AHMED HULÛSİ’DE
KAVRAMLAR
F
AV.
ASUMAN BAYRAKÇI
|
Yayınlarımızın Telif
Hakkı Yoktur. Sitemizdeki tüm bilgiler, Hz. MUHAMMED'in
(aleyhisselâm) bildirip açıkladığı "ALLAH" ismiyle işaret
edilenin hakikatinin ne olduğunun öğrenilmesi ve "DİN"
denilen yaşam sisteminin bu vizyonla değerlendirilebilmesi için, tüm insanlarla
karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır. Tüm yayınlarımızı ücresiz okur;
dinler, bilgisayarınıza indirebilir, çoğaltabilir; YAZAR ve KAYNAK
BELİRTMEK ŞARTIYLA her yoldan bütün çevrenizle paylaşabilirsiniz. Allah
ilmine karşılık alınmaz. Prensibimiz maddî ya da manevî karşılıksız
paylaşımdır.
|
fhfh
“Bismi’llâh’ir-Rahmân’ir-Rahîm.
Elhamdu lillahi rabbil âlemiyn,
errahman-ir rahiym, mâliki
yevmid diyn,
iyyake na’büdü ve iyyake nestaıyn,
ihdinas sıratal mustakıym,
sıratalleziyne en’âmte aleyhim gayrıl mağdubi
aleyhim veladdâlliyn.” (Fâtiha Sûresi)
hf
“Rahman ve Rahîm olan ALLAH isminin manâsıyla
(başlarım).
Hamd, âlemlerin
rabbı olan, Rahman ve Rahîm Allah’a aittir.
Din gününün
mâlikidir.
Yalnız sana kulluk
eder ve yalnız senden yardım isteriz.
Hidayet et bize,
doğru yola;
O doğru yola ki,
en’âmda bulunduklarına nasib ettin o yolu;
gazabına
ulaşanların ve dalâlette kalanların değil.”
hf
Bismi’llâhi’r-Rahmân’ir-Rahîm
İnna fetahna leke
fethan mübiynen.
liyağfire lekellahü
ma tekaddeme min zenbike
ve ma teahhare ve
yütimme nığmetehu aleyke
ve yehdiyeke
sıraten müstekıymen
ve yensurekellahü
nasren aziyza.(Fetih
Sûresi)
hf
“Rahman ve Rahîm
olan ALLAH isminin manâsıyla (başlarım).
Sana öyle bir fetih verdik ki,
bu kesin ve apaçık fethe eriştir!.
Ki böylece Allah senin geçmiş ve gelecek tüm
zenbini bağışlar;
ve sana olan nimetini tamamlar; ve seni gerçek
yola erdirir;
ve sana öyle bir zafer verir ki hiç kimse
karşı koyamaz!.
FİHRİST
·
Faiz (Ribâ)
·
Fakih (Anlayışlı olan)
·
Fakih olmak, Allah lütfudur
·
Fakih, “İhlâs” okuyandır
·
“Fakr” (Yokluk)
·
“Fakr”a yönelen kişinin barınağı, “Hakk”tır
·
“Fakr” hâli ve yoksulluk, insanı “Hakikat”ine ulaştırır
·
“Fakr”ın
mertebeleri
·
“Fakr”ın üç mertebesi vardır
·
1-“Fakr”
·
2-“Fakrın Fakrı”
·
“Varlık O’dur ve yapan O’dur!” idrakına erildiğinde “Fakrın Fakrı”
yaşanmaya başlanır
·
3-“Fakrın Fakrının
Fakrı”
·
“Fakrımla iftihar ederim!”… Zira varlığımda mevcud olan “Allah”tır!
·
İftihar edilen “Fakr”, Allah’ın varlığı yanında “Hiç”liğin itirafıdır
·
Fakr hâlini yaşayan ancak Vâris-i Rasûlullah’tır
·
Fakr hâlindekinin duası, “Ol” Emri gibidir
·
Fakr tamam olduğunda o mahalde seyredilen, Esmâ-i İlâhidir
·
“Fakir” (“Ene”si yok
olmuş…. “Yokluk” hâlini yaşayan…)
·
“Fakir”de tasarruf eden “Allah”tır
·
“Fakir”, “yokluk” hâlini
yaşayandır
·
“Fakir”in yemesi içmesi…
·
“Yok”luğa eren “Fakir”i bulursan, hiç durma yaklaş O’na… Çünkü orada
Beni bulursun!”
·
“Fakir”den zâhir olan “Hakk”tır ve elbette ki O’nun Emri de yerine
gelen bir Emrdir
·
“Yokluk
Âlemi”(Bkz.
F / Fakr)
·
“Yokluk âlemi” boyutsal bir yaşamı anlatır
·
“Fukara”
·
El, “Yokluk Denizi”ne girerse eğer… “Zât” ile “Gayrı”nın ayrı
olmadığını fark eder
·
“Fâni”
·
Fâni, varsayımdır!
·
Fâni, “yok” olacak olan değil; “yok” olandır!
·
Varlıkta “Bâki”nin dışında bir şey yoktur
·
Dünya, fânidir…
·
Yaşam ve yaşanılanlar fânidir…
·
Kişi, birimsel varlığından (“Gün aydınlığı”ndan) “Yok”luğunu fark etme
karanlığına düştüğünde…
·
Yarım dairenin tamamlanmasıyla fenâ fillah gerçekleşmiş olur.
·
“Yok”lar ergeç birgün “yok”luğa döner…
·
“Yok” oldun mu, zât”en bitti!
·
Şayet sen “yok”san…
·
Yok olduğunu fark ettiğinde geride kalan…
·
Gördüklerimizi yok etmek yerine gördüğümüzün hakikatini idrak etmek, en
kestirme yoldur
·
“Fenâ
Fillah”
·
Allah’ın varlığı yanında yokluğunu hissetme ve yaşama hâli…
·
Mutmaine ve Radiye, “Fenâ Fillah”tır
·
Dalga fâni, deniz ise Bâki gibidir… Siz eğer denizden oluşmuş bir dalga
iseniz biliniz ki, dalga zaten fânidir; “yok”tur!
·
Fenâ Fillah”ın sonu… Esmâ’da seyr hâli…
·
Sen, fenâ fillah olamazsın!
·
“Fenâ Fillah”, muhaldir
·
“Fenâ Fillah”ın sırrı, “iyyake na’budü ve iyyake nestâin”dedir
·
“Her fiilim, İlâhi Kudretin tasarrufu neticesinde meydana çıkmaktadır!”
·
Fakr’a erende “Bâki” olanın yaşamı baş gösterirse eğer…
·
“Zât”ıyla fenâ bulmak”
·
Zât’ta fenâ olma ile ikilik kalkar
·
“Zât”ıyla fenâ bularak uyumak”
·
Fal
Baktırma
·
Fal baktırma, büyük günahlardandır
·
“Fâsık”
·
“Fâsık”, bozulmuş bir “Ben”lik kavramıyla yaşamaktadır
·
Fâsık, Hâkim-i Mutlak’ı hakikatinde müşahede edemeyip herşeyi aslî
hakikatinden ayrı değerlendirir
·
Allah ahlâkıyla ahlâklanmadığın sürece “Fâsı”klık etiketi ve
yaşantısından kurtulamazsın
·
Faşizm
·
Faşizm nedir? Örtülü faşizm nasıl olur?
·
“İnsansı”ların bir kısmı yasakçı zihniyete sahip faşist anlayışla beyni
yıkanarak yoğun şartlanmalı eğitim altında yetişirler
·
“Fâtır”
·
İlk hayali sistematize eden..
·
Yaratma öncesi takdir, tasarım, düzenleme, ölçümleme, zamanlama,
sıralama
·
“Fâtır” ile “Hâlık” arasındaki fark
·
Göklerin ve yerin Fâtırı, Allah’tır!
·
Tüm varlık, “hakikati Muhammediye” için tasarlanmış ve suretlenmiştir
·
Fâtır, beyinlerimizi “Tek”i “Çok” olarak algılayacak özellikte
yaratmıştır
·
Fâtır’ın fıtratından söz edilemez!
·
Fıtrat
Dini
(Allah Fıtratı, Allah Dini, İslâm Fıtratı, Ana Program, Rabbinin Bilme Yetisi,
Haniflik)
·
Din, “Allah Fıtratı”dır
·
Allah'ın fıtratına (Fıtrat olan Dini'ine), o yaratışa sarıl!
·
Fıtratı meydana getiren “Fâtır” İsminin özelliği, kişinin yapısındaki
Esmâ mertebesinde yer almaktadır
·
“Allah” ismiyle işaret edilenin "Fâtır" İsminin mânâsının ortaya çıkışı
·
Fıtrat
·
Tek bir fıtrat vardır. Birimsel Fıtrat bizim anlayşımızdan doğmaktadır
·
Fıtratın… (Var oluş programın-Esmâ (İsimler) bileşimin- Takdir
Edicin-Kolaylaştırıcın-Rabbin-Terkibin)
·
Fıtrat mı kader icabı, kader mi fıtrat icabı?
·
Kendi kaderini yaşamak üzere bu fıtratla yaratılmışsın…
·
Fıtratında olup bilincinde açığa çıkmamış olanların sayısı bilinemez
·
Fıtrî
Hilâfet
·
“Her insan, İslâm fıtratı üzere doğar!”
·
Fıtrî
Tesbih
·
Fıtrî
Kulluk
(Fıtrî İbadet)
·
Yaradanın yaratış amacına uygun yaşayarak yaratış hedefine ulaşmamız,
“Fıtrî Kulluğumuz”dur
·
Birimin fıtratı, onun mânevi suretidir(Programıdır-kaderidir) Ve bu
program asla değişmez
·
Tüm yaratılmışlar fıtratlarına göre tekâmüle başlarlar; fıtratlarına
göre yekâmül ederler; ve tekâmüllerinin
sonunda da asıllarına rücu ederler
·
“Fâtiha”
·
Kur’an-ı Kerim’deki en büyük dua âyetleri, “Fâtiha” suresidir
·
“Fâtiha”da “Allah” kavramının ne olduğu bilinci uyandırılır ve evrende
geçerli olan “Sistem” ile insanlığın tâbi olduğu mekanizma açıklanır
·
Fâtiha “Oku”mak
·
“Fâtiha”sız namaz olmaz
·
Fâtiha’da öyle bir sır vardır ki, o sır nedeniyle “Fâtiha”sız namaz
olmaz
·
Fâtiha “Oku”nunca, zaten yaşanır!
·
“Fâtiha”yı taklit yollu okumaktan kurtulmanın işareti
·
Ölen kişi, okunan “Fâtiha”dan dünyadayken yarar sağladığı kadar yarar
sağlar
·
Fâtiha
sonunda niçin “âmin” denir?
·
Fazilet
·
Fazilet, yanlışını idrâk ettiğin anda kendine itiraf edebilmek ve onun
gereğini uygulayabilmektir!.
·
Fazilet, “Herkes” gibi, “Herkes”e göre değil; ilme göre, ilmin
doğrultusunda kendi aklı ve mantığıyla yaşamaktır
·
“Felek”
·
Arş’ın etrafında felekler vardır
·
Evrende çarkı felekler dönüyor…
·
Yıldızlar Feleği (Galaksiler)
·
Atlas
Feleği
·
Atlas Feleği, “Cennetin semâsı”dır
·
“Fecr”
·
Felsefe
·
Felsefe, görülenden yola çıkan ve eldeki mevcut bilgilere dayalı bir
sistemdir… Onun için de yanılmaya mahkûmdur
·
Felsefede çeşitli bilgileri alıp değerlendirmek suretiyle belli bir
dünya görüşüne sahip olabilir; bununla beraber dilediğin gibi yaşayabilirsin!!!
·
Ferâset (Kapsamlı İleri
görüşlülük)
·
Ferâset, “sezgi”nin ötesindedir
·
“Sistem”, ferâsetle “oku”nabilir!
·
Hz.Rasûl aleyhisselâmın ferâsetinin açılmasına vesile olan “İsimlerin
mânâları” istikametindeki fetihlerdir
·
“Ferd”
·
Ferdiyet
Sahipleri
·
Ferdiyet sahiplerinde gerçekleşen arınma
·
Ferdiyet
Yaşamı
·
Bilinçte “Ferdiyet” kavramının kalktığı boyut
·
“Fetih”
(Işık
hızını aşma-“Mânevi Ölüm”-“Şuursal Şehidlik”-İlâhi sıfatlarla tahakkuk
etme-Bâtıni kapanıklıkların fethi-Kişinin şuur boyutunda kıyâmetinin
kopması-Ölmeden Evvel Ölme-“Mu’tu kable en temûtu”-Allah’a rûcu etmek)
·
Fetih, fiili ölümün neticesinde meydana gelir
·
Fetih, Berzah âlemi’nin fethidir; ki bu fetih ancak “yaşarken ölmek”
suretiyle gerçekleşir
·
Fetih özelliği, ışık hızını aşmaktır
·
Fetih ehlinde yaşanan ilim, “Ledün İlmi”dir
·
Fetih, “Hakkel yakin”in sonucudur
·
“Fetih”in
aşamaları
·
Fetih 7 aşamadır
·
Fethin 7 derecesi Evliyaullah arasındaki 7 mertebeye tekâbül eder
·
Fetih iki türlüdür
·
1-Zâhir Feth
·
2-Bâtınî Fetih
·
Fetih, kişinin ruhtaki özelliklerle yaşamını bu dünyada sürdürmesi
hâlidir
·
“Nurâni fetih” sahiplerinin sayısı yeryüzünde 40 ı bile bulmaz
·
a-Zulmâni Feth
·
b-Fethi Nurâni (Fethi Mübin)
·
Fethi mübin odur ki, kişi bu bu fethi kaldırabilir
·
Dünyada bir kişide açığa çıkacak en büyük nimet, “Fethi Nurâni”dir
·
Feth, çalışmaya bağlı değildir
·
“Fetih
Ehli”
·
“Fetih ehli” fetih kendilerinde açığa çıktığı sırada kabir
sorgulamasını yaşadığı için artık ikinci bir defa daha bu sorgulamayı yaşamaz
·
Fetih gelmiş kişiler, diledikleri takdirde ışınsal bedenlerini
yoğunlaştırarak aramızda biyolojik bedenle görünebilirler
·
Fetih ehli “Vechullah”ı müşahede içindedir
·
Fetih ehlinin geçmiş ve gelecek tüm günahları bağışlanmıştır
·
Fetih ehlinde günahın hatırası dahi çıkmıştır
·
Fetih, ilâhi sıfatlarla tahakkuktur
·
İlâhi sıfatlarla tahakkuk ancak “zikir” ile mümkündür
·
“Reşid” İsmi, en alt sınırdan başlayıp ilâhi sıfatlarla tahakkuk hâli
olan “Fetih” hâline kadar devam eder
·
Sıfat mertebesinde güç oluşturma ismi “Mürid”dir
·
Bâtın kapanıklıkların açılması, “Fettah” İsmi ile mümkündür
·
Fetih Sûresi
·
Hz.Rasûlullah’ın “İsimlerin mânâları” yönünde fetihlere kavuşması
·
Fetva (Kişisel yorum)
·
Fetva vermek demek, “Allah adına konuşmak” demektir… Hiç kimse “Allah
adına” konuşamaz!
·
İnsanlar “Fetva” mercii değildir!
·
Fetvalar, kişisel indî yorumlardır, kimseyi bağlamaz; mesuliyeti
kaldırmaz!
·
Kişisel yorumun Din hükmüymüş gibi uygulatılmaya kalkışılması, en büyük
zulümdür
·
Fetva, mâzeret olmaz ve kişiyi kurtarmaz
·
Fetva gerçeğe uymuyorsa eğer…
·
Yanlış adama sormanın pahasını, kemiklerin kırılarak ödersin!
·
Her birimizin direkt muhatabı, Hz. Muhammed Mustafa (a.s)dır
·
Feyz
·
Feyz, güçlü beynin yaydığı ya da yönlendirdiği dalgalarla kişinin
beyninde yaptığı açılımdır
·
Feyz, telepatik bir olaydır
·
Evliyanın feyz vermesi
·
Âlemlerden gelen feyz (İlâhi seyz) insanlığa nasıl dağıtılır?
·
“Fiil”
·
Bütün fiiller “99 ilâhi İsim” olarak adlandırılan “mânâ grupları”
bünyesinde oluşur
·
Fiil, “Mânâ”dır… “Mânâ”nın ta kendisidir
·
Fiiller, mânâların yoğunluk kazanmış bir halde duyulara hitabıdır
·
Değişik fiillere isimler veriyoruz… Yani İsimler, fiillerden doğuyor
·
Fiiller, isimlerin mânâlarının geliş şiddetine göre açığa çıkışıdır
·
Varlık, orijininde, Zâtı itibariyle, O mutlak varlık olmasına rağmen, o
sûretlerin şartları içinde o fiilleri ortaya koymuştur
·
Her an, bütün âlemlerdeki tüm
fiillerin yaratıcısı Allah'tır.
·
Rasûl ve Nebilerden çıkan fiiller, terkibiyet hükmünden çıkmaz. Bu
nedenle de o fiil Allah’a bağlanır
·
Nebi, edeb olarak fiili nefsine bağlar
·
Her fiil, mutlak kemâlden ibarettir
·
Fiilin içinde mânâ mevcuttur
·
Allah indindeki zaman boyutunda (“Dehr”de) fiil sözkonusu değildir
·
Her fiil, hikmettir
·
Her fiil, Allah'ın dilemesiyle yaratılmıştır
·
Fiil olmadığı sürece mânâlar bâtındadır(“Öz”ündedir)
·
Filer, ya idrâka dayanır… Ya da korkuya!
·
Kişinin âlemi, fiillerinin gerektirdiği yerdir. (Bkz. F / Fıtrat /Tüm
yaratılmışlar fıtratlarına göre tekâmül eder ve tekâmüllerinin sonunda da
asıllarına rücu ederler)
·
Eylemler, Esmâların kuvveden fiile dönüşmesiyle meydana gelir
·
Farklı mânâları ortaya çıkarabilmen, ancak fiille mümkün
·
Fiil, belli İsimlerin mânâlarının terkibinden meydana gelir
·
Sâlih
Amel (İmanın
gereği fiiller)
·
İnsan doğal davranışı, kavrayışıyla orantıldır
·
Terkib hükmünün neticesi meydana gelen fiiller, tabiat hükmüyle ortaya
çıkması hâlinde, İlâhi Emirlere ters düşer
·
Bir fiil varsa, orada mutlaka terkibiyet vardır
·
Fiiller, açılımları zorlar ve yeni kapasiteler getirir
·
Her fiilin neticesi, “Allah Sistem”i gereği otoamtik olarak oluşur.
Fiili meydana getiren mahal istese de istemese de!
·
Fiiller
âlemi
·
Fail-i
Hakiki
·
Fiileri meydana getiren, Allah’tır!
·
Fail-i
İzâfi
·
Fiil, kula bağlandığında “İbadet”, Allah’a bağlandığında “Ubûdet” olur!
·
Fiile buğz edecek ama faili yine seveceksin…
·
Yaratılmışı severim, Yaratandan
ötürü…
·
Fikir
·
Fikir, “Kulun Allah’a bakışı”dır
·
“Fikir”in kökeni
·
Alt bilinç tarafından üretilen fikirler, üst bilinç tarafından
değerlendirilir
·
Fikir, akıl ve mantığa yön verir ama “iman” konusunda durur
·
Fikrin değerlendirilmesi ya akılla olur… Ya da vehimle!
·
Fikrin değerlendirilmediği yerde…
·
Firavun
·
Firavunun hatası neydi?
·
Mülhime” bilinci içindeydi Firavun… Kendisini “Hak” görüyordu,
karşısındakini ise “Yok”!
·
Cinler, insanları mülhime idrakı için firavunlaştırırlar
·
Benliğinin gerçeğine erememiş olup, Hakkaniyet vasfını bedeninde yaşama
gafletine düşen, firavun gibi olur
·
Firavun, azabı görünce iman etti mi?
·
Fitne
·
İnsan için en büyük fitne
·
“Mallarınız ve evlâtlarınız, karınız ve kocanız fitnedir!”
·
“İnsanların oluşturacağı fitnelerden (imtihanlardan) Rabbinize,
Melikinize, İlâhınıza sığının!
·
Gıybet, bir fitnedir ki, onu uyandırana, devan ettirene ancak Allah’ın
belâsını isteyenler devam ederler!
·
Fitneden kurtulma şansınız, o fitneye karşı bağışıklık kazanmaktır
·
Fitneden korunmanın yolu
·
Fitre
·
Foton(Işıklı Zerrecik)
·
Her ışıklı zerrecik (Foton), hareketini sağlayan enerjiyi “Ruh”tan
almaktadır
·
Her ışıklı zerrecik birimsel bilince sahip olup, belirli bir düzen
içinde hareket etmektedir
·
Fotonların belirli bir oranda ve düzende bileşimi, maddeötesi boyutta,
“insan” ve “cin“ dediğimiz varlıkların asıl yapısını meydana getirir
·
“Melekler”in ana cevheri de foton türünden bir yapıdır
·
Tüm kuantlar, bir çift hâlinde ve algılayana göre foton ya da dalga
biçimde yaşamlarına devam etmektedir
·
Fotonlar mekânsız olarak birbirleriyle iletişimde bulunurlar
FAİZ
(RİBÂ)
İsimler, kelimeler yalnızca birer işaret levhalarıdır… Sen o işaret levhalarını yüklenip, kendini zengin sandın!.
Ahmak, bilgi ezberleyip, kendini âlim, ârif, veli
sandı!.
İçerik?… Bomboş!… Tamtakır!…
Amaç, içeriğe ulaşıp onu elde etmektir!. İşaret levhası kolleksiyonu yapmak, değil!.
“Rıbâ”, dedi; sen ise bunun hangi uygulamanın ismi olduğunu anlamadan,
enflasyonun yüzde yüz olduğu ülkede, üç kuruşu olan ihtiyarı, emekliyi,
“FAİZ”ci diye değerlendirip, ateşle korkutup, ele muhtac ettin!… “Kâr payı”
ismiyle, önce “faiz” dediğine bu kez helâl elbisesi giydirdin!.
“Harama
bakma” dedi; gözüne gözlük, kafana örtü koyup, eve tv sokmadın!. Oysa,
“bakma”nın, “haram olanı arzulama!” içeriği taşıdığını
anlamadın!.
Tüm yaşamın, denizin üstünde kelimeler teknesinde
geçti, bir türlü kavram ve içerik denizine dalamadın!.
hf
FAKİH
(ANLAYIŞLI OLAN)
FAKİH OLMAK
ALLAH LÜTFUDUR!
Düşünce sisteminde
çelişki ya da kopukluk olan kişi “DİN”i anlamamış, içinde yaşadığı sistem ve
düzeni, mekânizmayı “OKU”yamamış taklitçidir!.
Oysa, “DİN” taklit kabul etmez!.
Fiîlin taklidi aynı sonucu oluşturur; ama anlayışın taklidi olmaz!.
“Fâkih” yani anlayışlı olmak Allah lutfudur. Böylece kişi mukallit
olmaktan çıkar. Fıkıh kuralları ezberlemek, “fâkih” olmak demek asla değildir!.
Ezbercilik, teyp icat olalı değerini yitirmiştir!.
hf
FAKİH,
“İHLÂS” OKUYANDIR!
“Din” bize “OKU”nası olarak bildirilmiştir ki, içinde
yaşadığın sistem ve düzeni fark edesin; daha önemlisi “KENDİNİ TANI”yasın! Hakikatindeki hazineyi keşfedesin; ve sonunda ismi
“ALLAH” olanı holografik gerçeklik esasına göre tanıyıp, evrendeki yerini
bilesin... Bunu anlamamış olanlar, hayatlarında bir kere bile “İHLÂS” okumamışlardır yüz bin kere
çekseler dahi!...
“Çok namaz kılan vardır yanına yorgunluktan başka şey kalmaz; çok oruç
tutan vardır açlıktan başka kârı olmaz” şeklindeki Rasûlullah uyarısını iyi
düşünelim.
Allah Rasûlü, Kurân’ı anlayalım ve üzerinde
tefekkür edelim diye bize bildirmiştir. Ta ki,
yaşamımızda attığımız adımları “sünnetullah”a uygun atalım!
Saç-sakal-kıyafet dedikodusuyla, gıybetiyle vakit geçirip, insan
yargılamalarıyla ömür harcayalım diye Rasûl gelmemiştir!.
İsmi “ALLAH”, olan yanı sıra tanrı ve tanrılık kavramı yoktur (Lâ İLAHE İLLA
ALLAH); diye giriş yapılan “DİN” anlayışı nedir?
Bunu sorgulayıp anlamaya çalışmayanlar, ömrünü taklitle tüketenler;
hazineyi okuyamamanın sonuçlarını büyük hüsran ve sükûtu hayalle
ödeyeceklerdir!...
Ne çare ki sistemde geçmişi TELÂFİ
kavramı da yoktur!.
“FAKR”
(“YOKLUK”)
“FAKR” hâli “Yokluk” hâlidir!.
hf
Tam olarak “yok”luğunu hissedip yaşama hâli!
hf
Mutlak bilinçli kulluk ancak “FAKR” ile tamam olur!.
hf
“Fakr”, Esmâ boyutuna işaret eder.
hf
“FAKR”A YÖNELEN KİŞİNİN BARINAĞI,
HAKK’TIR!
“Yâ Gavs-ı Â’zâm; ben bütün fakrdekilerin sığınacağı yeri, meskenî ve
manzarıyım ve bana dönerler.”
“Fakr hâlindekilerin sığınacağı yer”
ifadesinden murad; fakre eren
kişinin içinde bulunacağı hâl demektir.
Fakre eren kişi bu hâlinin
tabiî sonucu olarak yok olmuş ve o boşluğu dilediği şekilde hakkanî sıfatlar
doldurmuştur. Esasen, daha önce de orada hakkanî sıfatlar mevcuttu, ancak o
birimde beşeriyet vehmi bulunduğu için, fiiller de birime atfedilmekteydi,
vasıflar da!.
Fakra yönelen kişinin, yokluğu
idrâk eden kişinin nazar ettiği mahâl, mesken yani barınak, Hak’tır. Çünkü,
onları “yok”tan varedip tekrar
yoklukta yok eden Hak’tır!. Bu sebeple de Hak onların, meskeni, manzarı ve
döndükleri hakikatlarıdır.
hf
“FAKR” HÂLİ VE YOKSULLUK
İNSANI “HAKİKAT”İNE ULAŞTIRIR
“Ve daha dedi ki:
Fakrı ve yoksulluğu insanı taşıyıcı kıldım! Kim ona yoldaş olursa,
menziline ulaşır; sahralarda vâdilerde dolaşmadan!”
“Fakr hâlini ve yoksulluğu insanı taşıyıcı
kıldım”. diyor.
Nereye taşıyor?..
Hakikatına!
Bir insanın hakikatına eren
yolda eğer yoldaşı “fakr” olursa, elbette ki o hedefine ulaşır.
Ne zaman ki insan, kendi
varlığını; varlığının Hak’ka ait olduğunu; “insan”ın tüm varlığının
sadece ve sadece bir isimden ibaret olduğunu; o ismin müsemmâsının Allah’ın
isim ve sıfatlarıyla kâim olduğunu idrâk ederse, yakîn ile bilir ki Allah’tan
gayrı vücûd sahibi mevcut değildir! Bu durumda, sahralarda vadilerde
dolaşmadan, yâni sonu gelmez boş hayâllerde, vehim ürünü fikirlerle vakit
kaybetmeden hedefine ulaşmış olur!
Şâyet bir kişi, içinde
yaşanılan madde âlemini ve içindekileri görerek, gerçekten var sanırsa,
kendisini var sanırsa, sonra bir gün herhangi bir şekilde yok
olduktan sonra Allah’ın Bakî kalacağını vehmederse, bu tamamen boş bir
hayâl ve aldanıştır!
Çünkü zaten “madde âlemi” beş
duyunun var gösterdiği bir âlemdir. Özüne doğru boyutsal bir yolculuğa
çıkılırsa, bu algılanan âlemlerin “yok” olduğu, “yok”tan varolmuş
bir hayâl olduğu gerçeği apaçık ortaya çıkar!
İşte böyle olunca, insanın da,
bu âlemin içinde yer alan bir ferd olarak gerçekte yok olduğu kolaylıkla
görülür.
Ama gerek insanın ve gerekse
âlemlerin yokluğuna karşın, ortada hangi isim ve resimle olursa olsun bir
varlık vardır. Her an yeni bir şan alan, buna karşılık her türlü kayıtla
kayıtlanmaktan münezzeh bir varlık...
İşte O, Hakk’tır!
hf
"FAKR"IN MERTEBELERİ
“FAKR”IN ÜÇ MERTEBESİ VARDIR
Fakr”ın üç mertebesi vardır:
Fenâ-i ef’âli meydana getiren
veya fenâ-i ef’âl sonucunda oluşan “FAKR”.
Fenâ-i esmâ ve sıfat
neticesinde oluşan “FAKR’IN FAKRI”.
Fenâ-i zât neticesinde oluşan
fenâ fillah hâli olan “FAKRIN FAKRININ
FAKRI”.
hf
1- “FAKR”.
Birincisi, ef’âl yani fiiller
âleminde meydana gelen bütün fiillerin hakiki failinin Allah olduğu idrâk edilir. Bu sebeple de, bahsedilen müşahede
içinde olan kişiden “suçlama-itham”
kalkar. Çünkü artık hakiki faili
görmektedir. Faili hakiki ise “lâ
yüs’âl”dir!
Yani, yaptığından sual
sorulması mümkün olmayandır.
hf
2- “FAKRIN FAKRI”
“VARLIK O’DUR VE YAPAN O’DUR!”
İDRAKINA ERİLDİĞİNDE
“FAKRIN FAKRI” YAŞANMAYA BAŞLANIR!
Faili hakikiye işaret eden
âyetler şunlardır:
“ATTIĞIN ZAMAN SEN ATMADIN, ATAN ALLAH‘TI! “
“SİZİ DE FİİLLERİNİZİ DE ALLAH HALKETTİ!”
Bu idrâk, üzerinde biraz daha
derin düşünülür ise önemli bir şuur sıçraması daha getirir ki o da şudur:
Mâdem ki fiilleri meydana
getiren Allah’tır, öyle ise o fiillerin ortaya çıktığı mahâl de Allah’a aittir!
Dolayısıyla O, yaptıran değil yapandır!
Fiili meydana getiren fâili
hakîki, yani o fiili ortaya koyan O’dur!. Dolayısıyla ne fiil görüyorsak, onun
meydana getiricisi hep O’dur.
Yalnız burada şunu iyi bilmek
gerekir;
Resim, ressamın eseridir,
ressamın kafasındaki düşünce veya duygunun şekle girmiş hâlidir; ama, resim
ressamdır diyerek, ressamı o resimle kayıtlamak, sınırlamak asla mümkün
değildir.
Bunun gibi, herhangi bir fiili
meydana getiren Allah’ı o fiil veya anlamı ile, yahut da sûretiyle kayıt altına
almak çok büyük düşüncesizlik ve anlayışsızlık olur.
Bütün bunları öğrenip yaşamaya
çalışırken;
“ALLAH” ÂLEMLERDEN GANÎDİR
âyetinin işaret ettiği “tenzihiyet” yani kayıtsızlık ve
sınırsızlık, prensibini de asla gözardı etmemek mecburiyeti vardır.
“Varlık O’dur ve yapan O’dur”
idrâkına erildiğinde, FAKRIN FAKRI
yaşamaya başlanır. Birim “yok” olup
varlık O’na ait olunca; hâliyle
bunun neticesi olarak kendi varlığının da “yok”
olduğunu farkeder. Kendisi “yok”tur
ama gene de var olan bir şey vardır. İşte o zaman farkedilir ki var olan TEK
varlık Hakk’tır.
Böylece, bu mertebede “vahdeti vücud” yani varolan her şeyin
gerçekte yok olup, sadece ve sadece “Hakk’kın
mevcut olduğu müşahede edilir. Burada hemen şunu farketmek de son derece
elzemdir:
“Panteist” görüşe göre, her şey vardır ve bunların tümüne TANRI denilir.
“Vahdeti Vücud”a göre ise, ayrı ayrı sayısız şeyler mevcut değildir;
bu gözün görme yetersizliğinin getirdiği bilinç yanılgısıdır; gerçekte TEK bir
vücud vardır ki; sûrî yani maddi bir vücut değil, mânevîdir bu vücud!.
VECH denilen bu vücud ancak
bilinç gözüyle veya kalp gözüyle görünen bir vücuddur.
Kısacası, mevcûdat yoktur, TEK
vücud vardır!.
Bunun da ötesine geçilince…
Bu müşahededen de ileriye
geçilirse eğer, bu defa, Ehadiyet’i
ilâhî’de, mutlak “BEN”lik kavramı dahi yok olur ve “HİÇ”lik oluşur!.
hf
3- “FAKRIN FAKRININ FAKRI”
“HİÇ”lik yani “â’mâ”dan
ne bir mertebe olarak sözedilebilir ne de hâl olarak. “Allah â’mâdadır” hükmü
bu nokta ile alâkalıdır!.
Allah için, daha doğrusu “ALLAH” isminin işaret ettiği mânâ
için, zaman bildiren geçmiş, hal, gelecek kavramları kullanılamaz!. Allah, bu
kavramlardan münezzehtir!. Bu sebeple, Arapçada, “Allah â’mâ’da idi” denilmişse dahi, bu muhataba olayı anlayışına
göre izah etmek için kullanılmış bir ifadedir. Biz dahi kitaplarımızda bu
ifadeyi böylece naklettik.
Ancak doğrusu ve gerçeği odur
ki; Allah, zaman kavramı ile kayıtlanmaktan münezzeh olduğu için, “.....idi”
veya “.....cek” kavramlarından beri olarak, süreklilik mânâsı içinde
anlaşılmalıdır!.
Bu yüzden de hadîs-i şerîfte
geçen mânâyı ehlullah, “Allah â’mâdadır”
olarak müşahede eder. Ezelen ve ebeden!. Ve hattâ ezel-ebed kavramından
münezzeh olarak!.
İşte bu durumda FAKRIN FAKRININ FAKRI meydana gelmiş
olur!
hf
“FAKRIMLA İFTİHAR EDERİM!”…
ZİRA VARLIĞIMDA MEVCUD OLAN
ALLAH’TIR!
Bir de sanma ki, O, fakre ermeden evvel vardı da bu
yüzden Allah’dan ayrı idi!.
Hâşâ!. Gene varlığının tümünde
mevcut olan Allah’dı!
Ne çare ki, kendini ortaya
çıkarmayı murad etmiyordu.
Ne diyor fahri âlem Muhammed Mustafa aleyhisselâtu ves
selâm:
“FAKR iftiharımdır!.”
Yâni bu demektir ki, “yok”luğum ile iftihar ederim, zîra
varlığımda mevcut olan Allah’tır!.
Vehim fitnesinden kurtulmuş,
kendimi Hakk’tan ayrı bir varlık olarak zannetmekten arınmış, Özümde var olan Allah’ı görmüş, böylece “ben”lik belâsından kurtulmuşum!. Emâneti
sahibine teslim etmiş, izâfi (göresel) benliğin gerçekte hiç bir zaman
varolmamış olduğunu idrak etmişim ki işte bu iftiharımdır!.
hf
İFTİHAR EDİLEN “FAKR”,
ALLAH’IN VARLIĞI YANINDA
“HİÇ”LİĞİN İTİRAFIDIR!
Vehim fitnesinden kurtulup,
kendini Hakk’tan ayrı bir varlık zannetmekten arınmak, ÖZ’ünde var olan Allah’ı
görüp,”ben”lik belâsından kurtulmak!
Emaneti sahibine teslim edip,
izafi(göresel) benliğin gerçekte hiç bir zaman varolmamış olduğunu idrak etmek
.
Hz. Rasûlullah aleyhisselâmın;
“FAKR”ımla iftihar ederim”!.
dıyerek işaret ettiği “ALLAH”
varlığı yanında “hiç”liğine işaret de mevcuttur!..
hf
FAKR HÂLİNİ YAŞAYAN
ANCAK VÂRİS-İ RASÛLULLAH’TIR!
“Abdullah” ismi Ehlullah tarafından yedi
Zâtî sıfatın zâhir olduğu “vâris-i
Rasûl” olan mahal için kullanılır, ki bu da “Halifetulllah”tır! “Hakikat-ı
Muhammedi” zuhûrudur!
hf
Nitekim, bir Hadîsi kudsîde
şöyle denmektedir:
“Aç kaldım, beni doyurmadın; hasta oldum, beni ziyaret etmedin!.”
Buradaki işaret, sûretin, ismin
ardında mevcut olan Gerçek ve Mutlak Zât’adır!.
Çünkü, hor hakîr gördüğün,
aşağıladığın, suçladığın isimlerin ardındaki fâil-i hakiki O‘dur ve esmâ-i ilâhî O’nundur!.
Ve sen, bu perdeliliğinden
dolayı af dileyip tövbe etmedikçe, ettiğine pişman olup, gerçeğin hakkını edâ
etmedikçe perdelilikten asla kurtulamaz; bu hâlinle ölümötesi yaşama geçersen,
ebediyyen âmâ olarak kalırsın!
Evet, Hazreti Rasûlullah’ın burada bahsetmiş olduğu FAKR yani tam olarak “yok”luğunu hissedip yaşama hâli ancak
kendi vârisi olan son derece yüksek mertebeli evliyaullahtan bir-ikisine nasip
olur. Ki bu zâtlara “Muhammedî Meşreb”
denilir.
hf
FAKR HÂLİNDEKİNİN DUASI,
“OL” EMRİ GİBİDİR!
“Fakr’deki o kimsedir ki, bir şeye ol derse, o şey olur”
İşte bu mânâ dolayısıyla, fakr
halindekilerin duası bizler için kesinlikle bir ganimet, bir lûtuf, bir ikram
bir azim nimet gibidir.
Çünkü, fakr hâlindekinin duası, hakikatından gelişi dolayısıyla, “ol”
emri gibidir!.
İşte halkın evliyâdan diye
bildiği kişilerden yardım istemesi, meded umması hep bu sır yüzündendir!.
Talep edilen, gerçekte, kişiden
değil Hakk’tandır. Ancak bu hakikat idrâk edilmeden, direk kişiden olarak
yapılırsa, bunda gizli şirk
tehlikesi çok büyüktür.
Esasen, bütün sûretlerin
ardında hep VECHULLAH olduğu için,
bütün talepler hep Allah’adır. Ancak icabet “fakr” hâlindekilerden veya “yanık, mahzun, mağdur, erimiş”
gönüllerden veya kerem ve gına zuhur mahallerindendir.
İcâbet, bilinmelidir ki, kesin
olarak Hakk’ın takdirine kalmış bir şeydir. Anında icabet eder veya erteliyerek
icâbet eder veya etmez!. Ama yine de yaptığından sual olmaz!. Çünkü sual
edebilecek ikinci bir varlık mevcut değildir.
hf
FAKR TAMAM OLDUĞUNDA
O MAHALDE SEYREDİLEN,
“ESMA-İ İLÂHİ”DİR!
Fakr tamam olduğunda o mahalde
seyredilen, görülen, konuşulan artık kişi değil, Hakk’tır; esmâ-i ilâhi’dir!
Bu sebeple fakr hâlinde olduğu
idrâk edilen birisine rastlanırsa, ona olabildiğince yakın olmak gerekir.
Allah’ı daha iyi tanıyabilmek için. Zîra belli bir sûreti, şekli, kaydı
olmayan Allah’ı tanıyabilmek, ancak O’nun bu tür kendini olabildiğince
açık ettiği mahaller ile mümkündür.
hf
“FAKİR”
“ENE”Sİ YOK OLMUŞ…
“YOKLUK” HALİNİ YAŞAYAN…
“FAKİR”DE TASARRUF EDEN
ALLAH’TIR
“Fakîr”; “ALLAH’a sığınmış, garîb,
zavallı, “ene” si yok olmuş kul” demektir; ki tasarruf edeni Allah’tır!..
hf
“FAKİR”,
“YOKLUK” HALİNİ YAŞAYANDIR
“Fakîr”, parası - pulu, malı - mülkü, evi -
barkı olmayan anlamında kullanılmaz tasavvufta.
“FAKR” hâli “Yokluk” hâlidir!.
Fakîr de, “yokluk” hâlini yaşayan
kişidir.
hf
“FAKİR”İN
YEMESİ İÇMESİ…
“Sordum tekrar; dedim ki:
Ya rabbi; hiç içer misin, yer misin?..
dedi ki:
Yemem, fakîrin yemesidir; içmem
de fakîrin içmesidir!.”
hf
İşte “yok”luğa eren fakîr, perdelilikten kurtulmuştur. Allah’la arasındaki bütün perdeler
kalkmış ve gözünde gören, dilinde söyleyen hep O olmuştur.
Şayet böyle birini bulursan hiç
durma yaklaş O’na!. Çünkü bu Allah’a yaklaşmandır!.
hf
“YOK”LUĞA EREN “FAKİR”İ BULURSAN,
HİÇ DURMA YAKLAŞ O’NA…
ÇÜNKÜ ORADA BENİ BULURSUN.”
“Ve bana dedi ki:
-Ya Gavs-ı Â’zâm. FAKR ateşiyle
yanan ve ihtiyaç ateşiyle münkesir birini görürsen yaklaş ona; şüphesiz ki
benimle onun arasında perde yoktur!”
FAKR ateşiyle yanan, yâni, “yok”luğunun
idrâkı ve hissiyatı içinde olup, yakîne ermiş bir kişiyi görürsen, yaklaş ona!
Çünkü, orada beni bulursun!
Çünkü, o “yok”luğa ermiş
kişinin varlığı benimle kâimdir. Benimle görür, benimle işitir, benimle yürür.
Elinde, dilinde beni bulursun!
Ve sakın sanma ki, orada o kişi
var da içi yok olmuş, onun içinde ben varım! Bu muhaldir! Hulûl yani
başka bir varlığın içine girme diye bir şey asla sözkonusu değildir! Ayrıca iki
ayrı varlığın birleşmesi yani ittihad da değildir bu!
Allah’ın varlığı dışında ikinci bir varlık
mevcut değildir ki, Onun içine girme veya onunla birleşmeden bahsedilsin.
Hilmi diye biri gerçekte hiç bir zaman
varolmamıştır! Kendini “Hilmi” sanması, Özünden mahrum ve perdeli
olmasından ileri gelir!
Kendini var sanan,
karşısındakilerin de var olduğunu sanarak yaşar ve basiretindeki bu perdeden
kurtulamaz ise, ölümötesi yaşamda asla bu perdelilikten kurtulamaz. Perdeli
olan suçlar! Perdesiz olan ise o fiilin hakiki fâilini seyrederek, O’na
dil uzatmaz, gönül koymaz!
İşte “yok”luğa eren
fakîr, perdelilikten kurtulmuştur. Allah’la arasındaki bütün perdeler
kalkmış ve gözünde gören, dilinde söyleyen hep O olmuştur.
Şayet böyle birini bulursan hiç
durma yaklaş O’na! Çünkü bu Allah’a yaklaşmandır!
Bir de sanma ki, O,
fakre ermeden evvel vardı da bu yüzden Allah’dan ayrı idi!
Hâşâ!
Gene varlığının tümünde mevcut
olan Allah’dı! Ne çare ki, kendini ortaya çıkarmayı murad etmiyordu.
hf
“FAKİR”DEN ZÂHİR OLAN
“HAK”TIR VE ELBETTE Kİ ONUN EMRİ DE
YERİNE GELEN BİR EMİRDİR
“Ve dedi ki bana:
-Yâ Gavs-ı Â’zâm. Benim indimde fakîr,
hiçbir şeyi olmayan değildir… Belki fakîrler onlardır ki, emirleri her şeyde
geçer!. Bir şeye “ol” derler ise, o şey olur! “
Halkın genelde anladığı mânâda fakîr malı, mülkü, parası pulu, evi
barkı, eşyası olmayan kişidir.
Oysa yukarıdaki açıklamada, “fakîr”
kelimesiyle kastedilen gerçek mânânın bu olmadığı vurgulanmaktadır.
“FAKR” hâliyle hallenmiş kişi anlamında
“fakîr” kelimesinin kullanılması gerekliliğine işaret eden bu açıklama aynı
zamanda “FAKR” hâlini yaşamakta olanın çok önemli bir vasfına işaret
çekmektedir:
“Emirleri her şeyde geçer. Bir şeye “OL!” derlerse, o şey olur”
Bu husus, gerçekten son derece önemli ve bir o kadar da iyi anlaşılması
gerekli bir husustur.
“BİZ BİR
ŞEYİN OLMASINI İSTERSEK; -OL- DERİZ VE O ŞEY OLUR”
Dileme ve “ol” hükmünü verme
burada “fakîr”e izâfe edilmektedir.
Diğer bir ifade şekliyle, “fakîr”in
dilemesi ve “ol” hükmünü vermesi,
Hak tarafından kendi nefsine bağlanmaktadır.
Gerçek şudur ki;
Dileyen ve “ol” hükmü ile
istediği şeyi olduran TEK’dir!.
Öz’den bakan için. dileyen ve hükmü yerine gelen Allah’tır!.
Kesretten vehim hükmü altında bakan için ise, dileyen ve “ol” hükmü
veren gene Allah’tır; ancak bu durum
izâfeten ve ikrâmen kuldan izhar olmaktadır.
“Bir kul yararlı
çalışmalar ile bana yakîn elde eder. Artık ben o kulumun görür gözü, işitir
kulağı, söyleyen dili, tutan eli yürüyen ayağı olurum.”
şeklindeki hadîs-i kudsi çok meşhurdur. Burada anlatılmak istenen
mânânın bir açıklaması gibidir Gavs-ı
Â’zâm Abdülkâdir Geylânî’nin bu beyânı.
Bir kul yararlı çalışmalar ile kendi varlığının varolmayışını idrâk
ederek, Allah yanında vehmî
benliğinin “yok”luğunu yaşadığı
zaman, artık ondan ikram yollu Hakkanî sıfatlar zâhir olmaya başlar.
Hakkanî sıfatla görür, hakkanî sıfatla işitir ve hakkanî sıfatla söyler.
“Ol” der ve o şey de olur!. Elbette,
Hak’kın emri nasıl olur da yerine gelmez?...
Demek ki, “fakîr”den zâhir
olan Hak’tır ve elbette ki onun emri de yerine gelen bir emirdir.
YOKLUK ÂLEMİ
Bkz. F / Fakr
hf
“YOKLUK ALEMİ”,
BOYUTSAL BİR YAŞAMI ANLATIR!
“Yokluk âlemi” kavramı mekânsal bir olayı değil, boyutsal bir yaşamı
anlatır...
“Yokluk” kelimesi, Rasûlullah hazretlerinin kullandığı “FAKR”
kelimesinden kaynaklanır...
hf
“FUKARA”
Kişi “fakr=yokluk” boyutunda
kendini bulduğu takdirde onu sıkacak hiç bir olay olmaz ve hiç bir şeyden de
sıkılmaz... Bu boyutta yaşayanlara tasavvufta “fukara” veya bunların daha da üstündekilere “guraba” denilir... Olay tamamıyla boyutsal=içsel yaşantıyla
ilgilidir... Sembolik bir anlatımdır sizin işaret ettiğiniz..
“Fakr”, Esmâ boyutuna işaret
eder;
“Garib” ise Sıfat boyutunda yaşayanın
adıdır...
hf
EL,
“YOKLUK DENİZİ”NE GİRERSE EĞER…
“ZÂT” İLE “GAYRI”NIN
AYRI OLMADIĞINI FARKEDER!
“Yokluk Denizi” denen şey, senin bireysel varlığının var olmadığını anlamandır.
Mutlak mânâda bir yokluk denizi yoktur.
“Yokluk”tan murad, tüm varlığın kendine özgü bir varlığı-vücudu
olmayışıdır!.
Elin, kendini beyinden ayrı olarak, ayrı bir varlık hissedip, “ben
dilediğimi yapıyorum” diye zannetmesi ne ile ortadan kalkar?
Elin yokluk denizine girmesi ile!...
El, yokluk denizine girerse; eldeki kan, kemik, sinir, damar hepsi beyne
bağlı olduğundan; bağımsız bir varlığı olmadığını farkeder. Anlar ki bedenden
ayrı bir varlığı yok ve tümüyle beyine tâbi!.
İşte “yokluk denizi” denen şey, bu mânâdadır.
Sana desem ki, “biyolojik bedenini atomik bedeninden ayır!”… Yapabilir
misin bunu?
Hayır!. Hiçbir zaman ayıramazsın!.
Çünkü, biyolojik bedenin, atomik bedenin sonucu olarak mevcut!.
Öyle ise, Zât ile “gayrı” adını verdiğini birbirinden
ayıramazsın!. Bu mümkün değil!
El ile beyni birbirinden ayırmak ne ise; “Allah” ismiyle işaret edilen
ile Muhammed’i de birbirinden ayırmak aynı şeydir.
hf
”Yok” olandır!
hf
“FÂNİ”,
VARSAYIMDIR!
Bâkî, asıl ve
orijindir; Fâni ise, göre ve varsayımdır!.
Allah Bâki ise,
fâni nerede?..
hf
FÂNİ
“YOK” OLACAK OLAN DEĞİL,
“YOK” OLANDIR!
“Fâni”, “yok
olacak” değildir; çünkü zaten “yok”tur!. “Fâni”nin
herhangi bir zamanda yok olduktan sonra Bâkî’nin Bâkî olacağını sanmak,
Hakikattan gafletin âlâmetidir!..
“ALLAH” adıyla işaret edilenin
ne olduğunu hâlâ anlamadığınız için; hayâlinizde ötelerde bir hiçliğe
atıyorsunuz “tanrınızı”; bu da sizin “tanrınız”ın yeni bilgiler ışığında
“update” edilmesinden başka bir şey
değildir!..
Şurası kesin ki;
FÂNİ, zaten fânidir; ve Bâkî de Bâkidir...
Bu ne demektir hiç düşündünüz mü?...
Gelecekte bir gün Bâkî’nin kalıp da O’nun “HİÇ”liğine
ulaşacağınızı sanmanız bir başka ham hayâldir!...
“HİÇ”lik ötede değil, içinizdedir!...
Bâki ‘de sen!...
FÂNİ, hiç bir zaman varolmadı!...”Fânî”, yok olacak olan,
değil!.. ”Yok” olandır!..
Sen sendesin; ve bana da hiç bir zaman ihtiyacın yok!...
Ben sana hiç bir şey veremem!... Zâten her şey sende var!...
Benden hiç bir şey ummayın gelecek diye!...
Siz kendinizdekini bulup, sefâsını sürün; beni de bırakın dünyamda,
kendimi yaşamaya devam edeyim sizsiz!...
Denenmişi denemekte fayda yoktur!... Deneyip de faydasını görmediğiniz
şeyi niye tekrar deneyerek vaktinizi boşa harcayacaksınız!...
Akıllı, ibret alan; ahmak da aynı hataya sürekli devam edendir!.
hf
VARLIKTA
“BÂKİ”NİN DIŞINDA BİRŞEY YOKTUR
”Allah Bâkidir!” demek; “fâni
ve fenâlık sözkonusu değildir” demektir.
“Bâki” ile “fâni” yanyana olur mu?
Bâki’nin varlığı, “fâni”yı kabul eder mi?
Şimdi biz “zaman” kabulü içinde, “fâni”nin varlığını kabul ediyor; daha
sonra Bâki’nin ortaya çıkacağını düşünüyoruz!
“Bâki” esas olduğuna göre; Allah’ın “fâni” ismi varolmadığına göre,
kökende fânilik ve fenâ olmadığına göre, varlıkta Bâki’nin dışında bir şey
yoktur!
hf
DÜNYA
FÂNİDİR…
Bu anlayışı getirmiştir Hz. İbrahim Aleyhisselâm, Hz Nuh
Aleyhisselâm, Hz.İsa Aleyhisselâm, Hz Musa Aleyhisselâm... Hepsi
de bu Dini, bu esası getirmiştir!.
Hepsi de demiştir ki;
"Bu dünya fânidir, geçicidir. Sahip olduğunuzu sandığınız her şey
bu madde dünyasında kalacaktır.. Siz "ALLAH"'a ve ölümötesi yaşam
boyutuna yalnız ve hiç bir şeyinizi götüremeden geçeceksiniz. Ona göre
hazırlanın."
Bütün "ALLAH" Nebi ve Rasûllerinin dediği istisnasız
budur!.
Bu yüzdendir ki İslâm Dini denen Din, bu "ALLAH"a
teslim olma Dinidir; yani inancıdır; anlayışıdır!.
hf
YAŞAM VE YAŞANILANLAR
FÂNİDİR!
Yaşam fânidir!.
“Yaşam
fânidir”den once, “yaşanılanlar
fanidir!”.
Dün
yaşadığınız en büyük zevkler, dün yaşadığınız en büyük ızdıraplar dünde kalır,
herkes bugün yepyeni şeylerle karşılaşır.
İnsanoğlu ya özündeki Allah’a ermek ve
bunun neticesini yaşamak için yaratılmıştır, ya da bunun dışındaki herhangi bir
gerekçeyle!.
Kendinize
sorun…
“Benim
yaşamdaki amacım ne?
Niye
yaşıyorum?
Niye
varım?
Hedefim
ne?”
Buna
vereceğiniz cevap ya “Allah için varım, O’na ermek, O’nu yaşamak istiyorum”
olsun ya da başka bir gerekçe!.
“O günde hesap görücü olarak nefsiniz
yeter.” âyeti filânca fişmekânca bir tarihten bahsetmiyor. İçinde yaşadığımız andan bahsediyor.
Beher an, hesap görücü olarak nefsimiz yetiyor.
Nefsinize verdiğiniz hesap, Allah’a
verdiğiniz hesaptır!.
hf
KİŞİ,
KENDİ BİRİMSEL VARLIĞINDAN
(“GÜN AYDINLIĞI”NDAN)
“YOK”LUĞUNU FARKETME KARANLIĞINA
DÜŞTÜĞÜNDE…
İnsanın bir ömür boyu yaşadıklarından çok daha
hayırlı olan bir an (KADR anı) vardır ki; bu anlık şuursal sıçrama veya açılım
süresi içinde hakikatine ait bilgi, kendisine bir tenezzül, yani “özünden
bilincine” doğru açığa çıkar!. Bu “HU” hüviyeti hakikatidir!.
Bu hakikat, “İnsan, Kurân’ın sırrı; Kurân, insanın
sırrıdır” prensibince, insanın derûnundan gelen bir şekilde açığa çıkar!.
Ne zaman?
Kişi, ben neyim, kimim sorgulamasıyla yola çıkıp, Allah Rasûlü
Muhammed aleyhisselâma iman edip, O’nun getirdiklerini anlamaya ve
tanrı kavramından arınıp, ismi “ALLAH” olanı en azıyla “İhlâs”
Sûresinde bildirilen kadarıyla algıladıktan sonra... “ALLAH”
özel ismiyle isimlenmiş indinde, kendi birimsel varlığından, yani gün
aydınlığından, “yok”luğunu fark etme karanlığına düştüğünde; tüm varlık
nazarında varlıklarını yitirdiklerinde...
Hakikati olan Allah isimlerinin özelliklerinin
kendi varlığını oluşturduğunu hissettiği ve yaşadığı bir anda, RUH, yani bu
esmânın anlamı ile, melekler, yani bu isimlerin kuvvelerinin her an kendisinde
açığa çıkmakta olduğunu fark edip algılar!.. Bunu bir anda hissediş ve yaşayışı
“KADR” hâlidir.
O an ne kendi kalır, ne de varlıktan bir zerre!..
“Bu an (yevm) mülk kimindir?”
“Lillahil vahidil kahhar (Vahid ve Kahhar olan
Allah’ındır),” gerçeğine şehâdet eder!. “Eşhedü...”yü “OKU”r!.. Seyreden
Kendi olur!
Bu hâl, onda kendini tekrar beşeriyet boyutunda
buluşuna (fecre) kadar sürer. Böylece varlığının hakikatini yaşamış olarak ehli
hakikat arasında tahkik ehli olarak yerini alır ve artık Kur’ân sırlarını “OKU”maya
başlayarak ölümü (boyut değişimini) bekler, ve yaradılış amacına uygun şekilde
“KUL”luğuna devam eder.
hf
YARIM DAİRENİN TAMAMLANMASIYLA
FENÂ FİLLÂH GERÇEKLEŞMİŞ OLUR!
Tasavvuf erenleri, tasavvuftaki yolculuğu, “başladığı noktaya gelen
daireyi tamamlamaktır” diye târif etmişlerdir.
Bireysellik ve birimsellik noktasından hareket eden düşünce yolcuları,
aşama aşama “eşyâ”(“şey”ler)nın hakikatine ilerleyerek, her şeyin TEK’ten
varolduğunu müşahede ederler. Bu boyutta, basîretleriyle tesbit ederler ki,
hakikatleri itibariyle, çokluk yani kesret mevcut olmayıp, varlık TEK’ten ibarettir.
Ne kendileri ne de çeşitli boyutlar ve evrenler hiç varolmamıştır!. Böylece
yarım daire tamamlanmış, “fenâfillah” gerçekleşmiş olur... Bunun biraz
ötesi de vardır ki, onu burada dillendirmenin gereği yoktur.
2. yarım dairenin yolculuğu kolaylaştırılmış olanlar ise burada
kalmayıp, fıtratları gereği olarak seyirlerinde devam ederler... Bu defa TEK’in
İlim sıfatının, “Mürid” ismiyle işaret edilen İrade
sıfatı aracılığıyla Kudrete dönüşerek, kesrete ait ilmî sûretleri
meydana getirdiğini; bu ilmî sûretleri hâvi mücerred melekin,
kendisinden açığa çıkma mahalli olan “RUH” adlı müşahhas meleğe dönüştüğünü,
bundan meydana gelen hamele-i arş denen müşahhas meleklerin varlığını, ve boyut
boyut bunlardan meydana gelen diğer müşahhas melâikenin varlıklarıyla evren
içre nice evrenlerin ve sâir varlıkların oluşumunu müşahede ederler. Nelerden
nelerin nasıl meydana geldiğini, hangi müşahhas melek(kuvve)lerin hangi
kuvveler-varlıklar şeklinde açığa çıktığını seyrederler. Seyredenin, gerçekte
kim olduğunun bilincinde, varlıksız olarak!.
hf
“YOK”LAR,
ERGEÇ BİRGÜN “YOK”LUĞA DÖNER…
Kaldıracak- ortadan yok edecek bir şey, gerçekte yoktur!
hf
Dilediği mânâları üretir, îcat eder, yoktan
var eder. Yoktan var olan “Yok”lar, ergeç birgün ‘’Yok’’luğa döner!.
hf
“YOK” OLDUN MU,
ZÂT’EN BİTTİ!
Bilirsen kim olduğunu; doyasıya, ölesiye, yokolasıya
sev!..
Yok oldun mu, ZÂTen
bitti!.
hf
ŞAYET SEN “YOK”SAN…
Şâyet sen “yok”san, elbette ki karşındaki kişi de “yok”tur!.. Öyle ise
karşındaki gerçek “var” olanı farkedip, O‘nu kabullenebilecek ve hazmedebilecek
misin?..
hf
Aslı ve benliği “yok” olan hangi varlığınla övünebilirsin ki?..
hf
YOK OLDUĞUNU FARKETTİĞİNDE,
GERDE KALAN…
Sen yok olduğunu
farkettiğinde geride kalan, ‘’BÂKÎ’’dir!..
Fâni, fenâ buldumu; ‘’Bâkî’’ kalır!.
Fâni yok olduktan sonra Bâkî kalmaz;
çünkü fâni, fânidir!.. Bâkî, ise
Bâkî!.
hf
GÖRDÜKLERİMİZİ YOK ETMEK YERİNE,
GÖRDÜĞÜMÜZÜN HAKİKATİNİ İDRAK ETMEK
EN KESTİRME YOLDUR!
“Yok”u yok etmek
muhaldir!
Yoktan varolmuş şeyler de zaten yok hükmündedir; ve onları da yok
etmeye çalışmak abesle iştigaldir.
Öyle ise biz, “yok” olduğunu idrâk ettiğimiz varlıkları “yok
etmeye” uğraşmakla vakit harcıyorsak, yazık ediyoruz kendimize!
Gördüklerimizi yok etmeye uğraşmak yerine, gördüğümüzün hakikatını idrâk
etmek en kestirme yoldur!
Hadîs:
“Rabbim bana
eşyanın hakikatını göster!
İşte, şayet Allah bir kuluna kendine vâsıl olmayı kolaylaştırmış
ise, demek; o kişinin kendisinin gerçekte varolmadığını idrâk edecek istidat ve
kâbiliyette yaratılmış olması demektir.
hf
“FENÂ FİİLAH”
ALLAH’IN VARLIĞI YANINDA
YOKLUĞUNU HİSSETME VE YAŞAMA HÂLİ…
Eğer kişi, beş duyu esaretinden ve şartlanmaların oluşturduğu
kabullerden arınıp, vehminin kabul ettirdiği göresel benlikten kurtulabilirse,
görür ki kendisi yoktur, sadece Allah vücûd sahibidir!
Nitekim, bu yokluğunu idrâk etme sadedinde de “fenâfillah” deyimi
kullanılır. Bunun mânâsı, Allah’ın varlığı yanında kendi yokluğunu
hissetme ve yaşama hâlidir.
hf
MUTMAİNNE VE RÂDİYE,
“FENÂFİLLAH”TIR!
Mutmainne düzeyine geldikten sonra Nefs,
“Velî” adını alır... Mutmainne düzeyindeki kişi, “ilmel yakîn” düzeyindedir. Mutmainne, Fenâfillah‘ın başlangıcıdır.
“Mülhime”de Fenâ-i
ef‘al ve sonucu olarak “tevhid-i ef‘âl”; Fenâ-i esmâ ve sonucu olarak “Tevhid-i
esmâ; Fenâ-i sıfat ve ertesinde de “tevhid-i sıfat” yaşanılır...
Fenâ-i Zât‘la birlikte Nefs, kendini
beden kabul etme fikrinden arınmaya başlar. Bunun neticesinde de “Fenâfillah”a girer; ki “Fenâfillah”, esas “Mutmainne”de başlar; velâyet
mertebesidir!.
Mutmainne ve Mutmainne‘yi takiben Râdiye “Fenâfillah”dır...
hf
İlm-el yakîn, “kelime-i şehâdet”in sırrının kavranmasıdır!.
Bunun ayn-el yakîni “namaz”ın mi’râc oluşudur!.
Hakk-el yakîni “oruc”tur.
Buraya kadarı Fenâ Fillah’tır…
Bakâ Billah ise “zekât”tır!
hf
DALGA FÂNİ,
DENİZ İSE BÂKİ GİBİDİR…
SİZ EĞER, DENİZDEN OLUŞMUŞ BİR DALGA İSENİZ
BİLİNİZ Kİ;
DALGA ZATEN FÂNİDİR; “YOK”TUR!
Tüm varlık, O`nun hayatı ile
hayattadır!.
O, Alîm`dir, ilmi vardır; ve
tüm varlıkta mevcut olan ilim, O`nun
ilmi`yle ve ilmi`ndendir!. Sınırsız ve
sonsuz ilim sahibidir O!.
O, Mürîd`dir... Yâni, irade eden`dir... İradesi sınırsızdır!.
Tüm varlıkta mevcut olan irade, Sonsuz
ve sınırsız`ın iradesidir. Ancak bu irade onların her birinden esmâ
terkiplerinin kapsamına göre ortaya çıkmaktadır!
Siz, bir birime dışarıdan baktığınız zaman, ondan çıkan iradeyi görerek,
"irade-i cüzdür bu",
dersiniz!. Fakat, çıkış noktasında gördüğünüz o irade, gerçekte, O, Tek olan,
Küll olan iradenin, ta kendisidir!. Musluktan akan suyun geldiği barajdaki
sudan ayrı bir şey sanılması gibi!
Çünkü, Mürîd olan O, Sonsuz
ve sınırsız`dır!. Yani, iradesi sonsuz
ve sınırsızdır. Sınırsız olan irade sınırlanamayacağı için,
her bir birimdeki irade de, Sınırsız`ın iradesidir.
Varın bundan böyle, Kudret,
Kelâm, Semi, Basar gibi vasıfları da sınırsız olarak düşünüp, ortaya
çıkacak sonuçları elinizden geliyorsa siz değerlendirin!.
İşte olayı, böylece idrâk
edip değerlendirebilirsek...
Bu takdirde görülür ki, yaşamda tek bir hayat vardır, "HAYY"
olanın ki!.
Gene varlıkta mevcût olan tek bir irade
vardır, "MÜRÎD"in!. Ki bu
da kesinlikle "küll" ve
"cüz" diye ikiye ayrılmaz;
çünkü iki ayrı bağımsız varlık mevcut değildir!.
Bunun gibi Kudret, Tek bir kudrettir!. Ve her an, her zerre`de
görülen tüm mânâlar ve fiiller, hep O,
Sınırsız ilim sahibi varlığın sınırsız dileği, yani iradesiyle, sınırsız
kudreti neticesinde ortaya çıkmaktadır.
Öyle ise varlıkta, Tek bir irade,
Tek bir Kudret ve bu Tek iradeyi
yönlendiren sonsuz-sınırsız Tek bir ilim söz konusudur; ki bu Zât sınırsız Hayat sahibidir ve O,
"ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”dir!. Ve, O, "Allah" ismi aynasında kendini
seyredendir!
"Allah" ismi ile sanki kendini kendine tanıtmış; kendini,
kendinde seyretmiştir!.
Kendinde, kendini seyr için,
"Allah" ismi altında
çeşitli tanım ve vasıflarla kendini tavsif etmiş, o tavsifde kendisini bulmayı
istemiş; ve o tavsif`de kendisini bulduğu anda da demiştir ki
"Allah,
âlemlerden Ganî`dir!." (29-6)
Öyle ise,
Ezelde ve Ebedde
hep daima "Bâkî Allah`dır"!.
Bütün âlemler, fâni, "yok"dan var olmuş ve "yok"luğa gidici olan, denizin üstündeki
dalgalar gibidir!.
Denizde, denizin suyundan dalgalar oluşur ve sonra tekrar denize
döner... Dalgaların bağımsız varlığı, görenin gözünde, hayâlinde, zannındadır!.
Dalga, fâni; deniz ise Bâkî gibidir!.
Siz eğer, denizden oluşmuş bir dalga iseniz, biliniz ki;
"Her şey,
aslına rücû edecektir!”
Her dalga, denizde "yok"
olacaktır...
Hattâ ilim sahibinin katında, dalga zâten fânidir; "yok"tur!.
Öyleyse, bir gün gelecek, Allah`ın varlığında "yok" olduğunuzu farkedeceksiniz!. Ve cehenneminizin
ateşi sönecektir!.
"Yok" olduğunuzu
farkettiğiniz zaman, bilmem aynada kendinizi mi göreceksiniz?...
Yoksa, kendiniz "yok"
olacak da, ayna mı Bâkî kalacak?...
Gerçekte "fâni"nin fenâ bulmasından kesinlikle söz
edilemez, çünkü zaten adı üstünde fânîdir!.
"Yok" olanın "yok" olmasından nasıl
sözedilebilir ki!?... Bunu farkeden için de elbette ki her an "BÂKÎ"den gayrı mevcut
değildir!. Bununla beraber de "her
an" kalkar, "tek an"
kalır!.
Nitekim bütün bunlar, ancak yaşayanın hissedeceği hâllerdir...
Allah idrâk ettire...
hf
FENÂ FİLLAH’IN SONU…
ESMÂ’DA SEYR HÂLİ!
Pek çoğunuz ceviz kırmış veya yemişsinizdir!.
Bir kısmınız da dalında yada yeni kopmuş hâliyle cevizi görmüşsünüzdür!.
Ceviz üzerine, ceviz kırmak üzerine pek çok şey söylenmiştir…
Hattâ bazıları ceviz ağacına benzetmiştir kendisini şarkısıyla;
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında;
Ne sen bunun farkındasın, ne polisler farkında!.” diyerekten…
Ceviz ile insan arasındaki benzerlik bilmem hiç dikkatinizi çekti mi?..
Cevizin gümüş iyonu içeren tek meyve ve beynin
gümüş iyonu ihtiyacı olan tek organ olduğunu biliyor muydunuz? Eğer cevizi ortadan ikiye bölüp tahta kabuğunu çıkartırsanız, içinin
iki yarım küreli insan beynine ne kadar benzediğini fark etmişsinizdir elbet…
Ama ben bu benzerlikten söz etmiyorum!. Ya neden bahsediyorsun,
dediğinizi duyar gibiyim… Hemen açıklayayım…
Dalından düşmüş cevizi gördünüz mü bilmem, üzeri noktalı yeşil renkte
bir kabukla kaplıdır!. Eline alanın eli boyanır; ve kolay kolay da çıkmaz bu
boya!.. Üstelik bilmeyerek dişlerseniz, sulfata yalamış gibi olursunuz; sanki
zehir!.
Münâsip bir şekilde açabilirseniz bu yeşil kabuğu, işte o zaman
görürsünüz tahta kabuklu meşhur cevizi!. Elle kolayca kıramazsınız o tahta
kabuğu.. Ama varoluşunun çok büyük bir hikmeti vardır o tahta kabuğun! İçine
hava girmesini önler; ve böylece de içindeki cevizin yağının havayla birleşerek
okside olmasını, yağının acılaşmasını önler.. Onun içindir ki, ceviziçi, kabuğu
içinde saklanır hava almasın diye; ancak yeneceği zaman o kabuktan çıkartılır;
ayıklanmış halde saklanmaz!.
Üçüncü katı ise bildiğimiz kahverengi ince kabuktur.. Şayet o kabukla
yerseniz, gene damağınızda kekremsi bir lezzet hissedersiniz, biraz acımsıdır..
Koruyucu kabuktur!. Ama buna rağmen, artık onda içinin inceliklerini,
kıvrımlarını, şeklini görebilirsiniz!. Ama ne olursa olsun, yemesi o kadar
lezzetli değildir..
Dördüncü katı kahverengi kabuğun altındaki beyazımsı renkli zardır!.
Artık ceviz içi iyiden açığa çıkmış; rengi âşikâr olmuştur!. Her ne kadar
üstündeki zar, ceviz içiyle temasımızı önlüyorsa da, tam lezzetine ermemizi
engelliyorsa da; gene de ceviz içine ulaşmış sayılırız!. Buna rağmen zarın
soyulmuş hali daha bir başkadır ceviz içinin!
Beşinci kat, işte ceviz içi!.. Beyaz etli, pekbi lezzetli ve de insan
için çok yararlı gıda; şifa!.
Altıncı kat ise cevizin yağı!.. İnsana en yararlı yanı!.. Cevizin özü,
hâsılası… Varoluş hikmeti… Sırf hayır!. Bir rahmet ki, içinde acısı hiç yok!.
Yedinci ve son kat; cevizin yağındaki kuvvet, enerji!… Cevizin
varoluşunun sebebi hikmeti!.. Cevizin Hakikatı!.. Bir elektrik ki, bütün
ampuller onunla hayatiyet bulur!.
Ve şimdi gelelim cevizle önemli bir benzerlik yanı bulunan insana…
1.kat bilinciyle, “Nefsi emmare”de diye tanımlanan insan… Acı ve zehirli
sanki!.. Yalnızca kendini düşünüp, herşeye sahip olmak isteyen; kimseye yaşam
hakkı tanımayan; kravatlı vahşi!. Sadece almayı düşünüp, vermeyi hiç hatırına
getirmeyen ve dahi verecek bir nesnesi olmayan insan etiketli mahlûk!
2.kat bilinciyle, “Nefsi Levvame”de diye tanımlanan insan… Özündeki
özelikleri ve güzellikleri tahta kabuk mesabesindeki “levvame” bilinciyle
örtmekte olan kişi!. Kendini belkide, ceviz sanan tahta kabukçasına, beden
sanan bir birim!. Kâh yeşilkabuğunun gereğini yaşayıp, kâh da içindeki değerli
katmanın farkında olan ve bunun gereğini yaşayamamanın üzüntüsünü çeken insan…
3.kat bilinciyle, “Nefsi Mülhime”de diye tanımlanan insan… Kendinin
kabuk -pardon beden- olduğu şartlanmasından kurtulmuş; hakikatini fark etmiş;
kâh özündeki lezzetten tadan, kâh da kendini kıvrımlı beyaz ceviz içi sanan
birim… Ârifler diye bahsedilen mârifet ilmi erbabı!.
4.kat bilinciyle, “Nefsi Mutmainne”de diye tanımlanan insan… Bildiği
hakikatta ve hissedişte tatmine ulaşmış, mutmain olmuş; bunun getirisiyle
cehenneminden azad olup cennetine girmiş insan!. Beyazımsı zar hükmünde olan
birimsellik duygusuyla hakikatini zar gibi örtme hali mevcutsa da, Hakikati
olan “Allah”ı hissetmenin ve tâlibine zar arkasından göstermenin hazzı içindeki
kişi!. Velî, hakikat ilmi ehli.
5.kat bilinciyle, “Nefsi Râzıye”de diye tanımlanan insan… Ellerin beynin
hükmüyle hareket ettiklerinin idrakına ermiş ve eller ile savaşı kalmamış
insan!. Her anı ve hâli beyinle olup; beynin hükmüyle bedende olup bitenleri
seyreden tüm kabuklardan arı, ceviziçi sanki!.. Fenâ fillah’ın sonu!.. Esmâ’da seyr
hâli…
6.kat bilinciyle, “Nefsi Mardıyye”de diye tanımlanan insan… Cevizdeki
beyaz etin özündeki yağ misali, insanın özündeki sıfat mertebesi!… Bakâ billlah
yaşamı… “Görür gözü, konuşur dili…. olurum” sırrının yaşamı.. Sıfatlarla
tahakkuk hâli!…
7.kat bilinciyle, “Nefsi Sâfiye”de diye tanımlanan insan… Cevizin
yağında gizli kuvvet misali, insanın ve varolan herşeyin özü!.. “Özde biriz”
tanımlamasıyla vurgulanan “bir”lik noktası!.. Her şeyin “şey”sizlik hâli!.
“Şey” yok, Yalnızca O var!.
Gülhane Parkında gizli, ne halkın ne de polisin farkında olmadığı ceviz
ağacından ve ürününden söz etmeye çalıştım…
Bilmem anlatabildim mi?...
hf
SEN,
FENA FİLLAH OLAMAZSIN!
Allah’ın, kendi isimlerinin mânâlarını seyretmeyi dilemesiyle, kendisinin ve
tüm mevcudat diye bildiğinin meydana geldiğini anladığı zaman, kişi otomatik
olarak “FAKR” hâline düşer. Bu fakr
hâli ise tasavvufta fenâfillah diye
bilinen haldir.
“Fenâfillah”, “Allah” adının işaret ettiğinin, kendi
kendineliğinin adıdır!.. Hakikatı itibariyle...
“Gayrı” , “Mâsiva” kavramının “yok” olduğunun
yaşanmasıdır “Fenâfillâh”!.
Yani; sen , fenâ
fillah olamazsın!.
O yüzden de, bunu farkettirmek için, önce “fenânın fenâsı” demişler; sonra o da yetmemiş, “fenânın fenâsının fenâsı” demişler...
Gerçekte ise, kişi fenâfillah olmaz!..
“Fenâfillah”, o isimle işaret
olunanın, kendi kendineliği içinde “Ulûhiyet”ini
seyridir...
Bunun minyatürü diyebileceğimiz de, bir birimde, kendi seyrini
seyredişidir...
Dolayısıyla, “fenâfillah”,
gerçeği itibariyle bizim anladığımız gibi; bir birimin, “ALLAH” adıyla işaret edilende, fenâya ermesi gibi
anlaşılamaz..
FENÂ FİLLAH
MUHALDİR
Allah‘da kendini
yok etmek, fenafillah, muhaldir!.” Zira, ikinci bir varlık yoktur ki, o ikinci
varlık kendini Allah‘da yok etsin!.
Bir Allah, bir de sen(!) varsın!..
Sen, bu varlığını yok edecek bir şeyler yapacaksın da, O yukarıdaki Allah‘a ulaşacaksın?... Yok öyle bir
şey!.
Senin “nefs”‘ini tanıma
olayın var!.
O yüzden de, Rasûlullah aleyhisselâm,
hiç bir zaman, “fenâfillah”
diye bir şey den sözetmemiştir; ve bu anlama gelecek bir kelime de
kullanmamıştır’.
Ama, Rasûlullah aleyhisselâmın
ağzından: “Nefs”‘ini tanıyan Rabbi‘ni
tanımış olur” açıklaması ve hükmü çıkmıştır!.
Bu da tüm varlığın Vahdet esası
üzerine ortada olduğunu açık seçik gösterir.. Dolayısıyla, vehmini terkedip, kendi
hakikatını tanımaktır, esas olan..
Senin kendinde, vehminin meydana getirdiği, var olmayan şeyleri var
kabul etme halleri vardır; ve sen de sık sık da bu hallere düşersin!.
Seni vesvese sarar; vehmin, gerçekte var olmayan şeyleri,
sana var kabul ettirir!.
İşte bu var olmayıp da var kabul ettiğin şeylerin en başında, -“nefs”inin bürünmüş olduğu haller
dolayısiyle- benim evim, benim arabam, benim kocam, benim babam, benim anam,
benim vatanım vs. gibi kabuller yer alır... Oysa gerçekte “sen” yokken, nerede
senin nesnelerin olacak?...
Aslında “nefs”in için, hiç
biri, “var” hükmünde” değildir.. Ama
sen bunlara bağlı olup, bunların gayrında olduğun için sen bal gibi, “benim,
benim...” der uzatır gidersin. Sonsuza kadar böylece gider..
hf
“FENÂ FİLLAH”IN SIRRI,
“İYYÂKE NA’BUDÜ VE İYYAKE NESTÂİN”DEDİR!
Namazdan amaç, “mi’râc”dır!
Bunu gerçekleştirememesi, kişinin varlığını da oluşturan Allah’tan
“perdelenmesini”, yani gafleti meydana getireceği için, çok büyük bir
kayıp olur!.
“Mi’râc”ın oluşması ise, Fâtiha’nın okunmasına; yani, Fâtiha’daki
kelimelerin anlamlarının idrâk edilmesine bağlıdır!.
Öyle ise burada şöyle düşünmek lâzım gelir…
“Fâtiha sûresi’’nde, Kurân‘ın diğer sûrelerinde olmayan hangi anlam
vardır ki; o anlamı fark edilmeyen, idrâk edilmeyen ve tasdik edilerek itiraf
edilmeyen namaz, büyük sorumluluk getirmekte; buna karşılık o anlamın
hissedilip yaşanması sûretiyle onun okunuşu, kişiyi “Mi’râc”a çıkartmaktadır?
Besmele ve hamdele diğer bölümlerinde
de geçmektedir Kurân’ın… Hidâyet dilenmesi de!.
Öyle ise…
Burada düğüm noktası gelip “Mâlik-Melîk’i yevmid din; iyyâke
na’büdü ve iyyâke nestâıyn” cümlesine dayanmaktadır... Fenâ fillah
sırrı da burada gizlidir!.
“İyyâke na’büdü” cümleciği,“fenâ fillah”ın Kur’ân’daki
ifadesidir!.
Bu arada Rasûlullah aleyhisselâmın
şu açıklamasını da düşünelim:
-“Her vakit namazı,
kendisiyle bir önceki vakit arasındaki günahları siler”!.
Peki bu âyetlerde
ne gibi bir mânâ ve sır mevcut ki, bu sırrın farkedilip, idrâkı ve
yaşama geçirilmesi, kişiyi hem bir önceki namazdan beri kendisinde oluşan
günahlardan arındırıyor; hem de “mi’râc”ı yaşamanın yolunu açıyor?
Şimdi bu âyetin
anlamını bir daha düşünün!..
Burası çok ama çok
önemli bir sırdır... Niyaz edelim ki açıla!..
"ALLAH"a "tapınma"
konusuna gelince...
"TAPINMA", asırlardır, çeşitli
toplumların şuursuz bir biçimde putlarına, tanrılarına yaptıkları saygı,
yakarış gibi davranışları tarif için kullanılan bir kelimedir... Asla "kulluk"
diye çevirdiğimiz "ibadet" kelimesinin mânâsını ifade etmez;
ve "ibadet" kelimesini Türkçeleştiriyorum diye "tapınma"
kelimesini kullanmak, oldukça önemli bir hatadır!... Kullanan kişinin Türkçe
bilgisinin yetersizliğine verilir!..
Diğer taraftan,
-"CİNLERİ ve
İNSANLARI SADECE KULLUĞUMU YAPMALARI İÇİN YARATTIM.. (51-58)
Âyetinde geçen
"ibadet" yani "KULLUK" kelimesinin ibni Abbas
radıyallahu anh tarafından “liya'rifun” diye yorumlandığı ve âyetin
böyle anlaşılması gerektiği yaygın olarak bilinen bir husustur..
Şayet,
"liya'budun" kelimesini bu mânâda anlayacak olursak ve
"iyyake na'budu" ifadesindeki "kulluğun" da "irfan"
mânâsına işaret ettiğini düşünürsek; o takdirde şöyle bir anlam ile
karşılaşırız:
“Âlemlerin Rabbı olan
ALLAH'ın
bizim Rabbimiz olduğunun bilinciyle her an O'nun varlıkta tasarrufunu
seyretmekte olduğumuzu itiraf eder; ve bu bilinçli kulluğumuzun devamı için de
O'ndan yardım bekleriz”.
hf
“HER FİİLİM,
İLÂHİ KUDRETİN TASARRUFU NETİCESİNDE
MEYDANA ÇIKMAKTADIR”
"Semi Allahu limen hamideh"...
"Semi Allahu" : "Allah algılamadadır".
"Limen hamideh": "Hamd edenin hamdı, Allah`ındır!."
Yani, benim yaptığım her hareket ilâhi kudretin tasarrufu neticesinde
meydana çıkmaktadır ki, "ALLAH" fiilimin gerçek fâili olarak ne
yaptığımı bilmektedir; çünkü ilminde takdir eden "O"dur;
anlamı var orada.
hf
FAKR’A ERENDE
“BÂKİ” OLANIN YAŞAMI
BAŞ GÖSTERİRSE EĞER…
Yokluğa yani “fakr”e erende eğer “bâkî” olanın yaşamı baş
gösterir ise; gören göz, işiten kulak olarak açığa çıkarsa, yâni kısacası “ALLAH
Adıyla İşaret Edilen”, Bâkî olduğunu ortaya koyarsa, o zaman da bu hâle
“Bakâbillah” denilir. Evliyaullah’ın yüksek mertebelilerinde zâhir olan bir
mertebedir bu.
Seyreden, seyredilen ve seyir hep Allah’tır!
Eğer kişi, beş duyu esaretinden ve şartlanmaların oluşturduğu
kabullerden arınıp, vehminin kabul ettirdiği göresel benlikten kurtulabilirse,
görür ki kendisi yoktur, sadece Allah
vücud sahibidir!.
Nitekim, bu yokluğunu idrâk etme sadedinde de “fenâfillah” deyimi kullanılır. Bunun mânâsı, Allah’ın varlığı yanında kendi yokluğunu hissetme ve yaşama
hâlidir.
“Fenâ Fillah” yani Allah
varlığı yanında kendi “yok”luğunu
yaşama mertebesi; ki “velâyet” dahi
burada başlar.
“ZÂT’IYLA FENÂ BULMAK”
“Zâtınla fenâ bulmak” ne demek?..
“Zâtım” dediğin “öz”ünün
gerçekte var olmadığını; “öz”ünün Hakk’ka ait olduğunu, O’nun varlığıyla
mevcut ve kâim olduğunu; Hakikatının sadece ve sadece “O” olduğunu idrâk et. Ki
böylece izâfî ve vehmî benliğinin asla varlık kokusu almadığını anlamış olasın.
Böylece de “yok”tan varolmuş “ben”liğin, zâtın tekrar “yok”
olsun! Ve neticede Bâkî olan VECHULLAH hükmü âşikâr olsun.
“HER ŞEY YOK
OLUCUDUR; BÂKİ OLAN RABBİNİN VECHİDİR.”
Ki ehli için her an bu böyledir... Ve bu seyr ebeden devam eder.
hf
ZÂT’TA FENÂ OLMA İLE
İKİLİK KALKAR!
“- Ya Gavs. Kurb
ehli kurbiyetlerinden dolayı yakınırlar, buûd ehlinin uzaklıktan şikâyetleri
gibi...
Esasen bunun îzah edilmesi ve anlaşılması oldukça güç bir husustur. Zirâ
burada bahis mevzûu olan kimseler “yakîn” ehlidir. Ayn-el yakîn
sahipleri.
“Yakîn” ile elde ettikleri bir kurb (yakınlık) sözkonusu! Ancak
şuraya dikkat edelim; “Kurb” yani yakınlıktan söz ediyoruz, iki
ayrı varlığın birbirine yakınlığından.
Yani, Tekliğin müşâhedesi oluşmuş, fakat vehimdeki “benlik” kavramı
kesin olarak kaybolmamış! Bir diğer ifade ile, Hakkel yakîn oluşmamış!
Hakkel yakîn’in oluşması için, kişinin kendini Hak’tan ayrı bir varlık olarak
düşünme hâli ortadan kalkar. Yâni “Zâtta fenâ” olma hâli diye târif
edilen bir hâl ile ikilik kalkar.
İşte bu kişiler, ilmen olayın bütün sistemini bilirler. Olayın bu
olduğunu da açık seçik müşâhede etmişlerdir. İşte bu noktada onları büyük bir
üzüntü kaplar. Çünkü bir türlü bilinçlerini kaplayan “birimsel benlik”
hissiyatından, kavramından uzaklaşamamaktadırlar.
hf
“ZÂT’IYLA FENÂ BULARAK UYUMAK”
Bu üç basamaktaki arınmayı (*) gerçekleştirdikten sonra da, “zâtınla
fenâ bularak” yaşamına devam et!
(*) Birinci basamakta, tabiatın isteklerinden kurtulmak.
İkinci basamakta, nefsin
isteklerinden kurtulmak.
Üçüncü basamakta “Ruh”un,
ki; burada “şuur” anlamında kullanılmakta, yanlış tesbitlere kaymasından
kurtulmaktan sözediliyor.
hf
FAL BAKTIRMA
FAL
BAKTIRMA
BÜYÜK GÜNAHLARDANDIR
CİN‘lerin içinde yaşadığımız İslâm toplumunda en
şerli faaliyetleri elbetteki bize göre sûreti Hakk‘tan görünerek, insanları
saptırmalarıdır.
CİN‘lerin sûreti Hakk‘tan görünerek insanları
İslâm‘dan uzaklaştırmaları bir kaç seviyeden olmaktadır.
Fal ve büyüyü “hocalık” kisvesi altında yapmak
en alt seviyedir.
Evlilik ve ya başka bir nedenle “CİN”le ilişki
kuran kişi, bağlantılı olduğu varlığı kullanarak, geçmişe dair haberler
vermekte ve geleceğe yönelik, ihtimaller hesabına dayalı bir şekilde güya
olacağı söylemektedirler...
Oysa
geleceğe dönük söylentilerin çok büyük bir kısmı doğru çıkmayacaktır... İslâm’a göre fal baktırmanın, büyü
yaptırmanın yeri de dinde yoktur. Bu
önemli bir suçtur. Büyük vebaldir!.. Büyük günahlardandır!.
Maalesef günümüzde, pek çok kişi CİNlerle
ilşkide olan ve bu yüzden kendini evliya sanan sahte mürşidlerin peşinden
koşarak çok kıymetli ömürlerini boşa geçirmektedirler.
hf
FÂSIK
“FÂSIK”,
BOZULMUŞ BİR “BEN”LİK
KAVRAMIYLA
YAŞAMAKTADIR!
Hüküm,
Allah’ındır!.
Hâkimiyet, Allah’ındır!
Allah hükmü
ile hükmetmeyen kâfirdir!.
“Kimler
Allah’ın inzâl ettiği ile hükmetmese, onlar kâfirdir!”; 5-44…
“….onlar
zâlimdir!”; 5-45…
“….onlar
fâsıkdır..” 5:47…
Kâfirdir… Çünkü, inzâl
olanın kaynağını örtücü olarak gerçeği inkâr etmektedir.…
Zâlimdir… Çünkü, gerçeğin
hakkını veremeyen nefsine zulmetmektedir…
Fâsıktır… Çünkü, hakikatini idrâk edememekten dolayı, bozulmuş
bir “ben”lik kavramı ile yaşamaktadır!.
hf
FÂSIK,
HÂKİMİ MUTLAK’I HAKİKATİNDE MÜŞAHEDE EDEMEYİP
HERŞEYİ ASLİ
HAKİKATİNDEN
AYRI DEĞERLENDİRİR!
“Tanrı”
kavramıyla şartlanmış bir beyin olarak olaya bakarsak, yukarıdan birinin,
yeryüzünde yaşayan birisine yolladığı kurallarla, yaşanılan olaylara “hüküm
verme” olarak, konuyu değerlendirebiliriz.
Ancak bunun
ötesinde…
“”ALLAH”
İsmiyle işaret edilenin, ne olduğunu fark edip, sonuçlarını tefekkür
edebilecek bir kapasiteye sahip isek…
Bu defa
görürüz ki…
Evrende TEK
BİR Hâkimi Mutlak vardır ve her zerrede, her an, sadece O’nun “hükmü”
geçerlidir!.
O Hâkimi
Mutlak’ı, basîret yetersizliği dolayısıyla göremediği için inkâr ederek, bu
gerçeği örten…
O Hâkimi
Mutlak’ı, değerlendiremediği için; kendini, O’nun dışında
varsayarak, şirk koşmak sûretiyle; “nefs”inin hakikatinden perdelenip,
kendine zulmetmek sûretiyle zâlim olan…
O
Hâkimi Mutlak’ı, hakikatinde müşahede edemediği için; beşeri
şartlanmalar, değer yargıları ve duygularla bilinci bozulmuş, kokuşmuş olup; bu
yüzden de her şeyi aslî hakikatinden ayrı olarak değerlendirerek fâsık
olan…
hf
ALLAH AHLÂKIYLA
AHLÂKLANMADIĞIN SÜRECE
“FÂSIK”LIK ETİKETİ VE YAŞANTISINDAN
KURTULAMAZSIN!
Eş Şehîd, “Ben”den sana!
El Hâkim, “Ben”den sana!.
Sanma ki, bu fakîrden yana!.
Derûnundan
zâhir olmada 99 ismin mânâsı… Derûnundan hükmü verip hakkında; sonuçlarını
yaşatmada!.
Ben dağ
başındaki kulübemde yaşarım yalnız!.
Allah, kulunda Zâhir!.
Allah, kuluna Vekil;
Allah, kulunda Muktedir!.
Sen, yaşa
ağalığınla, paşalığınla; şeyhliğinle, kullarınla!.
Ama bil ki,
mahşerde, çok âlim ya da ârif bilinenler, â’mâ bir halde dolaşacaklar
meydanda!… Tutunacak dal bile bulamayacaklar ortalıkta!.
Hüküm Allah’ın!.
Rasûller
bile yalnızca kulluklarını yerine getirmekteler.
Âcilen “Allah
ahlâkı ile ahlâklan” ve Allah dostlarını dost edinmeye bak ki, çevrene
toplanmış maddi-mânevi çıkar tüccarları mahvına vesile olmasın!… İllâ ki
Hükmü!
Yanılttıklarının
hesabını bile düşünmeyecek kadar perdelenmiş; olabilirsin… Sevdiklerini bile
ateşe atıp, sonra da muradı ilâhi böyleymiş; diyebilirsin… Hükmü ilâhi buymuş;
diyebilirsin…
Ama tek kesin gerçek şu ki…
Neye vesile kılındın isen; âkıbetin de o
olacaktır!.
“İlim geldikten sonra hevâna tâbi olursan;
nefsine zulmedenlerden olursun”!
“Rabbim Allah’tır” de!.
Allah hükmü ile hükmedebilmek için âcilen
Allah ahlâkıyla ahlâklan!.
Aksi halde
ne Allah hükmüyle değerlendirme yapabilirsin; ne de “kâfir”lik, “zâlim”lik,
“fâsık”lık etiketinden ve yaşantısından kurtulabilirsin!.
Allah,
yeryüzünde “halife” insan oluşun yaşamıyla kulluğunu îfa edenlerden
olmayı nasip etmiş olsun!…
hf
FAŞİSM
FAŞİZM NEDİR?
ÖRTÜLÜ FAŞİZM NASIL OLUR?!
Lider despotizminin
olduğu meclislerde, demokrasi için tek açık kapı, kesinlikle tüm oylamaların
mutlak GİZLİ OY ilkesiyle yapılmasıdır.
Türk
Milletinin ana sorunu, iplerin gerçekte
daima demokrasiyi istemeyenlerde olmasıdır.
Bu toplum acaba, insan hakları ve demokrasi konusunda, Yargıtay Başkanı
gibi düşünen birini Cumhurbaşkanı olarak göremeyecek mi önümüzdeki yeni bin
yılda?
Ya demokrasi… Ya da
kapıkulluğuna devam; yüzyıllardır olduğu gibi!
Derdini dili bağlandığı için anlatamayan eliyle anlatmanın çarelerini
arar; unutmayalım!
Elini de bağlarsanız, o zaman size ne derler?
Sahi, “FAŞİZM” nedir?
“Örtülü faşizm” nasıl olur?
hf
“İNSANSI”LARIN BİR KISMI
YASAKÇI ZİHNİYETE SAHİP FAŞİST
ANLAYIŞLA
BEYNİ YIKANARAK YOĞUN ŞARTLANMALI
EĞİTİM ALTINDA YETİŞİRLER!
“İnsansı”lar şartlanma yollu ezberler gelen
verileri ve doğruluklarını sorgulamazlar evrensel sistem içinde… Ölüm ötesi
kavramları genellikle gelişmemiştir… Vahşi tabiatlıdırlar en gelişmiş toplum içinde
ve o görüntüde olsalar dahi… Bazen müslüman bazen ateist olurlar, ama iç
dünyalarında insanlara hükmetme, eziyet etme, işkence etme duygusu hiç
kaybolmaz. “Müslüman” görünürler ama “iman”la alâkaları yoktur; hayâllerindeki
kendi varettikleri tanrılarına tapınırlar. Tanrıları uğruna da insanlara
yapmadıklarını bırakmazlar!.
Bir kısmı da
yoğun şartlanmalı eğitim altında beyni yıkanarak yetişir… Düşünme ve
sorgulamadan mahrum olarak, “İnsan” olmayı anlamazlar. Yasakçı zihniyete sahip
faşist anlayışla yetişirler. Herkesi hükümleri altına alıp, herkesi kendileri
gibi yaşatmak için her yola başvururlar!. Fikir tartışmasına asla giremezler,
çünkü ezberlediklerini tartışabilecek zihinsel derinlikleri yoktur!. Yaşam
dünyadan ve bedensellikten ibarettir onlar için.
“İnsansı”ların dünyasında en belirgin özellik,
“ZORLAMACI” ve “HÜKMETMECİ” olmalarıdır…
Yaşamı boyunca cennetliklerin amelini işleyip;
ölüme bir karış kala cehennemliklerin amelini ortaya koyup o hâl üzere ölenler
de bu “insansı”lardır işte.
Bir mümine ‘’kâfir’’ diyenin kendisi kâfir olur ve
bu hâl üzere ölürse imansız olarak ölmüş olur.
“İslâm”ı anlamış ve “Allah” adıyla işaret
edilene iman etmiş olanlar, tasavvuf dünyasında görülen kemâl ehli zâtların
“HOŞGÖRÜSÜ” ile yaşarlar ve asla dayatmacı olmazlar. Çünkü onlar “insan”dır.
hf
FÂTIR
Tanrı yok ise...
Ahadiiyet HİÇ lik ise...
Hakkında düşünmek muhal
ise...
Fatır ın fıtrat ile
zuhurunun anlamı nedir?...
hf
İLK “HAYÂLİ SİSTEMATİZE EDEN…
Fâtır, ilk “hayal”i
düzenleyip sistematize edendir... Ve tüm esmâsının
işaret ettiği özelliklerle her boyutta mevcut olarak işlevini sürdürmektedir...
Dikkat!.
Her boyutta her an
işlevine o boyutun gerektirdiği şekilde devam etmektedir...
Ve tüm isimlerle işaret edilen özellikler dahi böyledir!.
“FÂTIR”, dilediğini gerçekleştirmek üzere
birimleri o gayeyi oluşturacak biçimde yaratandır!
hf
YARATMA ÖNCESİ
TAKDİR, TASARIM,
DÜZENLEME,
ÖLÇÜMLEME, ZAMANLAMA,
SIRALAMA
ALLAH’ın
“FÂTIR” olması, tüm canlı ve cansız diyerek bize göre ayırım yaptığımız
varlıkların yaratılış programları gereği
olarak “kulluk” etmekte oldukları sonucunu ortaya koymaktadır.
”Fâtır
Allah, insanları o fıtratla oluşturmuştur ki, hepsi de yaradılışları
itibariyle Allah Dini üzeredirler”
hadisi Enes
radiyalllahu anh’ten bize naklolmuştur.
TAKDİR, tasarım, planlama, düzenleme,
ölçümleme, zamanlama, sıralama “gibi “yaratma”öncesi (kavramlarını da) içine
alan “yaratma” sözkonusu olduğunda hep, aynı anlama işaret eden şu isimle
yüzyüze geliriz…”FÂTIR”
“FÂTIR”, gökleri ve yeri hangi gaye uğruna,
hangi işlevi yerine getirmek için programlayarak yaratmış ise, o yaratılmış
olanların da o gayenin dışına çıkan işleri yapması asla mümkün olamaz!
hf
“FÂTIR” İLE
“HÂLIK” ARASINDAKİ FARK
“HÂLİK” Türkçe’deki karşılığıyla “YARATAN” anlamınadır... “Öyle bir şey ortada yok iken, o şeyi
vareden, ortaya çıkartan anlamınadır”...
Ama, nasıl, hangi ölçüde, hangi gayeye yönelik olarak
dedik mi, burada karşımıza “FÂTIR”
çıkar... “TAKDİR, tasarım, planlama,
düzenleme, ölçümleme, zamanlama, sıralama” gibi “yaratma” öncesi kavramlarla birlikte “yaratma” söz konusu olduğunda, hep aynı anlama işaret eden şu
isimle yüzyüze geliriz...
“FÂTIR”!.
hf
GÖKLERİN VE YERİN FÂTIRI
ALLAH’TIR!
· “Duman halindeki semâya
iradesini yönelterek ona ve yeryüzüne dedi: isteyerek veya istemeyerek hükmüme
gelin!
· ikisi de, isteyerek
geldik; dediler.” (41-11)
Göklerin ve yerin “FÂTIR”ının
Allah” olup; onları “fıtrat” üzere
yaratmış olduğunu düşünürsek; elbetteki, onların, fıtratlarına göre yaratılış
görevlerini, yerine getirmemeleri düşünülemez!..
Nitekim, aşağıdaki âyet de, her şeyin, “fıtratları sonucu olarak kendi
varoluş programları doğrultusunda fiiller ortaya koyduğuna”, işaret eder..
· “Kul, küllün ya’melu ala şâkıletihi!” (17-84)
· De ki: HEPSİ de programları doğrultusunda FİİLLER ortaya koyarlar!
Yani, “ALLAH”ın “FÂTIR” olması, tüm, canlı ve cansız
diyerek bize göre ayırım yaptığımız varlıkların, yaratılış programları gereği
olarak “kulluk” etmekte oldukları
sonucunu ortaya koymaktadır....
Bu konuya en büyük açıklığı getiren şu âyeti hemen hatırlayalım:
· “Kada rabbüke ella ta’büdu illa iyyahu” .... (17-23)
· RABBIN HÜKMETTİ Kİ, kendinden gayrına kulluk edilmeye! (17-23)
Şimdi burada dikkat edelim...
“RABBIN HÜKMETTİ Kİ”;
denilmekte....
Peki, “RAB”bın “hükmü”, yani, “ kazası “ değişebilir mi?
Hemen Hazreti Rasûlulllah
aleyhisselâmın duasını hatırlayalım:
· “Allahumme la mania lima a’teyte, ve la mutı lima mana’te, ve la radde lima
kadayte!”
· Allahım, verdiğine mani olamaz; vermediğini verecek de yoktur; kazanı yani
hükmünü reddedecek, yani değiştirecek, bir güç de mevcut değildir... (hadis)
· Yani, “RAB”bın “kazası”=”hükmü” asla değişmez!. Ve kesinlikle yerine
gelir!.
· Semâda ve yerde ne varsa hepsi O’nundur!.. Her Şey hükmüne boyun
eğmektedir!. (30-26)
· Eğer, Allah, kendinden gayrıya kulluk edilmemesini hükmetmiş ise, -ki
böyledir-, artık hiç bir birimin, O’ndan gayrına kulluk etmesi mümkün olmaz!.
Ki, geçmişte yaşamış değerli “öze
ermişlerden” birisi bu konuda şunu söylemiştir:
· Allah, kendisinden gayrına kulluk edilmemesini kaza ettiği içindir ki,
bütün varlıkları kendi esmasıyla yaratmıştır!.. Ta ki, kim, neye kulluk ederse
etsin, gerçekte, hep, daima, bütün kulluklar O’na yapıla!..
İşte “FÂTIR”, gökleri ve yeri
hangi gaye uğruna, hangi işlevi yerine getirmek için programlayarak yaratmış
ise, o yaratılmış olanların da o gayenin dışına çıkan işleri yapması asla
mümkün olamaz!..
hf
TÜM VARLIK,
“HAKİKATİ MUHAMMEDİYE” İÇİN
TASARLANMIŞ VE
SURETLENMİŞTİR!
Bütün bu
varlık, “Hakikat-ı Muhammediye”
denilen, Hazreti “Muhammed‘in hakikatı”
denilen, kendini seyreden “Akl-ı Evvel”
için dilenilmiş, tasarlanmış, sûretlenmiş bir yapıdır.
hf
FÂTIR,
BEYİNLERİMİZİ “TEK”İ
“ÇOK” OLARAK
ALGILAYACAK ÖZELLİKTE YARATMIŞTIR!
FÂTIR, beyinlerimizi, “TEK”i çok olarak algılayacak
bir özellikle yarattığı içindir ki, biz “TEK”i çok görmeye sonsuz dek devam
edeceğiz!.
Ancak, şuurda, bunu aşıp, “TEK”i hissetme” imkânımız da
yok değil!...
hf
FÂTIR’IN
FITRATINDAN SÖZEDİLEMEZ!
(Soru:
Geçen günkü Chat’te Bireysel Fıtrat’ın, bizim anlayışımızdan doğduğunu
söylemiştiniz..?)
Bireyin
veya birimin fıtratından sözedilebilir de, “TEK”in yani “FÂTIR”ın
fıtratından sözedilemez gibi geliyor bana... Bilmem yanılıyor muyum???..
hf
FITRAT DİNİ
(ALLAH FITRATI)
(ALLAH DİNİ)
(“İSLÂM FITRATI”)
(ANA PROGRAM)
(RABBİNİ BİLME YETİSİ)
(HANİFLİK)
Yaratılış programına kayıtsız şartsız uyum
zorunluluğudur!
hf
DİN,
“ALLAH
FITRATI”DIR
Gerçekte tek bir din vardır Hz.Âdem’den bugüne kadar geçerli olan,.. Bu
dinin adı da İSLÂM DİNİ ’dır!
Bu gerçeği Kurân,
“İnne dine
İnnallahe İslâm” âyetiyle vurgular.
“Allah indinde din,
İSLÂM’dır!.” der
Allah indinde Din
falanca tarihe kadar filancaydı, fişmekânca tarihte falanca din oldu, falanca tarihten sonra filanca
oldu!!!
değil!.
Allah indinde din, “İslâm”dır!.
Yani Âdem’den bugüne kadar bütün Nebiler ve Rasûller İslâm Dini’n ni
bildirmiştir.
Yalnız, “İslâm dini” deyince İslâm dini’nin ne olduğunu iyi anlamak
lazım.
Bizim bazı yanlış düşüncelere kapılmamızın sebebi, Kurân’daki bu din
tâbirinin mânâsının ne olduğunu anlama konusundaki yanılgımızdan meydana gelmektedir.
Din, Fıtrat’tır!
Allah Fıtratıdır!
Yani Allah’ın varettiği “Sistem-Düzen”dir!
hf
ALLAH’IN FITRATINA,
(FITRAT OLAN ALLAH DİNİ’NE),
O YARATIŞA SARIL!
Anlattıklarımıza kaynak olarak Diyanet işleri’nin bastırtmış
olduğu Hamdi Yazır merhumun “Hak Dini Kur’ân Dili” isimli
tefsirinden yararlanıyoruz...
“-Feakım vecheke liddiyni HANÎFA. Fıtratallahilletiy fetaran nâse
aleyha! Lâ tebdiyle lihalkıllah...
Zâlike diynül kayyım. Ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemun. “ (30-30)
O halde yüzünü Din’e bir HANÎF olarak tut; o ALLAH FITRATINA ki,
insanları onun üzerine yaratmıştır, ALLAH yaratışına bedel bulunmaz, doğru ve
sâbit Din odur, velâkin insanların ekseriyeti bilmezler!.
Bu mefhum ile örfte İbrahim milletine ismolmuştur ki, “HANÎF”,
başka dinlerden, bâtıl mâbudlardan çekinip, yalnız Allah’a eğilen
muvahhid demektir.
Sen yüzünü dine HANÎF olarak tut!
Allah’ın FITRATINA yani; FITRAT OLAN ALLAH DİNİ’NE; ALLAH’ın o
fıtratına, o yaratışına sarıl!
FITRAT DİNİ, ALLAH DİNİ, HANÎFLİK; İSLÂM’dır!.
hf
“İSLÂM FITRATI”
(ANA PROGRAM)
(RABBİNİ BİLME YETİSİ),
BİRİME GENETİK OLARAK
İNTİKAL ETMİŞTİR
A`raf
Sûresinin 172. âyetinde şöyle bir anlatım var:
"RABBİN, ÂDEMOĞULLARINDAN, ONLARIN BELLERİNDEN
ZÜRRİYETLERİNİ ALMIŞ VE ONLARI KENDİLERİNE ŞÂHİT TUTMUŞTU;
-BEN SİZİN RABBİNİZ DEĞİL MİYİM (ELESTÜ BİRABBİKÜM)?
DİYE.
-EVET, ŞÂHİDİZ (KÂLÛ BELÂ)!.. DEDİLER..
KIYÂMET GÜNÜ, "BİZ BUNDAN HABERSİZDİK"
DEMEYESİNİZ!"
âyetin işarett ettiği
anlam şudur:
"Allah, insanı İslâm fıtratı üzere yaratmıştır" hükmü üzere, her insan
henüz menideki sperm hâlinde iken babasının geninden İslâm fıtratının
programını almış olarak dünyaya gelir; daha sonraki aşamalardan da geçerek…
"Onların bellerinden zürriyetlerini alır" ifadesi kişiye genetik
olarak intikal eden İslâm fıtratının billgisinin sperm hâlindeki varlığına
işaret eder ve bunu vurgular.
hf
FITRATI MEYDANA GETİREN
“FÂTIR” İSMİNİN ÖZELLİĞİ
KİŞİNİN YAPISINDAKİ ESMÂ MERTEBESİNDE
YER ALMAKTADIR!
Fıtrâtı meydana
getiren Fâtır isminin özelliği dahi, kişinin Rabbi olan ve rubûbiyet
boyutunu oluşturan kendi yapısındaki esmâ mertebesinde yer almaktadır!
“Feakim vecheke
liddiyni haniyfa. Fıtratallahilletiy fetarennase aleyha. La tebdiyle
lihalkillah; zâlike diynül kayyım; velakinne ekseren nasi la ya`lemun” (30.Rum-30)
“Vechini hanîf (tanrıya inanmayan)
olarak dine (sisteme) döndür. O ALLAH FITRATI ki, insanları, fıtratlar
üzerine yaratmıştır; Allah`ın [belli bir amaç ve programla] yarattığı
sisteminde asla program değişikliği olmaz!. İşte dosdoğru din budur!. Ne var ki
insanların çoğunluğu bu gerçeği bilmezler.”
Evet, günümüzde keşfedilen holografik gerçeklik ile
“zerre külün aynasıdır” uyarısının işareti burada çakışmaktadır.
NOKTA’dan
meydana gelen açı içindeki Rahmaniyet zuhuru ve bu zuhurun üretkenliği ile
meydana gelen Rahîm’den, arş isimli evrensel doğurganlık —algıladığımız madde boyutunda değil— ile tüm esmâ mertebesi hâsıl
olmakta; ve Kürsî, “Rubûbiyetin tahakkuk ve tahakküm mertebesi” olarak açığa
çıkmaktadır!.
Kül, bu arada, aynıyla zerreye
yansımış olduğu için de; zerrelerde yani birimlerde, Rabbin, yani esma
terkibinin getirisi hükmü, kademe kademe kişinin semâvâtından bedene nâzil
olmaktadır!.
Bu her birimde böyledir ki, işte holografik gerçeklik
bu sistemi anlatır.
Allah Rasûlü’nün “zerre külün aynasıdır”
cümlesiyle özetlediği gerçek kanaatimce bunu anlatır.
Zerre itibariyle, zerre ve külden söz edilirken;
İlm-i ilâhide, hepsi tek bir nefs olarak yer alır.
Buna,
“O (Allah) ki, sizi nefs-i
vahide’den/tek bir nefs’den yarattı” (7:189),
“Onların hepsi kıyamet günü O’na ferd olarak
gelir” (Meryem:95) âyetleri işaret eder.
Yani, ilm-i ilâhide “zerreler” yoktur “tek bir
yapı” sözkonusudur. Bunun idrak edilmesi herkes için kolay olmayabilir.
Evren tek bir canlı gibidir sanki tüm
boyutsallıklarıyla; ya da evren içre evrenleriyle!!! “Ruh-u Â’zâm” da
demişlerdir buna...
hf
“ALLAH” İSMİYLE İŞARET EDİLENİN
“FÂTIR” İSMİNİN MÂNÂSININ ORTAYA ÇIKIŞI…
Kur’ân talim edilmiş!..
Niye?...
Nasıl?...
İyi hoş, “Hak”sın; “TEK”sin de, “KUR’ÂN”dan
haberin var mı?
Sakın deme bana, “tanrının peygambere gönderdiği kutsal kitaptır!”...
Bak, ne yazılı “OKU”nası KİTAP’ta!
“Er Rahman allemel Kur’ân!... Halekal insane
allemehül beyân!” (Rahman-1/4)
“Rahman, Kur’ân’ı talim etti!... Beyânı talim ile
insanı halketti!”
İnsan nasıl yaratılmış? Hangi aşamadan sonra?..
İnsan yok iken daha, “Kur’ân” kime veya neye talim edilmiş?..
Tâlim edilmekten murat
ne?..
Niye Kur’ân bunları bize anlatıyor?..
İnsan maymunun gelişmişidir diyen Darwin’ci görüşe reaksiyon
olarak Amerika’da “AKILLI TASARIM” görüşü savunulmaya başlandı!.
Evrensel “Yaratıcı Zekâ”, insanı yaratmış maymundan bağımsız
olarak; bu görüşe göre...
“Fe tebarek Allahu ahsenül hâlıkiyn”!...
Ya hu, bin küsur yıl öncesinden beri, tasavvufu yaşayan tüm evliyâullah,
“AKL-I EVVEL”den, evrenin özündeki Allah adıyla işaret edilenin ilim
sıfatının zuhuru olarak söz edip durmuşlar...
“Evrendeki her birimde oluşan hareketin başlangıcında ‘Akl-ı KÜL’
vardır” demişler; "tümel akıl" bugünkü deyişle...
Hiç mi kimse bunun farkında değil?.
Elin adamı “Yaratıcı Zekâ”dan ve “Akıllı Tasarım”dan söz
edince kıyâmet kopuyor!.
Oysa, bu olayla esasında, “Allah” adıyla işaret edilenin “Fatır”
isminin mânâsının ortaya çıkışı dile getirilmektedir; "takdir, tasarım,
planlama, düzenleme, ölçüm, zamanlama" gibi kavramlarla birlikte
"yaratma" anlamına gelen “fıtrat” sözkonusu olduğundan
dolayı… "Fâtır"ın "fıtrat"ı...
Bilimin “tanrı yoktur” gerçeğini apaçık vurgulaması sonucu, aydın kesim mecburen ateizme kayarken, ismi “ALLAH” olan
kendilerine anlatılamadığı için, kimse çıkıp da Allah Rasûlü’nün neyi
açıklamış olduğunu bunlara anlatamıyor!.
Bu kadar mı kilitlenmişlik olur!
Çağdaş bilim sonucu, yükselen değer diye takdim edilen ateizmi binlerce
yıl önce keşfedip, “HANİF”liği (tanrı kabul etmezlik) savunarak işe
başlayan; daha sonra da Allah Rasûlü olarak, “ALLAH” gerçeğini tebliğ eden
İbrahim aleyhisselâmdan bu yana, DİN gerçeğini değerlendirebilen tüm rasûller,
veliler ve tahkik ehli işin daha başında “La ilahe (tanrı yoktur)” diyerek
bunu dillendirmişler...
“Tanrı ve tanrılık kavramı yoktur; yalnızca ismi
Allah olan”ı anlamak daha işin başı demişler...
"Feakım vecheke liddiyni HANÎFA... Fıtratallahilletiy fetaran
nâse aleyha!.. Lâ tebdiyle lihalkıllah... Zâlike diynül kayyım... Ve lâkinne
ekseren nâsi lâ ya'lemun.” (30:30)
"O halde yüzünü (şuurunu) Hanif (lik
bilinciyle) DİN'e yönlendir; O Allah Fıtratına ki, insanları fıtratlarıyla
yaratmıştır! Allah yaratış sisteminde değişiklik olmaz! Geçerli olan DİN (Allah
sistem ve düzeni) budur. Ne var ki insanların çoğu bunu bilmez!"
Rahman, Kur’ân’ı talim etmiştir!. Bu talim işlemi, bir sistem ve düzen ile tüm evren içre evrenlerin
meydana gelişini oluşturmuştur!.
Buradaki anlamıyla “Kur’ân”, Zâtın, sıfat ve esmâsıyla kesret
(çokluk) âlemine tenezzülü; bu sûretle algılanan ve algılanamayan her şeyin,
elbette ki “cin” (tüm görünmez varlıklar) ve insanlığın oluşumunu
sağlamasının genel adıdır.
Evrenlerde, her zerrede, her an, ismi “Allah” olanın, ilmi değişik isimler
altında açığa çıkmakta; bu açığa çıkış ile de, irade sıfatı kudrete dönüşerek
her an yeni bir birimi yaratmaktadır!.
Genetik kodları her ne kadar maymunun gelişmişi olan “insansı” ile büyük
bir benzerlik gösterse de; ister mutasyon deyin ister melekî etki, neticede ilmi
ilâhi sonucu yoktan var edilmiş, yokken var edilmiş bir tür olarak
yeryüzünde “insan” meydana gelmiştir!.
Bu meydana geliş dahi “BEYÂN” sonucu oluşmuştur!.
“Beyân”, varlığını oluşturan programın, “işletim sisteminin”
adıdır, tanımlamasıdır!. “Beyânın talimi” demek, evrende uygulanmış olan
işletim sisteminin aynen uygulanarak insanın yaratılması demektir... Ki bu da
doğal olarak “Sünnetullah”ın sonucudur!.
Bu oluşum makrodaki programın aynen mikroya uygulanması suretiyle
oluşmuştur!
Bu yüzden, “zerre küllün aynasıdır” denmiştir!.
Bu yüzden, evren makro, insan mikro olarak tanımlanmıştır.
Biz de buna “beyin mikrokozmostur” diyerek işaret etmiştik uzun
yıllar önce.
Evrenler, tüm derinliği, boyutsallığı ile, nasıl,
ismi Allah olanın, sıfat ve esmasının, mertebeler ve terkipler halinde açığa
çıkışı ise, aynı şekilde, talim edilmiş olan, yani bir programla oluşturulmuş
insan da, o mertebeleri bünyesinde barındıran mikro âlemdir.
Şahı Velâyet Hazreti Âli, “sen kendini küçük âlem sanırsın, oysa âlemi Kebîr sensin”
diyerek bu gerçeğe 1400 yıl önce dikkat çekmiştir!.
Ne yazık ki, her şey hep mecazlar, benzetmeler, misâllerle anlatıldığı
için, işin gerçeği hep örtülü kalmıştır!.
“Kur’ân ve insan ikiz kardeştir” uyarısının arkasında da burada
anlatmaya çalıştığım işte bu gerçek yatmaktadır.
“Rahman Kur’ân’ı tâlim etti” âyetindeki “Kur’ân” isminin
anlatmak istediği kavram ile, bugün elimizdeki “mukaddes kitap”tan
algıladığımız mânâ, aynı kavram değildir.
Bu âyette geçen “Kur’ân”, ismi Allah olanın, evreni, yani orijin
“ANA KİTABI” oluşturmuş olduğu sistem ve düzenin, oluşum ve işletim
programlanmasıdır. Bu oluşumun adıdır Kur’an!. İnsan dahi aynı sistem ve
düzenle var olduğu için de, evrenin mikrosu ya da ikiz kardeşi olarak
tanımlanmıştır, ve ona gelen Kitap da aynı isimle isimlendirilmiştir!.
Rasûlullah aleyhisselâmın
evrensel sistemi “OKU”ması (IKRA) ise, Kur’ân’ın kendisine
inzâli olarak anlatılmıştır!. “Kur’ân bir defada inzâl oldu”
gerçeği bu durumu anlatır.
Bu “OKU”manın vahiylerle tafsil yollu topluma nakliyle de
bildiğimiz “Kur’ân” oluşmuştur. Kur’ân, bilgidir! Kağıt
veya deri veya sayfa değil!.
İnsan, taklitten, ezber ve şartlanma yollu edindiği bilinçsiz bilgiden
arınıp; hakikatini sorgulayıp, elde ettiklerini değerlendirebilirse, kendisine “Allah
ahlâkıyla ahlâklanma” yolu açılır.
“Sünnetullah”ı “OKU”r!..
Görür gözü, işitir kulağı, konuşur dili, O olur!.
Beşer ise asla O’nu göremez!.
Allah Rasûlüne bakıp, “sen
de bizim gibi çarşı-pazar dolaşan birisin” dedikleri gibi...
Müşrikler ancak “yetim Muhammed’i” görebilir!... Allah
Rasûlünü asla!!!
Bu öyle bir yaratılış nimetidir ki...
“Fe Bİ-eyyi alâi RABİKÜMÂ tükezzibân!”
(Ey görünmez varlıklar ve insanlar!) Varlığınızı meydana getiren
Rububiyet boyutunuzun “siz” olarak açığa çıkardığı nimetleri nasıl yalan
sayarsınız? (Rahman Suresi’nde 31 defa tekrarlanan bir uyarı!)
Buna ancak hakikat ehli tasdik ve şehadet edebilir!.
“Kur’ân OKU”mak işte bu boyutta olur hakikatiyle!.
Ateizmin getirisi ve bilimin başlangıcı kabul edilen Darwinci görüş
"tanrı" anlayışını yıkarken; "peki öyle ise sistem ve
düzeni oluşturan yaratıcı zeka nedir?" sorusunu da beraberinde
getirmiştir. Klasik "tanrı" anlayışı ise bunu cevaplayamamış; sonunda
"akıllı tasarım" görüşüne ulaşılmıştır! Çünkü düşünen beyinler tanrı
olmayan "evrensel yaratıcı akıl" aramaktaydılar son bilimsel
gelişmeler ışığında.
Bilimsel gelişmeleri takip eden batılı aydınlar gökte bir tanrı ve
gökten gönderilmiş-inmiş (semavi) din olamayacağı gerçeğini gördükten
sonra, Ateizmi kabullenmişlerdir. Ne var ki, bu da yaşanılan evrensel
gerçekleri çözmeye yetmemiş, bu defa insanlar "Evrensel YARATICI
ZEKA" bulunması zorunlu gerçeğinden hareketle bu görüşe
ulaşmışlardır...
Bu görüş, Allah Rasûlü Muhamed aleyhisselâmın açıkladığı "ALLAH"
ismiyle bildirip târif ettiği olayın kapısıdır!
İnsanlık, bugünkü müslümanlık anlayışının ötesinde, gerçek İSLAM
DİNİ'ni tanıma hareketini başlatmıştır!
Fatır’ın farkına
varılmasını sağlayan bu görüşün sonu, Zâtı ıtıbariyle mutlak gayb olan ismi
"ALLAH" olanın keşfedilip kabul edilmesine kadar uzanacaktır..
Bu da görünmez, bilinmez "MÜCEDDİD-YENİLEYİCİ"nin dünya
üzerindeki işlevini yıllardır yerine getirmesi dolayısıyladır kanaâtindeyim.
Zirâ bu gerçekleri fark eden aydınların artık ateist olarak kalması
imkânsızdır!
Fark edilen gerçek kapısı tüm insanlığa hayırlı olsun!
Bu da, “Allah hidâyetinin”, yani gerçeği görmenin,
değerlendirmenin bir başka ifadesidir!.
FITRAT
“Fıtrat”, zuhûra
gelecek tecellîlerin programlanışı ve yaratılışıdır.
hf
FITRAT, İlk yaratmak demek olan yaratılışın ilk tarz ve hey’etini ifade
eder.
hf
TEK BİR FITRAT VARDIR
BİRİMSEL FITRAT
BİZİM ANLAYIŞIMIZDAN DOĞMAKTADIR
Fâtır, fıtratı,
ilminde oluşturmuş, ve her şey ilminde olup bitmiştir!
Yaratılmışların tümü bunun içine dahildir!
Bireysel fıtrat bizim anlayışımızdan doğmaktadır!
Tek bir fıtrat söz
konusudur!
Resim içindeki fırçanın kıllarından birinin darbe izidir Hulusi!..
Resim, yapmadan önce tahayyül edilmiştir ressam tarafından; ondan sonra
dökülmüştür tuvale!.
hf
FITRATIN…
(VAROLUŞ PROGRAMIN)
(ESMÂ (İSİMLER) BİLEŞİMİN)
(TAKDİR EDİCİN)
(KOLAYLAŞTIRICIN)
(RABBİN)
(TERKİBİN)
“ALLAH”, kendisindeki çeşitli isimlerin
mânâlarını ortaya koymak üzere, çeşitli mânâları meydana getirmiştir!.
Bu mânâlar terkipler-bileşimler halinde mânâ sûretlerini, çeşitli varlıkları,
birimleri ve insanları ve onların programlarını oluşturmuştur.
Bu terkipsel mânâ sûretlerinin kapsadığı anlamların ortaya çıktığı
mahallerden biridir insanlar! Yani her bir birim, her bir mahal, bir mânâ
terkibinin ortaya çıktığı yerdir.
Dolayısıyla, o mahalde,
birimin varlığını meydana getiren esmâ terkibinin -bileşiminin- dışında hiçbir
şey yoktur.
Senin, “Ben” kelimesiyle işaret ettiğin varlığın, o isimler bileşimidir ki
bu da senin varoluş programın yani fıtratındır!.. Ve o esmâ terkibinin dışında da -ismin hariç- senin hiç bir varlığın
yoktur!.. Yani, varlığını meydana getiren o esmâ terkibini kaldırabilsek
ortadan, sen hiç olursun!..
İşte, senin “esmâ bileşimin”deki özellikler sana “kolaylaştırılmış”
olanı belirler, tespit eder!.
Senin “takdir edicin”, yani “RABB”in, senin o “esmâ
terkibin-bileşimin”dir!..
Bu yüzden de senin, o “esmâ terkibin-bileşimin”e isyan etmen,
itaat etmemen kesinlikle mümkün değildir!..
Mümkün değildir; çünkü ona itaat etmemek, isyan etmek gibi özellikleri
meydana getirecek bir varlığın yok!. Nerede kaldı, iraden!
Sendeki bütün vasıflar, özellikler, senin varlığını meydana getiren “isimler
bileşiminin” mânâlarından başka bir şey değildir!.
Dolayısıyla senin “kolaylaştırıcın”,
yani sende çeşitli isimlere yönelik eğilimi meydana getiren ana faktör, senin
varlığını meydana getiren o “ilâhi isimler terkibi-bileşimi” yani “fıtrat”ındır!
Yani “RABBİN”dir!. Senin rabbine isyanın ise hiçbir şekilde
mümkün değildir.
İşte bu sebepledir ki, sana ne kolaylaştırılmışsa, sana kolaylaştırılmış
olanı mutlak olarak yerine getirmek zorundasın!.
hf
FITRAT MI KADER İCABI,
KADER Mİ FITRAT İCABI?
“Fıtrat”, zuhûra
gelecek tecellîlerin programlanışı ve yaratılışıdır.
Bu tohum yaratılışından itibaren, kendine en uygun tecelliler ile beslenir,
büyür yeşerir, ta ki yaratışındaki gayeye uygun hizmeti eder. O tecellîlerin
zuhuru ta ki onda sona erer ki; bu an tekâmülünün de zirvesidir, artık onun
rızkı da sona ermiş olur ve tekrar aslına rücû eder.
“HEPSİ FITRATLARINA
GÖRE HAREKETLERDE BULUNUR.” (17-84)
Ve burada son olarak bir cümleyi daha söyleyebiliriz ki; ondan sonrası
ne dile gelir ne de kaleme.
“ŞÜPHESİZ Kİ BİZ
HER ŞEYİ KADERİYLE HALKETTİK” (54-49)
Bu durakta öğreneceğin sırlardan birisi de, fıtratın mı kader
îcâbı olduğu, yoksa fıtratın mı kaderi meydana
getirdiği mevzûudur.
Buna başka bir ifade ile, ilim mi malûmu, yoksa malûm
mu ilimi meydana getirmiştir diyebiliriz.
Burada,
“ANDOLSUN, SEN
BUNDAN GAFLETTE İDİN, İŞTE SENDEN PERDENİ KALDIRDIK.” (50-22)
Âyeti tecellî etmiş; gerçeği müşahede etmiş olursun. Bundan sonra:
“NEREDE OLURSANIZ O
SİZİNLE BERABERDİR.” (57-4)
Âyetinin dahi mânâsına vâkıf olursun!.
Aman sakın!.. Gene de edebe riayet et!.
Çünkü daha idrâk edemediğin nice gerçek var ki, gene de sen, ilminle o
gerçeğe göre yetersizsin. O takdirde, bunu tefekkür et ve yaradanına aczini
beyan et!..
Efendimiz bile günde en az
yetmiş defa istiğfar dilerdi. Henüz Zât’ın künhünü idrâk edemediğini bildiği
için.... Ve bu biliş elbette ki muhaldir.
Bu durumda dersin:
“RABBİM İLMİMİ
ARTTIR.” (20-114)
Ki, mümkün olduğu kadar , “gizli şirkten” kaçayım.
Yanlış zanlardan kaçınayım... Çünkü bilirsin ki, ne olursa olsun O’nu
ihata edemezsin!..
“GÖZLER O’NA
ERİŞMEZ.” (6-103)
Yani, yaratılmış olandır!.... Yaradanı ihâta edemez!. Herhangi bir
eserin, sahibini ihâta etmesine imkân var mıdır ?
Zâhir, bâtındır; bâtın, zâhir! İkisi arasında
fark var sanış, gözün kapasitesinden oluşur!..
Aynı tek şeyin, gözün görebildiği kısmına “zâhir” derler,
göremediğine ise “bâtın”... Oysa ikisi aynı “TEK”tir!..
hf
KENDİ KADERİNİ YAŞAMAK ÜZERE
BU FITRATLA YARATILMIŞSIN…
Kör değilsen anla
ki; sen kendi kaderini yaşamak üzere bu fıtratla FÂTIR tarafından yaratılmışsın!.
hf
FITRATINDA OLUP
BİLİNCİNDE AÇIĞA ÇIKMAMIŞ OLANLARIN SAYISI
BİLİNEMEZ!
(Soru: “Aşk” nedir?...)
Fıtratında olup, kendinde bulamadığını bulduğun yere kapılmandır...
(Soru: Bir şeyi kendimizde bulamamamız mümkün mü üstadım?...)
Özünde vardır fakat bilincinde açığa çıkmamıştır... Kendinizde
bulamadıklarınızın sayısı bilinemez.
hf
FITRÎ HİLÂFET
“HER İNSAN”IN İSLÂM FITRATI ÜZERE DOĞAR”
İşte bu sebeple Adem ve O‘nun nesli olan bütün insanlar, yer yüzünde her
an bu ilâhi isimlerin mânâlarını ortaya koymak, açığa çıkarmak sûretiyle, “Fıtrî Hilâfet” görevini îfa
etmektedirler; ki bu “Fıtrî Hilâfet”
görevini yerine getirmesi de insanın, detaylarını “Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU” isimli kitapta açıkladığımız bir biçimde “İnsanın İslâm fıtratı üzere Dünya‘ya
getirilmesi”dir
“Her insan İslâm
Fıtratı üzere doğar...”
Yani, “insan”, Allah‘a
kulluğunu ifa etmek üzere, Allah‘ın isimlerinin mânâlarını çeşitli şekillerde
ortaya koymak üzere programlanmış olarak meydana gelir... “Daha sonra annesi-babası, onu Mecûsi, Nasrâni, Musevi, Müslüman
yapar”... Ama, neticede her insan, İslâm fıtratı üzere gelir... Eğer “fıtrat” konusunu “Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU” kitabından okumamışsanız, mutlaka
okumanızı tavsiye ederim..
İşte, bu “İslâm Fıtratı”
varlığındaki esmâ-i ilâhi’den dolayıdır... Bilse de bilmese de, idrâk etse de etmese de, gereğini
yaşasa da yaşayamasa da...
hf
FITRÎ TESBİH
Her bir zerrede "O"nun hükmü yerine gelmektedir. Her
bir zerre "O"nun varediş gayesine uygun davranışlar ortaya
koymak suretiyle; kulluğunu îfa edip fıtrî tesbihini yapmaktadır!.
hf
FITRÎ KULLUK
(FITRÎ İBADET)
"Allah, her bir insanı, bir gaye, ve bir
amaç için yaratmıştır; ki, kişi, ancak, o yaradılış amacına uygun olarak
kendisine kolaylaştırılmış davranışları ortaya koymak suretiyle, yaradanın
yaratış hedefine ulaşır… Ki bu da onun fıtrî kulluğudur!."
hf
"Her kuş kendi
sürüsüyle uçar."
Kim ne için var edilmişse er geç ona döner...
Öyleyse, bizler de her ne mânâ için var olmuşsak, eninde sonunda, o
mânânın gerektirdiği hâl ile hallenecek, o mânânın oluşacağı ortama dönecek ve
böylece Allah`a karşı fıtri
kulluğumuzu yerine getirmiş olacağız.
"Bu varlıkta,
var olan her şey Allah`a kulluk etmektedir."
hükmü;
"Allah kulluğu
için, insanların ve cinlerin var olması"
hükmü, bu fıtrî
ibadeti, yâni, "ne mânâ için
var olmuşsa, o mânâyı yerine getirir, o mânânın gereği olaylarla o sûrete
bürünür, o mânânın gereğini yaşar" anlamıdır...
hf
YARADANIN YARATIŞ AMACINA UYGUN YAŞAYARAK
YARATIŞ HEDEFİNE ULAŞMAMIZ,
FITRÎ KULLUĞUMUZDUR
“ALLAH” kelimesi bir isimdir ve bir varlığa
işaret etmektedir sadece... “ALLAH” isminin işaret ettiği varlığın özelliklerine, yani sıfat ve özelliklerine de
yine çeşitli isimlerle işaret edilmektedir... Öyle ise bizim isimlerle
uğraşmayı bırakıp, isimlerin işaret ettiği anlamlar doğrultusunda işaret edilen
ZÂT’ı anlamaya çalışmalıyız ki, bu da somut bir ismi olan obje değildir!.
Dolayısıyla bizim çok iyi anlamamız gereken husus şudur:
Evrende bir nokta
bile olmayan dünyada yaşayan varlıklar,
“ALLAH” ismiyle işaret edilenin özelliklerinin, işaret ettiği
özelliklerle yaratılmış, sonsuz varlık içinde bir hiçtir!.. Tüm algılananlar,
O‘nun yarattıkları içinde bir hiçtir!.
Ve bizler, gene
onun dilediği özelliklerle, ve KENDİSİNİ düşünebilecek bir kapasite ve
özellikle yaratıldığımız için de bu yönden KULLUK yapmaktayız...
Gerçek kulluğumuz budur!.
“ALLAH” , “Âlemlerin Rabbı” olduğu
için; isimlerinin işaret ettiği özelliklerin seyrini murad etmiş ve bu
isimlerin mânâlarına dayanan yaratıklarını ”esmâ terkipleri” halinde ortaya
çıkartmıştır.
Yaratılmışların varlıklarını bu isimlerin mânâları
oluşturduğu için,onların bunun dışında kendilerine özgün vücutları ve
varlıkları yoktur! İş bu sebeple de, bu mânâlara dayalı varlıklarıyla,her an bu
mânâların gerçeğini ortaya koymak suretiyle “GERÇEK anlamda MUTLAK
yönden KULLUKLARINI” ifa etmektedirler.
İkinci bir mânâda “kulluk” ise, bireyin “Rabbi olan ALLAH’ı farketmesi,
ona kulluk için varolduğunu ve bu görevi yaptığını kavraması ve nihayet bu
halinin devamı için de her an gene ALLAH’a muhtaç olduğunu hissetmesidir! Ki,
bu da “göresel” anlamda “bireysel kulluk”tur
Allah her bir insanı, bir gaye ve bir amaç için yaratmıştır; ki, kişi,
ancak o yaradılış amacına uygun olarak kendisine kolaylaştırılmış davranışları
ortaya koymak suretiyle, yaradanın yaratış hedefine ulaşır... Ki bu da onun fıtri kulluğu’dur!
Kişi, bu mânâyı anlayıp, hazmedip, gereğince de yaşadığı zaman ise,
tahkiki imana erer, imanın hakikatını yaşar.
“ALLAH” herkesi ne için yaratmışsa, o yaratılış amacının kemâline ermesi için
HAKKETTİĞİNİ vermekte ve onu o işle meşgul etmektedir!. Herkes yaratılış
kemaline uygun işle meşgul olmaktadır... Yaratılış kemâline uygun olmayan ilim
yağmuru üzerine yağsa dahi, o bundan çok sıkı şekilde korunup, kuruduktan sonra
da yaratılış amacı yolunda yoluna devam etmektedir..
“Sana kulluk
ederiz”in anlamı, “Senin
bizi varediş gayene ve programlamana göre ne gerekiyorsa onu yerine getirmek
suretiyle görevimizi yaparız”... demektir.
hf
BİRİMİN FITRATI,
ONUN MANEVİ SURETİDİR
(PROGRAMIDIR-KADERİDİR)
VE BU PROGRAM ASLA DEĞİŞMEZ
Birim, var oluş gayesine uygun bir programla
yüklenir; ki bu oluş birimin "fıtratı"
diye bilinir!. Daha doğrusu, programı gelen meleki-kozmik etkilerle beyne
yüklenir!. O birimin mânevi sureti, onun programıdır; yani
"fıtratı"dır; yani kaderidir!.
Bu hususa işaret eden âyet
"KÜLLÜN YA'MELU ALÂ ŞÂKILETİH"dir. (17-84)
"TÜMÜ DE PROGRAMLARI (ŞÂKILESİ) DOĞRULTUSUNDA FİİLLER
YAPAR..."
dır. Bu hususa işaret eden çok önemli bir
âyet daha var:
"FEEKIM VECHEKE LİDDİYNİ HANİFA...." (30-30)
"VECHİNİ
HÂNİF OLARAK DİNE DÖNDÜR"
Hz. Rasûlullah
aleyhisselâma bu şekilde bir gerçek bildirildikten sonra evrensel sır açıklanıyor
ve bir gerçek daha vurgulanıyor:
Buyuruluyor:
"...FITRATALLAHİLLETİY FETAREN NASE ALEYHA;
ZALİKE DİYNÜL KAYYIM;
VE LAKİNNE EKSEREN NASİ
"FITRATALLAHİLLETİY FETAREN NASE ALEYHA":
"İnsanlar belli program üzere, programlanmış olarak
vardırlar".
"ALLAH"ın belli bir gayeye yönelik bir
biçimde, belli bir programla meydana getirmesi ile vardırlar.
"ALLAH" onlarda hangi isimlerin
mânâlarını açığa çıkarmayı dilemişse, o isimlerin mânâlarını açığa çıkarmaya
uygun bir beyin programıyla oluşurlar; ve o beyin programının gereğini meydana
getirirler!. Ve bu program da asla değişmez!.
"
Bazı müfessirler buradaki "tebdila"yı "ona bedel bulunmaz" şeklinde
tercüme etmişlerse de; buradaki esas ağırlıklı mana "değişmezliktir."
Yani, "ALLAH`ın
belli bir programla ve amaçla halkettiği varlığında asla program değişikliği
olmaz"!.
"O ne gaye ile var olmuşsa, o gaye üzerine yaşamına sonsuza dek
devam eder"dir, bunun mânâsı... Ve zaten:
"ZÂLİKE DİN`ÜL KAYYUM":
Ve "dinde
bu esas üzerine kaimdir", hükmü de bunu hemen tamamlıyor ve ondan
sonra diyor ki:
"VE LÂKİN EKSEREN NÂSİ
"Velakin insanların ekseriyeti bu gerçeği bilmezler"!.
Ya nasıl bilirier; işte bugün herkes nasıl
biliyorsa öyle bilirler... İşin bu gerçeğini bilmezler!.
İşte "ALLAH"'ın,
insanların her birini belli bir gayeye uygun olarak, kendindeki mânâları
seyretme amacına dönük "fıtrat"la
halketmesi konusunu isteyenler bizim, "TEKİN SEYRİ" isimli kitabımızda ve "Öz'ün Seyri" ve "Tekliğin Esasları" isimli
kasetlerimizden dinleyebilirler.
Şimdi biz, belli bir program üzere kendi kaderi
ile, "fıtratı" ile
varolmuş olan insanın; sadece kendi çizgisini, kaderini yaşayacağı hususunu
vurgulayan; kadere iman esasını
anlamamıza yardımcı olacak bazı açıklamalar yapmaya çalışalım…
hf
TÜM YARATILMIŞLAR
FITRATLARINA GÖRE TEKÂMÜLE BAŞLARLAR;
FITRATLARINA GÖRE TEKÂMÜL EDERLER;
VE TEKÂMÜLLERİNİN SONUNDA DA
ASILLARINA RUCÛ EDERLER!
Bil ki, vazifen hem kendine, hem de çevrene faydalı olmaktır!.
Bilirsin ki, bu dünyada bâkî kalmış kimse yoktur. Bütün yaratılmışlar
doğarlar ve tekâmüle başlarlar, fıtratlarına göre tekâmül ederler ve bu
tekâmüllerinin sonunda da asıllarına rücû ederler.
“SÖYLE, HEPSİ
PROGRAMLARI DOĞRULTUSUNDA HAREKETLERDE BULUNURLAR.” (17-84)
Efendimiz buyuruyor:
“Herkes ne iş için
yaradılmış ise, o fiillerde bulunur; kendisi için ne kolaylaştırıldı ise, onu
yapar!..”
Ve artık o kişinin âlemi de fiillerinin gerektirdiği yer olur.
hf
FÂTİHA
Bismi’llâh’ir-Rahmân’ir-Rahîm.
Elhamdu lillahi rabbil âlemiyn,
errahman-ir rahiym, mâliki yevmid diyn, iyyâke na’büdü ve iyyâke nestaıyn,
ihdinas sıratal mustakıym, sıratalleziyne en’âmte aleyhim gayrıl mağdubi
aleyhim veladdâlliyn.
Anlamı:
Rahman ve Rahîm olan ALLAH isminin manâsıyla
(başlarım). Hamd, Âlemlerin Rabbı olan, Rahman ve Rahîm Allah’a aittir. Din
gününün mâlikidir. Yalnız sana kulluk eder ve yanlız senden yardım isteriz.
Hidâyet et bize, doğru yola; O doğru yola ki, en’âmda bulunduklarına nasip
ettin o yolu; gazâbına ulaşanların ve dalâlette kalanların değil.
hf
KURÂN-I KERİM’DEKİ EN BÜYÜK DUA
AYETLERİ
“FÂTİHA” SURESİDİR
Bilelim ki, Kur’ân-ı Kerîm’de mevcût bulunan en büyük dua âyetleri “FÂTİHA” sûresidir.
Bu sebepledir ki, namazın her rek’âtında bu âyetlerin okunması farz olmuştur.
Hazreti Rasûl aleyhisselâm bu konuda
şöyle buyurmuştur:
“Fâtiha’sız namaz olmaz”!.
Gene bu konudaki bir başka hadîs-i şerîf’te Fâtiha için şöyle buyrulur:
“Sana Kur’ân-ı Kerîm’deki
sûrelerin sevap cihetiyle en büyüğünü öğreteyim mi?.. Bu sûre, “Elhamdulillahi
rabbul âlemiyn”dir.”
Gene bir başka hadîs-i şerîf’e göre, Fâtiha sûresi “Kurân’ın
anahtarıdır”.
Fâtiha sûresi ile alâkalı, bu sûrenin faziletini bildiren pek çok hadîs-i Rasûlullah mevcut olmasına rağmen, biz
bu konuda daha fazla konuşmak istemiyoruz.
Ancak şunu belirtelim ki, hergün 41
Fâtiha okumayı alışkanlık edinenler bunun pek çok faydasını zaman içinde
müşahede ederler.
Ayrıca sahabeden bazı zevât çeşitli ağrılara karşı gene bu sûreyi
okuyarak çok faydalandıklarını bildirmişlerdir ki, bunu daha sonra da tecrübe
edip yararını gören bir hayli insan mevcuttur.
Fâtiha’nın ayrıca belli bir süre ile kayıtlı olmaksızın 40 bin defa
okunmasının da kişiye ölümötesi yaşamda çok büyük faydalar hasıl edeceği
çeşitli Evliyâullah tarafından ifade
edilmiştir.
hf
“FÂTİHA”DA
“ALLAH” KAVRAMINI NE OLDUĞU BİLİNCİ UYANDIRILIR
VE EVRENDE GEÇERLİ OLAN “SİSTEM” İLE
İNSANLIĞIN TÂBİ OLDUĞU MEKANİZMA
AÇIKLANIR
.Şayet dikkat ettiyseniz, "İKRA" âyetlerinde "neyin",
"niçin", ve "nasıl" "oku"nması
üzerinde durulmuştu...
"Besmele'li Fâtiha" sûresinde ise "İnsanda,
ALLAH kavramının ne olduğunun bilinci uyandırılmaya çalışılıyor ve evrende
geçerli sistem ve insanlığın tâbi olduğu mekanizma" açıklanıyordu...
Nihayet şimdi ele aldığımız Bakara Sûresi’nin bu ilk âyetlerinde
ise bunların devamı olarak, insanın neler yapmak suretiyle, “nasıl
korunabileceği” belirtilmektedir..
Şayet, "OKU"NAN sistemi, böylece
anlayabildiysek; bu durumda elimizden ne gelir?
Ne yaparsak, bizden ne meydana gelirse, karşılığında -ya da bir diğer
ifade şekliyle- neticesinde bizim için ne gibi şartlar oluşur?
Bu soruların cevabını da, gene "Kur'ân-ı Kerim’e";
"Bakara" Sûresi’nin ilk beş âyetine dayalı bir şekilde vermeye
çalışalım...
……
hf
FÂTİHA “OKU”MAK
Namazın ne olduğunu ve Namazda, FÂTİHA OKUMANIN ne olduğunu iyi anlamak
gerekir...
Arapça Fâtiha Sûresi’ni bilmezsen, o kelimelerin işaret ettiği mânâları
bilmezsen, Fâtiha’nın mânâsını nasıl tercüme edeceksin ki, Fâtiha okumuş
olasın?
Bugün Fâtiha’yı ezberleyip mânâsını düşünemeyecek kadar AHMAK bir insan
varsa, ona da Fâtiha okumak zaten gerekli değildir!..
hf
“FÂTİHA”SIZ NAMAZ OLMAZ
Nasıl ki, günde beş defa yıkanan birinin üzerinde maddi bir kir, pislik
kalmazsa, aynı şekilde günde beş vakit namazını eda eden kişinin de üzerinde
günâh kiri kalmaz.”
Ama, burada bir incelik var. Bu anlatımda dikkat etmeniz gereken bir püf
nokta var:
Yine Hz. Rasûlullah buyuruyor
ki:
“Fâtiha’sız namaz
olmaz!“
Namazı edâ etmiş olmanın ana şartı, her rekâtta Fâtiha sûresini
okumaktır. Nedir o Fâtiha sûresi bir kez okuyalım;
Bismillâhirrahmanirrahim elhamdulillâhi rabbil âlemin..............
veleddââlliyn âmin.
“Eğer bu, namazda okunmazsa o namaz yerine gelmiş, edâ edilmiş olmaz”
diyor, Hz. Rasûlullah. Ve, yine buyuruyor ki:
“Namaz, mü’minin
mi’râcıdır.”
Buradaki “namaz mü’minin mirâcıdır” ifadesini iki yönlü ele almak lâzım.
Namazın mi’râc
olması…
Mi’râcın namaz
olması…
Namazın mi’râc olması ne demek?.. Mirâcın namaz olması ne demek?..
Edâ edilen her namaz, kendisiyle öncekilerin arasındaki günâhların
affına vesile oluyor.
Günün her hangi bir vaktinde, ansızın ölebilirsin. Öldüğün anda artık
ana-baba, eş. çocuk, koltuk, iş, para, mal-mülk gibi değerlerin hiç geçerliliği
kalmayacak. Tek başına başka bir âlemde ve ortamda olacaksın.
Bu ortama, dünyada yüklediğin tüm beşeri yükler ve günâhlarla gitmek mi;
yoksa, bütün bu beşeri yaşamdaki günahlarından arınarak, temizlenerek gitmek mi
evlâ?
Evvelâ buna bir karar vermek lâzım!.
Eğer günâhlardan arınmış, temizlenmiş olarak gitmek istiyorsak, bunun en
kolay yolu günde beş vakit namazı, vakitlerinde edâ etmektir.
Şöyle dediğinizi işitir gibi oluyorum;
“Eee canım, Allah ona para vermiş, imkân vermiş. Hacca gitti, bütün
günâhlarını sıfırladı geldi. Benim param olmadığı için gidemedim!.”
Senin paran yoksa, imkânın yoksa Cenâb-ı Hak sana da beş vakit namazı
ihsan buyurdu. Günde beş vakit edâ ettiğin zaman her bir namaz arasındaki
günahlardan temizlenip, arınıp, sıfırlanıyorsun!.
Peki?.. Bu beş vakit namaz da neye bağlı?..
Fâtiha’nın okunmasına bağlı!.
“Fâtiha’sız
namaz olmaz!.”
hf
FÂTİHA’DA ÖYLE BİR SIR
VARDIR Kİ
O SIR NEDENİYLE FATİHA’SIZ NAMAZ OLMAZ
Fâtiha sûresinde ne var ki,
“Fâtiha”sız namaz olmuyor?.
Kurân'ın diğer
sûrelerinde olmayıp da sadece Fâtiha sûresinde olan ne?.
Fatiha sûresinin en
önemli en can alıcı âyeti;
“İyyake nâ’budü ve
iyyake nestaiyn” dir.
İnsanın bütün
günahlarının bağışlanmasına sebep olan âyet, “iyyake na’budü ve iyyake
nestaiyn” âyetidir. Niçin?..
Buna girmeyeceğim...
Herkes kendi bünyesinde, kendi ilmine göre, kendi mertebesine göre düşünsün
araştırsın!..
Ama buradaki sırrı size
söylüyorum.
Buradaki sır “iyyake
na’budü ve iyyake nestaiyn” dir. Onun için namazda Fâtiha'yı okurken
özellikle bu âyeti düşünerek okuyun!.
Üstünde durarak
okuyun!.
Namaza durduğunuz
zaman, ezbere, düşünmeden, bir teyp gibi değil; namazı düşünerek, üstünde
durarak okursanız, farkını ve faydasını mutlaka görürsünüz.
Bu masayı üstün körü,
şöyle bir silmek var; bir de bastırarak, işine önem vererek silmek var.
Ehemmiyet vererek silersen tozu, masa daha iyi temizlenir.
“İyyake na’budu ve
iyyake nestaiyn” âyetini de düşünerek, anlayarak, hazmederek tekrar edersen,
mermerin üzerindeki kirleri böyle almışın gibi bütün günahlarından arınır,
temizlenir, pâklanır ve o namaz sonrasında vefat edersen, o namaza kadar olan
bütün günahlarından arınmış olarak ahirete intikal edersin...
Böyle bir kısmeti böyle
bir şansı, imanı olan hiç kimse tepmez!
Öyleyse, bize verilen
beş vakit namaz nimetini çok iyi bilelim.
Vaktin yok, mümkün
değil, sünnetlerini kılamıyorsun. Kılamazsan da hiç olmazsa fazladan geçtik,
farzları edâ etmeye çalış ve Fâtiha'yı okurken de bilinçli, şuurlu olarak oku!.
Özellikle “iyyake na’budu ve iyyake nestaiyn” âyetini bilinçli,
şuurlu bir şekilde düşünüp tefekkür ederek tekrar et!.
Allah, bütün
namazlarınızda bilinçli olarak Fâtiha'yı OKUmayı ve özellikle bu âyetin
üzerinde durmayı, anlamını açmayı bize kolaylaştırsın!. Bu sırrı anlamayı bize
nasip etsin!.
Ben bu sırrı size
açamam!..
Niye açamam?..
Çünkü siz, yumurtayı
dışarıdan kırarsanız, içindeki civcivi öldürürsünüz.
Civcivin kendisinin
yumurtasını kırıp dünyaya çıkması, açılması gerekir. Vaktinden evvel yumurtayı
kırdığınız takdirde içindeki civcivi öldürmüş olursunuz.
Siz, kendi yumurtanızı
kendiniz kırarak çıkmak zorunda olduğunuz içindir ki, sırrın “iyyake na’budu
ve iyyake nestaiyn” olduğunu söyleyebilirim. Ama, niye bu âyette böyle bir
sır var; bunu açamam!.
hf
FÂTİHA “OKU”NUNCA,
ZATEN YAŞANIR!
(Soru: Fâtiha’yı
yaşamak, içerdiği anlamlarla hallenmek şeklinde anlayabilir miyiz?
Eğer doğruysa bu konuyu
biraz daha açmanız mümkün olur mu ? Teşekkürler..)
Fâtiha
"OKU"nunca, zaten yaşanır...
hf
“FÂTİHA’YI
TAKLİT YOLLU OKUMAKTAN
KURTULMANIN
İŞARETİ
Fâtiha’yı olsun, taklit yollu okumaktan
kurtuldunuz mu?...
Fâtiha’yı taklit yollu okumaktan kurtulmanın
işareti, Kurân’da anlatılan mânâları kendinde bulmaktır; ve Kurân’ı yaşamanın
mânâsı da sanırım budur...
hf
ÖLEN KİŞİ,
OKUNAN “FÂTİHA”DAN,
DÜNYADAYKEN YARAR SAĞLADIĞI KADAR
YARAR SAĞLAR!
(Soru: “Cenâze namazında ölen kişi için Fâtiha okunmuyor çünkü feth
kapanmıştır artık, ama ölülerin ardından Fâtiha gönderiliyor, aradaki farkı
açar mısınız lütfen...)
Dünyadayken Fâtiha’dan yarar sağladığı kadar, öldükten sonra da yarar
sağlar!.
hf
FATİHA SONUNDA NİÇİN
AMİN DENİR?
(Soru: “Fâtiha’yı OKUyanın “AMİN” demesi, yani Tek’lik açısından “AMİN”
ne anlama gelir Üstadım?..)
OKUduğun Fâtiha’nın anlamının seni algılayan tüm birimler tarafından
tasdikini istemektir...
hf
FAZİLET
Fazilet, yanlışını idrâk ettiğin anda kendine itiraf edebilmek ve onun
gereğini uygulayabilmektir!.
hf
FAZİLET,
YANLIŞINI İDRÂK ETTTİĞİN ANDA
KENDİNE İTİRAF EDEBİLMEK
VE GEREĞİNİ UYGULAYABİLMEKTİR!
Yaşamda insan tek başına bu dünyaya geliyor ve tek başına çekip
gidiyor!.
Tek başınıza bu dünyadan çekip gitme durumunuzda ne olacak?
Şeytan, en büyük şeytaniyetini insanları birbirleriyle
uğraştırmak suretiyle ortaya koyar.
Günümüzün
büyük kısmını, dikkat edin, “falanca böyle yapmış, filânca şunu demiş, Ahmet
bunu yapmış, Ayşe böyle demiş...” diyerek geçiriyoruz.
Bu
şekilde geçirdiğimiz her dakika ve saat, Şeytan’a kulluk etme ve ona tapınma
halindeyiz demektir.
Allah
bizleri, birbirimizle uğraşmak, birbirimizin dedikodusunu yaparak ömür tüketmek
için yaratmadı.
Önemli
olan, falancanın, filâncanın ne yaptığı değil, senin kendi geleceğine dönük bir
biçimde ne yaptığındır.
Hiç
kimseye hiç bir şey zorla verilmiyor.
Eline
geçeni alırsın, işe yarıyorsa değerlendirirsin; işine yaramıyorsa
değerlendirmezsin! Benim yolum, kendi doğru yolum bu dersin, kendi yolunu
kendin çizersin...
Ama,
şu önümüzde kalan kısacık zamanı başkalarının hakkında konuşarak tüketecek
kadar lükse hiç birimiz sahip değiliz!.
Ölüm
sonrası yaşamı ne kadar biliyoruz ve bu yaşama kendimizi ne kadar
hazırlıyoruz?.
Sualler
bu kadar basit!.
Eğer,
bir daha dünyaya gelip yapmadıklarını yapma şansın yoksa; ki bu durum kesin bir
hükümdür!.. Eğer şu dünyada geçireceğin vakit, daha sonraki sürecin milyarlarca
ve milyarlarca sene sürecek boyutuna göre okyanusa dalmış bir kuşun gagasındaki
damla kadar az ve kısa ise!..
Ve
sen, geleceğini sadece bu süreç içinde kazanma şansına sahip isen!..
Hâlâ
daha dedikodu ile, gıybet ile, etraf hakkında konuşmakla vaktini harcayacak
lükse sahip olduğunu mu zannediyorsun?.
Aklı
olan, zorunlu konuşmanın haricinde kalan tüm vaktini "zikir"
ile değerlendirir, tesbih ile değerlendirir.
Nerede olursa olsun, abdestli veya abdestsiz, her halükârda
zikir yapılabilir.
Öyleyse
yapılacak şey, yanlışlardan en kısa zamanda dönmektir.
Fazilet, yanlışını idrâk ettiğin anda kendine itiraf edebilmek
ve onun gereğini uygulayabilmektir.
İnsan, dün ile oyalandığı takdirde, yarınını kaybeder.
Yarınını kazandırmayacaksa, dünden bahsetme!
hf
FAZİLET,
“HERKES” GİBİ, “HERKES”E GÖRE DEĞİL;
İLME GÖRE, İLMİN DOĞRULTUSUNDA
KENDİ AKLI VE MANTIĞIYLA YAŞAMASIDIR!
“Herkes”in kaç kişi?.
Kendimizi aldatmak, yaptığımız işi mâzur göstermek
için çoğumuz pek çok zaman bu kelimenin, kavramın ardına sığınırız…
“Herkes”!
Bazen birkaç arkadaşındır “herkes”… Bazen anan-baban; bazen kardeşlerin… Bazen
komşundur; bazen işyerindeki birkaç insan!
Ya geride kalan milyarlarca insan?. Onların değer
yargıları, bakış açıları?...
Esasen bu
kelimeyi, hep kendi fikrimizi güçlü göstermek istediğimizde kullanırız,
başkalarına karşı!.
Zayıf insanın, ya da zayıf aklın, zayıf düşüncenin,
aczin savunma kalkanıdır, “herkes”!.
Kuvvetli kişiliğin, kapsamlı düşünen akıllı
beynin, “herkes”e ihtiyacı
yoktur!.
Bu beyinler,
kişiler, araştırırlar, soruştururlar, düşünürler ve doğruluğuna hükmettikleri
şeyi “herkes”e rağmen uygularlar!. Onların ağzından “herkes”
kelimesini duymazsınız!… Onlar
yaşamlarına “herkes”e göre
yön vermezler!.
Fazilet, “herkes”
gibi, “herkes”e göre değil; ilme
göre, ilmin doğrultusunda kendi aklınla ve mantığınla yaşamaktadır!.
hf
FELEK
ARŞ’IN ETRAFINDA
FELEKLER VARDIR
Önce Tasavvufun en önde gelen simâlarından Muhyiddin A’râbî’nin
âlemin ve burçların oluşu hakkındaki görüşlerini dinleyelim özetle; Fütuhatı
Mekkîye isimli eserinden...
MUHYİDDİN A’RABİ DİYOR Kİ:
“Hak Teâlâ, kendinde bir şey yok iken, mevcûdiyet
sıfatıyla sıfatlanmıştır. Diyebilirim ki, Hak Teâlâ, mevcûdiyetin ta
kendisidir.
Rasûlullâh sallullahu aleyhi ve sellem efendimiz:
“Allah vardı ve onunla beraber hiçbir şey yoktu.”
Buyurmuşlardı.
Hak Teâlâ kendi nefsi ve hüviyeti yönünden
bilinmez; bu bilinmezlik ve görünmezlik keyfiyetine de “İLİM” denmiştir.
Hak Teâlâ’nın evvelki şekli, buluta benzer bir
duman şeklinde olmasıdır. Burada âlem, “Bâtın” hükmüyle mevcuttu. Bâtınî
hükümden ise âlemin zuhûru imkânsızdır.
İşte bu ilk duman da Rahman’ın “Zâhir” adı
olmuştur. Bu durumda kendi nefsini görerek ilmî ve özel bir tecellî ile ruhî
şekillerden birini seçmiştir. Bundan sonra Zâtıyla nefsine bakınca nefsini
sayısız sıfatlarla muttasıf olarak buldu. İşte bu buluşu meydana getiren ilk
bakış, İLİM’di.
İlimde mevcût olan bu sıfatlara da “mâkûlât” dendi.
Aynı zamanda “Aklı Evvel” adını bu bakışı yapması hasebi ile aldı. Bu akıl,
âlemlerin duman ve bulut içinde gizli olan sıfatlar olduğunu, bunun da kendi
nefsi olduğunu seyreyledi. Ve bu sanki gölge olan aklın zâtından uzanan varlık,
o tecellinin nûrundan oluştu.
Buna da “Levhi Mahfuz” veya “Zâti Tabiat” denildi.
Bununla beraber bu boyutta bunun tümüne Hayat, İlim, İrade, Kelâm denildi.
Rükûnler boyutunda ateş-hava-su-toprak;
cisimler âleminde sıcaklık, rutûbet, soğukluk,
kuruluk;
canlılar düzeyinde de kan, safra, sevda, balgam
denilir.
Bundan sonra “Akl-ı Evvel”, çehresini o dumana
çevirerek, kendisinden neler kaldığını görmek istedi. Fakat bu sıfatların
varlığının dışında hiçbir şey göremedi. İşte bütün âlemin sûret ve şekilleri bu
zulmet ve gizlilik içinde bulunmaktadır. Hak Teâlâ’nın ARŞ’I da bu zulmet
içindedir. Arşın etrafında da kürsü, felekler, cennetler, semâlar, rükûnler ve
doğurucular vardır. Bu varlığın babası Akıldır, anası Nefs.
EVRENDE
ÇARKI FELEKLER DÖNÜYOR…
Âlem zikirde, âlemler zikirde…
Âlem tesbihte; âlemler tesbihte…
Nokta dönüyor, kendi yaratılış amacı çevresinde…
Noktada dönüyor her nokta kendi yaratılış gâyesi
çevresinde!
Her şey dönüyor, Bir Şey çevresinde!
Melek var, “RUH”
adıyla mümtaz!
“Melek”ten
olma melekler… Meleklerden olma melekler!
Melekler var âzîm… Melekler var, perdeli! Melekler
var, melekeleri seyrettiklerinden perdeli!
Melekler, nur!
Melekler, şuur!
Melekler, gayyûr!
Melekler kâh oluyor bir yaratık; kâh oluyor bir
başka yaratık! Melekler kendi aralarında oynaşıyorlar! Evrende, çarkıfelekler
dönüyor; çarkı felek iş bitiriyor, diyoruz biz!
hf
YILDIZLAR FELEĞİ
(GALAKSİLER)
Geçmişte kullanılan klâsik anlatıma göre, Dünyanın
yaşadığımız zemini üzerinden, Ay yörüngesine kadar olan sahada yedi kat yer vardır.
Ve bu anlayışa göre biz, şu anda yedi kat yerin dibinde
yaşamaktayız!.
Bizim üstümüzde altıncı kat yer, üstünde beşinci yer ve
Ay’a kadar birinci kat yer vardır.
Esasen bu anlatım, bizim atmosfer tabakalarını
tanımlamaktadır.
Atmosfer dışında birinci semâda yani gökte Ay vardır,
ikinci katta Merkür, üçüncü katta Venüs, dördüncü katta Güneş, beşinci katta
Mars, altıncı katta Jüpiter ve yedinci katta da Satürn ve diğerleri mevcuttur.
Bundan sonra “yıldızlar
feleği” denen “galaksiler” vardır.
hf
ATLAS FELEĞİ
Muhyiddini Arabi şöyle devam
ediyor;
“Hak Teâlâ burçlarında olan hazinelerden ve etkili bilgilerden bir şey
almak için 12 melâikenin elinde bulunan bu yıldızlardan her bir yıldızı ATLAS
feleği içinde yerleştirmiştir.”
İçinde yerleştirmiştir yani güneş sistemimiz dışındaki galaksi içinde!
hf
ATLAS FELEĞİ
CENNETİN SEMÂSIDIR
Muhyiddin A’rabi diyor ki:
……
Cenâb-ı Hak Teâlâ oniki burcun mümessili olan her
bir melâikeye otuz ilim hazinesi vermiştir. Bu burçlardaki melâikeler kâinatta
lüzumlu olan şeyleri bu ilim dolabı olan burçlardan olarak indirirler ve bir sene
ile yüz sene arasında dünyada bırakırlar.
Cennet ve Cehennem ehline nezâret hakkı da bu 12
burca verilmiştir. Cennetteki hükümler hep bu 12 burçtan çıkar.
Cennetlerdeki meydana getirişlerden tutun da; yemek
ve içmek, nikâh ve hareket, değişiklik ve şehvet gibi şeyler hepsi o
hazinelerden inen 12 burcun temsilcileri eliyle ve Allah’ın izniyle olur. Adn
cenneti hariç, diğer cennetleri bu 12 burcun mümessilleri bina etmişlerdir.
İnsanın âhıret neşeti, berzah neşeti gibidir.
İnsanın bâtını, kendisine göre bir hayâldir.
Mükevkep felek cennetin tabanı, atlas felekte
cennetin semâsıdır. Hava, âlemin hayatıdır. Bu nemli sıcak bir havadır. Hava
içindeki nisbetler ve dereceler yükseldi mi buna ateş adı verilmiş olur.
Hararet ve rutubet derecesi düştüğünde ise su adını almış olur. Havadan gayrı
süratle değişecek bir şey yoktur.
hf
“FECR”
Bu hakikatin, sırrın (KADR) ne olduğunu bilir misin?
KADR sürecinin
yaşandığı “yok”luk karanlığı (gecesi), bin ayda (80 küsur yıllık insan
ömrü sürecinden) yaşanabileceklerden daha hayırlıdır.
Melekler (melekî
kuvveler-kanatlar bu kuvvelerin 2-3-4 yönlü olması) ve ruh (varlığındaki
hüviyetin ”HU” hakikatin anlamı), kişinin rabbinin (esma
terkibinin-varlığını oluşturan Allah isimlerininin bileşiminin) izni (kapsamı-kapasitesi)
kadarıyla, şuurunda açığa çıkar; böylece o anda, kendi “yok”luğu
hissi yanısıra, mutlak var olan “ALLAH”ı hissedip yaşar! Her hükümden
“Selâm”ette olarak!.
Bu hâl, tâ ki, tekrar varlık, beşeriyet hissi ve fikri ağır basana (FECRE
dönene) kadar devam eder.
hf
FELSEFE
FELSEFE,
GÖRÜLENDEN YOLA ÇIKAN
VE
ELDEKİ MEVCUT BİLGİLERE
DAYALI BİR SİSTEMDİR…
ONUN İÇİN DE YANILMAYA
MAHKÛMDUR
Din ile felsefe arasındaki en önemli fark
şudur:
Felsefe, görülenden yola çıkarak, varlığın , yaşamın,
yaşam içinde insanın yerinin ve davranış kökeninin tesbit edilebilmesi
çalışmalarını yapar.. Bilgiye, görgüye, kültüre, ilme dayanır yani zâhirde
mevcut beş duyuyla algılanan donelere dayanır.
Din ise görülmeyenden yola çıkarak,
görülmeyenin verilerine dayanarak görülenlerin deşifre edilmesi sistemine
dayanır. Zira dini vahiy esasına dayanarak bildiren peygamberdir.
Allah
Rasûlü normal göz ile, beş duyu ile algılanamayan bir biçimde algıladıklarını
esas alarak, onlara dayalı bir biçimde görülenleri deşifre edip değerlendirme
sistemini getirmiştir. Bu ikisi arasında uçurum vardır; çünkü gördüklerin,
göremediklerin yanında nedir? bir hiç! Sonsuzda bir hiç!
Bu
yüzdendir ki felsefe her halükârda
yanılmaya mahkûmdur.
Gördüğüne
göre bir sonuç çıkaracak; ama göremediği bir başka esasın yanında o sonuç
değerini yitirecek hiç olacak..
Buna
karşılık din görülmeyen gerçekleri
de esas alan bir biçimde varlığı değerlendirme yoluna gidecek; bunun
neticesinde gerçek değerler idrak edilebilecektir. Onun içindir ki felsefe eldeki mevcut bilgilere dayalı bir
sistemdir; değerleri de ele geçenlere GÖREdir;
yani izâfidir!
hf
FELSEFEDE,
ÇEŞİTLİ BİLGİLERİ ALIP
DEĞERLENDİRMEK SURETİYLE
BELLİ BİR DÜNYA
GÖRÜŞÜNE SAHİP OLABİLİR;
BUNUNLA BERABER
DİLEDİĞİN GİBİ YAŞAYABİLİRSİN!!!
Din (sistem) ise başlangıçta kolaylıkla
kavranamayacağı için, imana dayalı bir sistemdir... Ama yanlış anlamayalım, din
imana dayalı bir sistemdir derken, burada imanla
iş biter anlamında kilitlenmeyelim!
İmandan gaye ameldir!
Bir şeyler
yapmaktır! Bir şeyler yapmak için de önce onun yapılmasına iman etmek lazımdır.
İman etmek
görülmeyene olur; görülen şeye iman
olmaz! Gördüğün bir şey için, iman
ediyor musun, denmez.. Zaten onu görüyorsun, bu yüzden burada iman söz konusu olamaz..
İman görülmeyene olur.. Görülmeyene iman etmek suretiyle, o görülmeyenin
yapısal özelliklerine, yapısına, tarzına, sistemine, şekline göre gerektiği
gibi fiiller ortaya konulur. Yani, görülemeyen gerçeklere dayalı bir şekilde
çalışmalar yaparak, varlığın sırrına, aslına, orijinine ermektir din..
Felsefe ise eldeki mevcut doneleri değerlendirmek
suretiyle varlığın yapısını ve sistemini çözmeye çalışmayı ve bunların içinde
insanın yerini tesbit etmeyi hedef almıştır.
Felsefe ile
din arasındaki farkın muazzamlığı
apaçık ortada değil mi?
Beş milyon
veya beş milyar ile sonsuz arasındaki fark ne ise; felsefe ile din
arasındaki farkta budur işte!
Felsefede çeşitli bilgileri alıp değerlendirmek
suretiyle belli bir dünya görüşüne sahip olabilir; bununla beraber dilediğin
gibi yaşayabilirsin...
Buna
karşılık dinde ise, bir takım
çalışmalar yapma zorunluluğu söz konusudur; bu zorunluluğu ise idrakın veya imanın oluşturur.
Çünkü, Din sana diyor ki...
Gelecekte senin için şöyle şöyle bir yaşam söz konusu...
Bu yaşamın üzüntü ve sıkıntılarından kurtulmak; güzelliklerini yaşamak istiyorsan,
bunun için şu tarz çalışmalar ve davranışlar ortaya koymak zorundasın! Aksi
takdirde o hedefe ulaşabilmen mümkün değildir!
Evet, Din bunu söylüyor!
Öyle ise dinde esas mesele,
"iman" edilen konularda
yapılması gereken çalışmalardır... Yani, imandan
öte, esas olay, inancın sonucu olan
ameldir, yani fiillerdir...
Zira, sadece "iman
ettim" demek yeterli olmayıp; önemli
olan, o imana dayalı hususlarda belli fiilleri ortaya koymaktır!
Âyet-i Kerime’de ne deniyor:
"İMAN EDİP, KURTULUŞA
ERDİRECEK OLAN FİİLLERİ TATBİK EDERLER"
"İNSAN İÇİN KENDİ
ÇALIŞMALARININ SONUCUNDAN BAŞKA BİRŞEY SÖZKONUSU DEĞİLDİR"
İnsan daima kendisinden çıkan
fiillerin sonuçlarıyla karşılaşacaktır!
Her aşamada yaptıklarının
neticeleri, bir sonraki aşamada o kişi için otomatik olarak oluşmaktadır..
hf
FERÂSET
(KAPSAMLI İLERİ
GÖRÜŞLÜLÜK)
……..
Bu bir idrâk ve anlayış
meselesidir... Bunu anlamanın iki yolu vardır.
Birinci yolu,
kapsamlı ileri görüşlülüktür... “Ferâset”
de derler buna aranızda!. Kişinin karşısındakinin yapısal özelliklerini hemen
derhal farkedebilmesi, idrak edebilmesi hâlidir. Bu ender rastlanır, hatta çok
ender!
hf
FERÂSET,
“SEZGİ”NİN
ÖTESİNDEDİR!
Ancak, akıl
belli bir kemâle gelmişse, beş duyuya dayalı örnekleri alıp kendi bünyesinde
değerlendirir ve buna dayalı bazı çalışmalar yapabilir... Bu arada altıncı,
yedinci, sekizinci duyular durumunda olan sezgi veya sezginin ötesinde olan
feâaset, veya ilham yolları ile gelen çeşitli bilgileri de bir potada eritip
değerlendirir ve bunun çok üst neticelerini yaşar!..
İşte o
zaman “akl-ı kül”e yaklaşmağa başlar.
hf
“SİSTEM”,
FERÂSETLE OKUNABİLİR!
Sistem
nasıl “OKU”nur..?
Varlığını meydana getiren “rabbani kudret + bilinçle”,
yani basiretle, ferâsetle, nüfûziyetle, beş duyunun algıladığı boyut
değerlendirilerek...
hf
“İSİMLERİN MÂNÂLARI
İSTİKAMETİNDE FETİHLER,
HZ. RASÛL
ALEYHİSSELÂMIN FERÂSETİNİN ÇOK BÜYÜK
ÖLÇÜDE AÇILMASINA
VESİLE OLDU
Hazreti Rasûl
aleyhisselâm, Cebrail’in “SIKMA”sına mâruz kaldığı zaman, daha
önce de izah ettiğimiz yönüyle, “ALLAH”ın bazı “isimlerinin mânâları”
istikametinde son derece önemli “FETİH”lere kavuştu!.
Bu “isimlerin
mânâlarının” kendisinde daha büyük kapasiteyle ortaya çıkması, O’nun
basiretinin, ferâsetinin, nüfûziyetinin (yani yöneldiği varlığın
bâtınına nüfuz ederek onun yapısını, özelliklerini, varoluş gaye ve hikmetini
sezme hassası) çok büyük ölçüde gelişmesine vesile oldu...
Bu bir
anda, şıp diye ortaya çıkan, veya çıkacak olan bir olay değildi...
hf
FERD
Kendini tanımadan asıl gaye, Zâtını tanımaktır...
Zât ise, TEK’tir!.
Ya özünüze yönelirsiniz, ya da dışa yani çevrenize. İşte burada bu
gerçek anlatılarak “ÖZ”ün tanınması
için yapılması gereken şey anlatılıyor. Dıştan
içe yönel!.
Evet, yapılacak iş, fizik mânâda kopmak ya da çıkmak değil, daha
tafsilâtlı kendini tanıyabilmek için, dışa yönelimi azaltmak. Ve “Nefs”ten çıkmak!. “BENLİK”siz kalmaktır!.”
“Vâhidiyet”
mertebesi “Nefs” ile kâimdir. “FERD”dir “Nefs”!.
“Ahadiyyet” ise “Hüviyyet”tir ki, “eniyyet”
kabûl etmez...
“Ahadiyyet”,
“eniyyet” dolayısıyla “vâhidiyyet” mertebesine tenezzül eder ki, “Ferd” ismiyle
tanınır.
“Vitriyet” ise kesretin “hükmî”
nihâyeti dolayısıyla erişilen Tek’lik
mertebesidir. Kesret kavramının kalkışı ile “Vitriyet” hâsıl olur.
hf
FERDİYET SAHİPLERİ
“Ferdiyet” sahibi
denilen zevâtın sayısı devre göre on - oniki civarında olup, Gavs’ın tasarruf
dairesi dışındadırlar.
Zât tecellîsine mazhar kişilerdir.
Not: Daha geniş açıklama için “M
/ “Müferridun” bölümüne bakınız.
hf
FERDİYET SAHİPLERİNDE GERÇEKLEŞEN
ARINMA
SORU: Hz. Rasül’deki üç aşamalı
gerçekleşen genetik arınma, ”Ferdiyet
sahipleri”nin her biri için gerçekleşiyor mu?.
CEVAP: Evet!. Hepsi için geçerli; ancak, hepsinde aynı derece olmaz. Kemâlâtına
göre arınmaları da farklı olacaktır!.
hf
FERDİYET YAŞAMI
“Nefsi kül” kavramı kalkınca “Vitriyet”
yaşanır!.
İşte yukarıda, çıkılması gerekli olarak işaret edilen “Nefs”, nefsi küldür. Ki neticede “vitriyet” tahakkuk etsin ve Zât’a
yönelim başlasın. “Vitriyet”
kesretin nihâyeti ve kalkışı olarak, “Ferdiyet”
yaşamını getirir.
Bütün bunlar “Mardiyye nefs”
ismiyle işaret edilen bilinç düzeyinde başlar.
hf
BİLİNÇTE
“FERDİYET” KAVRAMININ KALKTIĞI BOYUT
İkincisi, “Refref”
dediğimiz yükseltici binek, Ruh beden!
Ondan sonrası hani Cebrâil’in de artık “Ben sana eşlik edemem… Gelemem!” dediği boyut, Bilinç Boyutu! Aklı
Evvel boyutu!.
O boyutta birimsellik kalkıyor artık! O Boyutun, Bilinç boyutunun
altındaki nokta, o mukadderatın yazılması, Kalem’in çıtırtılarını işitmesi..
O “Kalem’in
çıtırtıları” diye tabir edilen şey, kozmik plandaki ışınsal gürültüler!.
Ama o bizim tasavvur edebileceğimiz gibi birşey değil.. Onu ancak o
boyuta çıkıp da onu hissedebilen yaşayabilen biri farkeder. Başka türlü
farkedilmesi mümkün değil..
İşte bu yükselişin neticesinde bilinç boyutunda zaten “Ferdiyet” kavramı
da kalkıyor ortadan!.. Ne ins kalıyor ne cin kalıyor ne melek kalıyor... Bilinç
boyutunda varlığın tüm Tekliğini yaşıyor.
Yaşayan kendisi!
Rabbına mülâki oluyor. Rabbıyla karşı karşıya geldiği zaman zaten
kendisi kalmıyor. Çünkü zaten Hz. Musa’ya hitap gelmişti.. “Bana görün!” diyor.
”Sana nasıl görünüyüm ya Musa!” diyor. “Sana göründüğüm zaman sen kalmazsın!”
“Görün..” diyor. Musa gidiyor, ortadan kalkıyor; Rabbı kalıyor!
Aynı şekilde Hz.Rasûlullah da
Mirâc’a çıktığı zaman son noktaya geldiğinde Rabbına mülâki oluyor. Tabii bu
“Rabbıyla konuşması”, bizim anladığımız mânâda “sen-ben” ikili diyalog değil… O
anda o isimle tüm varlığıyla kendini zâhir kılan, HAK!
Böyle söylenir işte… Bunu hissedebilen hisseder... Yaşayabilen yaşar…
Gerisine de dedikodusunu yapmak düşer...
Kendi özündeki, varlığındaki Mutlak varlığın Kendini açık etmesiyle
birlikte O’nun dışında hiçbirşeyin kalmaması!
İşte bu yüzden diyor ki: “Namaz, müminin mirâcıdır!”
Ama bu cümleyi iyi anlayın... Bu
cümleyi iyi anlamak için iyi Türkçe bilmek lâzım..
“Namaz, müminin miracıdır.” Yani “Namaz, Mirâc’tır!” Yani “Mirâc,
Namazdır!”
hf
·
Işık hızını aşma
·
“Mânevi Ölüm”
·
“Şuursal Şehidlik”
·
İlâhi Sıfatlarla tahakkuk etme
·
Bâtınî kapanıklıkların fethi
·
Kişinin şuur boyutunda kıyametinin
kopması
·
Ölmeden evvel ölme
·
“Mutû kalbe en temûtu”
·
Allah’a rucû etmek
FETİH ise, fizik - biyolojik beden yaşamına devam ederken, ruh
dediğimiz dalga bedenin -ışınsal bedenin- bağımsızlığını kazanma hâlidir ki, bu
durum tasavvufta, “ÖLMEDEN ÖLMEK” diye
tanımlanır.
hf
FETİH,
FİİLİ
ÖLÜMÜN NETİCESİNDE MEYDANA GELİR
Senin şuur boyutunda
varlıkta Hakk’ın varlığının dışında birşey görmez hale gelerek herşeyden her
olandan razı bir halde ancak aksiyona reaksiyon verir bir halde yaşamandır.
Hükmi ölümün neticesi, tasavvufta KEŞİF dediğimiz haldir. Keşfin 7 mertebesi
vardır. Hükmi ölümün sonunda eğer o birimin mânâ boyutunda görev alması
sözkonusuysa, Ricali Gayb denilen Evliyaullah arasına girmesi sözkonusuysa, bu
görevi almasıyla birlikte onda fiili ölüm olur. Fiili ölümün sonunda da onda
FETİH dediğimiz hâl meydana gelir.
hf
FETİH, BERZAH
ÂLEMİ’NİN FETHİDİR;
Kİ BU FETİH
ANCAK
“YAŞARKEN
ÖLMEK” SURETİYLE GERÇEKLEŞİR!
“Sana
öyle bir FETİH verdik ki, bu kesin ve apaçık FETHE eriştir!. Ki böylece Allah
senin geçmiş ve gelecek tüm zenbini bağışlar; ve sana olan nimetini tamamlar;
ve seni gerçek yola erdirir. Ve sana öyle bir zafer verir ki, hiç kimse karşı
koyamaz!.’
Nakletmiş olduğumuz bu üç âyet-i kerîmenin zâhir
yâni ilk anda anlaşılan manâsı bütün tefsir ve meâllerde mevcût olduğu için
burada bunun üzerinde durmayacağım. Allahü Teâlâ’nın bize ihsan buyurduğu
açıklık ve irfan nisbetinde buradan anladığımız mânânın açıklayabileceğimiz
kadarına gelince…
FETH, kapalı olan bir şeyin açılması, ya da kişinin elde edemediği bir şeyi
elde etmesi anlamlarına gelir. Bu anlamlarladır ki, dünya hayatı içinde bir
kişinin elde edebileceği en büyük FETH, âhıret âleminden bir bölüm olan
berzah âleminin FETH’idir. Ki bu FETH’de ancak “yaşarken ölmek”
suretiyle gerçekleşir!.
hf
FETİH
ÖZELLİĞİ,
IŞIK
HIZINI AŞMAKTIR!
(Soru:
Işık hızını aşmak Fetih özelliğine sahip olmak anlamına gelir mi?..)
Evet!.
hf
FETİH
EHLİNDE YAŞANAN İLİM,
“LEDÜN İLMİ”DİR
Ledün ilmi, Zâtın, esmâsına olan
ilimdir...
Taalluku a’yân-ı sâbite’yedir! İkram yollu bir kula verilirse bu ilim
–Hızır ve Zâtiyyûn- gibi bir insanın tüm geçmişini ve gelecekte cennet veya
cehennemdeki hâlini ve bütün mertebelerde nereye ulaşacağını icmâlen bilir...
Bu ilim, kişide “FETİH” denilen bir hâl sonunda yaşanır hâle
gelir...
hf
FETİH,
HAKKEL YAKİN’İN
SONUCUDUR!
“Ölmeden önce ölmek” denen
sırrın “hakk-el yakini” ancak “mardiye nefs” kemâlinde gerçekleşir!. “FETH” hâli de bunun sonucudur!. Bunun
ehli de dünya üzerinde ancak onlarla sayılır!.
“Fetih” ehli olan görevliler dünya üzerinde tüm cereyan eden işlere
vâkıftırlar. “Keşif” ehli ise sadece görev alanı ile sınırlıdırlar.
hf
“FETİH”İN AŞAMALARI
FETİH 7 AŞAMADIR!
FETH
esas
itibariyle yedi derecedir. Bu yedi derecenin birinci dereceden olanının
gerçekleşmesiyle birlikte kişi FETH sahibi olmuş olur.
hf
FETHİN 7 DERECESİ
EVLİYAULLAH ARASINDAKİ 7 MERTEBEYE
TEKABÜL EDER
Fetih de yine 7 kademedir aşamadır. Evliyaullah arasındaki 7 mertebeye
tekâbül eder.
Fetih gelmiş olan yani ölmeden evvel ölmüş olan yani fiili ölümü tatmış
olan kişi sanki şehidler gibi şehidler nasıl fizik bedeni terketmekle birlikte
o anda ruh boyutunda serbest olarak yaşarlar dünya üzerinde her olayı görür
bilir müdahale edebilirse işte fiili ölümü tatmış olanda ki ölmeden evvel ölmenin tahakkukudur bu,
kişi fizik bedenden kendini kurtarmıştır ruh beden boyutunda yaşar, dilerse
herhangi bir yerde bedenlenir, bedenlenerek orada tasarrufta bulunur, dilerse
bulunduğu yerden dünya üzerinde olan bir olayı sanki orada yaşıyormuşçasına
bilir görür yaşar dilerse müdahale eder veya etmez. Yani ruh beden olarak sanki
fizik beden ölmüş gibi, fizik bedenden kurtulmuş bir yaşam içine girmiştir Fetih dediğimiz olaydır bu.
hf
FETİH İKİ TÜRLÜDÜR
FETH iki türlüdür;
1-Zâhir
FETH.
2-Bâtın FETH.
1- ZÂHİR FETİH
FETİH Sûresi, zâhir anlamı itibariyle Hudeybiye
anlaşması ve Mekke’nin fethi ile alâkalı bir çok hususu açıklar. Ancak ne var
ki, asla bu kadarıyla da değildir kapsamındaki anlamlar.
Bu sûrenin derinliklerinde öyle önemli bâtınî yâni
iç anlamlar söz konusudur ki, bunları ancak ehli kişiler bilir.
Biz bir iş’arî tefsir hazırlamadığımız
için burada bu derinliğe girmeyeceğiz. Ancak, ilk üç âyetin bâtınî anlamından
da sözetmeden geçmemiz mümkün değildir!. Zirâ, bu üç âyet tasavvuftaki çok
önemli bir hususa işaret etmektedir.
2- BÂTINİ FETİH
Bâtın FETH dahi iki türlüdür.
a-FETH
b-FETH-İ MÜBİN
hf
FETİH
KİŞİNİN
RUHTAKİ ÖZELLİKLERLE
YAŞAMINI
BU DÜNYADA SÜRDÜRMESİ HÂLİDİR!
FETH nedir?.
Kişinin içinde bulunduğumuz şu boyutta, bu bedenle
yaşarken; bir anda, beden bağımlılığından kurtularak, sanki ölmüş gibi,
tamamiyle ruh beden yaşamına geçmesi ve ruhtaki özellikleriyle yaşamını bu
dünyada sürdürmesi hâlidir.
hf
NURÂNİ FETİH SAHİPLERİNİN SAYISI
YERYÜZÜNDE 40 I BİLE BULMAZ!
“Ölmeden
evvel ölmek” denilen hâlin hakkel yakîn yaşanmasıdır. Bize
öğretilene göre, böyle kişilerin yeryüzünde sayıları kırkı bile bulmazmış,
nurânî FETH sahipleri olarak.
Evet, FETH bu yönüyle de ikiye ayrılır:
A.
FETH-i zulmânî
B.
FETH-i nûrânî
A- FETHİ ZULMÂNİ
FETH-i
Zulmânî, müslim ya da gayrı müslim tüm insanlarda meydana
gelebilir. Özellikle, hindularda, Budist felsefe mensuplarında görülen ve
FETH eseri olan bazı haller hep bu FETH-i zulmanî neticesidir ki,
din terminolojisinde bu hallere “istidraç” adı verilir.
FETH-i
Zulmânî’nin iki büyük işareti vardır. Birincisi bu tür FETH
kendisinde meydana gelmiş kişi Hazreti Rasûlullah aleyhisselâm’ı
kabul etmez. İkincisi de, birimsellikten, yâni kendini bir birim olarak
görmek perdesinden kurtulamamıştır!.
FETH-i
Zulmânî sahipleri, kişinin tüm geçmişini bilebildiği gibi,
aynı anda birkaç yerde bulunabilme, kabir ahvalini anlatabilme, CİNlerle
rahatlıkla iletişim kurabilme ve daha başka bazı akıl almaz davranışlar ortaya
koyabilme özelliklerine sahiptirler.
hf
İstidraç
yollu oluşan “fetih”te 7 mertebeden yalnızca iki mertebesi mevcutur.
hf
B- FETHİ NURÂNİ
(FETHİ MÜBİN)
FETH-i
Nûrânîde dahi benzer özellikler meydana gelir!. Ancak bir farkla ki, bu zevât
kısa sürede bu yaşama adepte olduktan sonra gelişmelerine devam ederler,
FETH’in üçüncü derecesinde Hazreti Rasûlullah ile ve sâir Nebi ve
Evliyâ ile buluşurlar ve berzah âleminin çeşitli sırlarını âgâh olurlar.
Bundan sonra da ricâli gayb arasında yerlerini
alırlar.
hf
FETHİ MÜBİN ODUR Kİ,
KİŞİ BU FETHİ KALDIRABİLİR
FETH-İ
MÜBÎN odur ki, gelen kişi bu FETHİ kaldırabilir. Bu ne demektir?.
Kişiye FETH geldiği zaman, yâni fizik -
biyolojik beden bağından kurtulduğu zaman, bu yaşam şeklini hazmedemeyip
kendini içinde bulunduğu boyutun şartlarına kaptırabildiği gibi, buna güç
yetiremeyip bedenden tümüyle de kopabilirler; ki bu da onun mutlak manâda ölümü
tadışına yolaçabilir.
FETH
geldikten
sonra, mutlak manâda ölüm gelmediği takdirde, o kişi beyin aracılığıyla gücünü
arttırmaya, ilmini çok daha üst seviyeye yükseltmeye devam eder yâni ilerleme
devam eder. FETH’in arkasından ölümün gelişi ise onu bulunduğu yerde
sınırlar.
hf
DÜNYADA BİR KİŞİDE AÇIĞA ÇIKACAK
EN BÜYÜK NİMET,
“FETHİ NURÂNİ”DİR!
“Ebrarın
güzellikleri, mukarreblerin kusurlarıdır” hükmünce,
Allah’ın Vahdâniyetini seyirden, beşerî yaşam şartlarınca perdelenmekten ileri
gelen kusurlarını bağışlar. Ve tam kemâliyle ihsan ettiği bu FETH ile
dünyada oluşabilecek en mükemmel nimeti ihsan etmek suretiyle sana olan
nimetini tamamlar. Zirâ, dünyada bir kişide açığa çıkacak en büyük nimet
FETH-i Nûrânîdir. Adetâ, dünyada yaşarken cennete girmek gibi bir şeydir
bu.
“Ve
sana öyle bir zafer verir ki, hiç kimse karşı koyamaz”!. Yâni bu
FETHİ-i Mübîne nâil olarak yaptığın çalışmalar ile seni öyle bir zafere,
başarıya ulaştırır ki Allah hiç bir aklı selîm sahibi sana, açıkladıklarına,
bildirdiklerine karşı koyamaz.
hf
FETİH,
ÇALIŞMAYA
BAĞLI DEĞİLDİR!
FETH kesinlikle
kişinin çalışmasına bağlı, yâni çalışmakla elde edilir bir şey değildir.
Hakkal
yakin, çalışmaya bağlı değildir. Saidlik gibi “kişi varolurken nasip olmuşsa”
dır. yani “feth” dir!
hf
“FETİH EHLİ”
“FETİH
EHLİ”,
FETİH
KENDİLERİNDE AÇIĞA ÇIKTIĞI SIRADA
KABİR SORGULAMASINI YAŞADIĞI İÇİN ARTIK
İKİNCİ
BİR DEFA DAHA BU SORGULAMAYI YAŞAMAZ!
“Ölmeden önce ölmek” denen hâlin üç mertebesi vardır.
a-İlm-el yakîn;
b-Ayn-el yakîn;
c-Hakk-el yakîn.
Birincisi –İLM-, konuyu yakîn
derecesinde müşahede ederek olaya ikân kazanmış olmaktır. Bu yukarda
bahsettiğimiz şartlara tâbidir. Ne var ki, o olayları çok farklı tepkimelerle
geçiştirir.
İkincisi –AYN-, olayı kendindeki
kuvvelerle âdeta yaşamış gibi görür, algılar, hisseder ve hazırdır o
şartlara... Ama gene de aynen birincide olduğu
gibi aynı aşamalardan geçerek yaşar.
Üçüncüsü –Hakk-, ise –ki bu zevâtın
sayısı fevkâlâde azdır- “Mardiyye” mertebesindeki evliyâullahta;
veya bazı ender sıra dışı inançsız insanlarda istidraç denen bir
biçimde gerçekleşir. Buna tasavvufta “fetih”
denilir. İstidraç yollu oluşan “fetih”te 7 mertebeden yalnızca iki
mertebesi mevcutur.
Bunlar, dünyada, bildiğimiz biyolojik
bedenle yaşarlarken; aynı anda, biyolojik bedenden tam bağımsızmışçasına
da yaşama özelliğini elde etmişlerdir. Bunlar bahsi geçen sorgulama
olayını “fetih” kendilerinde açığa çıktığı sırada bir şekilde
geçmişlerdir ki, artık onlar için ikinci bir defa kabîr âlemi sorgulaması söz
konusu olmaz.
Nitekim, Hz. Rasulullah aleyhisselâmın
boyut değiştirmesi sırasında “Allah sana ikinci bir ölümü tattırmaz”
denerek bu gerçeğe işaret edilmiştir. Yani, sen yaşarken “fetih” yoluyla bu aşamayı geçtiğin için, normalde
herkesin yaşadığı ölümü tatma olayı sırasında yaşanacakları yaşamazsın;
anlamındadır. “FETİH” Sûresinin başında da bu olaya işaret edilmiştir
zaten. Ne var ki, olayın bu derinliği açılmamış olanlar konuyu Mekke’nin
fethiyle ilgili olarak değerlendirmişlerdir. Bu gerçeği bilmeyenler, ikinci
ölüm olayını gelecekte ilerde bir zamanda oluşacak başka bir ölüm olayına
bağlamışlardır.
hf
FETİH
GELMİŞ KİŞİLER
DİLEDİKLERİ
TAKDİRDE
IŞINSAL
BEDENLERİNİ YOĞUNLAŞTIRARAK
ARAMIZDA BİYOLOJİK BEDENLE GÖRÜNEBİLİRLER!
İşte
bu fetih gelmiş, yani ölmeden ölmüş, ruhuyla, ışınsal âlemde
yaşama yeteneğini elde etmiş kişiler; diledikleri takdirde bu bedeni
yoğunlaştırmak suretiyle aramızda biyolojik bedenle görünebilirler ve çeşitli
işler başarabilirler.
Nitekim
bunun bir örneği de HIZIR
aleyhisselâmdır!. Dilediği anda biyolojik bedene geçip görünür, dilediği anda
da dalga boyutta yaşamına devam eder.
Bu
esastan olmak üzere gerek Abdülkâdir
Geylânî hazretlerinin ve gerekse daha başka fetih ehli zevâtın aynı anda
birkaç yerde görülüp yemek yemeleri, hep bu türden olaylardır.
Hazreti
İSA’da, şu anda yaşamakta olduğu RUH ya da bir tür hologramik ışınsal
bedenini tekrar yoğunlaştırmak suretiyle yeni baştan aramıza dönecektir ki, bu
dönüş yaşı da, ayrıldığı andaki 33 yaşın sureti ve şekliyle gerçekleşecektir.
Muhakkak gerçeği en mükemmel şekilde bilen Allah’tır.
hf
FETİH EHLİ
“VECHULLAH”I
DAİMİ MÜŞAHEDE İÇİNDEDİR!
“Helâk olma” ifadesi ile
anlatılan mânâ, esasen içinde yaşadığımız şu anda ve her anda geçerlidir... Ve
bu durum keşif ve fetih sahibi basîret ehli zâtlar tarafından daimi olarak müşahede
edilebilmektedir.
“Başını ne yana döndürürsen ALLAH’ın
VECH’ini görürsün” (2/115)
Âyeti zâten bu durumu açık-seçik vurgulamaktadır.
hf
FETİH EHLİNİN
GEÇMİŞ
VE GELECEK TÜM GÜNAHLARI
BAĞIŞLANMIŞTIR!
“Sana öyle bir FETH
verdik ki”. Kişide bu FETH’in
oluşması onun hiç bir çalışmasına bağlı olmaksızın tamamiyle Allah
tarafındandır. Allah vergisidir ki, “bu kesin ve apaçık bir FETH’e eriştir”.
Böylece sen artık berzah âleminin bir ferdi olarak dünyada yaşarsın her
şeyin içyüzünü ve hikmetini bilirsin, dolayısıyla bundan sonra senden hiç bir
“zenb” meydana gelmez. O gerçekler içinde yaşayan bir Ferd olarak,
“Allah senin geçmiş ve gelecek tüm zenbini bağışlar”.
hf
FETİH
EHLİNDE
GÜNAHIN HÂTIRASI DAHİ ÇIKMIŞTIR
Kendini var kabul ettiğin sürece, günah fiîlî varolmasa dahi hâtıraları “benliğini”
meşgul edecektir! Bu meşguliyet ise “günah hâtırası”dır ki, benliğinin
yaşamıyla bağlantılıdır.
Ne zamandır ki, “benliğinin” varolmadığını, hakikatını yaşarsın, işte o
zaman, nefsinden günah da, hâtırası da çıkmış olur.
“SANA AÇIK-SEÇİK FETİH İHSÂN ETTİK:
ALLAH GEÇMİŞ VE GELECEK TÜM GÜNAHLARINI BAĞIŞLADI.”
Âyetlerinde işaret edilen mânâ da anladığımız kadarıyla bu hususa işaret
eder.
“Fetih” tasavvuftaki anlamıyla, kişinin benliğinin ve benliğinin
oluşturduğu perdelerin ortadan kalkması ve Hakkânî sıfatlarla tahakkuk
etmesi hâlidir ki, bir devirde ancak çok çok ender kişilerde oluşur!
Bunlar, “Hakkın gözüyle görür, işitir, söyler, tutar, yürürler!”
“Fetih” gelmiş kişiler, “benliklerinden” kurtulmuş oldukları
için, geçmiş ve gelecek günahlarından da bağışlanmışlardır.
Çünkü, onlardan günah ve hâtırası çıkmıştır... Çünkü benlikleri ortadan
kalkmıştır! Beden ve bedensel değerler onlar için hiçbir anlam taşımadığı gibi,
ruhsal değerler dahi onlardan düşmüştür! Onlar mukarreblerdir, Ferdiyet
sahipleridir.
Kişilik isimlerinin ardında, seyreden-seyredilen ve seyr hep aynı TEK olmuştur!
hf
FETH,
İLÂHİ SIFATLARLA TAHAKKUKTUR!
”Feth”in birisi “zulmânî” olmak üzere yedi
basamağı vardır... Keşif basîrete aittir. “Fetih” ise tahakkukla
alâkalıdır! İlâhî sıfatlarla tahakkukla, demek istedim...
hf
İLÂHİ
SIFATLARLA TAHAKKUK
ANCAK
“ZİKİR” İLE MÜMKÜNDÜR!
ZİKİR, bize göre, dünyada bir insanın
yapabileceği, en yararlı çalışma türüdür.
ZİKİR, “Allah'ı
anma” diye her ne kadar tercüme edilirse de, böyle bir tercüme son derece
yetersizdir.
1. ZİKİR,
beyinde tekrar edilen kelimenin mânâsı istikametinde, beyin kapasitesini
arttırır.
2. ZİKİR,
beyinden üretilen dalga enerjinin RUH'a, yani hologramik dalga bedene yüklenmesini ve böylece ölümötesi yaşamda
güçlü bir RUH'a sahip olunmasını
sağlar.
3. ZİKİR,
tekrar edilen mânâlar istikâmetinde beyinde anlayış, idrak ve o mânâların
hazmedilmesi gibi özellikleri geliştirir.
4. ZİKİR,
Allah'a yakîn sağlar.
5. ZİKİR,
ilâhî mânâlar ile tahakkuku temin eder.
hf
“REŞİD” İSMİ, EN ALT
SINIRDAN BAŞLAYIP,
İLÂHİ SIFATLARLA TAHAKKUK HÂLİ OLAN
“FETİH” HÂLİNE KADAR
DEVAM EDER!...
"REŞÎD"
ismi insanda "RÜŞD" hâlinin
oluşmasını sağlar.
Fizik bedende "rüşd"
bir tanımlamaya göre, "bülûğ"
ile başlar; çünkü o zaman cinsiyet hormonları faaliyete geçerek zihinsel
fonksiyonlarda "aklı" güçlendirir; ve aynı zamanda da cinsiyet
hormonları beynin biokimyasını etkileyerek, "günah" dediğimiz "negatif yüklü mikrodalga
enerjinin" ruha yâni mikrodalga bedene yüklenmesini sağlar. Bir diğer
tanımlamaya göre de, sebebi her ne hikmetse, 18 yaşında başlar!
Olgunluğun tabanı, insanın ölümötesi yaşam olabileceği
ihtimalini düşünerek, hayatına ona göre yön vermesi, bu konuda araştırmalar
yapmasıyla başlar!
İşte "REŞÎD"
ismi bu en alt sınırdan başlayıp, "İlâhî
sıfatlarla tahakkuk etme" hâli olan "FETİH" hâline kadar devam eder. Ondan sonra bir başka
şekilde hükmünü icra eder.
hf
SIFAT
MERTEBESİNDE
GÜÇ
OLUŞTURMA İSMİ İSE,
“MÜRİD”DİR!
Olayın kilit noktası,
ZİKİR olayı!
Âyeti kerimeyi hemen hatırla...
“Kim ki Rahman’ın
zikrinden yüzçevirirse biz ona şeytanı musallat ederiz!”
Bu âyette çok büyük bir sır var.
“Kim ki RAHMANın zikrinden
yüz çevirirse....”
Burda “Allah’ın zikrinden” demiyor. Çünkü Rahman’ın zikri, esmâ
mertebesindeki ilâhi isimlere işaret eder.
Rahmaniyet mertebesi, sıfat mertebesidir.
Sıfat mertebesindeki güç oluşturma ismi de MÜRİD ismidir!.
Yani insanın varlığındaki bu ilâhi
sıfatlara tekâbül eden isimlerin zikrinden kişi vazgeçtiği zaman o ilâhi güçten
mahrum kalıyor ve cinlerin etkileri altına giriyor. O tesirleri almaya başlıyor
.
İşte, “Rahman’ın zikrinden yüz
çevirene biz şeytanı musallat ederiz ederiz. O, onda evham vesvese korku
vesâireyi arttırır” âyetinin sırrı da budur.
hf
BÂTIN
KAPANIKLIKLARIN AÇILMASI,
“FETTAH”
İSMİ İLE MÜMKÜNDÜR!
Aynı şey bıkkınlık doğurur, tıkanıklığı getirir.
Peki, insanın kendini yenilemesi yeni
şeyleri ortaya getirmesi, yeni şeyleri açması nasıl mümkündür?
Burda demek ki bu sorunla karşılaşıyoruz...
İşte o “yeni”yi ortaya çıkarabilmenin
yolu, FETTAH’tan geçer.
”Fettah” isminin mânâsı sende açılır, hükmünü icra ederse, sende yeni yeni şeyler açılmaya başlar; yeni
yeni şeyleri görür, hisseder, yaşar ve ortaya koyarsın.
“FETTAH”
isminin
zikri, insanda açılımlar yapar!. Hem zâhîri problemlerin çözümlenmesi yönünden,
hem de “BÂTIN” kapanıklıkların açılması fetholması cihetinden!
Konuşmamızın başında ne dedik?..
Sendekileri ortaya çıkarabilmen için ayna olarak karşına konmuştur ESMÂ’ÜL
HÜSNÂ!
Yani “esmâ’ül hüsnâ”, yani “Allah’ın isimleri”, sendeki
vasıflara ayna olarak karşına konmuştur!.
Ötedeki Allah’ın(!), ilâh’ın, Tanrı’nın isimleri değildir onlar! Sende
mevcud olan mânâlardır onlar!.
Bu mânâlar sende
açıldığı kadar, bu özellikler senden dışarı taşar!. Bunun yolu da zikirden
geçer, bilgiden değil!.
hf
FETİH SÛRESİ
Bu
sûreyi hergün bir defa okumalıyız.
Ayrıca
bu ilk üç âyeti hergün aynı sayıda olmak üzere 300-500 ya da 1000’e kadar olmak
üzere okumakta çok büyük fayda vardır mânevî açılım isteyene.
Bismi’llâhi’r-Rahmân’ir-Rahîm
(1)
İnna fetahna leke fethan mübiynen (2) liyağfire lekellahü ma tekaddeme min
zenbike ve ma teahhare ve yütimme nığmetehu aleyke ve yehdiyeke sıraten
müstekıymen (3) ve yensurekellahü nasren aziyza (4) hüvelleziy enzeles
sekiynete fiy kulubil mü’miniyne liyezdadû iymanen meğa iymanihim ve lillâhi
cünudüs semavati vel’ard ve kânallahü aliymen hakiyma (5) liyüdhılel mü’miniyne
velmü’minati cennatin tecriy min tahtihel’enharü halidiyne fiyha ve yükeffire
anhüm seyyiatihim ve kane zalike ındallahi fevzen azıyma (6) ve yüğazzibel münafikıyne
velmünafikati velmüşrikiyne velmüşrikatiz zanniyne billâhi zannessev aleyhim
dairetüssev ve ğadıballahü aleyhim ve leğanehüm ve eğadde lehüm cehennem ve
saet masıyra (7) ve lillâhi cünudüs semavati vel’ard ve kanallahü aziyzen
hakiyma (8) inna erselnake şahiden ve mübeşşiren ve neziyra (9) litü’minu
billâhi ve resulihi ve tüğazziruhü ve tüvekkıruh ve tüsebbihuhü bükreten ve
asıyla (10) innelleziyne yübayiğuneke innema yübayiğunallah, yedullahi fevka
eydiyhim, femen nekese feinnema yenküsü alâ nefsih ve men evfa bima ahede
ğaleyhullahe feseyü’tiyhi ecren azıyma (11) seyekulü lekel muhallefune
minel’ağrabi şeğeletna emvalüna ve ehluna festağfir lena, yekulune
bielsinetihim ma leyse fiy kulubihim kul femen yemlikü leküm minallahi şey’en
in erade biküm darren ev erade biküm nef’a bel kanallahü bima tağmelune habiyra
(12) bel zanentüm en len yenkaliber rasulü velmü’minune ila ehliyhim ebeden ve
züyyine zalike fiy kulubiküm ve zanen tüm zannessev ve küntüm kavmen bûra (13)
ve men lem yü’min billâhi ve rasûlihi feinna a’tedna zilkâfiriyne saiyra (14)
ve lillâhi mülküs semavati vel’ard yağfirü limen yeşaü ve yüğazzibü men yeşa ve
kanallahü ğafurur rahıyma (15) seyekülül muhallefune izentalaktüm ilâ meğanime
lite’huzuha zeruna nettibığküm yüriydune en yübeddilu kelamallah kul len
tettebiğuna kezaliküm kalellahu min kabl feseyekulune bel tahsüdunena bel kanu
lâ yefkahune illâ kaliyla (16) kul lilmuhallefiyne minel’ağrabi setüdavne ilâ
kavmin uliy be’sin şediydin tükatilunehüm ev yüslimun fein tütıyğu yü’tikümullahü
ecren hasena ve in teteellev kema tevelleytüm min kablü yüğazzibküm azaben
eliyma (17) leyse alel’ağma harecün ve lâ alel’areci harecün ve lâ alelmeriydı
harec ve men yütığıllâhe ve rasulehu yüdhılhü cennatin tecriy min
tahtihel’enhar ve men yetevelle yüazzibhü azaben eliyma (18) lekad radıyallahü
anilmü’miniyne iz yübayiğuneke tahteşşecereti feğalime ma fiy kulubihim
feenzelessekiynete aleyhim ve esabehüm fethan kariyben (19) ve meğanime
kesiyreten ye’huzuneha ve kânallahü aziyzen hakiyma (20) veadekümullahü
meğanime kesiyreten te’huzuneha feaccele leküm hazihî ve keffe eydiyennasi
anküm ve litekune ayeten lilmü’miniyne ve yehdiyeküm sıratan müstekıymen (21)
ve uhra lem takdiru aleyha kad ehatallahü biha ve kanallahü alâ külli şey’in
kadiyr (22) ve lev katelekümülleziyne keferu levellevül edbare sümme lâ
yecidune veliyyen ve lâ nasıyra (23) sünnetallahilletiy kad halet min kabl ve
len tecide lisünnetillâhi tebdiyla (24) ve hüvelleziy keffe eydiyehüm anküm ve
eydiyeküm anhüm bibatni mekkete min bağdi en azfereküm aleyhim ve kanallahü
bima tağmelune basıyra (25) hümülleziyne keferu ve sadduküm anilmescidil harami
velhedye mağkufen en yeblüğa mahıllehu velevlâ ricalün mü’minune ve nisaün
mü’minatün lem tağlemuhüm en tetauhüm fetüsıybeküm minhüm meğarretün biğayri
ılm, liyüdhılellahü fiy rahmetihî men yeşa lev tezeyyelu leazzebnelleziyne
keferu minhüm azaben eliyma (26) iz ceğalelleziyne keferu fiy kulubihimül
hamiyyete hamiyyetel cahiliyyeti feenzelellahü sakiynetehu alâ rasulihî ve
alelmü’miniyne ve elzemehüm kelimetet takva ve kanû ehakka biha ve ehleha ve
kanallahü bikülli şey’in aliyma (27) lekad sadekallahü rasulehür rü’ya bilhakk
letedhulün nelmescidel harame inşaallahü aminiyne muhallikıyne rüuseküm ve
mukassıriyne lâ tehâfun, fealime ma lem tağlemu feceale min duni zalike fethan
kariyba (28) hüvelleziy ersele rasulehu bilhüda ve diynil hakkı liyuzhirehu
aleddiyni küllihi ve kefa billahi şehiyda (29) muhammedün rasulullahi
velleziyne meahu eşiddaü alelküffari rühamaü beynehüm terahüm rükkean süccedaen
yebteğune fadlen minellahi ve rıdvan siymahüm fiy vücuhihim min eserissücud
zalike meselühüm fiyttevrat ve meselühüm fiyl’inciyl kezerın ahrece şat’ehu
feazerehu festağleza festeva alâ sukıhî yucibüzzürrağa liyeğıyza bihimülküffar
veadallahülleziyne amenu ve amilussalihati minhüm mağfireten ve ecren azıyma
Anlamı:
1.
Sana öyle bir fetih verdik ki, bu kesin ve apaçık fethe eriştir!.
2.
Ki böylece Allah senin geçmiş ve gelecek tüm zenbini bağışlar; ve sana olan
nimetini tamamlar; ve seni gerçek yola erdirir;
3.
ve sana öyle bir zafer verir ki hiç kimse karşı koyamaz!.
4.
İmanlarının kat kat artması için mü’minlerin şuûrunda güven duygusunu oluşturan
O’dur. Göklerdeki ve yerdeki ordular Allah hükmünü yerine getirmek için
görevlendirilmiştir. Allah Alîmdir, hakîmdir.
5.
İman eden erkek ve kadınları altında ırmaklar akan cennetlere ebediyyen kalmak
üzere sokar ve onların kusurlarını örter. İşte bu Allah’tan en büyük bağıştır.
6.
Bir de Allah’a karşı kötü ZANda bulunan ikiyüzlüler ile ŞİRK koşanları
hakkettikleri azaba erdirir. Zanları kendi başlarında patlasın!. Allah’ın
gazabı ve lâneti onlarda açığa çıkar ve cehennem onlar için hazırlanmıştır. Ne
berbat dönüş yeridir!.
7.
Göklerdeki ve yerdeki ordular Allah hükmünü yerine getirmek için
görevlendirilmiştir. Allah Azîz ve Hakîm’dir.
8.
Biz seni, şehadet edici, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik!
9.
Hakkıyla Allah’a ve Resûlüne iman edin, yardımcı olun, saygı gösterin ve O’nu
sabah akşam tesbih edin.
10.
Gerçektir ki sana biat edenler Allah’a biat etmişlerdir ve Allah’ın eli onların
eli üzerindedir. Verdiği sözden dönen bununla kendine zarar vermiş olur. Sözüne
sadık kalana ise Allah’tan büyük ecir vardır.
11.Bedevilerden
(savaştan) geri kalanlar, “bizi
mallarımız ve çoluk çocuğumuz geri bıraktırdı; Allah’tan bağışlanmamızı dile”
diyecekler. İçlerinde olmayanı dilleriyle söylüyorlar. De ki, -Allah size
bir zarar ya da bir fayda dilerse kimin onu geri çevirmeğe gücü yeter?.. Kaldı
ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır’.
12.
Belki siz, Rasûlün ve iman edenlerin ailelerine geri dönmeyeceklerini
zannettiniz. Bu zan size hoş geldi de kabullendiniz; ve helâka liyâkat
kazandınız.
13.
Kim hakkıyla Allah’a ve Resûlüne iman etmezse bilsin ki biz gerçeği örtenlere
alevli ateşi hazırlamışızdır.
14.
Göklerin ve yerin varlığı Allah’ındır. Dilediğini bağışlar ve dilediğine azab
verir. Allah, Gafûr’dur, Rahîm’dir.
15.
Bu geride kalanlar, ganimetleri almak için gittiğinizde, -bırakın biz de
sizinle gelelim’, derler. Onlar, Allah hükmünü deiştirmek isterler. De ki, -Siz
bizimle gelemezsiniz, Allah böyle hükmetti’. Size, “bizi çekemiyorsunuz”
derler. Hayır, onlar anlayışları kıt insanlar!.
16.
Geri kalan o bedevîlere de ki, -siz son derece güçlü, cengaver bir kavimle
savaşa davet olunacaksınız. Onlarla İslâmı kabul edesiye vuruşacaksınız. İtaat
ederseniz, Allah size büyük ecir verir. Ama daha önce yüzçevirdiğiniz gibi gene
döneklik yaparsanız, sizi acıklı bir azaba uğratacak.’
17.
Gözleri görmeyene, topala ve hasta olana mes’uliyet yoktur. Kim Allah’a ve
Resûlüne itaat ederse, O’nu altında ırmaklar akan cennete sokar. Kim de
yüzçevirirse, can yakıcı azaba sokar.
18.
Mü’minler ağaç altında sana biat ettiklerinde Allah hoşnud oldu!. Gönüllerinde
olanı bildi de onlara huzur ve itminan verdi. Onları pek yakın bir fetih ve
zafer ile mükâfaata mazhar kıldı.
19.
Onları, alacakları bir çok ganimetlere nâil etti. Allah, Azîz ve Hakîm’dir!.
20.
Allah size ele geçireceğiniz bol bol ganimetler vâadetmiştir. Bunu da size pek
çabuk nasibetti. İnsanların elini üzerinizden çekti!. Ki bu size bir işaret olsun!.
Ve sizi gerçek yola eriştirsin!.
21.
Daha başka şeyler de vâad etti ki, onlara henüz gücünüz yetmez. Allah onları
kuşattı. Allah her şeye gücü yetendir.
22.Gerçeği
örtenler sizinle savaşsalardı, arkalarını dönüp kaçacaklardı. Sonra hiç bir
yardımcı ve koruyucu da bulamazlardı!.
23.
Allah’ın sistemi önceden beri hep böyledir. Allah sisteminden asla değişiklik
olmaz.
24. Sizi, onlara galip getirdikten sonra, Mekke’nin göbeğinde onların elini
sizden, sizin elinizi de onlardan çeken O’dur!. Allah bütün yaptıklarınızı
görür.
25.Gerçeği örtenler, sizi Mescîd-i Harâm’dan alakoyanlar, hediye
kurbanınızın yerine ulaşmasını engelleyenler onlardı. Şayed, aralarındaki henüz
tanımadığınız inanmış kadın ve erkekleri ezmeniz ihtimali olmasaydı, -ki bu
takdirde çok üzülürdünüz- Allah savaşı önlemezdi. Dilediklerini rahmetine
kavuşturmak içindi bu!. Onlar birbirinden ayrılabilir olsaydı, gerçeği
örtenleri yakıcı bir azâba atardık.
26. Gerçeği örtenlerin şuûrlarına yerleşmiş olan gayretkeşlik ve cahiliye
asabiyetiydi!. Allah, Resûlüne ve mü’minlerin kalplerine sekîne indindirdi;
onları takvâ sözü üzere sabit kıldı. Onlar bu söze lâyık kimselerdi. Allah her
şeyi, o şeyin zâtı olarak bilir!.
27. Andolsun ki, Allah peygamberinin rüyasının gerçek olduğunu tasdik eder.
Dilerse Allah, kesinlikle kiminiz başı traşlı, kiminiz de saçları kırkılmış bir
halde kimseden çekinmeden, tam emniyet içinde, Mescîd-i Harâm’a girersiniz.
Allah, sizin bilmediğinizi biliyordu. Onun için size yakın zamanda yeni bir
zafer müyesser etmiştir.
28. O Allah, Rasûlünü irsâl eylemiştir ki hidâyet ile, Hak din bütün
dinlere ağır basarak insanlara gerçeği göstersin. Şahid olarak Allah yeter!.
29. Muhammed, Allah Rasûlüdür!. Onunla beraber bulunanlar, gerçeği
örtenlere karşı sert, birbirlerine karşı merhametlidirler. Onları rükû ve secde
halinde görürsün; Allah’ın fazlını ve hoşnudluğunu isterler. Onları
yüzlerindeki secde izinden tanırsın. Tevrat’ta ve İncil’de onların vasıfları
şudur:
Filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış gövdesiyle dikilmiştir:
ekincilerin hoşuna gider. Allah bunların sayısını arttırmakla, gerçeği
örtenleri çatlatır. Allah, iman edip yararlı çalışmalarda bulunanlara bağışlama
ve büyük ecir vaad etmiştir.
hf
FETVA
(KİŞİSEL YORUM)
FETVA VERMEK DEMEK,
“ALLAH ADINA KONUŞMAK” DEMEKTİR…
HİÇ KİMSE “ALLAH ADINA” KONUŞAMAZ!
İslâm dininde din adamları sınıfı yoktur.
İslâm dininde istişâre vardır.
Bildiğini düşündüğün kimselerle
istişâre eder, danışırsın, fikrini sorarsın!. Ama sen, kendi aklınla kendi
mantığınla, kendi vicdanınla yolunu çizersin. Ve, sonucuna da katlanırsın.
Bana sorarsanız, fikrimi
söylerim, fetva verme hakkım yoktur!.
Fetva veremem, fetva verme
olayı yanlıştır ve bâtıldır, geçersizdir.
Fetva vermek demek, Allah adına konuşmak demektir.
Ben, Allah adına konuşamam!.
Ben, Allah Rasûlü adına konuşamam!.
Ben, çalıştığım konuda, yaptığım çalışmalar kadar, etüd ettiğim kadar,
kişisel kanaatimi söylerim ve benim görevim orada biter.
Otomobil konusunda;
“şu arabanın motoru nasıldır?.
Performansı, gücü nedir? Yeterli midir?”
diye sorar, danışırsan, Ve, benim de, bu konuda
bir fikrim varsa ;
Arabanın motoru, kaportası,
aksesuarı vs hakkında bilgi verir,
fikrimi söylerim.
Veyahut “bilgisayar konusunda danışmak istiyorsan,
bilgisayar hakkında bilgimi söylerim.
Ya da, din hakkında sorarsın,
fikrimi söylerim.
Ama, benim bütün bu tavsiyelerim, sözlerim kimseyi bağlamaz!.
Çünkü, herkes kendi aklı, fikri, idrâkı ile kendi yolunu çizecek,
sonuçlarını da kendisi yaşayacaktır!.
Lûtfen bu
yazdıklarımı iyi değerlendirin...
Kimsenin benim hakkımda dedikleri; ya da, benden
naklen diyerek söyledikleri beni
bağlamaz!..
Ben diyeceklerimi, kitaplarda yazmış ve kasetlerde
konuşmuşumdur...
Benden nakil yapanlar, kendi anladıkları
kadarıyla, kendi düşüncelerini dile getirir; bense yazdıklarımlayım...
Ben yalnızca yazdıklarımdan veya kasetlerimde
dediklerimden mesûlüm...
Kimsenin de benim adıma konuşma yetkisi yoktur!.
Herkes dilediğiyle görüşür, ama o kişilerin
görüşleri beni bağlamaz...
Kitaplarımı
okuyanları görüyorum ki, her biri başka şeyler anlıyor ve anlatıyor!.. Esasen
geçmişte de bu böyle olmuştu...
Dolayısıyla, siz kendi anlayışınızla, vicdanınız
müsterih olacak şekilde yaşayın, kimsenin görüşüyle kendinizi bağlamayın,
kimseye tâbi olmayın Allah Rasulü’nden başka kimseye tâbi olmayın!..
Bize, istişâre tavsiye edilir; körü körüne
bağlanmak değil!..
Tahkik tavsiye edilir; taklit değil!.
İstişâreler sonunda kişi kendi aklıyla kendine
rota çizer... Tâbi olmada ise akıl nimetini değerlendirmeyip, onu körletmek
vardır...
Öyle ise, tavsiyem; kendi aklınızla, ilminize göre yol
çizmektir...
Unutmayın
ki, kişinin ameli, niyetine göre değerlendirilecektir...
İşte Allah’ın yaratmış olduğu sistem ve düzen
budur.
hf
İNSANLAR
FETVA MERCİİ DEĞİLDİR!
Biz fetva mercii değiliz. Kurân
ve Rasûl’den haram hükmü gelmemiş şey için haram diyemeyiz.
Helal-haram hükmü, Allah ve
Rasulü’ne aittir!.
hf
FETVALAR,
KİŞİSEL İNDİ YORUMLARDIR
KİMSEYİ BAĞLAMAZ,
MESULİYETİ KALDIRMAZ!
Hz. Rasûlullah’ın getirdikleri,
istisnasız her insanın ölümötesi yaşamda karşılaşacakları dolayısıyla,
yapması-hazırlanması gerekenlerdir!.
Ölüm ötesinde yaşamı devam eden yapıya, varlığa hitâben DİN yani
“SİSTEM” bildirilmiştir...
“İSLÂM”, bu “sistem”in adıdır.
Ve “Din” denen
yapının getirdiği teklifler, kurallar, özellikler Hz. Rasûlullah tarafından
bildirilmiştir.
Bunları, başka
birinin ne değiştirme şansı vardır; ne bunlara ilâve getirme şansı vardır; ne
de bunlardan birşeyi eksiltme şansı vardır bir başka kişinin.
Çünkü Hz.
Rasûlullah, VAHYE dayalı bir biçimde içinde yaşadığımız SİSTEME bağlı ve dayalı
olarak yapmamız gereken teklifleri bize
bildirmiştir.
Yani ALLAH ADINA konuşma yetkisi Hz. Muhammed Mustafa aleyhisselâmda
idi. Onun boyut değişimiyle birlikte bu özellik insanlıktan alınmıştır!
FETVALAR, kişisel
indî değerlendirmelerdir, kimseyi bağlamaz!… FETVALAR, kişisel mesuliyeti
kaldırmaz!
hf
KİŞİSEL YORUMUN
DİN HÜKMÜYMÜŞ GİBİ UYGULATILMAYA KALKIŞILMASI
EN BÜYÜK ZULÜMDÜR
Kişiler kendi anladıkları
İslâm’ı, ele geçirdikleri güç ile insanlara “orijin İslâm’mış”
gibi kabul ettirerek saltanatlarını sürdürmüşlerdir yüzyıllardır.
“Orijin İslâm”
Kurân ve Hadis’tir!.
Bugünkü yanlış kabul ise, “Kurân
+ Hadis + Kıyası Fukuha + ümmetin ortak kararı”dır!.
İşte yanlış bu noktada
başlamaktadır!.
Kurân veya hadiste
olmayan HER ŞEY, “KİŞİSEL YORUMDUR”, yani “FETVA”DIR ve kimseyi
bağlamaz DİN ADINA!.
Hele hele, Kurân da
veya Hadiste olmayan bir konuya ilişkin kişisel yorumunun(fetva) Din hükmüymüş
gibi uygulatılmaya kalkışılması, insanlara en büyük zulümdür!.
hf
FETVA,
MÂZERET OLMAZ VE KİŞİYİ KURTARMAZ..
Hiç kimse, hiçbir insan, hiçbir
fert ;
“Efendim, ben falancadan fetva aldım, ben filânca şeyhten duydum,
filânca müftüden duydum, onun için böyle yaptım” diyerek mesuliyetten kendini
kurtaramaz!.
Bunu çok iyi anlayın! Çevrenize
de anlatın!
Fetva, mâzeret olmaz!.
Fetva, DİN’den sayılmaz!.
Fetva ancak istişarî fikirdir!
hf
FETVA GERÇEĞE UYMUYORSA EĞER…
Fetvâ gerçeğe uymuyorsa,
anlayışı sınırlı birinin kısıtlı görüşüne göre ise; tüm tâbilerini de batırır!.
hf
YANLIŞ ADAMA SORMANIN PAHASINI,
KEMİKLERİN KIRILARAK ÖDERSİN!
Hiç kimse, hiç kimseyi bahane ederek, bana yanlış bilgi verdi diyerek,
kendini kurtaramaz!.
“Sistem”de mâzerete yer yoktur.
“At buradan kendini aşağı!.”
diyen adama inanır da dokuzuncu kattan aşağı kendini atarsan, kemiklerinin
kırılmamasını bekleme!. Aşağıdaki mermerden de, merhamet dilenme!.
“Atladığımda bir şey
olmayacağını söyleyen adama ben inanmıştım!.” demenin de bir yararı yok
artık!.
Yanlış adama sormanın pahasını bütün kemiklerin
kırılarak ödersin.
hf
HER BİRİMİZİN DİREKT MUHATABI,
HZ. MUHAMMED MUSTAFA (A.S) DIR!
Hz. Ebu Bekir’den, Hz. ÂLİ’den başlayıp, bugün yaşayan herhangi bir
birime kadar tüm fertler, Din HAKKINDA çeşitli mütalâalarını yorumlarını
fikirlerini açıklayabilirler, bildirebilirler.
Ama hiçbirinin “Din adına”, “Allah adına”, “Kurân adına” konuşma yetkisi
yoktur!. Dolayısıyla her birimizin direkt muhatabı, Hz. Muhammed Mustafa’dır!
Hz. Muhammed Mustafa aleyhisselâm, 1400 sene evvelinden, tüm gelecek
zamanlar içinde yaşayan her ferde, geleceği itibariyle yapması gerkenleri
anlatmış, bildirmiştir ve bunu neticesinde de herkes kendi yapacaklarına kendisi karar vererek sonuçlandırmak
durumundadır! Başkasına tâbi olmak asla kişisel mesûliyeti ortadan kaldırmaz!
hf
FEYZ
Feyz,
kişinin beyninde meydana gelen açılımdır!.
hf
FEYZ,
GÜÇLÜ BEYNİN YAYDIĞI
YA DA YÖNLENDİRDİĞİ
DALGALARLA
KİŞİNİN BEYNİNDE
YAPTIĞI AÇILIMDIR!
Bir velinin beyninden çıkan güçlü dalgaların
diğer beyni kendi frekansına programlayarak onda benzer açılımı oluşturmasıdır.
Kişinin beyin kapasitesi ne kadar güçlü ise,
yayını ve “dua”sı da o nisbette tesirlidir... Yalnızca konuştuğunuzda değil,
düşündüğünüzde dahi tüm düşüncelerinizi beyin kapasitenizin kuvveti kadarıyla
dünya üzerinde yayınlıyorsunuz.. Ve bunlar, aynı frekanstaki bir beyin
tarafından içime doğdu gibisinden algılanıp değerlendiriliyor.. Bir kısım
mânevî görevlilerin yani “irşad kutuplarının” tasarrufu bu yöndendir!.
“Feyiz” denen şey dahi güçlü beynin
yaydığı ya da yönlendirdiği dalgalarla kişinin beyninde yaptığı açılımdır...
hf
FEYZ,
TELEPATİK
BİR OLAYDIR!
(Soru: Feyz vermenin sistemini nasıl
anlamalıyız?..)
Her an
hepimiz birbirimizden feyz alıp-veriyoruz. Telepatik bir olaydır...
hf
EVLİYANIN FEYZ VERMESİ
“Evliyanın
feyiz vermesi” denilen olaya gelince...
Bu kişi,
yapmış olduğu yoğun zikir ve riyazat sonucu, beyninde oldukça önemli bir
kapasiteyi kullanabilir hâle gelmiştir. Bu sebeple, çok güçlü verici dalgalar
yayabilmektedir.
Böyle birini bulduğunuz zaman, o kişi, güçlü
verici beyin dalgalarını sizin beyninize yönlendirir... İşte o anda, sizin
beyninizde, o güne kadar açılmamış ek bir kapasite devreye girer ve o ana kadar
anlamadığınız, farketmediğiniz bir hususu kolaylıkla anlar hale
geliverirsiniz... Konuştuğu birkaç cümle, beraberinde böyle bir güç olduğu için,
sizde önemli gelişmeler sağlar... Ve böylece denir ki “ben filanca zat’a gittim
ve bana şöyle feyiz verdi... O anda çözüverdim bir çok meseleyi!.”
hf
(Soru:Sistemde her şey özden geldiğine göre
Evliyalardan gelen feyz nasıl olur?..)
Evliyadan
gelen ya da burçların hakikati olan meleklerden gelen “ÖZ” kapsamı dışında
mı?...
“ÖZ”
kavramını, tanrı kavramında olduğu gibi öteye atmayın lûtfen!.
Tuvale!..
hf
ÂLEMLERDEN GELEN FEYZ
(İLÂHİ FEYZ),
İNSANLIĞA NASIL
DAĞITILIR?
Kutb-ul irşâd, âlemlerden gelen
feyzi insanlığa dağıtır. Kutb-ul irşâd,
dünya işlerine karışmaz. Dünyada olacak olaylara, yani insanların kişisel
durumu ile ilgili işlere karışmaz.
Âlemden
gelen feyzi, yani bulunduğu devir içinde çeşitli burçlardan gelen kozmik
ışınımı gereken kişilere kanalize ederek onlarda belli bir bakış açısını
oluşturur.
Kutb-ul irşâd‘ın vazifesi, gelen
mânevî feyzi gerekli olan kişilere ve yerlere dağıtmaktır. O‘nun görev alanı
Kutbül Aktâb başkanlığındaki Ricâl-i Gayb’tan tamamen başkadır...
Kutb-ul İrşâd‘ın emrinde de kutuplar
vardır... Kutb-ul Aktâb‘ın da
emrinde Kutuplar vardır...
Kutb-ul İrşâd‘ın emrindeki kutuplar,
irşâd kutuplarıdır. Bunlar,
yetişmesi imkân dahilinde olan kişilerin yetişmesi için gerekli olan feyzi de
dağıtır.
Meselâ, bir
kişi gider bir şeyhe bağlanır. O şeyh aslında yetersiz bir şeyhdir... Ama o
kişi de, istidatlıdır. Bir şeyler olması lazım!. İşte o zaman “Kutb-ul irşâd”ın emrindeki “irşâd” kutupları, mânen o kişiye
müdahale eder ve yetiştirir.
O kişi
zanneder ki, “Ben şeyhimden alıyorum” Hayır!. Şeyhinden almıyor!. Şeyhinde
gerçekte hiç bir şey yok!..
Ama O,
sâfiyetle o şeyhe bağlandığı için, “Kutb-ul irşâd”ın emrindeki “irşâd”
kutubları tarafından yetiştirilir... Bu durumu ne o kişi ne de şeyhi bilir...
İşte “İrşâd” Kutubları, “Kutb-ul İrşâd”dan
aldıkları feyzi dağıtan kutuplardır. Ancak bu dağıtılan “feyz”i sadece kişi
yetişmesiyle kayıt altına almamak gerekir.
Dünya insanları arasında oluşan çeşitli
akımlar, eğilimler hep bu “feyiz” kapsamına girer!. Bu kelimenin anlamını çok
geniş anlamak îcâbeder.
hf
“Müceddid”ler yenilemeyi yapar, o tecdit
istikametinde “Kutb-ul İrşâd”la
diğer kutuplar feyzi yayarlar...
“Kutb-ul İrşâd”, ilâhi feyzi
yönlendirir. İlâhi feyzin yönlenişi de, “Müceddid”in,
yenilediği konuya dönük olarak oluşur. Dolayısıyla, “Müceddid”, “Kutb-ul İrşâd”la
parelel çalışır. “Müceddid”in
olmadığı zamanlarda da “Kutb-ul İrşâd”
görevlidir. O, devam eder... Ancak, tecdit bâbında, “Müceddid” geldikçe, “Müceddid”in
istikâmetinde O‘nunla paralel
çalışır.
“Kutb-ul İrşâd”lar, “Nübüvvet-i Tâ‘rifiyye”
kemâlâtıyla görev yaparlar... Tecdid görevini yaparlar, fakat yüzleri halka
dönüktür. “Müceddid” de, “Nübüvvet‘i Tâ‘rifiyye” kemâlâtından hissedâr olarak
gaybından alır, halka verir.
“Müceddid”, gaybından aldığı ilmi, “Kutb-ul irşâd”ın boyutsal olarak
âfâktan aldığı feyizle birleştirir, halka yayar. Çevresine yayışı kendindendir;
dünya üzerine yayışı, “Kutb-ul İrşâd”ın
gücünden yararlanaraktır...
hf
FİİL
Bir mânânın beş duyuya hitap eder şeklide ortaya çıkışına “Fiil”
diyoruz..
hf
BÜTÜN FİİLLER
99 İLÂHİ İSİM OLARAK ADLANDIRILAN
MÂNÂ GRUPLARI BÜNYESİNDE OLUŞUR
Varlıktaki bütün fiiller doksan dokuz ilâhi isim olarak adlandırılan,
mânâ grupları bünyesinde oluşur. Bu açıdan bakılınca evren tümüyle bu ilâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile çıkmış
hâlinden başka bir şey olmaz.
Meseleyi biraz daha açmak gerekirse; ister beş duyuyla tespit sahamız
içinde kalsın, isterse de mevcut algılama sistemimizin dışında olsun, bir şey
hariç olmamak üzere herşey, bu ilâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile dönüşmesinden
başka bir şey değildir.
hf
FİİL,
MÂNÂDIR…
MÂNÂNIN TA KENDİSİDİR!
Varlıkların meydana gelişiyle, bu varlıkların meydana gelişinin tabii
sonuçları olarak onların fiilleri meydana gelir...
Daha açık bir ifadeyle anlatmaya çalışalım...
Fiiller, belli bir
mânânın dışarıdan algılanan şeklidir!.
Belli bir mânânın varoluşunun doğal sonucu ve algılanış şekli, fiildir!.
Yani, her fiil, gerçeğiyle, mânâdır!..
Dikkat ediniz, “mânâ ihtiva eder”,
demiyorum!.. Birimin algılama şekline
göre, “mânâ ifade eder”dir,
bunun anlamı, ama ben bunu demiyorum!.
Fiil, mânâdır;
mânânın ta kendisidir!.
O “mânâ”, algılama aracına
bağlı olarak “fiil” şeklinde
değerlendirilir!.
İşte burayı çok iyi anlamak lazım... Çünkü, çok ince bir “sır”dır bu; ve konunun önemli “püf” noktalarından bir tanesi de
burasıdır!.
Esas varolan
mânâdır!.
Mânânın, fiil
şeklinde algılanışı, algılama aracı dolayısıyladır!.
Bir fakire merhamet edip, acıyıp, verdiğin sadakada, fiili “sadaka
vermek” diye târif ederiz.fakat burada sadaka vermek fiili ile merhamet aynı
noktadan çıkmaktadır. Çünkü sendeki merhamet duygusu yani merhamet isminin
karşılığı olan mânâ, fiil düzeyinde o kişiye o nesneyi verme şeklinde görünür.
Yani netice olarak mânânın fiile dönüşmesi belli bir isim olarak sanki fiil
mânâdan ayrı bir şeymiş gibi görüntü meydana getirir.
Bir mânânın beş duyuya hitap eder şeklide ortaya çıkışına “Fiil”
diyoruz... Yani beş duyuyla tespit ettiğin her oluş, bir fiildir. Ve bu fiile
de bir isim verilir. O isimle bir mânâyı kendi içinde taşır ve dolayısıyla isme
bağlanır. Netice olarak isim ve fiil aynı mânâya işaret eder.
hf
FİİLLER,
MÂNÂLARIN YOĞUNLUK KAZANMIŞ BİR
HALDE
DUYULARA HİTABIDIR
Gözün algılama kapasitesi, normal bir insan görüntüsü imajını meydana
getirirken, röntgen ışınlarıyla bakış bir iskelet yapının varlığını iddia
etmemize yol açar; kızıl ötesi ışınlarla bakışımız ise ışıksal yapıdan
müteşekkil varlıklar müşahede etmemize yol açar.
Oysa varlık tümüyle, gerçekte bölünmez, parçalanmaz, cüzlere ayrılması
sözkonusu olmayan, başından ve sonundan söz edilemeyen bir varlıktır.
Çokluk gözüyle, daha açık bir ifadeye beş duyu kaydında olarak varlığını
tespit ettiğimiz her nesne, esas oluşu itibariyle ilâhi isimlerin mânâlarının değişik terkipler
şeklinde yoğunlaşmasından başka bir şey değildir. Bu varlığın benliğini
büründüğü sayısız mânâlar, “ilâhi isimler” olarak târif edilmiş.
Burada dikkat edilecek nokta “benliğini bürüdüğü” kelimeleridir.
Her ne kadar büründüğü mânâlar, kendinde olmadığı ve kendinden ise de, kendisi
o mânâlarla kayıtlı olmadığı için, “bürünme” tâbirini kullanmak zorunda
kalıyoruz.
“Fiiller” diye anlatılan bütün oluşlar, mânâların yoğunluk kazanmış bir halde
duyulara hitâbından başka bir şey olmadığından ve duyular dahi, bu mânâlardan
meydana geldiğinden; varlık tümüyle bu mânâlardan başka bir şey olmamış olur!
hf
DEĞİŞİK FİİLLERE İSİMLER
VERİYORUZ…
YANİ İSİMLER,
FİLLERDEN DOĞUYOR
Bütün mânâlar tek bir Ruh’ta mevcuttur. Tek bir ruh vardır!
Bu tek ruh, değişik özellikleri veya değişik kâbiliyetleri veya değişik
ortaya koyabileceği şeyler dolayısıyla, ayrı ayrı varlıklarmış gibi mütalâa
edilmektedir. Halbuki mânâ yapı tek, varlık da tek!
Bu tek olan varlık, değişik oluşlar meydana getiriyor... TEK’ten çok özellik sonucu, çok şey
seyrediliyor ve çok varlık var sanılıyor.
Buna misâl yollu şöyle yaklaşalım..
Şimdi, Ahmed diyoruz… Ahmed dediğimiz tek bir varlık değil mi?..
Ahmed’in cömertliği var, Ahmed’in yürekliliği var, Ahmed’in boynu
büyüklüğü var... Şimdi cömertlik, cesurluk, düşüncelilik dediğimiz hep aynı
Ahmed’e ait değil mi?
Evet!
Peki bu ayrı ayrı mânâlar, Ahmed’de ayrı ayrı mânâ yapılar olarak mı
var?.. Yâni, bu isimlerin mânâları ayrı ayrı mânâlar olarak mı var Ahmed’de?
Hayır!
Değişik olarak ortaya koyduğu fiillere verdiğimiz isimler bunlar!
Eğer bir olay gördüğü zaman, o olaya arkasını dönüp gidiyorsa, korkak
diyoruz…. Yâni isimler, fiillerden doğuyor! Ahmed’in ortaya koyduğu mânâ,
ortaya koyduğu fiil, bir mânâ ile yorumlanıp, onda bu mânâ da vardır deniyor...
Eğer ki isimleri
kaldırırsan varlık tek olarak gözükür! Varlığın tekliğini müşahede edersin!
Eğer isimleri kaldırmaz da; yâni fiillere nisbetle isim vermede devam
edersen, çok mânâlar varmış gibi gelir; çok isimler varmış gibi olur!
hf
FİİLLER,
İSİMLERİN MÂNÂLARININ GELİŞ ŞİDDETİNE GÖRE
AÇIĞA ÇIKIŞIDIR!
Her zerrenin, zâtıyla, sıfatıyla, esmâsıyla ve efâliyle Hak’tan gayri
bir şey olmaması hasebiyle, “beyin” ismi altında da, zâtıyla sıfatıyla,
esmâsı ve efâliyle Hak’tan gayrı bir şey mevcut değildir. Çeşitli ilâhi
isimlerin mânâlarına karşılık olan beyin devrelerinin açılışı ve faaliyete
geçirilişi, ancak beynin ilk oluşum devresi için sözkonusu.
Az önce dedik ki, taş, yıldız, hayvan gibi isimlerin ardında, Hakk’ın
varlığından başka bir şey mevcut değildir!. Bir yıldız ya da takımyıldız, “burç”
dediğimiz sistemler dahi belirli mânâları ihtiva eden yoğunlaşmış kitleler.
Böyle olunca, belirli bir mânâyı hâvi olan kitlelerin yaydığı radyasyon,
oluşması devresinde beyinde, kendi yapısına uygun mânâların ortaya çıkmasına
sebep olmaktadır. Bu radyasyonlar beyne
ulaştığı zaman, kendi anlamı türünden bir çalışma tarzını beyinde meydana
getirir. Ve beyinde oluşturduğu mânânın neticesini de biz “fiil” ya da
“düşünce” şeklinde o birimde müşahede ederiz!.
Beyinde, belirli tesirlerin gelişiyle birlikte, belirli bir çalışma başlıyor.
Bunun sonunda o da, ‘’mânâ’’, ‘’fiîl’’ şeklinde ortaya çıkmış oluyor!.
Gelen ışınım beyinde meydana getirdiği kendi mânâsına uyan çalışmayla, kendi
anlamında olan bir fiilin ortaya çıkmasına sebep oluyor.
Hangi tür mânâ, oluş sırasında beyne gelmişse, beyin daha sonraki
yaşamında, faaliyetinde ona uygun mânâları ortaya çıkarıyor.
Doğum tarihi ve saati itibariyle beyin ilk tesirleri aldı. Böylece bu
tesirlerin mânâları istikâmetinde beyinde âşikâre çıkacak kâbiliyet oluştu. Bu
kâbiliyet ile o beyin de Hak Teâlâ isimlerinin anlamlarını andıran mânâları
fiile dönüştürmeye başlar. Yâni, o beyinden sâdır olan fiiller; o isimlerin
mânâlarının, geliş kuvvetine göre o mahalden çıkışından başka bir şey değildir!
hf
VARLIK, ORİNİJİNİNDE, ZÂTI
İTİBARİYLE
O MUTLAK VARLIK OLMASINA RAĞMEN,
O SÛRETLERİN ŞARTLARI İÇİNDE
O FİİLERİ ORTAYA KOYMUŞTUR
Biraz önce vurgulamıştım ki; hangi özellik ve mânâları ortaya koymayı
murad ettiyse, o özellik ve mânâlara uygun sûretlere bürünmüş ve o
sûretlerin kendi şartları içinde bir takım fiilleri ortaya koyma yoluna
gitmiştir.
Varlık, orijininde, zâtı itibariyle O mutlak varlık olmasına rağmen,
o sûretlerin şartları içinde o fiilleri ortaya koymuştur.
İş bu yüzdendir ki, "İlâhi
kanunlar" denen evrende geçerli sistem, o muhteşem mekanizma:
"Velen tecide lisünnetallahi tebdilâ."
"Allah`ın varediş sisteminde, kanunlarında,
asla değişiklik olmaz!" (48/23 )
âyetinde belirtilen bir biçimde asla değişmez!.
"Doğa
kanunu" da diyebileceğin “sistem”, 0 mutlak kanun koyucunun,
sistem oluşturucunun dilediği bir biçimde hükmünü icra eder.
Yani, bir diğer anlatım ile;
Sebepler âlemi içinde yaşanılmaktadır... Varlık, tümüyle O`nun
varlığından ibaret olmasına rağmen, yaşam tarzı, "O"nun içinde
bulunduğu sûretin şartlarını yaşaması, ortaya koyması dolayısıyla, "Hikmet
âlemi veya sebepler âlemi" biçiminde bir oluşum meydana getirmiştir.
Bundan dolayı da her birim, kendi yapısının, varoluş kapasitesinin
içinde bir takım şeyleri oluşturmak mecburiyetindedir.
İşte, her bir birimin, takdir edilmiş bulunan bir özellik ve mânâyı
ortaya koyması:
" Biz her şeyi kaderiyle halkettik". (Kamer 49)
âyetinde vurgulanmıştır.
Ayrıca, bu hususu izah eden önemli bir açıklama da, Rasûlullah
tarafından şöyle açıklanmıştır:
"Herkes ne için yaratıldıysa ona o kolaylaştırılır!."
Yani, hangi gaye için meydana getirildi ise o birim, o gayeye göre
programlanmıştır. O programın gereği de, gereğini yapmak da ona kolay gelir ve
onu yapar!.
Bu gerçeği bilmeyen, birime dışarıdan bakan kişi ise, "bu
kişinin kendine özgü bir iradesi var ve bu irade ile bunları yapmaktadır."
deyip; orada bir irade-i cüz`ün olduğunu var sayar... Halbuki, o, irade-i
cüz denen şey, gerçekte, irade-i Küll`ün tâ kendisidir.
Külli programın, o birimden ortaya çıkması hâlinde
aldığı isim "irade-i cüz"dür.
hf
HER AN, BÜTÜN ÂLEMLERDEKİ
TÜM FİİLLERİN YARATICIXI
ALLAH'TIR
Allah'ın fâili hakikî olarak meydana getirdiği tüm fiiller, hiç bir ayırım
sözkonusu olmaksızın "hikmet"tir!
Mâdem ki, Allah, bütün
âlemleri, kendi sayısız-sınırsız ve sonsuz esmâsını seyir için meydana
getirmiştir. Her an, bütün âlemlerdeki tüm fiillerin yaratıcısı Allah'tır. Öyle ise, O'nun bütün
yaptıkları "Hakîm" isminin
gereği olarak bir hikmete dayalıdır ve yerli yerindedir!
"Deme şu niçin
şöyle,
Yerincedir ol öyle,
Bak sonuna, sabreyle,
Görelim mevlâ
neyler,
Neylerse güzel
eyler!
"Beyitlerinde Erzurumlu
İbrahim Hakkı rahmetullahu aleyh bu hususa işaret ederek, yersiz bir şeyin
olmadığını her şeyin yerli yerince meydana geldiğini anlamak ister.
Esasen, gerçekte ise olay, “mâsiyet”
ve “tâat” kavramlarının çok ötesinde; Allah'ın, "lâ yus'âl" olarak
dilediğince fiilini ortaya koymasıdır ki, biz buna "hikmet" deriz.
Gerçektir ki, Allah
"hikmet" ile kayıt altına girmekten de münezzeh'tir!
Bu hususu da çok iyi idrâk etmek mecburiyetindeyiz.
hf
RASUL VE NEBİLERDEN ÇIKAN
FİİLLER
TERKİBİYET HÜKMÜNDEN ÇIKMAZ.
BU NEDENLE DE O FİİL ALLAH’A BAĞLANIR!
Nefis, tümüyle Rabbın zuhuru!
Daha evvel anlattık!..
Dedik ki:
"Nefis" dediğimiz, "nefs" kelimesiyle
kastedilen şey, sende mevcut olan "Rububiyet" hükmü olan
"esmâ terkibin"dir!
Yani, terkibin mâhiyetinin ve hakîkatının Hak olması; ve birimsel mânâda
da bu Hak'tan terkib oluşu dolayısıyla; "nefs" adıyla
kastedilmesidir dedik. Yani, "nefs"ten murad Rab’tır. Nefsine
tâbi olan Rabbına tabî olmuş olur!.. Ki bu da onun tabii zikri olur. Demek ki
bir fiil gördüğümüzde, bu fiil, terkibiyet hükmünden çıkıyorsa ki; genellikle
böyledir, dolayısıyla o fiîl nefisten gelmektedir!.,.
Eğer herhangi bir fiîl terkibiyet "hükmünden" çıkmıyorsa ki; Nebi
ve Rasûllerden meydana gelen bütün fiîller terkibiyet hükmünden çıkmaz,
çünkü velâyette "ölmeden önce ölme" dediğimiz hal var; "Ölmeden
evvel ölmek" dediğimiz hal ile birlikte fiîl, artık kişiye bağlanmaz,
Allah'a bağlanır!..
hf
NEBİ,
EDEB OLARAK,
FİİLİ NEFSİNE BAĞLAR!
“Ölmeden evvel ölmek” ne demek?
Onun ilminde terkibiyet hükmünün kalkması demektir!.. Terkibiyet
hükmünden doğan fiil kalkıp da, o fiil Allah’a bağlanırsa, velâyette; bir
nebîdeki fiîl nefse mi bağlanır?.. Ama buna rağmen bir nebî, herhangi bir fiîli
edep olarak nefsine bağlar; Allah’a demez ki, “sen meydana getirdin bu fiîli,
yerli yerincedir!..” Çünkü, gerçekte, terkip hükmü kalkmaz! Terkip hükmü ebedî
olarak kalkmaz!
hf
HER FİİL
MUTLAK KEMÂLDEN İBARETTİR
İlâhi isimlerin mânâlarının âşikâr olmaması hâlinden doğan veya
algılayacağımız kuvvetle zâhir olamamasından doğan târifleri, tâbirleri nereye
ve neye bağlayacağız, nasıl bunlar meydana gelmiş olacak?
Bu ilâhi isimler “Esmâ-ül Hüsnâ”da da görüldüğü gibi belli ana mânâları
mutlak varlığa lâyık olan bir biçimde, şekilde ortaya koyar, târif eder; bunun
zıddı olan mânâlar, meselâ Nur’un zıddı olan “zulmet”; veya ilmin zıddı olan cehâlet gibi vasıflar aslında var
olmayıp, ilâhi murad gereği olarak; tecellilerin, veyahut ta ilâhi isimlerin
terkipleri dolayısıyla varmış gibi görünen algılamalardır, mânâlardır... Ve bu
mânâlar dahi birer hikmettir!.
Herhangi bir hâlin noksan olarak kabul edilmesi, terkibe göredir!. Allah’a göre ise, her fiil mutlak
kemâlinden ibarettir!. Zulmet dediğimiz şey dahil!.
hf
FİİLİN İÇİNDE
MÂNÂ MEVCUTTUR
· “Yâ Gavs-ı Â’zâm. İNSANI meydana getirdim beni hâmil olması için... Ve
kâinatı da, İNSANI hâmil olması için meydana getirdim!”
· “Beni hâmil olması”
beyânından murad, maddi ya da fiziki taşıma değildir elbette ki. “Varlığında barındıran” anlamında.
Ancak unutmayalım ki, bir insan var, bir de ondan ayrı bir mekânda veya
boyutta mevcut Tanrı var da; birincisi ikincisini bünyesinde
barındırıyor, değil!
Bir fiilin, o fiilli oluşturan mânâyı hâmil olması gibi bir taşımadır
burada kastedilen mânâ. Yani, mânâ fiilin içinde nasıl mevcut ise, İNSAN’ın
da rabbini hâmil olması öylecedir.
Yoksa, olayı mekân ve madde boyutları içinde
anlamak son derece ilkel ve yetersiz bir düşünce şekildir. İnsanın, ilâhî
isimlerin zuhûr mahalli olması, yukarıdaki şekilde ifade edilmiştir, mecâzî bir
anlatım ile.
hf
ALLAH İNDİNDEKİ ZAMAN BOYUTUNDA
(DEHR’DE)
FİİL SÖZKONUSU DEĞİLDİR
“DEHR” ise daha önce naklettiğimiz kudsî hadiste açıklandığı
üzere Allah’tır.. Öyle ise,”AN” gerçeği itîbariyle Allah
katındaki zaman birimidir!.. Ve bu zaman birimi ancak “zât” ve “sıfat”
tecellileri mertebelerine erişmişlerce bilinebilir..
Yoksa avâmın şartlanma yollu, beş duyu kaydından dolayı var kabullendiği
zaman anlayışı ile burada kastedilen “AN” mânâsını anlayabilmek mümkün
değildir..
Avâma göre zaman, fiiler mertebesinde olayların birbiri ardına dizilmesi
sebebiyle birinin diğerine karşı durumuna verilen hükümdür..
Bu boyutta ise fiil sözkonusu değildir!..
Bu ancak, “zâti ilmin kendine nazarı” diye târif edilebilir.
Kendine nazarı da,
zâtına nazarı,
varlığına nazarı,
kendindeki mânâlara nazarı olmak üzere, üç ayrı bölümde incelenebilir…
Zâtına nazarı, zât mertebesini;
sıfatına nazarı, bu belli sıfatlarını bilmeyi;
mevcut olan mânâlarına nazarı da esmâ mertebesinin tabîi ve zarûri
sonucudur ef’âl mertebesi! Çünkü mânâlar mutlaka, kendi mânâları
istikametindeki fiilleri doğururlar!.
hf
HER FİİL,
HİKMETTİR
Allah’ın fâili hakikî olarak meydana getirdiği tüm fiiller, hiç bir ayırım
sözkonusu olmaksızın “hikmet”tir!.
hf
HER FİİL,
ALLAH’IN DİLEMESİYLE YARATILMIŞTIR!
Âlemlerin Rabbı
olan Allah, yarattığı âlemlerde Zâtı ile mevcuttur!.
Bu âlemlerde, her
zerrede, kendinden gayrı bir varlık olmadığı gibi; kendi mânâlarını da gene
kendisi seyretmededir!..
Öyleyse ”yaratma”
dediğimiz olay, mânâların fiiller mertebesinde aşikâre çıkışıdır!.
Fiiller
mertebesinde aşikâre çıkan her bir fiil yaratılmıştır!
Yaratılmış çeşitli isimler alır.. İnsan, maden, hayvan vs. . Ve bunlar,
bütün yaratılmışlıklarına karşılık, varlıklarını tümüyle Hak’tan alırlar!.Hakk’ın
varlığı ile kâimdirler.
Hakk’ın varlığı ile kaim olmaları, kendilerinde “Kayyum” isminin mânâsının mevcut olmasındandır!.
Her biri, kendi yönünde ne yapması gerektiğini bilir!. Çünkü, ”Alim” ismi de kendilerinde mevcuttur!.
Ancak bu isimlerin
o fiil mahallinde aşikâre çıkmaları, o mahallin “kâbiliyet ve istidadına” yani
bu mânâları aşikâre çıkarmada pay alışına; hisse alışına göredir!.
Her bir mânâ, neyi gerektiriyorsa, o mânânın gerektirdiği fiil oradan
aşikâre çıkar. Bu fiillin ortaya çıkması
da “Allah’ın dilemesi”nden başka bir şey değildir!.
Fiil mertebesindeki fiilleri meydana getiren fail, o fiillerin
mânâlarıdır ki; o mânalar, O Zâtın kendinde bulduğu mânâların ortaya çıkıp
çıkmaması ile alâkalı olan mânâlardır... Yani belli ilâhi isimlerin mânâlarının
âşikare çıkması veya çıkmasındaki şiddeti zuhuru, neticede bu fiilleri meydana
getirmiştir.. Ki bu da dilemesine bağlıdır!
hf
FİİL OLMADIĞI SÜRECE
MÂNÂLAR BÂTINDADIR!
(ÖZÜNDEDİR)
İsimlerin varlığı aslında fiile dayanır!. Fiil olmadığı zaman, ismin
mânâsının varlığı da kalmaz!.
Allah’ın isimleri olması,
varlığın varolmasından sonradır bir başka anlamda!.
Varlık varolmadan evvel yâni fiiller boyutu olmadan evvel, isim boyutu
da yoktu zaten; isim boyutu olmadığı gibi o mânâlarda yoktu!.
Bu mânâlar yoktu sözünü, tasavvufta nasıl ifade ediyorlar, mânâlar
bâtındaydı diyorlar! Kendindeydi, özündeydi!
“Özündeydi” hükmünü de nereden veriyorsun?...
Fiile dayanarak veriyorsun.. Fiil olmayınca, zaten o mânâ olmayınca mânâ
yok hükmündedir. Mânâlar sonradan varolmuştur.
hf
FİİLLER
YA İDRAKA DAYANIR …
YA DA KORKUYA
Fiiller ya idrâka dayanır, ya korkuya yâni vehme
dayanır! İdrâkında meydana getirdiği teslimiyet vardır, korkunun da meydana
getirdiği teslimiyet vardır...
Neticede teslimiyet oluşur ama; temelinde ne var?.. İdrâk mı var; yani o
şeyin öyle olmasını idrâk etmen dolayısıyla mı teslim oldun; yoksa korkuyla mı
oldun?..
Nitekim insanların Allah’ın emirlerine teslimiyeti iki
yönlüdür... Bir nebînin, bir velinin ilâhi emirlere teslimiyeti idrâk yolludur...
Mühim olan, senden meydana gelecek olan teslimiyetin veya senden meydana
gelecek fiillerin, duygu yoluyla değil yani vehmin hükmüyle değil; idrâkının
hükmüyle olmasıdır! Gaye, neticede, bu idrâka gelmektir; bu idrâka gelmek için
de o aşamadan geçmek lâzım...
hf
KİŞİNİN ÂLEMİ
FİİLLERİNİN GEREKTİRDİĞİ YERDİR