AHMED HULÛSİ’DE
KAVRAMLAR
K
AV.
ASUMAN BAYRAKÇI
|
Yayınlarımızın Telif
Hakkı Yoktur. Sitemizdeki tüm bilgiler, Hz. MUHAMMED'in
(aleyhisselâm) bildirip açıkladığı "ALLAH" ismiyle işaret
edilenin hakikatinin ne olduğunun öğrenilmesi ve "DİN"
denilen yaşam sisteminin bu vizyonla değerlendirilebilmesi için, tüm insanlarla
karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır. Tüm yayınlarımızı ücresiz okur;
dinler, bilgisayarınıza indirebilir, çoğaltabilir; YAZAR ve KAYNAK
BELİRTMEK ŞARTIYLA her yoldan bütün çevrenizle paylaşabilirsiniz. Allah
ilmine karşılık alınmaz. Prensibimiz maddî ya da manevî karşılıksız
paylaşımdır.
|
Kâbe
Kâbenin Ağlaması
Kâbenin Emin Bölge Olması
Kâbe İle Konuşmak
Ka'be Kavseyn
Kâbiliyet
Kabir
Kabir Yaşamı
"Kabir Âlemi" Yaşamı
"Kabir Âleminde" Namaz Kılınır mı?
Kabir Suallerinin Cevapları Nasıl Verilebilir?
Kabir Azâbı
Sorgu melekleri Niçin Herkese Farklı Gelecek?
Kabirde Azâbı Kimler Yapacak?!
Kabirden Çıkma!
Kader
Kadere Nasıl İman Edeceğiz?
Kur'ân-ı Kerim Ve Hadislerde "Kader" Anlatımı
Mahlûkatın Kaderlerini Kim Yazıyor?
“Genetik”in, Kaderde Önemi Var mı?
“Kader Sırrı”na Vâkıf Olmak İçin Kader Konusunda Yaklaşımımız Ne Olacak?
İnsanın Kaderi, Allah’ın Takdiriyle Nasıl Oluşur?
Kaderle İlgili Sorular
İnsan Robot mudur?
Niçin Vahdete Değindik?
Kadir Gecesi
Kadir Ânı
Rab-Allah
"Kâfir"
Kâinat
Kalb
Kalb Gözü Açıklığı
Kalbler Neden "Allah Zikri" ile Tatmine Ulaşır?
Kalbin Kararması
Kalbin Mühürlenmesi
Kalb Sahipleri
"Kalem"
Karakter (Bkz."Huy" )
“Kaza”(Varetme Hükmü)
Kelime-i Şehâdet
Abd Ve Rasùl Oluşuna Şehadet Ne demektir?
Kendini Tanımak
Kendi Zâtını Bilmek (“Zâtî İletişim”)
Kerâmet
Kesret
Kesret Müşahedesi
"Keşfi Şak" (Bkz. "Ölüm")
Keşif
“Kevni Noksan”
Kıyâmet
Kıyamet Olayı
Kıyamet Süreci
Kıyamet Hâlleri
Kıyamet Sonrası Yaşam
İnsanlığın Kıyâmeti
Kıyamet Alâmetlerinin Bâtında Zuhùru
Kirâmen Kâtibeyn (Bkz.”Melek”)
Kişilik
“Bedensel Kişilik”
“Düşünsel Kişilik”("Kişilik Yüzü")
“Birimsel Kişilik” Kalkar mı?
"Kitab Ehli"(Ehli Kitap)
"Kolaylaştırılma"
Korunma
"Koza"
Kozalının Tanrısı
“Kozmik”
“Kozmik Din”!(Bkz.İslam Dini , “Kozmik Din” midir?!
Kozmik Işınlar
Kozmik Kitap
Kozmik Bilinç(Bkz.”İnsan-ı Kâmil”)
Kozmik Varlıklar
Kuantsal Boyut
Kudret
Kulluk
"Allah Hüviyetinin Kulu"
Kul Hakkı Nerede Ve Nasıl Ödenir?
Kurân-ı Kerim (Evrensel Sistem'i
Açıklayan Kitap)
Kur'ân 'ın İnzâli
Kur'ân 'ı Kerim Nasıl Anlaşılır?
Bu Kitaba Arınmadan Dokunma
Kur'ân 'da Geçen "İLÂH" Nedir?
Kur'ân Ruhu
Kur'ân 'ı OKU'mak
"Muhkem" Ve "Müteşâbih" Âyetler
Kur'ân Sûreleri Hakkında:
Fâtiha
Hamd'ı Allah Yapar
Âlemler
Er'Rahman-ir Rahim
Maliki Yevmiddiyn
Din Günü
İyyake Na'büdü Ve İyyake Nestâin
İhdinasıratel Mustakim
İstenmesi Zorunlu Sırat
Özel İn'âm
Fâtiha Sonunda Niçin "Amin" Denir?
"Kevser"
"Alâk"
Yunus A.S.'ın Tesbihi
Nâs Sûresi
Zilzal(Zelzele) Sûresi
Kurban
Kurbiyyet
Kurtuluşa Eren
Külli İrade
Küfür
Kürsi
Kâ'be yeryüzünde belli enerji merkezlerinden biridir... Ve kişinin
özündekiyle iletişim kurmasını sağlayan iletişim konsantrasyon merkezidir!..
hf
Kâbe’nin hakkının verilmemesi,değerlendirilmemesi!
hf
KÂ’BE ‘NİN “EMİN
BÖLGE” OLMASI
Kâbe, hakikatı temsil eder ve o hakikatı yaşayanların çevresi emin
bölgedir insanlar için!
hf
Dünyanın veya insan dışındaki objelerin ruhları varoluş
amaçlarına hizmetleri şeklinde anlaşılır... Kâbe’yle
konuşmak, “onun varoluş hikmetiyle görüşmek” anlamına da
alınır...
KÂ’BE KAVSEYN
Beşeriyetin tümüyle yok olma durumu!
Hazreti
Rasûlullah, "Mi`râc"da "Kâ`be Kavseyn"
denen, beşeriyetin tümüyle yok olma durumunda, âdeta bir yayın iki ucu, hatta
daha da ötesi, "Ev ednâ" tâbiriyle ifade edilen makamda, "Rabbi"yle
karşılaştı..
"Kâ`be
Kavseyn, ev ednâ" denen bu makamda, Hazreti Rasûlullah, tüm
varlığının eriyip gittiğini, varlıktaki Mutlak Tek Varlığın, Hakk`ın
varlığı olduğunu müşahede etti...
Ve
bu müşahedenin, bu yaşantının, bu hissedişin ötesinde, gecelediği Ebu Talib`in
kardeşinin evi olan Ümmü Hani`nin evinden sabahleyin çıkarken;
-
sözleriyle bir gerçeği ifade etmek istedi..
hf
Şiron’un yükselen burçtaki,doğduğu dakikadaki tesiri kişinin
kâbiliyetini meydana getirir.
Elbette
burada mâneviyata dönük kâbiliyetten söz ediyoruz.
Doğduğu
anda aldığı tesirler kâbiliyeti meydana getirir.
hf
Ölümü tadmış bulunan birimin bedeninin içine defnedildiği toprak çukura
kabir dendiği gibi; ölmeden evvel ölmüş kişinin bedenine dahi "kabir"
denilir. Hatta ehli arasında, hakikatı yaşayan kişilere, "kabrini
sırtında taşıyan" denmesi dahi meşhurdur.
Yani
bu ifadesiyle, hakikatın yaşanmasının, dünyada, bir bedenle yaşanırken
gerçekleşmekte olduğuna işaret çekilmektedir.
İnsan,
bu dünya hayatı içindeyken, hüküm ve takdiri ilâhî sonucu belirli çalışmalar
yaparak, ölmeden evvel ölecek, bu şekilde "uyanacak", hakikatı
ve Hak’kı görecek ve ondan sonra da bedeninin ömrü kadar, kabrini sırtında
taşıyarak hakikatın gereğini yaşayacak.
hf
Bu devre kişinin ölümü tadıp, ruh yani halogramik dalga bedenle
bâ’s olmasından sonra başlayıp, kabir içinde maddeyi algılar
biçimde yaşamı devam ettikçe sürer...
Gerek
kabre konmadan ve gerekse kabre konduktan sonra çevresinde olup biten herşeyi
bu süre içinde algılamaya devam eder...
Bu
hâlin misâli şu dünya yaşamımızdaki henüz uyumadan evvel yataktaki hâlimize
benzer ...
Yatağa
girmiş uyumaya hazırlanan kişi nasıl yarı uyur vaziyette hem dışarıda olup
bitenleri fark eder hem de rüya türünden şeyleri görmeye başlarsa, kabirdeki
kişi de aynı şekilde hem madde mezarın dışında ve içinde olanları
algılamaktadır; hem de yavaş yavaş KENDİ KABİR
ÂLEMİNE girmeye hazırlanmaktadır...
hf
Âhiret iki devredir.
Âhiretin
birinci devresi, "Berzah" (geçiş) âlemi veya "Kabir"
âlemi diye târif edilen devredir. İkinci devresi kıyamet ve sonrası diye
belirtilen devredir.
Bunlardan
"Berzah" âlemi veya "Kâbir" âlemi diye târif
edilen devre, geçiş devresidir sırf ruhanî bir yaşantıdır.
ÖLÜMÜN
TADILDIĞI andan itibaren başlayıp, mahşere kadar devam edecek olan yaşam
boyutuna “BERZAH âlemi” denilir... Nebiler,şehidler
ve bazı velilerin halen yaşamakta oldukları ve zaman zaman biraraya
gelerek görüştükleri âlemdir.
“FİYSEBİLİLLAH”
ALLAH yolunda ŞEHİD olmuş kimseler ile, “ölmeden evvel
ölmüş” diye târif edilen evliyaullah ve nebilerin, kabir âlemi
kısıtlamalarından kurtulmuş olarak, “RUH BEDENLERİYLE”
serbest dolaşım şeklinde süren yaşam şeklidir..
BERZAH YAŞAMINDA... ŞEHİDLER, EVLİYAULLAH ve NEBİLER
Berzah âlemi içinde serbestçe gezerler dolaşırlar ve mertebelerine göre de
birbirleriyle iletişim kurarlar...
Ayrıca,
berzah âlemi içinde dahi bir hiyerarşi vardır; ve bu hiyerarşi içinde oradakilerin
idaresi söz konusudur...
BERZAH
âlemindeki velilerden dünyada iken “FETİH”
sahibi olmuş olanlar, dünyadakilerle iletişim kurabilirler.. Buna
karşın, dünyada “KEŞİF” sahibi olmuş fakat “FETİH” elde
edememiş evliyaullah ise, o âlemdeki tüm serbestilerine karşın, dünyadakiler
ile direkt iletişim kuramazlar..
Vefat
eden kişi, daha mezarda toprağa verildiği anda “ Münker – Nekir “ adında
iki melek gelir, üç şey sorar. Bazıları bu sorgulamanın hemen akabinde
kabirden-mezardan çıkar. Mezar ve kabir şartlar biter. Ruh, kendi âlemine veya
Berzah’a geçer.
Ama,
diğer büyük çoğunluk, uzun süre mezar içinde kalır. Dolayısıyla, mezar azâbı
onda uzun süreli olur. Toprağa konulan, ölümü tadan her nefs, üzerine toprak
atıldığını görecek.
Ama,
olayı çok kısa sürede, daha mezar toprakla dolmadan dahi atlatan var. Çok uzun
süre, toprak altında mezar azabında kalan da var.
Mezar
âlemi başka, kabir âlemi başka, berzâh âlemi başka!.
Mezarda;
mezarın içini görüyorsun, mezarın şartlarını görüyorsun. Bu “mezar âlemi”.
Belli bir süre sonra, bu mezar görüntüsü kaybolur.
Ondan
sonra, cennet ve cehennemi tam olarak görmeye başlıyorsun. Oradaki durumları
görüyorsun. Ve, dünyada ürettiğin bir takım melekler veya kötü mahlûklar
Gördüğün
rüyayı düşün! Bir rüyâda devamlı kâbus görüyorsun. Bu senin o anda kabir âlemin
oluyor. Bir de, kabir âlemine girmeden, mezardan geçtikten sonra
direkt, Berzah âlemine geçip, orada yaşayan ruhlarla birlikte olanlar
var!.
İşte
orası, yüksek mertebeli kişilere mahsus olan bir yer.
Ama, çok büyük bir çoğunluk, kabir âlemindedir. Hani, ya kâbus türü
rüyalar gören, ya da güzel rüyalar gören kişi durumundadır.
Bu durum kıyamete kadar böylece devam eder.
Kabir
âlemi, aynen aynen rüya alemine benzer; ne var ki, kişi rüya
gördüğünün farkında değildir ve yaşamını aynen dünyada yaşıyormuşçasına
değerlendirir..
Nasıl
dünya yaşamını gerçek yaşamıs gibi algılarsa kişi dünyada yaşarken;
ayni şekilde, kendi kabir âlemine geçen kişi de o boyutu gerçek yaşam gibi
hisseder... Bu ya “Kabir Cenneti” denilen şekilde son derece huzur ve
zevk verici rüyalar şeklinde devam eder; ya da “Kabir Cehennnemi”
denilen biçimde kâbus türünden son derece korkunç, ızdırap verici
görüntüler içinde sürer.. Bu devre kıyamete kadar
böylece devam eder...
Kabir
âlemi(Ruhlar Âlemi), “nâri boyut”tur!
Burada,
kabir cenneti veya kabir cehennemi tarif ediliyor. Hakiki cennet
ve cehennem değil!..
Bir
de burada belli ruhâni güçler elde etmiş olanlar var,kabir âleminde.
Meselâ,
veliler!
Bu
yüksek dereceli veliler; yani hakikate ermiş, hakikatı yaşama durumuna girmiş;
terkib değişiklikleri oluşmuş ve bu terkib değişiklikleri sonunda, kendindeki
bazı ilâhî kuvvetleri keşfetmiş ve o kuvvetlerle tahakkuk etmiş olanlar var!
Bunlar,
o âlemde kendi aralarında görüşürler. Bir araya gelirler, çeşitli konularda
fikir alışverişi yaparlar, birbirlerine kendilerindeki değişik tecellileri
anlatırlar; değişik müşahedeler üzerinde taştışmalar yaparlar.
O
âlemin kendine has bazı işlemleri vardır.işlemler üzerinde de belli bir vazife
taksimi vardır, bunların ileri gelenleri arasında.
O
âlemde belli düzeye gelmiş, belli konular açılmış, belli noktalarda takılmış
gibi kişiler vardır.
Bunların
orada eğitimi yapılır. Yani onlar orada eğitilir, belli şeyler idrak
ettirilmeye çalışılır. Anlayamadığı noktalar atlatılır vs. Onlarda böylece bir
durumda devam eder. Yani oranın da kendine göre belli bir idare kadrosu vardır.
Nasıl dünyada, 4’ler, 7’ler, 3’ler, 40’lar diyoruz! Bunun mukabili olan, oranın
da kendine has bir kadrosu vardır.
hf
“KABİR ÂLEMİNDE” NAMAZ
KILINIR MI? !
İnsan şuur boyutu için yaratılmıştır,esas itibariyle !
Beden
boyutu bu dünyada kalacaktır,bedensel ibadetlerde bu dünyada kalacaktır.
Ölüm
sonrasında bedensel boyuttaki ibadetlerin hiçbiri yoktur.Ne namaz-ne oruç-ne
vs..Ama Berzah Âleminde de Evliyaullah’ın namaz kıldığından söz
edilir ve bu bize çelişki gibi gelir.Hani kabir âleminde namaz yoktu,oradakiler
şuur boyutunun namazının secdesidir.OKUma yollu oluşan bilgilerin getirdiği
rùkù ve secdedir,kâbir âlemindeki!
“Valla
bizim köydeki evin bahçesinde bir yatır var,bazen geliyor abdest alıyor,havluda
ıslanıyor,hatta namaz kılıyor”!..
Cinlerin
oyununa geliyorsun!
Kabir
âlemindeki evliyaullahın kıldığı namaz “şuur boyutunun namazı”dır.
hf
CEVAPLARI NASIL VERİLİR?
Kâbirde bana,
mezhebin ne, tarikatın ne, şeyhin ya da hocaefendin kim diye sorulmayıp; Allah
Rasûlünün açıklamasına göre, yalnızca "Rabbin kim, Nebin kim ve kitabın
ne" şeklinde sigaya tutulacağıma göre...
"Rabbim
Allah" diyebilmem için, öncelikle "Kur'ân-ı
Kerim’in açıkladığı Allah" kavramını çok iyi idrak edip bunun
sonuçlarını hissedebilmem!. "Nebim, Allah Rasûlü Muhammed Mustafa"
diyebilmem için, "Allah Rasûllüğünün" nasıl bir şey olduğunu,
Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın nasıl bir görev yaparak, bana ne vermek
istediğini iyi anlamam ve O'nu tasdik etmem!. "Kitabım
Kitabullah'tır" diyebilmem için, "Kitabullah'ı
OKU'yabilmem"; ya da "Kitabım Kur'ân-ı Kerîm"
diyebilmem için Kur'ânı Kerîm’in Allah indinden nâzil olmuş bir kitap
olduğunu farkedip, tasdik etmem gerekir!.
Dünyada bırakıp
gideceği, bir daha hiç eline geçmeyecek şeyler için, tüm zamanını harcayan
insanın; akıllı ise, ölümötesi sonsuz geleceğini kurtaracak
böylesine önemli bir konuyu ihmâl etmesi elbette ki bağışlanamaz bir olaydır!.
Akla, mantığa aykırı hikâyeler ve safsatalara bakıp da, onları "İslam
Dini" sanarak yüzünü çevirmek aydın bir insana kesinlikle yakışmayan
bir davranıştır!. Bizim 33 yıllık çok yoğun araştırmalarımız ve uygulamalarımız
farkettirmiştir ki, Allah Rasûlü’nün bize önerdiği her şeyin bir
hikmeti; ve bilebildiğimiz kadarıyla bir bilimsel gerekçesi vardır. Bunları
açıklıyabiliriz!. Ama daha sonrakilerin kendi zaman şartlarına göre olan
yorumları, "İslam Dini" ve bizi bağlamaz!.
hf
Belki de milyarlarca sene sürecek olan kabir âlemi yaşamında, kişi “RUH”
olarak diri ve şuurlu kaldığına göre azab duymaz deniyor, öyle ise, kâbir azabı
nedir ve nasıl oluyor?...
Çokça
sorulan sorulardan biri de budur... Cevabını verelim...
Bu
nedenle otomatik olarak olaya bu bilinçle bakacak; ve bunun sonucu olarak
da, ister istemez büyük bir azab duyacaktır!..
Bunun
misâlini şöyle verebiliriz... Gün boyu bir takım şeylerden korkuyorsunuz ve
derken uyuyorsunuz... Uykunuzda o sizi korkutan şeyler rüyanıza giriyor!..
Evet, fizikman bedeninize yapılan bir şey yok, ama gündüz bilincinize yerleşmiş
olan o korkutucu şeyler, sizin o anki yaşantınızı kâbusa
çevirmiştir!..Rüyada duyduğun acı, beynin ruha yüklediğini gösterir... Kabir
azabı dahi bu yüklenmeden dolayıdır...
Dünyada
yaşarken, Allah Rasûlü’nün uyardığı tarzda çalışmalarla kendini o şartlara
hazırlamamışsa; artık o ortamda kesinlikle yapabileceği hiç bir şey yoktur;
içinde bulunduğu şartlara ve sonuçlarına katlanmaktan başka!.
“Kabir
azabı” denilen şey burada oluşan yaşam biçimidir..
“Vel
bâ`sü ba`
“
Ölüm, bu bedenle kişinin alâkasının kesilmesi ve bu beden üzerindeki
tasarrufunun kalkmasıdır. Ölüm yok olmak değildir.
Aynı
şekilde, tüm dünya yaşamında beynine “Ben bu bedenim!.” düşüncesi yerleştiği
için, ölümü tatma anından itibaren bu bedenle ilgin tamamen
kesildiği halde ve ruh bedenle yaşam boyutuna geçmiş olmana rağmen,
bu fizik-biyolojik bedeni bırakıp gidemiyorsun.
Ruhuna
yüklenmiş olan kayıtlar; “Ben bu bedenim!.” şeklinde olduğundan, sen de
cesetle birlikte diri diri toprağa giriyorsun. Üzerine toprak atılıyor ve orada
kalıyorsun!..
Bu
dünyada yaşadığın süreç içinde “ ben bu beden değilim! “ bilincini
oluşturamadığınız sürece âkıbet budur.
Yanarak ölen biri için de, aynı şey!. Kendisini beden zannettiğinden,
korkunç bir acı çekerek, bedeninin yanışını seyrediyor.
Bir rüyada boğazını kestikleri, veya vücuduna bıçak sapladıkları zaman
ne hâle geliyorsun?.
Rüyada gerçekten bedene verilen bir eza cefa var mı? Hayır!.
Ama, öyle olmasına rağmen o rüyada ne hâle geliyorsun bir düşün!
Oysa olay, ruh boyutunda oluyor.
İşte kişi, kabre girdiği zaman da olay, tamamen “ruh boyutu”nda cereyan
ediyor.
İşte
mezar yaşamı da,
Bu
durum da dini terminolojide “kabir azabı” diye anlatılmıştır...
Gündüzleriniz
ve bilinç düzeyiniz nasıl rüyalarınıza yansıyorsa ve o rüyaları değiştirmek
elinizde olmuyorsa; kabir yaşantısı da onun benzeri bir şekilde, artık
değiştirmeniz mümkün olmayan bir tarzda kıyamete kadar sürüp gidecektir...Ve
kabirdeki bu bitmez tükenmez kabusa, azaba karşı, şu anda yaşarken tedbir
almanız ve bu durumdan kendinizi korumanız da mümkündür ki bu yüzden “Din”
gelmiştir...
hf
SORGU MELEKLERİ
NİÇİN HERKESE FARKLI GELİR?!
Nur yapılı birimler , bir beden veya şekille bağımlı olmayıp, dilediği
beden şekline bürünebilir…
Nur boyutundaki cennette yaşayanların tümü, gerçekte nur yapılı şekilden
beri bilinç varlıklardır; algılayanın veri tabanına göre görüntü verirler.
Kabir âlemindeki sorgu meleklerinin, herkese değişik gelmesinin de
nedeni budur.
hf
KABİRDE AZÂBI
KİMLER YAPACAK?!
Beynin yaydığı radyasyonlar müspet ya da menfi mânâda iki tür radyasyon
olarak iki tür varlık yaratır!..
Ya
, insana ,tabiatına hoş gelecek sevimli gelecek varlıklar veya ters gelecek
varlıklar! Kişinin arzu ve istekleri ne yönde ise, o yönde onun seveceği
varlıklar meydana gelir, beynin yaydığı dalgalardan; ve gene aynı şekilde,
kişinin genel yapısındaki korku ve endişeleri ne yönde ise, o yönden meydana
gelir bir takım yaratıklar menfi dalgalardan!..beyin dalgalarının meydana
getirdiği bu varlıklar, kişi öldüğü andan itibaren, kişinin ruh âlemi veya
hayâl âlemi dediğimiz âlemde, bu kişiden sâdır olan dalgalardan meydana gelmiş
olduğu için bu kişiyi sarar; ve kişi bunlardan dolayı ya azap duyar, ya zevk
duyar...Âlemi berzahta; kabir âlemi dediğimiz âlemde.
hf
Kâbir âlemi yaşamında, uykuda, yaşadığınız duyguları, çok daha
fazlasıyla ve çok daha yoğunluklu olarak yaşayacaksınız.
Bu durum “Sistemin kıyâmeti” dediğimiz, Dünya’nın Güneş tarafından
yutulması evresine kadar devam edecektir.
Güneş
Dünya’yı yutmaya başladığında; Dünya’nın manyetik alanı ortadan kalktığında, bütün
insan ruhları, otomatik olarak kendilerini bizim anlayışımıza ve yapımıza göre
cehennem olarak tanımlanan, Güneşin, dalga boyutlu yapısı içinde bulacaklardır…
Bu evre insanların kâbirlerinden çıkması olarak tanımlanmıştır.
hf
ALLAH'ın ilminde kendi mânâlarını seyretmesi, seyretmeyi hükmetmesi
"Kaza"dır...
Bu mânâların seyredilir hale gelmesini düzenlemesi de mutlak mânâda
"Kader"dir..
Kader, “sır” olarak ifade edilmiştir... “Sistemin işleyişi”
ve “Sistemin Bilinci” anlamında olarak!
Tamamiyle
sayısız dalga boylarından, ışınlardan, kuantlardan oluşmuş evren, ya da evren
içre evrenler,
Ve
bizim de «hayal» dediğimiz şey, işte bu ışınsal kökenli yapıdır!.. Ve de
gerçekte, bizler dahi ışınsal varlıklarız... Ancak ne yazık ki, algılama
sistemimizin beş duyu ile kayıtlı olması şimdilik bu gerçeği yaşamaktan bizi
mahrum etmekte!..
Evet,
evren orijininde TEKİL bir yapı; ve gerçekte, tüm zerreler birbiriyle
ilintili durumda olduğu için, her bir yoğunlaşma ve aktivite, hiç
düşünemediğimiz bir noktada bambaşka şeyleri etkilemekte ve harekete
geçirmektedir... Yani evrende, birbirinden kopuk, ayrı, müstakil varlıklar ve
onların özgür benlikleri ve iradeleri mevcut değildir!.
“Kader”, senin anladığın gibi olmayıp ; genetik
programının astrolojik (meleki) etkilerle yönlenerek açığa çıkmasının
adıdır... Yukarıda biri oturup kader yazmaz!...
Astrolojik
etkiler ise , Cennet yaşamında da devam eder...
İşte,
«KADER» denen olgu bu husustan kaynaklanmaktadır.
hf
Asırlar boyudur kolay kolay anlaşılamamış bir konu bu!..
Hemen
herkes bu konuda aklına geleni konuşmuş. Ama genellikle kimse de, bu hususu
konuşmadan evvel acaba Kur’ân-ı Kerîm’in ve Rasûl-i Ekrem’in kader hakkında
dedikleri nedir, diye araştırmamış.
Gerçekten
acaiptir; çünki, öyle kader konusunda kitaplar görüyoruz ki baştan, aşağı
çeşitli kişilerin "kaderle" alâkalı görüşlerini toplamasına
rağmen; içinde bu konudaki nice Rasûlullah açıklamalarından, beş tanesi bile
yer almamakta!.
İnsandaki
"İrâdeî cüz"ü ispatlayabilmek uğruna, bu husustaki âyetler ve
hasır altı edilmekte!..
Bize
göre dini anlamış kişi, âyet ve hadîs hükümlerini izâhtan âciz kaldığı noktada,
hasır altı etmez; sadece o husustaki âczini itiraf eder ki, bu da bir
kemâlâttır.
-Kul
kendi iradesiyle yolunu çizer ve yaptıklarının neticesine katlanır"
şeklinde özetleyebileceğimiz görüşü savunanlara "KADERİYE"ciler
denmiştir. Ki bunlar hakkında
"Ümmetimin mecûsileridir, kaderiyeciler"
şeklinde bir hüküm gelmiştir.
"Kaderiyeciler",
"kul kendi kaderini kendi yazar"; görüşünde olanlardır...
"Allah" da ötelerden bir yerde; ya da başka bir boyutta
oturup, bu boyutta yapılanları seyreden bir varlığın adı herhalde?!...
Esasen
Kur'ân-ı Kerîm baştan sona bu görüşü iptal için sayısız hükümler serdeder.
Geriye
kalan ve adlarına "ehli sünnet" ile "cebriye"
denen iki görüşün fikirlerine ise; her fikir sahibine ve neticesi de kendisine
aittir; diyerek değinmiyeceğiz.
Burada
biz çeşitli görüşleri tartışmak ya da savunmak için konuları açıklıyoruz
değiliz zirâ...
Ancak,
insanın yapısını, hangi tesirlerin altında nasıl yaşadığını, varlığının ne
olduğunu anlattıktan sonra, dinde “Kader” mefhumunun nasıl anlatıldığını
açıklama noktasına geldik.
Bunu
da farketmek MECBURİYETİNDEYİZ!..
Allah’ın
azâmeti, yüceliği, sonsuz varlığı yanında insanın yeri, iradesi, kudreti ve
sahip olduğu şeyler nelerdir.
Kısaca,
"Allah" ismiyle işaret edilen indinde insan neleri yapacak
güce ve iradeye sahiptir.
Evet,
yüz milyarlarca ve yüz milyarlarca güneşin birbirlerinden çok büyük
uzaklıklarla içinde yüzmekte oldukları kâinatın varedicisi katında, insanın
yeri ne?
Buyurun
bu konuda bir hadîs-i Kudsî:
-Rasûlullah
salla’llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu’,
Allâh
azze ve
"EY kullarım. Hepiniz delâlettesiniz ancak benim hidâyet ettiklerim
hariç. Benden isteyiniz ki sizi hidâyete erdireyim.Hapiniz fakirsiniz, ancak
benim zengin ettiğim hariç; benden isteyiniz ki size rızık ihsân edeyim.
Hepiniz günahkârsınız, ancak benim mağfiret verdiklerim müstesnâdır;
içinizden her kim benim bağışlayıcı olduğumu bilir de benden mağfiret dilerse,
aldırış etmeden (günahlarının büyüklüğüne) bağışlarım!..
Sizin evveliniz ve âhiriniz, diriniz ve ölünüz, yaşınız ve kurunuz
kullarımdan en takvâlısı kalbi gibi olsalar, bu durum benim mülkümde bir
sivrisineğin kanadı kadar artış meydana getirmez!..
Sizin evveliniz ve âhiriniz, diriniz ve ölünüz, yaşınız ve kurunuz en
şakî kulun kalbi gibi olsalar (yani hepsi
inkârda olsalar), bu durum benim mülkümden bir sivri sineğin kanadı kadar
eksiltmez!..
Sizin evveliniz ve âhiriniz, diriniz ve ölünüz yaşınız ve kurunuz, bir
sahada toplansa ve içlerinden her insan ümitleri yettiği kadar istese, her
isteyenin istediklerini veririm ve bu benim mülkümden hiçbir şey eksiltmez.
Öyle ki içinizden biri denize uğrayıp iğneyi suya daldırıp alsa. Kesinlikle
bilin ki BEN sınırsız ihsan ediciyim, varlığın sahibiyim, yüceyim.
DİLEDİĞİMİ YAPARIM!..
Bağışım bir sözdür. Azâbım bir sözdür.
Bir şeyin olmasını istersem emrederim, "OL" derim; ve o şey
olur!.."
Nasıl ?.., bir şeyler anlatabiliyor mu, bizim yerimiz, haddimiz,
gücümüz, irademiz, kudretimiz hakkında bu hadîsi kudsî?..
Az
evvel anlatmaya çalıştığımız gibi. Kâinatta dünyadan 1 milyon küsür defa büyük
güneşin yeri iğne ucuyla gösterilemezken, gururundan, kendine biçtiği pâyeden
yanına yaklaşılmayan insanın yeri acaba daha iyi anlaşılabiliyor mu bu
satırlarda?
Evet,
bizde, "ALLAH’A RAĞMEN", bir iş yapabilecek potansiyel mevcut
mu?
Buyurun
sıra geldi KADER BAHSİNE...
Astroloji
bölümünde insan beyninin aldığı tesirler ile tüm yaşamının programlanmış
olduğunu normal şartlarda bunun değişmesinin de asla mümkün olamayacağını
açıklamıştık. Yani bir diğer ifade şekliyle kişinin kaderinin, beynin ilk
teşekkül devresinde kozmik kalemle yazılıp bu yazının kuruduğunu ve artık yeni
tesirler ile değişmeyeceğini beyan etmiştik.
İnsanın
kaderi...
Elinde
olan bir şey var mı?..
Kaderi
önceden yazılı mı?..
Her
şey olup bitmiş mi?..
Bakalım
bu konuda Kur'ân-ı Kerîm’in hükmü ne; ve gene Hz. Resûli Ekrem Muhammed Mustafâ
aleyhi’s-selâm "Kader"i nasıl tarif etmiş. İman edilmesi
zorunlu "Kader" mevzûunda neler açıklamış!..
hf
"KADER" ANLATIMI
1- ALLAH
İSTEMEDİKÇE SİZ İSTEYEMEZSİNİZ!.. (İnsan-30)
2-HALBUKİ SİZİ DE YAPAGELDİĞİNİZ ŞEYLERİ DE ALLAH YARATMIŞTIR!.. (Saffat-96)
3- "YERYÜZÜNDE
VEYA NEFİSLERİNİZDE SİZE İSABET
BUNU, ÖNCEDEN MUKADDER VE YAZILI OLDUĞUNU BİLİP; ELİNİZDEN
ÇIKAN ŞEYLERDEN DOLAYI ÜZÜLMEMENİZ VE ELİNİZE GİREN İLE DE SEVİNİP ŞIMARMAMANIZ
İÇİN (açıklıyoruz)!.. ALLAH DÜNYALIKLA BÖBÜRLENENİ SEVMEZ" (Hadîd-22/23)
4- YÜRÜR HİÇ BİR
MAHLUK HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HEPSİNİ ALNINDA ÇEKİP YÜRÜTEN O'DUR!.. (Hud-56)
5-DE Kİ: HEPSİ DE KENDİ PROGRAMLARI DOĞRULTUSUNDA (Şakûllerinde) FİİLLER
ORTAYA KOYARLAR. (İsra-84)
6-"ALLAH DE, ÖTESİNİ BIRAK..."
(En’âm-91)
7DİLEDİĞİNİ YAPAR. (Bürûc-16)
8-YAPTIKLARINDAN SUAL SORULMAZ!..
(Enbiya-23)
9-BİZ HER ŞEYİ KADERİYLE HALKETTİK!..
(Kamer-49)
Kur'ân-ı Kerîm'de bu konuda bu
meâllerde daha pek çok âyeti kerîmeler olmasına rağmen aklı olana bu kadarı
yeter; ahmaklığın ise devâsı yoktur, diyerek; şimdi de SAHİH-İ MÜSLİM
isimli hadîs kitabının "KADER" bahsinde bize nakletmiş olduğu Rasûlullah
salla’llâhu aleyhi ve sellem’in açıklamalarına idrâklarımızı yöneltelim.
Ebu’l-Esved
ed-Dieliyy şöyle dedi:
İmran
ibn Husayn radıya’llâhu anh bir gün bana şöyle sordu:
-İnsanların
yapmakta oldukları ve emek çekip didindikleri şeye ne dersin?.. Kendilerine
hüküm olunan ve sebkât etmiş bulunan kaderden, kendilerine gelip geçen bir şey
midir?.. Yahudi Nebilerinin getirdiği şeylerden olup da kendilerini
karşılayacak ve aleyhlerine delil sâbit oluveren şeylerden midir?..
-Hayır!..
(karşılacakları tesadüfî işler değil). Lâkin, geçmişte kendilerine yazılan
ve kendilerine gelip çatan bir şeydir!.. dedim.
Bunun
üzerine İmran bin Husayn sordu:
- Öyle ise bu insanlara ZULÜM olmuyor mu?..
Bu
sözden şiddetle korktum ve şöyle dedim:
- Her şey Allah'ın mahlûkudur ve elinin mülküdür!..
-O YAPTIKLARINDAN MES'ÛL OLMAZ; FAKAT ONLAR MES'ÛL OLURLAR!.."
(Enbiya-23)
-Allah sana merhamet buyursun!.. Ben
-Yâ Rasûlullah!.. İnsanların bugün yapmakta oldukları ve emek çekip
didine geldikleri şeye ne buyurursun?.. Bu üzerlerine hüküm edilen ve önceden yazılan
bir kaderden olarak, kendilerine isabet
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu:
-Hayır!.. Bu ikinci şekil değil!.. ÜZERLERİNE HÜKÜM OLUNAN VE
KENDİLERİNE GELEN BİR ŞEYDİR (kaderdir). Azîz ve Celîl olan Allâh’ın
kitabında bunun tasdiki şu âyettir:
-HER BİR NEFSE VE ONU DÜZENLEYENE, SONRA DA ONA HEM
KÖTÜLÜĞÜ, HEM KORUNMASINI İLHAM EDENE.
(Şems-7/8)
-Câbir radıyallâhu anh şöyle dedi:
Surûkatubnu
Mâlik ibn Cu'şûm geldi ve şöyle sordu:
- Yâ Rasûlullah!.. Bize DİNİMİZİN ASLINI BEYAN ET!.. Bugünkü amel neyin
içindedir?.. Bunun bilgisine nisbetle, biz sanki, şimdi yaratılmış gibiyiz. Bugünün
ameli, kalemlerin yazıp da kuruduğu, takdirlerin cereyan ettiği işler içinde
midir?.. Yoksa karşılaşacağımız işler içinde midir?
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve
sellem:
-Hayır!.. Bugün ki iş, yeniden oluşacak işler içinde değildir!..
Fakat kalemlerin yazıp kuruduğu, takdirlerin cereyan etmiş olduğu işler
içindedir!.. Buyurdu.
Surâka bu defa sordu:
- Öyle ise amel ne için?..
Züheyr
dedi ki: Bundan sonra Ebu Zübeyr anlamadığım bir şey konuştu; ben ne dedi, diye
sordum:
-Amel ediniz, çünkü herkese kolaylaştırılmıştır!." buyurdu.
-Abdullahibn Mes’ud radıya’llâhu anh şöyle dedi:
Bize
dâima doğru söyleyen ve kendisine de doğru bildirilen Rasûlullah
salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
- Sizin birinizin ana-baba maddeleri 40 gün anasının karnında toplanır.
Sonra o maddeler o kadar zaman içinde katı bir
Kendisinden başka Hak ilâh olmayan Allah’a yemin ederim ki: sizden
biriniz cennet ehlinin ameliyle amel etmekte devam eder. Nihayet kendisi ile
Cennet arasında bir zirâ’dan başka mesafe kalmaz!.. Bu sırada yazı o kişinin
önüne geçer!.. Bu defa o kişi cehennem ehlinin ameliyle âmel etmeye devam eder.
Ve yine sizden biriniz Cehennem ehlinin ameliyle âmel eder, nihayet
kendisiyle cehennem arasında ancak bir zirâ' mesafe kalır. Bu sırada yazı önüne
geçer!.. Bu defa da o kimse cennet ehlinin ameliyle amel eder ve cennete
girer!.’
Enes
İbn Mâlik radıya’llâhu anh şu hadîs- Rasûlullah'a bağladı:
Rasûlullah şöyle buyurmuştur:
-Şüphesiz Azîz ve Celîl olan Allah rahime bir melek tevkil etmiştir.
-Melek, "Ey rabbım bir nutfedir; ey rabbım bir
"ey rabbım erkek midir yahud dişi midir; şakî midir yahud saîd
midir; rızkı nedir; ecelî nedir," sorularını sorar. BUNLAR ANASININ
KARNINDA İKEN BÖYLECE YAZILIR!."
-Hazreti Ali Radıyallâhu anh şöyle anlattı:
Biz
bir defasında Bâki-ül Garkad mezarlığında bir cenazede bulunduk. Rasûlullah
sallallâhu aleyhi ve sellem yanımıza gelip oturdu. Biz de etrafına oturduk. Rasûlullah’ın
beraberinde bir âsâ vardı. Rasûlullah başını eğdi ve düşünceli bir halde
elindeki âsâ ile yere vurup dürtüştürmeye, çizgiler ve izler meydana getirmeye
başladı. Sonra:
-Sizden hiçbir kişi ve yaratılmış hiçbir nefis müstesna olmamak üzere,
muhakkak cennetteki ve cehennemdeki yerine Allah yazmıştır!.. Ve herkesin şakî
veya saîd olduğu muhakkak yazılmıştır!..
Buyurdu. Bunun üzerine sahabîlerden bir kimse şöyle sordu:
-Ya Rasûlullah, öyle ise bizler âmeli terkedip, bu yazımız üzerine
kalalım mı?..
Rasûlullah şöyle buyurdu:
-Saîd olan kimse, saâdet ehlinin ameline ulaşacaktır. Şakî olan kimse
de, şekâvet ehlinin âmeline ulaşacaktır. Sizler âmel edip çalışın!.. Çünki
herkese kolaylaştırılmıştır!.. Sâid olan Saâdet ehlinin ameline
KOLAYLAŞTIRILIR, şakî olan da şekâvet ehlinin AMELİNE KOLAYLAŞTIRILIR.
Sonra Rasûlullah şu âyetleri okudu:
-BUNDAN SONRA KİM VERİR VE SAKINIRSA, O en güzeli de tasdik ederse,
biz de onu en kolaya hazırlarız. Ama kim cimrilik eder, kendisini müstağni
görür en güzeli olan sayarsa, biz de onu en güç olan için hazırlayacağız"
(Leyl- 5/10)
İmran İbn Husayn radıya’llâhu anh şöyle dedi:
Bir
kimse tarafından şöyle soruldu:
-Ya Rasûlullah, cennet ehli ateş ehlinden (ayırdedilip) bilindi mi?..
Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve
sellem:
-Evet!..
Yine o zât tarafından:
- Öyle ise âmel edenler niye böyle çalışıp duruyorlar?.. denildi.
Rasûlullah
salla’llâhu aleyhi ve sellem:
-Herkes niçin yaratıldı ise, onun yolları kendisine
kolaylaştırılmıştır!..
Ebû Hüreyre radıya’llâhu anh, Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem
şöyle buyurdu, dedi:
-Hakikaten öyle adam vardır ki; uzun zaman cennet ehlinin amelini işler;
sonra onun bu yaptıkları, ateş ehlinin ameli ile son bulup, mühürlenir. Kezâ
kişi uzun zamanateş ehlinin amelini işler; sonra da onun bu âmeli
cennet ehlinin ameliyle son bulup, mühürlenir!..
Sehl İbn Sâ’d es Saidiyy radıya’llâhu anh der ki; Rasûlullah
salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
-Hakikaten öyle adam vardır ki, insanlara zâhir olan halleri ile
muhakkak cennet ehli ameli yapar!.. Halbuki kendisi ateş ehlindendir!.. Ve yine
öyle adam vardır ki insanlara görünüşte mutlak ateş ehlinin amelini işler,
halbuki kendisi cennet ehlindendir!..
Tâvûs şöyle dedi:
Ben
Rasûlullah’ın sahabîlerinden birçok insanlara eriştim. Onlar "HER ŞEY
KADER İLEDİR" diyorlardı. Ben Abdullah ibn Ömer radıyallâhu anhdan
şöyle işittim:
"Rasûlullah
sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
-HER ŞEY KADER İLEDİR!.. HATTÂ ÂCİZLİK İLE ZEKÂ VE BECERİKLİLİK BİLE!..
Yahud BECERİKLİLİK ve ZEKÂ İLE ÂCİZLİK BİLE.
İbn Abbas radıyallâhu anh şöyle anlatıyor:
Ebû
Hureyre'nin, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu,
diyerek, rivayet ettiği şu hadîstekinden daha küçük, günaha benzer hiçbir şey
görmedim!..
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve
sellem şöyle buyurmuştur:
-Allah âdemoğluna zinâdan nasibini takdir etmiştir!.. Hiç şüphesiz
âdemoğlu takdir edilmiş olan bu âkıbete erişecektir!..
İmdî göz zinâsı bakmak, dil zinâsı konuşmaktır. Nefis temennî eder ve
iştahlanır.
Tenâsül uzvu ise bu organların hepsinin arzularını ya gerçekleştirir,
yahud yalanlar. (Buharî-Tecrid-2132)
Ubeyy ibn Kâ’b radıya’llâhu anh şöyle dedi:
Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve
sellem buyurdu:
-Hızır’ın öldürmüş olduğu çocuk, KÂFİR OLARAK tabiatlandırılmıştır! Eğer
yaşasaydı, muhakkak ana ve babasını azgınlık, tecavüz ve kâfirlikle sarıp
bürüyecekti!..
Aişe r.a. şöyle demiştir:
"Bir
küçük çocuk öldü. Ben de:
-
Ne mutlu ona, cennet serçelerinden bir serçe! dedim.
Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi
ve sellem):
- Bilmiyor musun ki, ALLAH cennet ve cehennemi yarattı; birincisi için
bir takım insanlar yarattığı gibi, ikincisi için de bir takım insanlar
yarattı.
Bir
diğer nakilde;
-
ALLAH cennet için bir takım insanlar yarattı ve bunlar babalarının omurga
kemiğinde iken daha cennetlik yaptı. Cehennem için de bir takım insanlar
yarattı ve bunları da babalarının omurga kemiğinde iken (daha) yarattı...
(Müslim- Ebu Davud)
Aişe
r.a. şöyle demiştir:
-Ya Rasûlullah müminlerin küçük yaşta ölmüş olan çocuklarının
(âhiretteki durumu) nedir? diye sordum.
-Onlar babalarındandır ,buyurdu.
-Hiç bir amel yapmadan nasıl olur?
dedim.
-Onların
ne amel işleyeceklerini ALLAH en iyi bilir, buyurdu.
-Ya
Rasûlullah, ya müşriklerin küçük çocuklarının durumu ne olacak? diye sordum
-Onlar da babalarına bağlıdır,
buyurdu.
-Hiçbir amel işlemeden mi?
diye sordum.
-ALLAH onların, yaşasalardı, ne amel işleyeceklerini en iyi
bilir, buyurdu. (Ebu Davud)
ALLAHû
Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Bir resul göndermeden hiçbir kavmi helâk eder olmadık!" (İsra sûresi, 15)
Yezîd ibn Hürmüz ile Abdurrahman el A’râc dediler ki:
-Biz
Ebû Hureyre'den işittik şöyle dedi, Rasûlullah salla'llâhu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu:
- Adem ile Musa Aleyhisselâm RABLARI KATINDA birbirlerine karşı delil
getirecek tartıştılar. Neticede Adem, Musa'ya HÜCCETLE galebe etti.
Musa:
- Sen Allah'ın kendi eliyle yarattığı; kendi Rûh'undan ruh üflediği;
meleklerini secde ettirdiği; cennetinde iskân edip oturttuğu; sonra da yapmış
olduğun hatadan dolayı insanları arza indirten Adem misin, diye sordu...
Adem:
- Sen Allah’ın Rasûllükle ve kelâmıyla mümtaz kılıp seçtiği; içinde her
şeyin beyânı bulunan levhaları verdiği; ve yavaşça konuşucu olarak seni
kendisine yaklaştırdığı Musa'sın!.. Benim yaratılmamdan kaç sene önce Allah'ın
Tevrat’ı yazdığını biliyorsun!.. dedi.
Musa:
- 40 yıl önce!..
dedi. Adem:
- Peki, Tevratın içinde, "VE ADEM RABBİNE ÂSİ OLDU da ŞAŞIP
KALDI". (Ta-ha:121) âyetini buldun
mu?.. diye sordu. Musa dedi:
- Evet buldum..
Adem:
-Öyle ise, Allah’ın beni yaratmasından 40 sene önce, benim yapmamı
üzerime takdir ettiği işi yapmamdan dolayı beni azarlayıp, kınıyorsun!.. dedi.
Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve
sellem:
- "Böylece Adem, Musa'yı hüccet ile mağlub etmiştir."
Abdullah
ibn Amr ibn As radıya’llâhu anh şöyle dedi:
Ben
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemden duydum, şöyle buyurdu:
-Allah mahlûkâtın KADERLERİNİ semâları ve arzı yaratmasından 50 BİN sene
EVVEL YAZMIŞTIR!..
Ebû Hureyre radıya’llâhu anh, Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu, dedi:
- Her birinde hayır olmakla beraber, Allah’a göre kuvvetli mü’min zâif
mü’
EĞER SANA BİR ŞEY, BİR MÜSİBET GELİP İSABET EDERSE, "KEŞKE ben
böyle yapmasaydım, böyle olurdu" deme!.. Fakat,
-Allâh BÖYLE TAKDİR ETMİŞ, O DİLEDİĞİNİ YAPAR!.." de. Zirâ bu "KEŞKE"(...seydim) kelimesi şeytanın amelini açar!..
Bu bölümde de SÜNEN-İ TİRMÎZİ isimli Hadîs kitabından gene "Kader"
konusundaki bir kısım Hadîs-i şerîfleri naklediyoruz:
Abdullah
bin Ömer radıya’llâhu anh’den rivayet edilmiştir:
Ömer
radıya’llâhu anh:
-Yâ Rasûlullah. Yapmakta olduğumuz işin, yeni oluşan bir iş, veya bir
başlangıç mı olduğu; yoksa önceden tamamlanan bir işde mi çalıştığımız
kanâatindesin?..
Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu:
-Ey Hattaboğlu, önceden tamamlanan bir işte!.. Herkes kolaylıkla
başaracaktır!.. Ne var ki saadet ehlinden olan saadet için çalışacak; şekâvet
ehlinden olan da şekâvet için çalışacaktır!
Selman
radıyallâhu anhdan rivayet olunmuştur:
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu:
-Kazayı ancak duâ önler; ve ömrü yalnız iyilik artırır!..
Ebû Hizâme radıya’llâhu anh rivayet edilmiştir:
Bir
adam Rasûlullah’a gelerek sordu:
-Yaptırdığımız afsun (okunma)ların, tedavide kullandığımız ilaçların
ve tuttuğumuz perhizlerin, Allah’ın kaderinden herhangi bir şeyi önleyeceği
görüşünde misin?..
-Onlar da Allah’ın kaderindendir!
-Ademoğlu, yanıbaşında 99 ölüm olduğu halde sûretlenmiştir!.. Şayet bu
ölüm tehlikelerini atlatır ise, ihtiyarlığa düşer ve neticede ölür!..
Hazreti Ali radıya’llâhu anh’dan rivayet olmuştur:
Kul 4 esas iman etmedikçe mü’min olamaz!.. Allah’dan başka ilâh
olmadığına, Benim Rasûlü olup Hak ile gönderdiğine, ölüme ve öldükten sonra
yaşamaya ve kadere iman edecek.
Câbir bin Abdullah radıya’llâhu anh’den rivayet edilmiştir:
Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve
sellem şöyle buyurmuştur:
-Bir kul, hayrı ve şerri ile kadere imân etmedikçe; kendisine isabet
edenin ondan şaşmasına; kendisine isabet etmeyenin de ona isabet etmesine
kesinlik ile imkân olmadığını bilmedikçe; mü’min olmaz!..
Abdullah bin Amr radıya’llâhu anh’den rivayet edilmiştir:
Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve
sellem elinde iki kitap (tutuyormuşcasına) üzerimize çıka geldi. ve:
-Bu kitabın ne olduğunu biliyor musunuz?.. Buyurdu.
-Hayır yâ Rasûlullah, ancak bize bildirirsen... dedik.
Bunun
üzerine sağ elindeki kitab için.
-Bu âlemlerin Rabbından bir kitaptır!.. Cennete gireceklerin adları,
baba ve kabilelerinin isimleri, bu kitabda mevcuttur!.. Orada son kişilerine
kadar icmâlen yazılmıştır ki, artık onlar kesinlikle artırılmayacak ve
eksiltilmeyecektir!..
Sonra sol elindeki kitab için de.
- Bu da âlemlerin Rabbından bir kitapdır. Cehenneme gireceklerin adları,
baba ve kabilelerinin isimleri bu kitabda mevcuttur. Orada son kişilerine kadar
icmalen yazılmıştır. Artık onlar asla arttırılmıyacak ve eksiltilmeyecektir!..
- Yâ Rasûlullah, durum önceden tamamlanmış ise; o halde amel neye
yarar?..
Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu:
-Doğru olun ve mutedil davranın. Çünki cennete girecek kişi, her ne amel
işlemiş olursa olsun, onun ameli cennet ehlinin ameli ile son bulacaktır!..
Cehenneme girecek kişi de, ne amel işlemiş olursa olsun cehennem ehlinin ameli
ile ameline son verecektir!.. Rabbimiz KULLARIN KADERİNİ TAYİN ETMİŞTİR!.. Bir
bölük cehennemdedir!..
- İbn-i Mes’ûd radıyallâhu anhden:
-Rasûlullah
salla’llâhu aleyhi ve sellem bize hutbe irâd ederek:
-Hiç bir şey, hiç bir şeye hastalığını bulaştıramaz!..
Bunun
üzerine bir a’rabî sordu:
- Ya Rasûlullah, haşefesi uyuzlu erkek deveyi ağıla alıyoruz ve sonra
bütün develeri uyuz yapıyor!?..
Rasûlullah
şöyle buyurdu:
- O halde birinci deveyi uyuz yapan kimdir?.. Advâ ve sefer yoktur!..
ALLAH HER NEFSİ YARATMIŞ ONUN HAYATINI, RIZKINI, KARŞILAŞACAKLARINI TAKDİR
ETMİŞTİR!
Buharî’den. Ebû Hureyre radıya’llâhu anh’dan.
Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve
sellem şöyle buyurmuştur:
-Hiçbir kişiyi onun güzel işi ve ibâdeti cennete koyamaz!..
Bunun üzerine ashabı sordu:
-
Seni de mi koymaz Yâ Rasûlullah?..
Resûl-i
Ekrem şöyle cevab verdi:
-Evet, beni de!.. Allah’ın fazlı ve rahmeti beni kuşattığı için
cennete girerim. Bu sebeble ashabım iş ve ibâdetinizde ifrat ve tefritten
sakının. Doğru yoldan gidip Allah’a yaklaşınız. Sakın hiç biriniz ölümü temenni
etmesin!..
Çünki o, hayır sahibi ise, hayrını arttırması umulur; günâhkâr ise tevbe
ederek ölmesi beklenebilir.(Tecrid-1918)
- Abdullah bir Amr radıya’llâhu anh’den rivayet olunmuştur:
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu:
-Muhakkak yüce Allah yarattıklarını bir karanlık içinde yarattı. Sonra
onlara nurundan saçtı!.. Bu nurdan nasibini alan kimse hidâyete erdi!..
Nasibini alamayan da delâlete saptı!.. Bunun için ALLAH'IN İLMİNE GÖRE KALEM
KURUDU!.. (Tırmizi-2780)
Zeyd bin Sâbit radıya’llâhu anh şöyle dedi:
Ben
Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem’den duydum şöyle buyurdu:
-
Eğer, onlara merhamet etse idi, Allâh’ın rahmeti onlar için, kendileri
için işledikleri âmellerinin karşılığından daha hayırlı olurdu.
Ve eğer senin, Uhud Dağı kadar altının olup, hepsini Allah yolunda
harcamış olsaydın; Sen, kaderin hepsine inanmadıkça ve SENİN BAŞINA GELMİŞ OLAN
ŞEYLERİN GELMEMESİNİN MÜMKÜN OLMADIĞINI; ve başına gelmemiş olan şeylerin de
gelmesine imkân olmadığını bilmedikçe (kabul olmazdı). Kezâ anlatılan bu
inançtan başka bir akîde üzerine ölürsen şüphesiz cehenneme gireceğini kesin
olarak bilmedikçe, senden
Süraka bin Cü’şum radıya’llâhu anh’den rivayet edildiğine göre, kendisi
şöyle demiştir:
Ben
Rasûli Ekrem sallallâhu aleyhi ve selleme dedim ki:
-Yâ Rasûlullah!.. AMEL, kaderleri çizen kalemin yazdığı mukadderâtın cümlesinde
mi ki, artık kalem onun işini tamamlamış ve kurumuştur?.. Yoksa AMEL, (için geçmişte bir kader sözkonusu olmayıp) istikbalde takınacağı
tavra göre mi?..
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve
sellem buyurdu:
-FİİLİN, kader ile tesbit edilmiş olan mukadderâttan olup, kâlemin
yazıp kuruduğu hususlar içindedir!.. Herkes ne için yaratıldı ise ona müyesser
kılınır!.. (İbn-i Mâce Mukaddime)
«Tâvûs şöyle anlattı:
Ben
Rasûlullahın (salla'llâhu aleyhi ve sellem) sahabîlerinden bir çok insanlara
eriştim... Onlar, «HER ŞEY KADER İLEDİR» diyorlardı..
Ben,
Abdullah İbni ÖMER'den şöyle işittim: Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve
sellem) buyurdu;
«HER ŞEY KADER İLEDİR!.. Hattâ, âcizlik ile zekâ ve beceriklilik
bile!..»
Abdullah b. Amr r.a. söylemiştir:
Rasûlulah (salla'llâhu aleyhi ve sellem)'i
işittim, şöyle diyordu:
-Muhakkak yüce ALLAH yarattıklarını (önce) bir karanlık içinde yarattı;
sonra onlara nurundan saçtı!
Bu nurdan nasibini alan kimse hidâyete erdi !.. Nasibini alamayan
da dalâlete saptı!.
Bunun için, "ALLAH'ın ilmine göre kalem kurudu!.. yani
işlerin takdiri son bulmuş ve kalemin yazacağı bir şey kalmamıştır." derim. Tırmizî (İmam b. Hasan senetle)
Ebu
Hüreyre r.a. şöyle demiştir:
Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi
ve sellem) bize çıkageldi. Biz, kader hakkında münakaşa ediyorduk. O kadar
kızdı ki, yüzü kıpkırmızı oldu. Sanki yanaklarına nar suyu sıkılmıştı. Ve:
-Bununla mı emr olundunuz, bununla mı ben size gönderildim. Sizden
önceki ümmetler ancak bu mesele hakkında münakaşaya giriştikleri vakit, helâk
oldular. Yemin ediyorum, bu hususta nizâ etmemeniz için, yemin ediyorum size! buyurdu. (Tırmizî)
Cabir
r.a. den:
Rasûlullah (salla'llâhu
aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
-Kadere, hayrına ve şerrine iman etmedikçe, başına gelenin asla
şaşmayacağına, başına gelmemesi mukadder olanın da asla gelmeyeceğini
bilmedikçe, hiç bir kul iman etmiş sayılmayacaktır.
(Tırmizi)
Aişe
r.a.'den:
Rasûlullah (salla'llâhu
aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
-Lânet ettiğim altı kişi vardır ki, onlara ALLAH ve gelmiş geçmiş her
Nebi ve Rasûl lânet etmiştir. Bunlar:
ALLAH'ın kitabına ilâve yapan, kaderi tasdik etmeyen, ALLAH'ın zelil
kıldığı (günahkârları) yükseltmek, aziz kıldığı (sâlih) kulları alçaltmak için
ceberut ile insanların başına musallat olan, Mekke hareminde yasak olanı
işleyen, Ehl-i beytime zulm
Ümmü Habibe r.a.:
-Ey
ALLAH'ım, bana uzun ömür vermek suretiyle beni zevcim Rasûlullah'tan babam Ebu
Süfyan'dan ve kardeşim Muaviye'den faydalandır!.dedi.
Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi
ve sellem) kendisine:
-Sen ALLAH'tan kesinleşmiş eceller ve zarûri olan bir takım şeyler ve
taksim edilmiş rızıklar hakkında bir takım talepte bulundun ki; ALLAH onlardan
hiçbirini ne vakitten önceye alır, ne de sonraya bırakır!..
Bunun üzerine bir adam:
-Ya Rasûlullah, şu maymunlar ve hınzırlar, (hani şu azap maksadıyla
insanların) çevrildiği maymunlar ve hınzırlardan mıdır?.. Diye sordu.
Rasûlulah (salla'llâhu
aleyhi ve sellem) şöyle cevap verdi:
-Muhakkak ki, yüce ALLAH hiç bir kavmi helâk veya azaba çarpmadı ki,
sonra onların neslini devam ettirsin. Bugünkü maymunlar ve hınzırlar, önceden
mevcuttular.
(Müslim)
Enes
r.a. şöyle demiştir:
Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi
ve sellem) sık, sık:
- Ey kalbleri çeviren ALLAH, kalbimi dinin üzerine sabit kıl! diye dua ederdi.
Biz
de kendisine:
-Ya
Rasûlullah,
-Evet, çünkü kalbler, ALLAH'ın parmaklarından ikisinin arasındadır;
dilediği gibi onları çevirir,
buyurdu.
(Tırmizî)
Müslim'in lafzı şöyledir:
-İnsan
oğullarının kalblerinin hepsi bir tek kalp gibi, Rahman olan ALLAH'dan iki
parmağı arasındadır; dilediği gibi onu çevirir
Ebu
Hüreyre r.a. den:
Rasûlullah
(salla'llâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Her doğan, ancak fıtrat dini üzerine doğar; sonra ana ve babası
onu yahudi ve hırıstiyan ve mecusi yaparlar.
Tıpkı bütün uzuvları tamam olarak hayvan yavrusunu dünyaya getirdiği
gibi; siz o yavruda bir eksiklik görür müsünüz?!
Sonra Ebu Hüreyre (r.a.):
İsterseniz "Yüzünü ALLAH'ın o fıtratına çevir ki insanları, o
fıtrat üzerine yaratmıştır. "(Rum, 30) meâlindeki âyeti okuyunuz dedi. (Buhari, Müslim, Ebu Davud- Tırmizî)
Cennetteki uzun boylu adam, İbrahim a.s.'dır. Etrafındaki çocuklara
gelince, onlar fıtrat üzerine ölen her çocuktur.
Müslümanlardan
biri:
- Ya Rasûlullah, müşriklerin de küçük çocukları buna da dahil mi? diye sordu.
Rasûlullah
(salla'llâhu aleyhi ve sellem):
- Evet müşriklerin de çocukları,
buyurdu. (Buhari)
Ebu Hüreyre r.a. den:
"
Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem)’a müşriklerin küçük
yaştaki çocukları hakkında (âhiretteki durumları nedir? diye) sordular. Rasûlullah
(salla'llâhu aleyhi ve sellem):
-Onların (çocukken ölmeselerdi) ne amel işleyeceklerini ALLAH en iyi
bilir, buyurdu.
(Buhari, Müslim Tırmizî)
Enes r.a.'den:
Adamın
biri:
-Ya
Rasûlullah, babam nerededir? diye sordu. Rasûlullah (salla'llâhu
aleyhi ve sellem):
-Baban
cehennemdedir,
diye cevap verdi. Soruyu soran adam gidince, Rasûlullah
(salla'llâhu aleyhi ve sellem):
-Benim babam ile senin baban ateştedirler, buyurdu
(Ebu Davud)
Zeyd
b. Sabit r.a. şöyle demiştir:
"Rasûlullah
(sallallâhu aleyhi ve sellem) Neccar oğullarına ait bir bahçede, devesi
üzerinde iken, biz de yanında bulunuyorduk. Deve birdenbire ürküp kaçtı..
Nerdeyse Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem)'i üzerinden atacaktı.
Birden orada altı, yahut beş veya dört kabir bulunduğu anlaşıldı. Rasûlullah
(salla'llâhu aleyhi ve sellem):
-Bu kâbir sahiplerini bilen var mı?
diye sordu. Bir adam:
-Ben
bilirim, dedi.
Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi
ve sellem):
-Bunlar ne zaman öldüler? dedi. Adam:
-Şirk hâlinde iken öldüler, diye cevap
verdi. Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem):
-Bu Muhammed ümmeti kabirlerinde sorguya tabiî tutulur (fitne ve azaba
duçar olurlar); ölülerinizi gömmekten çekineceğinizden korkmasam, şu
kabirlerden işittiğim azabı, ALLAH'ın size de işittirmesini dua ederdim, buyurdu. (Müslim, Nesei)
Sehl r.a.'den:
"Müslümanların
büyük zengin ve yardımcılarından bir adam, peygamber (salla'llâhu aleyhi ve
sellem) ile birlikte iştirak ettiği bir savaşta, Rasûlullah (salla'llâhu
aleyhi ve sellem) kendisine baktı ve:
-Kim cehennemlik bir adam görmek istiyorsa, şu adama baksın!..
dedi.
Bunun üzerine cemaattan biri, zenginin peşine düştü. Bu, o hâli ile
müşriklere en şiddetli bir şekilde saldıranlardan biri idi. Nihayet yaralandı.
Daha çabuk ölmeyi arzu ettiği için, kılıcının ucunu iki memesi arasına dayadı
ve vucüdunun bütün ağırlığı ile kılıca yüklenince kılınç (sırtından) iki omuzu
arasından çıktı (bu suretle intihar etti.)
Bunu
gören o adam, koşarak Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem)'in
yanına geldi ve:
-Senin
gerçekten ALLAH'ın Rasûlu olduğuna şehadet ederim. (Yani bu adam hakkında
verdiğin haber doğru çıktı) dedi. Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve
sellem):
-Ne
oldu? dedi. Adam:
-Filan
kişi için; Kim cehennemlik olan bir adamı görmek isterse, şu adama baksın,
buyurdun. Halbuki bu adam Müslümanlara en çok yardım edenlerimizden biri idi.
(Sen söyleyince) bu adamın (göründüğü gibi) böyle (yani bu hâli üzerine)
ölmeyeceğini anlamıştım. Adam yaralanınca, hemen ölmek istedi ve kendini
öldürdü. Bunun üzerine Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem):
-Muhakkak ki kul, (ALLAH'ın ilminde) Cennet ehlinden olduğu halde
cehennemliklerin yaptığı işleri yapar. Cehennem ehlinden olduğu halde de
cennetliklerin amellerini yapar. Amellerde itibar, insanların ömrünün
sonlarında yaptığı amelleredir, buyurdu.
(Buhari)
İmran
bin Husayn radıyALLAHu anhten rivayete göre, şöyle demiştir:
Bir
kere Resûlü Ekrem'e bir kimse (İmranın kendisi) şöyle sordu:
-Ya
Rasûlullah, Ehli Cennet, cehennemliklerden (ALLAH'ın kaza ve kaderiyle)
bilinir, (ayırd edilir) mi?
Rasûlullah:
-
Evet, ayırdedilir!..
-Öyle
ise (cennetlik, cehennemlik ezelde belli olduğuna göre) hayır işliyenler ibadet
edenler niçin işlemeli?
Rasûlullah buyurdu ki;
-Herkes niçin yaradıldıysa onu
işler, kendisi için (ezelde) ne müyesser kılındıysa onu yapar...
Buyurdu. (BUHARİ-Tecrid 2062.)
Ebu Hüreyre radıyALLAHu anhten rivayete göre Rasûlullah
(salla'llâhu
aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
-Ademoğluna
nezri (adağı) tahmin etmediği bir şeyi getirmez. Lâkin ALLAH'ın takdiridir ki;
Ademoğlunu sürükler. Ben bir şeyin (verilmesini) oranlarım. Bu takdirimle o
şeyi (o
"Biliniz ki muhakkak ALLAH kişi ile kalbinin arasına hail olur ve
her halde siz onun divanında haşrolacaksınız"
(Enfal sûresi: 24)
Görüldüğü üzere, evren daha varolduğu anda, sonsuza dek olacak her şey
bellidir!..
Kimse
ve hiç bir şey kendi yazgısını değiştiremez!..
Herkes
kendi kaderini yaşamak zorundadır!.. Ki konumuz olan "ALLAH'ın AHAD"
oluşu dahi ister istemez bu olguyu ortaya açık seçik koymaktadır.
«ALLAH»
ismiyle işaret edilenin TEK oluşu ve "O"nun dışında hiç bir
şeyin varolmayışının anlaşılamaması, «KADER» konusunda sayısız tartışmalara
yolaçmıştır...
Oysa,
«KADER» konusundaki bu gerçeği,
Hazreti MUHAMMED aleyhisselâm
tebliğ ettiği âyetler ve kendi beyanlarıyla açık seçik, pek çok defa, kesinkes
vurgulamıştır...
İnsanın
başına gelen her şeyin istisnasız «KADER»
hükmünden ileri geldiğini vurgulayan pek çok İslâm âleminden biri de İmam Gazalî'dir ki; "İhyau Ulûm'id
Din" isimli kitabının 2. kitap 2. bâbında, "hakikat ve şeriât"
başlığı altında şöyle der:
«Çünkü
biz, bütün fenalıklar, isyan, zinâ ve hatta küfür ALLAHÛ Teâlâ'nın kazası,
iradesi ve dilemesiyledir; ve bütün bunlar haddı zâtında hakdır,
deriz.»
KADER
konusunda nakletmiş olduğumuz sayısız Hadîs-i şerîflerden sonra, yarım akılları
ve çalışmayan beyinleri ile bu hadîslere karşı çıkmak cür’etini gösterecek
sözde âlimlere yine şu buyruğu Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem
ile ikazda bulunmak isterim:
Ebû
Hureyre radıya’llâhu anh’den.
Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve
sellem şöyle buyurmuştur:
-Okunmakta olan hadîsimi koltuğuma yaslanmış olarak herhangi birinizin
dinlemesini ve sonra da okuyana, <Sen hadîsi bırak, onun doğru veya yalan
olduğunun anlaşılması için Kur'ân'dan bir şeyler oku> dediği kat’iyyen
bilmeyeyim!.. Söylenen o sözü ben söyledim.’
-Herhangi bir Hadîs-i şerîf nakline karşı, ama falanca âlim ya da filanca
velîde böyle söylemiştir gibi verilen cevablar son derece yanlıştır. Bu, Rasûlullah
öyle demiş ama, onun kadar değerli filanca da böyle demiş diyerek ikisini
karşılıklı kefeye koymak olur ki, son derece anlayışsız, basîretsiz bir
harekettir. Bırakın, ümmetten falanca ya da filanca âlimi veya ârifi; yukardaki
Hadîs-i şerîfte olduğu gibi, bir hadîs-i nakletmek gayesiyle âyetten
sözedilmesi bile son derece çirkin bir davranış olur.
Bu
sebebledir ki; Ebû Hureyre radıya’llâhu anh, İbn-i Abbas radıyallâhu
anha;
-
Ey yeğenim, ben
Bize
düşen iş, öncelikle itirazsız Rasûlullah’dan geleni olduğu gibi
Şurası
kesin bir gerçektir ki. Rasûlullah, Allâhü Teâlâ’nın bahsetmiş olduğu
olağanüstü yanıyla, yani "Kendi hevâsından konuşmaz" özelliği
dolayısıyla varlığın tüm gerçeklerini çeşitli şekillerde insanlara
bildirmiştir. Ancak bu bildirim, yaşadığı günün şartları, o devrin insanlarının
anlayış sınırlıkları ve nihayet o devrin ilminin son derece kısıtlı olması
sebebiyle; pek çok konuda gerçeklerin, benzetmeler, mecâzler, misâller yoluyla
açıklanmasına sebeb olmuştur. Öyle ise biz ilmimizi geliştirebildiğimiz
nisbette bu gerçeklere yaklaşabilip, bu sırları deşifre edebileceğiz.
Muhakkak
ki, günümüzde yaşayan bir kısım dargörüşlü, taklidçi tabiâtlı, sabit fikirli
insanlar; meselenin gerçeğini araştırmayı hedeflemiş, gerçeklere ulaşmak için
çaba sarfetmek üzere yaradılmış olanları tenkid edecekler, kınayacaklar hatta
çok ilkel bir kafa yapısı dolayısıyla -kâfirlik’ ile bile itham edeceklerdir.
Neyleyelim
ki, din, günümüz insanlığında lâyık olduğu değeri bulamıyor ise bunun vesilesi
de, bu dargörüşlü kafası çalışmayan mukallitlerdir.
"İDRAK EDEMİYORSANIZ, BÂRİ İNKÂR ETMEYİNİZ."
Unutmayalım ki; şeytan, idrak edemediğini reddettiği için "İBLİS"
oldu!..
MAHLÛKATIN KADERLERİNİ KİM YAZIYOR?
Mahlûkatın kaderini yazan "Rabbülâlemin"dir...
"Rabbülâlemin"...
Âlemlerin Rabbı, yani âlemler kelimesiyle işaret edilen, sonsuz sınırsız
varlıkların meydana getirildikleri Rubûbiyet mertebesidir.
Bütün
"ALLAH İSİMLERİNİN mânâları", "ALLAH" ilminde
mevcuttur, dedik.
"Rahmaniyet"
mertebesinden, "ilmi ilahideki ilahi esmanın toplu halde bulunduğu
mertebedir" diye söz edilirse de; gerçekte burada topluluktan veya
ayrılıktan söz edilemez.
"RAHMANİYET",
ilâhi esmânın hazinesidir, deriz; ki bu da mecâzi bir ifadedir...
Gerçekte, böyle bir tanımlamadan da münezzehtir "ALLAH"!.
İşte
bu "Rahmaniyet" mertebesinde mevcut olan esmâ-i ilâhi,
"O"nun, "melikiyet" mertebesi özelliği ile
mülküdür.
Bir
yönü itibarı ile "Melîk"tir, bir yönü itibarıyle "Mâlik"tir.
Ancak,
"melîk" ismi, "mâlik" isminden daha
kapsamlıdır.
"Mâlik"
ismi," "bir şeyin sahibi" anlamındadır.
"Melîk" ise o şeyin hem
sahibi", hemde "o şeyler üzerinde mutlak hükümdar"
olandır.
Yani,
"ALLAH"ın "Melîkiyet"i, "kendi esmâlarını dilediği
gibi açığa ortaya çıkarması, seyretmesi" anlamındadır.
"DİLEDİĞİNİ YAPAR." (
)
"YAPTIĞINDAN SUAL SORULMAZ!" (21-23)
Bu âyetler "O"nun "Melikiyeti"nin
eseridir.
"Melikiyet" mertebesinin
tenezzülü ile "rubûbiyet" mertebesi oluşur eder.
"Rubûbiyet" mertebesi çeşitli
esmânın, çeşitli terkipler -bileşimler- şeklinde açığa çıkmasını sağlar.
Bu esmâ, çeşitli terkipler şeklinde ortaya çıktığı anda "abd"
meydana gelir...
"Rabb"
yani "ALLAH isimleri"nin bir terkip -bileşim- hâli, bir
birimin, bir isim ardındaki varlık halinde ortaya çıkışını sağlar.işte bu
ortaya çıkış "rubûbiyet" mertebesinin hükmünün zâhir oluşudur.
Kul, Rabbına tâbidir!.
"YÜRÜR HİÇBİR MAHLUK HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HEPSİNİ ALNINDA ÇEKİP
GÖTÜREN O'DUR!." (11- 56)
Âyeti
işte bu gerçeğe işaret eder.
Yani,
o varlığı bulunduğu haliyle yaşatan; "ALNINDA" -alnının
arkasındaki beyninde- açığa çıkan, esma terkibinin oluşturduğu program onun
Rabbıdır... Çünkü onun varlığı, kendisinin rabbı olan esma terkibinin
tabii sonucudur...
Yani,
"birim" ismi, kendini meydana getiren isimler bileşiminin
adıdır.
Kendisini
meydana getiren o esma terkibinin -isimler bileşiminin- dışında, birimin bir
varlığı mevcut değildir.
Hangi
isimle isimlenen, hangi varlık, hangi birim olursa olsun, o ismin ardındaki
varlık bir esma terkibidir; yani rabbın bir isimler bileşimi şeklinde kendi
varlığını aşikare çıkartmasıdır.
Bu
yüzdendir ki...
Birimin, hiç bir şekilde, "ALLAH"ın esmâsı dışında, bir zerre
varlığı mevcut değildir!.. Ve bu sebepledir ki, Abd, rabbının mutlak olarak
kuludur!...
Abd, rabbine kulluk etmededir!.
Her hâlûkârda!.
Abd'ın
rabbine kulluk etmemesi asla düşünülemez ve hayâl bile edilemez... Tasavvur
bile edilemez...
Çünkü
Abd'ın, Rabbinin varlığı dışında hiçbir şeyi yoktur!. Sadece ismiyle,
rabbından ayrı düşmüştür abd!..
Bunu
târif sadedinde basit bir misâl vermişlerdir ama, bu misalin kelimelerinde
kalınırsa gene olaydan çok uzak düşülür.
Suyun çeşitli kalıplarda donarak, değişik sayısız buzdan heykeller
meydana getirmesi; ve bu buzdan heykellere değişik isimler verilerek, sayısız
değişik varlıklar varmış sanılması halini düşünün!...
Birinin
adına insan demişsin, diğerinin adına cin, bir diğerinin adına melek, ya da
dağ, deniz v.s. demişsin!.
Ne
varki, buzdan birimlerin isimlerinin ardındaki varlık olan o buzdan
heykelleri erittiğin zaman, buz, aslı olan suya döner!..
Şimdi, "abd", "Rabbın Abdı" olduğuna göre;
"Abd" ismiyle, "Kul" ismiyle işaret edilen varlık,
belli ilahi isimlerin manalarının, bir bileşim halinde biraraya gelerek bir
anlam oluşturması olduğuna göre;
Ayrıca, o abdın, başka bir tanrıdan, başka bir ilâhtan, başka bir
varlıktan almış olduğu bir aklı, bir şuuru, bir idrakı ve bir iradesinden acaba
söz edilebilir mi?..
İşte geldik işin tabiri câiz ise püf noktasına...
Varlığın
aslını hakikatını, özünü bilmeyenler; hakikata ermemiş olanlar; yani, herşeyi
beş duyu sınırları içinde değerlendirme özelliği ile bezenmiş mübarek varlıklar;
elbette kendilerinde belli bir bağımsız akıl, belli bir bağımsız
irade, belli bir bağımsız kudret, belli bir bağımsız güç
olduğunu düşünecekler; ve bu düşünceleriyle o güzel ve mükemmel hayatlarını
yaşayıp, bu dünyadan geçip gidecekler!!!..
Şurası kesin ki, "ALLAH" dilediğini yapmadadır ve yaptığından
sual sorulması söz konusu olmaz!.
Sual
sorulmaz; çünkü, sual soracak ikinci bir varlık yoktur !
"VE MA TEŞÂUNE İLLA EN YEŞÂALLAHÜ." (İnsan, 30)
"Siz dileyemezsiniz, isteyemezsiniz... İstek sadece
"ALLAH"a aittir"..
Evet, dikkat buyurun...
"Siz
isteyemezsiniz, ALLAH istemedikçe" çevirisi yanlıştır!.
Bu
âyetin gerçek manası...
"Siz
isteyemezsiniz, isteyen ALLAH'tır"dır!..
Ve
bu manayı anlarsak, farkederiz ki, iki tane isteyen varlık yok!.
"Biri istiyor da, onun isteği üzerine ötekinde de istek meydana
geliyor" gibi bir kavram
kesinlikle sözkonusu değil!.
İşte,
"ve ma teşâune illa en yeşâallah" ayetinde de bu husus
vurgulanır...
Gerçekte
isteyen tek varlık, yani MURÎD ALLAH'tır!. İRADE sadece ALLAH'ındır.
Ve, O, murad ettiğini ol hükmüyle meydana gelir!
İşte
bu gerçeğe işaret sadedinde denir ki;
"Kaldır kendini aradan,
ortaya çıksın yaradan".
Kendini
aradan çıkartırsan, kaldırırsan; yani, "ALLAH`tan ayrı bir varlık
olarak varım" varsayımından, zannından kurtulursan; varlıkta mutlak MÜRİD
yani İRADE
"SİZİ VE YAPTIKLARINIZI ALLAH YARATTI."
(37- 96)
ALLAH "yaratmıştır"
kelimesiyle işaret edilen manayı biraz evvel izah etmiştik. Yani, varlıkların
yaradılışı demek, "İLİM" boyutunda esma manalarınn takdiri,
hükmüdür!.
Varlıkların
meydana gelişiyle, bu varlıkların meydana gelişinin tabii sonuçları olarak
onların fiilleri meydana gelir...
Daha
açık bir ifadeyle anlatmaya çalışalım...
Fiiller, belli bir mânânın dışarıdan algılanan şeklidir!.
Belli
bir mananın varoluşunun doğal sonucu ve algılanış şekli, fiildir!. Yani, her
fiil, gerçeğiyle, manadır!...
Dikkat
ediniz, "mânâ ihtiva eder", demiyorum!... Birimin algılama
şekline göre, "mânâ ifade eder"dir, bunun anlamı, ama ben
bunu demiyorum!.
Fiil, mânâdır; mânânın ta kendisidir!.
O
"manâ", algılama aracına bağlı olarak "fiil"
şeklinde değerlendirilir!.
İşte
burayı çok iyi anlamak lazım... Çünkü, çok ince bir "sır"dır
bu; ve konunun önemli "püf" noktalarından bir tanesi de
burasıdır!.
Esas varolan manadır!...
Mananın, fiil şeklinde algılanışı, algılama aracı dolayısıyladır!.
Ef'al boyutu denen; algılama araçları ile var görünen; var kabul edilen;
var sayılan; tüm fiiller, orijinde mana olarak mevcuttur; ve "fiiller boyutu" denen "kesret âlemi"
için, bu sebeple denmiştir ki;
"HERŞEY HAYÂLDEN İBARETTİR; ÂLEMLERİN ASLI HAYÂLDİR."
Çünkü
kesret yani çokluk kavramı içine giren her şey, ALLAH isimlerinin
anlamlarından başka bir şey değildir!...
Ayrıca
sanmayınız ki; bu bahsedilen âlemleri yaşadığınız zaman, şu içinde bulunulan
âlem ortadan kalkar; hayır !...
Her boyut kendi algılayıcısıyla varlığını sürdürür; ve,
"ALLAH, ADEM'İ KENDİ SÛRETİ ÜZERE MEYDANA GETİRDİ, YARATTI"
anlamındaki
Rasûlullah uyarısı gereğince de, insan ismi altında, Zat boyutu,
sıfat ve esma boyutu ve ef'al boyutu mevcuttur.
Bu
yüzdendir ki; Zat boyutunun, erdiyseniz hakkını verirsiniz; sıfat ve esma
boyutunun, erdiyseniz hakkını verirsiniz; ef'al boyutunun da ayrıca
hakkını vermek zorundasınız!... Çünkü bu dört boyutta sizin varlığınızda
mevcuttur!.
Şu
ana kadar anlattığımız hususlarda, Rasûlullah aleyhisselamın açıklamaları
ve Kur`an-ı Kerimde işaret edilen gerçeklerden anlayabildiğimiz
kadarıyla, "ALLAH"ın kazası ve takdiri ile; "ALLAH"ın
varlığı meydana getirişi; ve bu konudaki takdiri üzerinde durduk.
Şayet
buraya kadar anlattıklarımızı yeterince açıklıyabildiysek, bundan sonrasını da
son derece rahatlıkla anlayıp çözebiliriz.
Ancak,
bu bölümü anlamadıysak, "ALLAH" isminin manasını şayet
kavrayamadıysak; bu mana bize açılmadıysa; muhakkakki herkesin anladığı manada
"bireysel kader" konusunda bir takım sorularımız olacak; ve,
"ben burayı bir türlü anlayamıyorum" diyeceğiz.
Sahih-i Müslim isimli kitapta, Ebu
Hureyre'nin naklettiğine göre; Hz. Rasûlullah aleyhisselam şöyle
anlatmıştır:
"Adem ile Musa aleyhisselam rableri katında birbirlerine karşı
deliller ortaya koymak suretiyle tartıştılar. Ve neticede Adem delil gücüyle Musa'ya
galebe çaldı.
Musa dedi ki;
- Sen ALLAH'ın kendi eliyle yarattığı; kendi ruhundan, ruh nefh ettiği;
meleklerini secde ettirdiği; cennetine yerleştirdiği ve sonra da yaptığı
hatadan dolayı bütün insanları indirten Adem değil misin?
Diye hitap etti. Bunun üzerine Adem aleyhisselam
da Musa'ya cevap veriyor.
-Sen ALLAH'ın Rasûllüğü ve kelamıyla mümtaz kılıp seçtiği; içinde
herşeyin açıklaması bulunan levhâlârı verdiği; sessizce konuşucu olarak kendine
seçtiği Musa'sın!. Benim yaratılmamdan kaç sene evvel ALLAH'ın Tevrat'ı
yazdığını biliyorsun...?
Musa aleyhisselam cevap verdi.
-Kırk sene evvel !...
Adem dedi ki;
-Peki Tevrat'ın içinde, "VE ADEM RABBİNE ÂSİ OLDU DA ŞAŞIP
KALDI." (TaHa-120) âyetini buldun mu?...
Tevrat'ta böyle bir ayet yazılı mıydı?
- Evet ! dedi Musa a.s.
Adem;
-ALLAH'ın, beni yaratmasından kırk sene evvel, benim yapmamı
üzerime takdir buyurduğu bir işi yapmamdan dolayı, beni
nasıl azarlayıp, kınayabiliyorsun.
Rasûlullah aleyhisselam devam ediyor;
-Böylece, Adem, Musa'ya delil gücüyle galebe çaldı."
Şimdi burada kırk sene diyor
Biraz
evvel de bir Rasûl açıklamasını okuduk.
"MAHLÛKATIN KADERİNİ ONLARI YARATMADAN ELLİ BİN SENE EVVEL TAKDİR
BUYURMUŞTUR."
buyuruyordu.
Şimdi
buradaki kırk sene elbette bizim senelerimizle değil!...
"Ruh ve melâike, bir günü elli bin sene olan bir zaman ölçüsünde
ALLAH'ın huzuruna yükselirler"
âyetinde işaret edilen bir biçimde, "meleklerin"
günüyle kırk sene olarak anlamak lazım... Yoksa bizim zaman boyutumuza göre
değil!.
Ayrıca
burada başka bir gerçeğe işaret ediliyor...
Hz.
Rasûlullah burada önemli bir açıklama yapıyor...
Şöyle
ki...
Adem,
Musa'ya diyor ki; "benim yaratılmamdan şu kadar sene evvel üzerime
takdir edilen bir işi yapmam dolayısıyla beni nasıl suçlarsın"
.
Eğer
Adem, bizim beşeri değer yargılarıyla bakışımıza göre kabul ettiğimiz
bir biçimde, kendi bağımsız iradesiyle o fiili yapmış olsaydı; Adem, kendi
dileğiyle, ALLAH'a rağmen, ALLAH istemediği halde, kendi özgür iradesiyle o
fiili yaptı der, Adem'i suçlayabilirdik!.
Ama
burada Hz. Rasûlullah aleyhisselam diyor ki;
"Adem
rabbinin takdiri üzere böyle bir fiili ortaya koydu!.. Sen bunu
bilmiyorsun.." diyerek, bu sözüyle Adem`in haklılığına
işaret ediyor.
Bununla
bağlantılı bir Hadisi Şerif var.
"ALLAH
MAHLUKATIN KADERLERİNİ GÖKLERİ VE YERİ YARATMAZDAN ELLİBİN SENE EVVEL
YAZMIŞTIR."
Yani, her varlığın, neyi yapmak üzere varoluşunu takdir
Yeryüzünde
yaşayan tüm canlıların, gerek dış dünyalarında ve gerekse de içdünyalarında
karşılaştıkları her olayın "ALLAH TAKDİRİ" ile meydana geldiği
İslâm Dini’nin kutsal Kitabı KUR`AN-ı KERİM’DE apaçık bir biçimde ve
kesin bir dille açıklanır..
İşte
Hadid Sûresi 22 ve 23. âyetlerinin anlamı:
"SİZE YERYÜZÜNDE VEYA NEFİSLERİNİZDE iSABET EDEN BİR OLAY, BİZİM
ONU YARATMAMIZDAN ÖNCE, MUTLAKA BİR KİTAPTA YAZILMIŞTIR!.
BUNU, ÖNCEDEN TAKDİR EDİLMİŞ VE YAZILMIŞ OLDUĞUNU BİLİP; ELİNİZDEN ÇIKAN
ŞEYLERDEN DOLAYI ÜZÜLMEMENİZ VE ELİNİZE GEÇEN İLE DE SEVİNİP ŞIMARMAMANIZ İÇİN
AÇIKLIYORUZ....."
KUR`AN böylesine yalın ve kesin bir dille her şeyin "TAKDİR"
olduğunu vurgularken...
Rasûlullah aleyhisselam şimdi nakledeceğimiz açıklamalarında görüleceği
gibi, net bir biçimde "kader"in "TAKDİR" olduğunu beyan
ederken; basiret sahibi bir insan nasıl "KADER" olayını inkar eder,
oldukça hayret verici bir husustur!
Bu
konuda bilgilenmek isteyen, Hz. Ömer radıyallahuanh bir gün Rasûlullah
efendimizle otururken soruyor.
-Ya Rasûlullah, yapmakta olduğumuz işin, şu anda oluşmakta olan, yani
bir işin başlangıç hali mi, yoksa önceden tamamlanmış, takdir olmuş bir iş mi
olduğu, hususunda ne buyuruyorsun?...
Burada
Hz. Ömer'in sormak istediği husus şu...
Yani
biz, önceden hakkımızda takdir edilmiş olan, yazılmış, olmuş bitmiş bir işi mi
yapmaktayız; yoksa, şu anda işler oluşup geliyor... Bizim hakkımızda böyle bir
takdir yok; kendi bağımsız irademizle kendi gücümüzle, kendi varlığımızla mı
bir şeyler meydana getiriyoruz?...
Rasûlullah aleyhisselam cevap
veriyor.
"-Ey, Hattapoğlu önceden tamamlanmış olan bir işin
üzerinesin!...
Herkes kolaylıkla başaracaktır!... Ne var ki, saadet ehli olan saadet
işine çalışacak, şekavet ehlinden olan da şekavete yönelik fiiller meydana
getirecektir!."
Şimdi
bakın burada vurgulanan husus apaçık!.
Şu anda yapılagelmekte olan bütün işlerin önceden yazılmış, takdir
edilmiş ve hatta oluşmuş olaylar olduğu açıklanmaktadır
bu beyan ile..
Kim
açıklıyor?...
Dini bize tebliğ
Öyle
ise bu kesin gerçeğe karşı çıkan biri, direkt olarak Dini tebliğ
Hz.
Rasûlullah aleyhisselamın "kader"le ilgili
açıklamalarını "İNSAN VE SIRLARI" isimli şu anda 10.
baskısı hazırlanan kitabımızın "kader" bölümünde geniş bir
biçimde sizlere naklettik.
Ayrıca,
"Kader" konusunun "DUA" ile bağlantısı, "duanın
kaderi değiştirip değiştirmeyeceği" hususlarına da "DUA VE
ZİKİR" isimli kitabımızda yer verdik.
Bu
iki kitaptaki iki bölüm; yani "insan ve sırları" kitabındaki
"kadere iman" bölümüyle, "Dua ve zikir"
kitabındaki "kader ve dua" bölümü, birbirini bütünleyen iki
önemli bölümdür.<O:P</O:P
Şimdi
konulara yeterince açıklama getirmek üzere bazı hadislere daha değinelim.
Ebu
Hureyre'nin nakline göre Hz. Rasûlullah şöyle buyurmuştur;
"HER BİRİNDE HAYIR OLMAKLA BİRLİKTE ALLAH'A GÖRE KUVVETLİ MÜMİN,
ZAYIF MÜMİNDEN DAHA SEVİMLİ VE HAYIRLIDIR.
-KEŞKE BEN BÖYLE YAPMASAYDIM, BÖYLE OLURDU !..
DEME...
-ALLAH BÖYLE TAKDİR ETMİŞ O DİLEDİĞİNİ YAPAR; DE... ZİRA KEŞKE
KAVRAMI ŞEYTAN AMELİNE YOL AÇAR."
Şimdi
dikkat ediniz, bu Rasûlullah uyarısı, hayatımızın her döneminde, günün her
anında, bize ışık tutması yön vermesi gereken bir işarettir.
Pek
çok olayda hemen şunu söyleriz...
Keşke bunu yapmasaydım!... Veya; keşke
şunu yapsaydım da böyle olmasaydı!.
İşte
Hz. Rasûlullah aleyhisselam bu düşünceyi kesinlikle reddediyor!...
Diyor
ki;
-"keşke"
kavramı şeytan ameline yolaçar. Yani, şeytani düşünceye yol açar!.
Çünkü ALLAH takdir ettiği içindir ki, senden veya ondan o fiil meydana
gelmiştir!... Ve o fiilin meydana gelmemesi de asla mümkün değildir!.
O takdir edilmiş ve öyle olacaktı; ve oldu!.
O işin öyle olmaması kesinlikle düşünülemez!.
İşte
bu sebepledir ki, "keşke" kelimesini ve kavramını
yasaklıyor , Hz. Rasûlullah aleyhisselam.
"Ben
keşke demiyorum ki, yapmasaydım
diyorum"...?
"dım" takısı "keşke"
kavramının bir başka ifadesidir... Kendimizi aldatmayalım!.
Yani,
bu idraka göre, içinde yaşadığın anın gerisinde cereyan etmiş olan, hangi olay
olursa olsun; senin, "keşke bunu yapmasaydım"
demeğe hakkın yoktur.
Kime
göre?...islâm dinini bize tebliğ
Senin
kendi namına, "keşke böyle yapmasaydım",
demeye hakkın olmadığı gibi; karşındaki için de "böyle yapmasaydı
bu olmazdı" demeğe hakkın yoktur!..
Ya,
Rasûlullah'a iman et, karşındakine "böyle yapmasaydın bu iş
böyle olmazdı" demeyi terket !.
Ya
da, "ben Peygambere inanmıyorum, benim aklım yatmıyor öğretisine",
de; herkesi geçmişinden dolayı suçlamaya devam et!.
Bu
ikisinin dışında başka bir görüş yok..
hf
“KADER
SIRRI”NA VÂKIF OLMAK İÇİN
"KADER" KONUSUNDA YAKLAŞIMIMIZ NE OLACAK..?
Esasen basîret sahibi için Tevhid sırrı ile kader sırrı aynı şeydir!..
Bu sır aslında gerçeği görmek isteyenler için hiç de sır değildir!.. Daha
doğrusu, bu gerçeği görmek kolaylaştırılmış olanlar için, hiç de güç
değildir!..
Evet,
mesele o gerçeğe ehil olarak yaradılmışlar için son derece basittir!..
Şöyle
ki...
Allâh,
kendisinde mevcut olan sayısız ve sonsuz mânâları âşikâre çıkartmayı irade
etmiştir.
İlim
vasfı dolayısıyla hangi mânâların âşikâre çıkmasını murad etmiş ise, ilminin
gereğini kudret sıfatıyla gerçekleştirmiştir.
Esasen her şey ilim mertebesinde olup bitmiştir!..
Daha
sonra ise ilim mertebesinde olup bitenler, kuvveden fiîle dönüşmeye
başlamıştır. Varlıkda asıl olanlar ilâhî sıfatların ve isimlerin mânâlarıdır.
Bu
mânâların sayısız bileşimlerinden ise, gene sayısız isimlerle anılan oluşumlar
meydana gelmiştir. Ancak bu meydana gelen oluşumlar dahi gene kendi varlığı ile
kâim olan şeylerdir.
Şu
hususu çok iyi kavrayalım.
Bir
deri parçasını başına şapka yapmakla, ayağına ayakkabı yapmanın senin yönünden
nasıl bir farkı yoksa; ayağın tabanı nasıl, beni niye göz yapmadın diyemiyor
ise; var edilen varlıkların da, gerçekte, beni niye şöyle yapmadın demeye
hakları yoktur!.. Velev ki deseler..? Vücudunuzdaki bir hücrenin içindeki
virüsün tümüyle isyan, ya da sizi tasdik içinde olması, sizde ne uyandırır
ki?..
Evet,
-kaderin’ orijini itibariyle; her şeyin, TEK varlık sahibinin ilim, irade ve
kudreti ile oluştuğunu anlattığını belki bu yolla anlayabiliriz.
Zaten
İslâm’ın tasavvuf adı altında yaşatılan “vahdet” anlayışı dahi her şeyin,
aslında “bir çok varlık” olmayıp; tek varlıktaki sayısız mânâların âşikâre
çıkışından başka bir şey olmadığını anlatmaktadır ki, bu da aynı şeye
işarettir!
"Özde biriz" derken, "sen
ben o var, ama hepimizin özü birdir" değildir bunun mânâsı!.
"Gerçek varlık olarak sadece "ALLAH" mevcuttur; ve
"O"nun dışında, "o"nun gayrısı olarak, hiçbir varlık vücud
sahibi değildir" şeklindedir bunu
mânâsı..
Şayet
biz, gerçek mânâda "ALLAH" isminin mânâsını anlamak
istiyorsak, Kur`ân-ı Kerim`deki, beşere göre
"ALLAH"ı târif
Sonra
da buradan ilerleyerek, "ALLAH"ın bizâtihi "ALLAH"ı
anlatması tarzındaki âyetlerin sırrına ermeye çalışmak mecburiyetindeyiz!.
Bu
takdirde de "tanrı ve tanrılık kavramına" dayalı bir
biçimde; "tanrı ve tapınanı" ikileminin getirdiği bir düşünce
yapısıyla; bir "tanrının iradesi"nden, bir de "tanrıya
tapınanların" iradesinden söz etmek anlamına gelen şekilde, "iradeyi
kül" - "iradeyi cüz" ikileminden kendimizi
kurtaramayız!.
hf
“GENETİK”İN KADER KONUSUNDA ÖNEMİ VAR MIDIR?
Şaşkın ördek misali, doğa mı, kader mi, Allah mı deyip; labirentte
yolculuğa devam ediyoruz…
Genetik
ilminin getirdiği sonuçlardan haberi olmayan, gök tanrı kulları, hâlâ yukarıda
oturan ve tükenmez kalemiyle anbean olayların akışına göre kader yazan tanrı baba
hayâl ediyorlar!.
Ezelde
takdir edilmiş olanın aşikâre çıkmakta olduğu; beşeri değer yargılarının, Allah
indinde yalnızca bir hiç ifade ettiği ne zaman fark edilir acaba?
Her
birey ve toplum, kendi elleriyle yaptıklarının sonuçlarını yaşar!… Kurunun yanında
yaş da yanar!.
hf
Sual:
-Madem ki benim kaderim önceden yazılmış, olacak olan olacak, olmayacak
olan da olmayacak, öyle ise ben de hiçbir şeyle uğraşmam, boş otururum!?..
Cevap:
-Şayet boş oturmak için varedilmiş isen, ancak o takdirde bu dediğini
gerçekleştirebilirsin. Aksi takdirde, ne iş için yaratılmış isen, o iş
- Başka bir sual:
-Allah benim Cehenneme gitmemi takdir etmiş ve cehennemliklerin işini
bana kolaylaştırmış ise, bunda benim suçum ne?..
Cevap:
-Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder!.. Sen nasıl mülkün
saydığın şeyde dilediğini yapmak istiyor ve bundan engellenirsen, benim
hürriyetim nerede diye isyâna başlıyorsan; Allah da kâinatın mutlak meydana
getiricisi olarak mülkünde dilediği gibi tasarruf etmektedir. Hiç bir kayıt ve
şarta bağlı olmaksızın!..
- Sual:
-Peki Allah bana cebren bu işi yaptırmıyor mu?!..
- Cevap 1:
- Cebbar olan Allah dilediğini yapar ve bundan dolayı da kendisine sual
sorulmaz!
Cevap 2:
-Esasen Allâh
Şayet sana hücre boyutunda baksak, sayısız hücrelerden ibaret bir
kütlesin!..
Işık boyutunda baksak, renk renk ışıksın!..
Beyin yapın ve programın itibariyle seyretsek, belli bir görevi ortaya
koymak için çeşitli özelliklerle programlanmış bir kozmik robotsun!.. Ama ne
var ki bütün bunlarla beraber, özün itibariyle kâinatın herhangi bir yerinde
mevcut olan tüm özelliklere de sahipsin!..
Sual:
- Benim kendi varlığım olmadığına, varlığımın O’ndan başka, ayrı bir
varlık olmadığına göre, cehennem niye olsun ve ben niye yanayım?..
Cevap:
- Şu anda da aynısın ve gerek maddî ve gerekse manevî sayısız yanışlar
içerisindesin. Öyle ise şu anda nasıl maddî ya da mânevî yanışlar sözkonusu
ise, ölümötesi yaşamda da aynı şekilde yanışlar sözkonusudur!..
Sual:
- Ben de, madem ki kaderim yazılmış, ibâdet etmiyorum!.. Nasıl olsa,
cennetlik isem cennete gideceğim, cehennemlik isem cehenneme gideceğim.
Cevap:
-Allah cennet için yarattığına cennetliğin amelini nasib eder, cehennem
için yarattığına da cehennemliklerin amelini. Sen hangisi için isen onun ameli
Sual:
- Dua kazayı defeder!.. Bu kaderin değişmesi değil midir?..
Cevap:
- Kazayı defedecek dua dahi takdirdendir!..
Sual:
- Peki irade-i cüzüm yok mu benim?...
Cevap 1:
- Ne Kur’ân-ı Kerîm’de ne de bildiğimiz kadarıyla hadîs-i şerîflerde
-iradei cüz’ diye bir tâbir geçmez!
Cevap 2:
-Varlığın tümüyle O’ndan oluşu itibariyle, her zerrede kendi
boyutlarında O’nun iradesi mevcuttur ve o mutlak irade sahibidir.
Senin basiretini örten perdeyi kaldırmayı dilerse, görürsün ki
Gerçekte, "cüz-i varlık" yoktur ki; "cüz-i irade
olsun!... Evren tek bir varlıktır...
Sual:
-Öyle ise bendeki tüm eksiklik, kusur ve yanlışlar da O’na aittir!..
Cevap:
- Saydığın tavsifler, var sandığın varlığa nisbetle
Sual:
- Varlıktaki bir takım süflî şeylere de o mu diyeceğiz?
Cevap:
- Süflî şeyleri gören göz sahibi için, süflî şeyler o değildir!..
Basîret sahibine göre ise zaten böyle şeyler sözkonusu değildir. Zirâ onların
beyni gözlerine tabi değil; gözleri beyinlerine tabidir. Gördükleri kadar
düşünmek derekesinden düşünebildikleri kadar görmek mertebesine yükselmiş ve
sonunda da varlıkların olmayışını idrak derecesine ulaşmışlardır.
Sual:
-Dediklerinin büyük bir kısmını anlayamıyorum. İçimden reddetmek de
gelmiyor, öyle ise ne yapayım?..
Cevap:
-İlim öğren!..ilmin yaşı yoktur!..ilmi araştır ve nerede kimden olursa
olsun gerçeğin ilminin talibi ol!.. Kıyâmet gelmedikçe ilim yeryüzünden kalkmış
olmayacaktır.ilmi daima kaynağından araştır.
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in buyurduklarını bir yandan yap,
diğer yandan da ilim gözüyle hikmetlerini araştır. Zirâ Allah bir kimsenin
hayrını dilemiş ise, onu dinde anlayışlı kılar!.. Daima hikmet peşinde ol.
Dedikodu ile saatlerini harcama.
Sual:
- Bu dediklerine kafam çalışmıyor..?
Cevap:
-Öyle ise sadece Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in dediklerini tatbik
etmeye çalış; başkalarına da ayakbağı olmamaya gayret et!..
Sual:
-Kaderimde varsa ilme çalışmak çalışırım. Ama, kaderimde varsa o ilme
ermek, zaten çalışmasam da bana gelir!?..
Cevap:
-Her şey bir sebeble halk olmuştur. O şeye erişeceksen, önce
Sual:
- Peki bir kısım âyet ve hadîslerde kişinin yaptıklarının karşılığını
alacağını anlatıyor. Yapmazsan alamazsın diyor, bu kişinin elinde bir şeyler
olduğunu göstermez mi?..
Cevap:
-
Sual:
- Ben ne yaparsam, onun neticesine erecek miyim?..
Cevap:
- Hakkında ne takdir edilmiş ise, o neticeye ulaşacak fiilleri ortaya
koyacak ve ona ulaşacaksın!..
Evet,
burada bazı suallerin cevablarını vermeye çalıştık. Şayet daha başka
sualleriniz olursa; onları da, çevrenizde bildiğiniz ya da araştırıp
bulacağınız dîni bilen değerli bir kişiden öğrenebilirsiniz.
hf
İNSANIN
KADERİ ALLAH’IN TAKDİRİYLE NASIL OLUŞUR?
Muhakkak ki, insanın kaderi Allah’ın takdiriyledir!..
İnsan
ismiyle işaret olunan varlık, daha evvel de geçtiği üzere, ilâhî isimlerin
değişik terkiblerinin âşikâre çıkışından, zâhire çıkışından başka bir şey
değildir!
Bu
isimlerin mânâlarının ortaya bu şekilde çıkışı gene o mânâlara hâvi olan, o
varlık tarafından meydana getirilmektedir. Bir birim, birim adını verdiğimiz
bir mahâl, şu isimlerin şu oranlarda âşikâre çıkmasıyla oluşacaktır, denmişse
bu onun kaderidir!
Kaderi,
biz iki mânâda inceleyeceğiz!.. Bir, istidadın oluşması; bir, kabiliyetin
oluşması istidat da kaderdir, kabiliyette kaderdir. Fakat o istidat ve
kabiliyetin, kader olmasına karşılık; hakkında takdir biçilen varlık da, ilahî
isimlerden meydana gelmesi hasebiyle ve o ilâhî isimlerin kuvvetlerinin
kendisinde varolması sebebiyle; orada belli bir iş yapabilme, belli bir gücü
ortaya çıkarabilme gücü de söz konusudur!..
İstidadın
ve kâbiliyetin, ilâhi güç tarafından tesbiti kader; buna mukabil, o
mahalde, o birim adını verdiğimiz nesnede varlık, ilâhî isimlerin terkibi
olması hasebiyle mevcut olan irade de "iradei cüz" diye
adlandırılmıştır!.. Yani "irâdei cüz" kelimesiyle kastedilen
manâ, o mahalde mevcut olan ilahi isimlerin varlığıdır!..
İlâhi
isimlerin mânâlarını sen ortaya koyarsın, bu ortaya koyuşun "irade-i
cüz"ünü kullanışın diye târif edilir!..
Sen
bu "irade-i cüz"ünü ne ölçüde kullanabilirsin?..
Sen
bu "irade-i cüz"ünü, kendindeki mevcût olan o isimlerin
gücü kadar kullanabilirsin!..
Fakat
sen, eğer senliğinin hakikatına ulaşır; Hakikat mertebesi itibariyle, Allâh’ın
Zâtı ve Sıfatıyla, senin Zâtında ve Sıfatında mevcut olduğunu müşahede edersen;
bu müşahedenin neticesinde, bu defa kendindeki Zâti kuvvetlerle; mevcut
isimlerini, daha geniş ölçülerle kullanmak sûretiyle; iraden, küllî iradeye
dönüşmüş olur!
İNSAN ROBOT MUDUR?!
Sayısız ve sonsuz özelliklere sahip olan beyin, sayısız yıldızlar
tarafından kozmik ışınlarla programlanıyor. Ve bu programlanış istikâmetinde
bir yaşama giriyor!.. Ya da bir diğer ifade ile.
Allah’ın
takdiri üzere, Melekler o kişinin kaderini yazıyor!.. Eceli, âmeli, rızkı, said
veya şakî olduğu yazılıyor. Ve o insan yazıldığı üzere yaşama giriyor.
Peki
olay bu mu?..iş bu kadar basit mi?..
Hayır!..
Bu
konunun, ya da insanın sadece bir yönü!.. Bir de insanın ikinci yönü
mevcut!..İnsanın aslı, orijini itibariyle sahip oldukları, yönü yani!..
Evet,
insan, kendilerini oluşturan maddeleri "ışınlar", ya da "kozmik
enerji" ya da "nur" yapılı denilen "melek"ler
tarafından, ilâhî ilim ve irade istikâmetinde programlanan bir beyin ile yaşama
başlayan bir varlık.
Ancak
bu varlık gene beyin kapasitesi itibariyle mevcûdattaki tüm varlıkları ve
özellikleri değerlendirebilecek bir kapasiteye de sahip kılınmış!.. Yeryüzünde
"HALİFE" olarak meydana getirilmesi hasebiyle.
Bir
diğer ifade ile, "Allâh adıyla işaret edilenin esmâsına ayna"
olup, O'ndaki yüce özelliklerin zâhire çıkabilmesi için var.
İşte
beyin,
Kısacası
sonradan, "yok"tan var edilmiş varlık, tekrar "yok"
olur; ve BÂKÎ, "ALLAH"tır hükmü ortaya çıkar.
Bununla
beraber, sûretlerde bir değişiklik olacağını da sakın sanma!.. Çünki
dün-bugün-yarın; ezel-ebed, Allâh katında tek bir şeydir ve hep aynı şeydir!..
Kısacası,
nasipte var ise, takdir edilmiş ise, sen, senin "var"
olmadığını; var olanın hep "O" olduğunu müşahede eder ve
yaşarsın ki; bir süre sonra yaşayanın dahi kendi olduğu; hatta bunların çok çok
daha öteleri ortaya çıkar!..
hf
Çünki
esas olarak, olay iki cephelidir.
Birinci
yan, Allah’ın âleme bakışı!
İkinci
yan, insan’ın Allah’a bakışı!..
Allah’ın
insana bakışı yukarıdaki birçok âyet ve hadîs-i şerîfte olduğu
üzeredir.insan'ın Allah'a bakışı ise ne türlü olmalıdır ve bu nasıl
gerçekleşir.
Burada
hemen "kader"
babından sonra özellikle "vahdet"
konusundan kısaca sözetmemiz, kişinin -robotsal’ yanı ile birlikte; -en
şerefli’ yani "ahseni takvim" olarak "HALİFE"
yanının da bulunmasına işaret etmek istemekliğimizdir. Zirâ konu asla tek yanlı
olarak mütalâa edilmemelidir.
Kim
bu konuyu tek yanlı olarak mütalâa ederse, mutlak yanılgı halindedir ve
mahrumlardandır!..
Ya
işin zâhir yönünden mahrumdur; ya da işin bâtın yönünden mahrûmdur!
Oysa
Zâhir-Bâtın O’dur!..
Öyle
olunca, hangisinden mahrûm olursa olsun, birinden mahrûm olan, O'ndan mahrûm
olmuş olur!..
Öyle
ise bize düşen, Varlığa hem "zâhîr"i yönünden hem de
"bâtın"ı yönünden; yani, hem şuur boyutu itibariyle, hem de
ışın-madde silsilesi boyutu itibariyle âgâh olmaktır.
Esasen...
Bu
kitapta, "KADER" bahsinde bugün için, her eserde
bulamayacağınız kadar ağırlıklı olarak durduk. Zirâ, bu konu, bugün hiç
bilinmemekte ve netice olarak da farkında olunmadan TEVHİD akîdesinden
sapılmaktadır.
Buharîde,
Râbiâtu’bnu Ebî Abdurrahman radıya’llâhu anh’ın şu sözleri yer almaktadır:
- Kendisinde herhangi bir ilim bulunan kimsenin kendini zâyi etmesi (yani ilmini açıklamaması) lâyık değildir!..
Bu
arada sahabenin önde gelenlerinden Ebû Zerr’i Gıfarî radıya’llâhu anh’ın
ensesini göstererek şöyle buyurduğu nakledilir:
-(
Esasen
imanın şartlarından birisi olan KADERE İMAN için, evvela onun ne
olduğunu bilmek gerekir. İnsanın bilmediği bir şeye zaten iman etmesi
düşünülemez.
Şayet
Rasûlullah, size deseydi "TANGU"ya iman edin;
diyecektiniz ki;
-İyi ama ‘Tangu’ nedir onu bize anlat ki; bilelim ve ona iman edelim.
Bilmediğimiz bir şeye iman etmemiz mümkün değildir ki!..
İşte
KADER'in ne olduğunu da Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem en
muteber hadis kitaplarında, yukarıda okuduğunuz gibi anlatıyor.
Siz şimdi Hazreti Rasûlullah'ın bu anlattıklarını ya
Zirâ,
kader konusuyla ilgili hadîsleri nakletmek zaruridir; çünki insanlar
neye iman etmek durumunda olduklarını bilmelidirler.
Bu
hadîsler, kendi doğrultuları istikametinde, izah da edilebilirler.
Yorumlanabilirler.
Ama
asla tartışılmamalıdırlar!..
-Ebû
Hureyre radıya’llâhu anh’ten nakledilmiştir:
Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve
sellem bize çıkageldi. Biz, kader hakkında münakaşa ediyorduk!.. O kadar kızdı
ki, yüzü kıpkırmızı oldu!.. Sanki yanaklarına nar suyu sıkılmıştı!.. Ve şöyle
buyurdu:
-Bununla mı emroldunuz. Bununla mı ben size gönderildim..? Sizden önceki
ümmetler ancak bu mesele hakkında çekiştikleri için helâk oldular!.. Kesin
kararlıyım!.. Bu hususta sizi münazaâdan (münakaşadan)
uzak tutmaya, kesin kararlıyım!.. (Tırmizi)
Arapça orijinalinde özellikle "Münakaşa" anlamına olan
"nizâ" kökünden bir kelime ile geçmesine ve yukarıda
tercemesini verdiğimiz şekilde ifade edilmesine rağmen; maâlesef bazı
kitaplarda bu cümle şöyle terceme edilmiştir:
-Yemin
ediyorum, bu hususta konuşmamak için, yemin ediyorum.’
Evet.
Bize düşen aklımızı başımıza toplayıp, Hazreti Rasûlullah salla’llâhu
aleyhi ve sellem’in buyurduklarını aynen kabûl etmek ve artık bu imân etmemiz
gereken konularda münakaşaya girmemektir!..
Kim
ki bu hadîs-i şerîfler konusunda münakaşaya, niza’ya girer; muhakkak ki
kendisine helâka yol açılır!..
Evet
aklımızı başımıza toplayalım dedik.
Ne
yazık ki; bugün bazı şeyhler aklı küçük görüp, terkettirmekte; ilmi
küçümsemekte, hatta -bugün yeryüzünden ilim kaldırılmıştır’ diyerek kendi
cahilliklerini itiraf etmektedirler!..
Oysa,
gerçekten son derece değerli bir çalışma yapmış olanislâm âlimlerinden İmamı
Gazalî, "ihya" isimli dört ciltlik eserinin birinci
cildinde -Aklın hakikatı ve kısımları’ bahsinde -AKIL’ için şu hadîs-i şerîfi,
Tırmızî’den şöyle nakletmektedir.
Rasûlullah
Efendimiz:
-Allahü Teâlâ AKILDAN daha değerli bir şey yaratmamıştır!.. buyurmuştur.
Yine Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem Hazreti Ali’ye
hitaben şöyle buyurmuştur:
-İnsanlar güzel ameller ve iyilikleriyle yaklaşıyorsa Allâhü Teâlâ’ya,
sen de AKLIN ile yaklaş!..
Gene Hazreti Rasûlullah Ebudderdâ radıya’llâhu anh’a şöyle
demiştir:
-AKLINI ARTTIR Kİ ALLAH'A YAKLAŞASIN!..
Anam babam
-Allahü Teâlâ’nın yasaklarından kaçın, emirlerini tut!.. Ki böylece
akıllı olasın.
Gene Hazreti Ömer, Ebû Hureyre ve Ubeyy b. Kâb radıyallâhu anhüm
hazretleri huzuru Rasûlullah'a gelerek Sâid b. Müseyyeb'den rivayet
edildiği üzere şöyle sordular:
- Yâ Rasûlullah!..insanların en âlimi kimdir?..
- Akıllı olandır!..
- En çok ibâdette olanı kimdir?..
- En çok akıllı olan!..
-insanların en faziletlisi kimdir?..
- En akıllı olan!
-Yâ Rasûlullah, akıllı kimse, mürevvet sahibi, cömerd, konuştuğunu bilen
ve hatırı sayılan kişi değil midir?.
Bütün bu saydıklarımız dünyalık ve dünyaya ait şeylerdir. Âhiret ise
korunanlarındır."
Başka bir hadîs-i şerîfte de Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve
sellem şöyle buyurmuştur:
- AKILLI, Allâhü Teâlâya imân edip, Rasûlüne inanan ve emirlerini yerine
getirendir."
Evet, yukarıdaki hadîste ashabın sordukları özellikler, kişide dünya
yaşamı ile alâkalı özelliklerdir.
AKIL
ise, esas yapısı itibariyle geniş boyutlarda düşünebilmeyi, düşündüklerin
değerlendirebilmeyi, ölümötesi yaşamı idrâk etmeyi ve bu idrakın gerektiği
şekilde ölümötesine hazırlanabilmeyi sağlar.
İşte
bu sebeple insan "akıl" ile "iman" şerefine
ulaşır.
Akıl ile Allah’a ulaşılır!..
Kim "aklı" ve "ilmi" inkâr ederse, o ancak cahildir
ki; "Allahû Teâlâ onu cehil batağından kurtarıp, ilim ile şereflendirsin,
akıl ihsan eylesin" demekten başka bir şey elimizden gelmez!..
Demek
ki,
Cenâb-ı
Hakk’ın yarattığı en değerli şey olan aklımızı değerlendirecek, idrâk edemesek
bile Hazreti Rasûlullah aleyhi’s-selâm’ın dediklerini aynen
Evet,
KADER mevzûunda açıklamaya çalıştığımız bu bilgileri gene Hazreti
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemden nakledilen şu Hadîs-i KUDSî'ler
ile noktalayalım;
-KİM RAZI OLMAZSA BENİM KAZAMA VE KADERİME, BENDEN BAŞKA RAB
ARASIN!... (Beyhakî veibn-i Neccar Enes radıyallâhu anhdan nakletmiştir).
Ebû Hind ed-Dârî radıyallâhu anhın Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve
sellemden rivayetine göre Allâhü Teâlâ şöyle buyurmuştur:
-KİM HÜKMÜNE (kazama) RAZI
OLMAZSA VE BELÂMA SABRETMEZSE, BENDEN BAŞKA RAB ARASIN!.. (Taberânî)
hf
"Kadir" Gecesinde ne oldu?...
"Kadir"
Gecesi nedir?...
Bir
arkadaşımız bir sual sordu.
"Üstadım,
yeryüzündeki bir takım olaylar, bir takım üst planlar tarafından mı idere
ediliyor?..
insanların
genel idaresi, dünya üzerinde olan olayların yönlendirilmesinde görevli olan
bir takım görevliler söz konusu mu?. Böyle bir şey var mı? Varsa, nasıl oluyor
bu iş?..."
Bu
sual "Kadir" konusu ile de bağlantılı, dolaylı olarak... Dolayısiyle
bu gece ki konumuzun bir detayı olarak buna da değinelim...
"Kadir"
gecesi hakkında, Kur`ân-ı Kerimde bir sure var; "Kadir sûresi"...
"İnna enzelnehu fiy leyletil kadir"
"Gerçek ki biz inzâl ettik onu KADİR gecesinde"
"Kadir" gecesinde, gecenin kadrinde, biz onu inzal eyledik.
Burada, hemen herkesin ilk aklına takılan olay şudur...
Niçin
"Biz, onu" diyor?.. "Ben, inzal ettim onu" demiyor da,
"Biz inzal ettik onu" diyor?...
Buradaki
"Biz" hükmü, ef`al=fiiller âlemindeki kesret hâliyle alâkalı
bir olaydır. Yani, çokluk ile ilgili bir olaydır...
Çokluk
âleminde, yani sayısız birimlerden oluşmuş, sayısız varlıklardan oluşmuş âlemde
olan her şey, bir vesile ile oluşur. Her şey bir şeye vesile ile olur!. Ama o,
her bir şey, varlığını Hak`dan alır; O`nun varlığıyla kâimdir... Orijini, aslı
itibariyle o şeyler varlığını Hak`dan alır!. Ancak kendi yapısal özelliğine
uygun olarak, o şeyi meydana getirir, ortaya çıkarır.
İşte
bu tür oluşlar için Kur`an-ı Kerîmde "Biz" tabiri
kullanılır...
"Fiy leylet-il kadr..."
"Kadir"
süresi, gecenin içinde, gecenin kadrinde biz onu inzâl eyledik...
İnzâl
olunan şey, Kur`ân!...
Kur`ân`ın
inzâl olması demek; her ne kadar basit dilde "indirmek" diye tercüme
edilir ise de "inzâl", esası itibariyle "nüzül" denen şey,
boyutsal bir olaydır!.
Mekânsal
yani bir yerden bir yere şeklinde değil!.
Bu
gecede, "Kadir anı” denilen öyle bir an vardır ki, o anda mevcut ışınımı
kullanabilen, değerlendirebilen kişi, melekî boyutla iletişim kurar ve melekî
boyuttan kendi öz`ündeki Hakk`a yönelip, kendi öz`ündeki Hakk`ı bulur!.. Özü
olan Hak ile o andaki perdeler ortadan kalkar!.
"Kadir" kelimesi
"güc yetirmek" anlamında olup, "hükmü kaza, takdir, tazyik,
azametli şeref" mânâlarını da taşır..
Biz,
özellikle "Tazyik" yani "SIKMA" anlamı
üzerinde duracağız.. Bu anlamdan Rahmetli Hamdi Yazır da tefsirinin 5971.
sayfasında bahsetmiştir..
Bakın
ne diyor Hadis-i Kudsî`de ?.
"Bir
kulum, yararlı ibadetlerle bana yaklaşır; öyle ki, ben o kulumu severim. O`nun
görür gözü, işitir kulağı, söyler dili, tutar eli, yürür ayağı olurum"..
Yani,
onun gözünde gören, dilinde söyleyen, Ben`im!...
"KADİR" kelimesinin
mânâsını ve bu kelimenin işaretini anlamaya çalışırken, Hazreti Rasûl
aleyhisselâma "OKU" hükmünün de melekî "SIKMA"
ile birlikte geldiğini hatırlıyalım...
İşte, o genel "SIKMA" hâli olan zaman, kişinin o anı, "Kadir"
hâlidir!.
Bu
"SIKMA" sürecinden herkes kendi istidat ve
kabiliyetine göre yararlanır..
Kimi
de "SIKMA"nın sonucunda, kendisiyle Hakk`ın aynı TEK olduğu;
kendi izafi, birimsel varlığının var olmadığını idrak etmesi neticesinde,
varlığındaki varlığın, Hakk olduğunu hisseder, yaşar!. O`nu yaşayan Hakk`ın
kendisidir!..
Hakk`ın
isteğine, iradesine, EMRİNE de hiç bir varlık karşı koyamaz!.
Bu,
"Kadir" haline en yakın hâl, "Mi`râc" halidir...
"Mi`râc, kişinin Rabbine vasıl olduğu andır."
"Namaz,
mü`minin Mi`râcıdır" deniyor...
Namaz,
niçin mü`minin Mi`râcıdır?...
Namaz,
ayakta dururken okunan sûreyle, âyetle başlar, secde ile tamamlanır.
Secde
için Hazreti Rasûlullah aleyhisselâm diyor ki:
"Secde,
kulun Allah`a en yakîn olduğu hâl`dir."
O
anda Allah ile kulu arasındaki perde kalkar!. Ve secdede edilen duayı Cenab-ı
Hak geri çevirmez!.
Secde
nedir?...
Secde, kişinin, kendi varlığının,
benliğinin var olmayıp; gerçekte var olan Tek varlığın Allah olduğunu idrak
etmesi, hissetmesi hali`dir...
Secde`nin
mânâsı; nasıl normal bir insan, ayakta dururken tüm varlığı ile varsa... Buna
karşın Secdede de tam bir "yok olmak" hâli var!. Vücudu ortadan
kalkıyor, kapanıyor...işte fizikman yok olma gibi... Secdenin "sırrî"
mânâsı da, kişinin kendi varlığının var olmadığını, idrak etmesidir.
Ne
anlıyorsun o anda?...
Secdedesin
ve secde halinde iken bu halinle sen diyorsun ki;
"Ey
Rabbim!... Var olan gerçek varlık sen imişsin, meğer ben yokmuşum!..."
Tabii
bunu diyebilmek için, Allah`ın "Ahadiyet"ini,
"vahidiyet"ini, "vahdet" ve "vahdaniyet"ini
anlamış olmak lazım...
Yani
kısacası, Allah`ın TEK`liğini kavramış olmak lazım!...
Bahsettiğim
konular, "ALLAH" kitabında açıklamaya çalıştığımız "İhlas"
Sûresi`nin mânâsının bize açılması, onu hissetmemizden sonra yaşanacak bir
olay!...
İşte,
secdeye vardığın anda, "varlığımda var olan mutlak gerçek varlık
Sensin" idrakı içinde, kendi varlığın yok oluyor!. Ve o anda Sen`den
meydana gelen dua, Allah`ın isteği olarak ortaya çıkıyor!... Allah`ın ol dediği
de olur elbette!..
İşte,
bu "secde hâli"ne en yakın bir hâl "Kadir" hâlidir!.
Secde
hâli, hakiki mânâsı ile, herkeste kolay kolay oluşmaz!... Çok uzun çalışmalara
bağlı... Yani, kişinin varlığındaki bir takım şeylerden, hatta tüm varlığından
arınmasına bağlı, secdenin tam tahakkuk edebilmesi!..
Her
namaz kılan "secde" edemez!.. Bu kişinin özel gayretine ve
çalışmasına bağlıdır.
Fakat,
"Kadir" süreci, öyle bir an ki, herkese ortak olarak sunulan bir
an!...
Nasıl,
normal bir zamanda ve mekânda belli bir güce sahipken; Hacc`a gittiğimizde,
Kâbe`nin altında ki o yüksek Nur kaynağından, enerji kaynağından gelen
radyasyon beynimizi çok güçlü çalıştırıyor...
Aynen
bunun gibi, "Kadir" anında da gelen o çok yüksek ışınım, "meleki
güç", beyinlerde oluşturduğu "TAZYİK" ile
takdirinde olanlarda Hakikatın ortaya çıkması özelliğini sağlıyor. Ve
"Kadir" anında edilen dua da "müstecaptır!.." deniliyor...
"O
anda, Allah`la kulu arasında perde yoktur!." deniliyor.
"Ve ma edrake ma leyletül Kadir"
-Nedir o, "leyletü-l Kadir" bilir misin?...
"Leyletül Kadr hayrun min elfi şehr"
"Kadir" gecesi, "Kadir" süreci, bin aydan daha
hayırlıdır!.
Bin ay...?
12
ay, bir sene... 120 ay, 10 sene... Bir insan ömrü ne kadardır?... Ortalama,
uzun ömür olarak diyelim, 70-80 yıl... Bizim Ümmeti Muhammed`in ömrü ortalama
63 sene ki... Oysa bu bin ay 83 sene!.
Yani,
83 yıllık ömür... Bu ömrün, doğduğun andan ölüm anına kadar tamamı hiç
kesintisiz ibadetle geçse, gene de daha hayırlıdır, o "Kadir"
ânı!....
O
"Kadir" gecesinde ne olur bilir misin?...
"Tenezzelül melâiketi ver ruh"
-O gecede, o anda melekler ve Ruh tenezzül eder!.
"Fiyha biizni rabbihim"
Rablerinin izni ile Ruh ve melekler tenezzül eder.
"Min külli emrin selâm"
-Her "emr"den, hükmullah gereği varolmuştan selâm getirir.
"Selâm" derken, burada senin anladığın mânâda;
"Selâmün aleyküm!." demek, mânâsında değil!... "Selâmet
getirir" anlamında!...
"Selâm" isminin mânâsının
kişide açığa çıkmasını temennîdir.. "Selâmün aleyküm" demekte
karşındakine bu dilekte bulunmaktır.. Yani, âyetteki işaret;
"özündeki hakikatı idrak edip, o hakikatla tahakkuk edebilmesini
temennîdir..
"Hiye hatta matlâ`il fecr"
-Fecr`e kadar bu devam eder.
KADİR ÂNI
Fiziksel bir oluşum değildir... Meleki boyuttan bir tenezzülâttır!..
Kadir
gecesi içinde bilemedin 15 dakikalık bir zamandır KADİR SÜRECİ...
"Kadir"
anının değeri şu sebepledir ki;
Meleklerin
oluşturduğu yüksek ışınımın meydana getirdiği "SIKMA"
sonucunda uyanıkların beyin çalışma hızında bir artış oluyor; artan beyin
gücünün neticesinde de, kişinin Hakk`ı kendi özünde bulması sözkonusu
olabiliyor.. ve hatta o anda, kendisinde o talebi ortaya koyanın, Hak olduğunun
farkına bile varabiliyor!.
O anda uyanık olup, o anı değerlendirebilen bir kişi, uzun uzun
arınmalardan geçmese bile, o anın getirdiği yüksek potansiyelle, beyninde çok
yüksek bir güce erişebilir!...
O
anda mevcut ışınımı kullanabilen, değerlendirebilen kişi, melekî boyutla
iletişim kurar ve melekî boyuttan kendi öz`ündeki Hakk`a yönelip, kendi
öz`ündeki Hakk`ı bulur!.. Özü olan Hak ile o andaki perdeler ortadan kalkar!.
RAB - ALLAH
Şimdi burada önemli bir noktayı farketmemiz gerekiyor:
"Tenezzelül melâiketi ver ruh, fiyha biizni rabbihim"... buyruluyor...
Burada
birinci önemli nokta;
"Ruh
ve melâike, Rablerinin izni ile..." diyor.
"Allah`ın izni ile"
demiyor...
Dikkat
edin!...
Kur`ân ‘da mevcut olan bir çok
incelikten biri de şudur...
Bazı
yerde "Rab" denmiştir. Bazı yerde "Allah"
demiştir.. Bazı yerde "İlâh" demiştir...
Bunların
hepsi, ayrı ayrı mânâlar ifade eder!.
Hiç
bir zaman, biz, kullanılan bir kelimenin yerine ötekini kullanamayız.
Çünkü
o kelimenin anlamıdır orada önemli olan, öbür kelime orada istenilen anlamı
vermez ve dolayısıyla gereken açıklık da oluşmaz!..
"Rabb" demişse, "İlah"
veya "Rahman", olmaz, kullanılmaz!...
"Rabb" nedir?..
Kişinin
Rabbı, bir birimi oluşturan "Esmâ terkibi"="Allah
isimlerinin manâ bileşimidir"dir... Yani, "kişinin yapısını
meydana getiren Allah`ın güzel isimleri" diye bahsediyoruz ya!..
Allah`ın Esmâsının, bir terkip=bileşim şeklinde, o kişinin yapısında yer
almasıdır...
Birimin
rabbı; bakın, dikkat edin!... Birim kelimesini kullanıyorum... Birim
deyince bunun içine nebat girer, hayvan girer, insan girer, cin girer, melek
girer...
Zaten
varlıkta bu ana sınıflandırma söz konusudur. Bunun dışında başka sınıf yok!...
Bir
şey ya madendir, ya nebattır, ya hayvandır, ya insandır, ya cindir veya
melektir. Bütün birimler, bu sınıflandırmanın birindedir...
Her birimin "Rabbı", onu meydana getiren "Esmâ
terkibidir"...
99
Esmanın sayısız kombinezonuyla oluşan isimler bileşiminin varkıldığı
yapıinsandır. Ancak bu 99 ismin de mânâsını dilediği anda dilediği düzeyde, bir
kısmının kaydında kalmaksızın ortaya koyabilen, "İnsân-ı Kâmil"dir...
İnsân-ı
Kâmil`in hayatiyeti itibariyle aldığı isim, "Ruh-u Azâm"`dır.
İlmi, şuuru itibariyle aldığı isim,
"Akl-ı Evvel"`dir. Ki bu vasfa işaret için günümüzde "Kozmik
bilinç" tâbiri kullanılmaktadır..
Varlığı,
"BENliği" itibariyle aldığı isim, "nefs-i Küll"dür.
"O
gecede Ruh tenezzül eder." diyor.
"Tenezzül", yukarıdan aşağı inen mekânsal bir olay
değildir!...
"Tenezzül", boyutsal bir geçiştir!.
Boyutsal bir geçiştir, derken neyi anlatmak
istiyoruz?...
Madde,
moleküler yapı, atom, atom altı boyut, kuantsal boyut, enerji ve özündeki
hiç`lik... Ehadiyet noktası, sınırsız sonsuzluk noktası...
Öz`deki ana cevhere ait özelliğin, mânânın
bu boyutsal tenezzülle kişinin varlığında açılması anlamında...
Meleklerin tenezzülü iki yönlüdür:
Birincisi; varlığındaki, özündeki
kuvvetlerin senin şuurunda ortaya çıkması, açılması anlamındadır...
Hakk`ın, kişinin
özünden gelen meleki yoldan zuhuru; yani, tenezzülüyle varlıkta
tasarrufudur...
İşte
birçoklarının kafasını karıştıran bir nokta burası...