.

Allah hükmü ile hükmedebilmek için âcilen Allah ahlâkıyla ahlâklan!.

Aksi halde ne Allah hükmüyle değerlendirme yapabilirsin; ne de “kâfir”lik, “zâlim”lik, “fâsık”lık etiketinden ve yaşantısından kurtulabilirsin!.

Allah, yeryüzünde “halife” insan oluşun yaşamıyla kulluğunu îfa edenlerden olmayı nasip etmiş olsun!…

hf

FAŞİSM

 FAŞİZM NEDİR?

ÖRTÜLÜ FAŞİZM NASIL OLUR?!

Lider despotizminin olduğu meclislerde, demokrasi için tek açık kapı, kesinlikle tüm oylamaların mutlak GİZLİ OY ilkesiyle yapılmasıdır.

Türk Milletinin  ana sorunu, iplerin gerçekte daima demokrasiyi istemeyenlerde olmasıdır.

Bu toplum acaba, insan hakları ve demokrasi konusunda, Yargıtay Başkanı gibi düşünen birini Cumhurbaşkanı olarak göremeyecek mi önümüzdeki yeni bin yılda?

Ya demokrasi… Ya da kapıkulluğuna devam; yüzyıllardır olduğu gibi!

Derdini dili bağlandığı için anlatamayan eliyle anlatmanın çarelerini arar; unutmayalım!

Elini de bağlarsanız, o zaman size ne derler?

Sahi, “FAŞİZM” nedir?

Örtülü faşizm” nasıl olur?

hf

 “İNSANSI”LARIN BİR KISMI

YASAKÇI ZİHNİYETE SAHİP FAŞİST ANLAYIŞLA

BEYNİ YIKANARAK YOĞUN ŞARTLANMALI

EĞİTİM ALTINDA YETİŞİRLER!

“İnsansı”lar şartlanma yollu ezberler gelen verileri ve doğruluklarını sorgulamazlar evrensel sistem içinde… Ölüm ötesi kavramları genellikle gelişmemiştir… Vahşi tabiatlıdırlar en gelişmiş toplum içinde ve o görüntüde olsalar dahi… Bazen müslüman bazen ateist olurlar, ama iç dünyalarında insanlara hükmetme, eziyet etme, işkence etme duygusu hiç kaybolmaz. “Müslüman” görünürler ama “iman”la alâkaları yoktur; hayâllerindeki kendi varettikleri tanrılarına tapınırlar. Tanrıları uğruna da insanlara yapmadıklarını bırakmazlar!.

Bir kısmı da  yoğun şartlanmalı eğitim altında beyni yıkanarak yetişir… Düşünme ve sorgulamadan mahrum olarak, “İnsan” olmayı anlamazlar. Yasakçı zihniyete sahip faşist anlayışla yetişirler. Herkesi hükümleri altına alıp, herkesi kendileri gibi yaşatmak için her yola başvururlar!. Fikir tartışmasına asla giremezler, çünkü ezberlediklerini tartışabilecek zihinsel derinlikleri yoktur!. Yaşam dünyadan ve bedensellikten ibarettir onlar için.

“İnsansı”ların dünyasında en belirgin özellik, “ZORLAMACI” ve “HÜKMETMECİ” olmalarıdır…

Yaşamı boyunca cennetliklerin amelini işleyip; ölüme bir karış kala cehennemliklerin amelini ortaya koyup o hâl üzere ölenler de bu “insansı”lardır işte.

Bir mümine ‘’kâfir’’ diyenin kendisi kâfir olur ve bu hâl üzere ölürse imansız olarak ölmüş olur.

İslâm”ı anlamış ve “Allah” adıyla işaret edilene iman etmiş olanlar, tasavvuf dünyasında görülen kemâl ehli zâtların “HOŞGÖRÜSÜ” ile yaşarlar ve asla dayatmacı olmazlar. Çünkü onlar “insan”dır.

hf

FÂTIR

Tanrı yok ise...

Ahadiiyet HİÇ lik ise...

Hakkında düşünmek muhal ise...

Fatır ın fıtrat ile zuhurunun anlamı nedir?...

hf

İLK “HAYÂLİ SİSTEMATİZE EDEN…

Fâtır, ilk “hayal”i düzenleyip sistematize edendir... Ve tüm esmâsının işaret ettiği özelliklerle her boyutta mevcut olarak işlevini sürdürmektedir...

Dikkat!.

Her boyutta her an işlevine o boyutun gerektirdiği şekilde devam etmektedir...

Ve tüm isimlerle işaret edilen özellikler dahi böyledir!.

“FÂTIR”, dilediğini gerçekleştirmek üzere birimleri o gayeyi oluşturacak biçimde yaratandır!

hf

YARATMA ÖNCESİ

TAKDİR, TASARIM, DÜZENLEME,

ÖLÇÜMLEME, ZAMANLAMA, SIRALAMA

ALLAH’ın “FÂTIR” olması, tüm canlı ve cansız diyerek bize göre ayırım yaptığımız varlıkların yaratılış programları gereği olarak “kulluk” etmekte oldukları sonucunu ortaya koymaktadır.

”Fâtır  Allah, insanları o fıtratla oluşturmuştur ki, hepsi de yaradılışları itibariyle Allah Dini üzeredirler”

hadisi Enes radiyalllahu anh’ten bize naklolmuştur.

TAKDİR, tasarım, planlama, düzenleme, ölçümleme, zamanlama, sıralama “gibi “yaratma”öncesi (kavramlarını da) içine alan “yaratma” sözkonusu olduğunda hep, aynı anlama işaret eden şu isimle yüzyüze geliriz…”FÂTIR”

“FÂTIR”, gökleri ve yeri hangi gaye uğruna, hangi işlevi yerine getirmek için programlayarak yaratmış ise, o yaratılmış olanların da o gayenin dışına çıkan işleri yapması asla mümkün olamaz!

hf

  “FÂTIR” İLE

“HÂLIK” ARASINDAKİ FARK

“HÂLİK” Türkçe’deki karşılığıyla “YARATAN” anlamınadır... “Öyle bir şey ortada yok iken, o şeyi vareden, ortaya çıkartan anlamınadır”...

Ama, nasıl, hangi ölçüde, hangi gayeye yönelik olarak dedik mi, burada karşımıza “FÂTIR” çıkar... “TAKDİR, tasarım, planlama, düzenleme, ölçümleme, zamanlama, sıralama” gibi “yaratma” öncesi kavramlarla birlikte “yaratma” söz konusu olduğunda, hep aynı anlama işaret eden şu isimle yüzyüze geliriz...

FÂTIR”!.

 hf

 

 

GÖKLERİN VE YERİN FÂTIRI

ALLAH’TIR!

·       “Duman halindeki semâya iradesini yönelterek ona ve yeryüzüne dedi: isteyerek veya istemeyerek hükmüme gelin!

·       ikisi de, isteyerek geldik; dediler.” (41-11)

Göklerin ve yerin “FÂTIR”ının Allah” olup; onları “fıtrat” üzere yaratmış olduğunu düşünürsek; elbetteki, onların, fıtratlarına göre yaratılış görevlerini, yerine getirmemeleri düşünülemez!..

Nitekim, aşağıdaki âyet de, her şeyin, “fıtratları sonucu olarak kendi varoluş programları doğrultusunda fiiller ortaya koyduğuna”, işaret eder..