AHMED HULÛSİ’DE

KAVRAMLAR

K

 

AV. ASUMAN BAYRAKÇI

www.allahvesistemi.org

 

   Yayınlarımızın Telif Hakkı Yoktur. Sitemizdeki tüm bilgiler, Hz. MUHAMMED'in (aleyhisselâm) bildirip açıkladığı "ALLAH" ismiyle işaret edilenin hakikatinin ne olduğunun öğrenilmesi ve "DİN" denilen yaşam sisteminin bu vizyonla değerlendirilebilmesi için, tüm insanlarla karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır. Tüm yayınlarımızı ücresiz okur; dinler, bilgisayarınıza indirebilir, çoğaltabilir; YAZAR ve KAYNAK BELİRTMEK ŞARTIYLA her yoldan bütün çevrenizle paylaşabilirsiniz. Allah ilmine karşılık alınmaz. Prensibimiz maddî ya da manevî karşılıksız paylaşımdır.

 

FİHRİST

Kâbe
Kâbenin Ağlaması
Kâbenin Emin Bölge Olması
Kâbe İle Konuşmak
Ka'be Kavseyn
Kâbiliyet
Kabir

Kabir Yaşamı
"Kabir Âlemi" Yaşamı
"Kabir Âleminde" Namaz Kılınır mı?
Kabir Suallerinin Cevapları Nasıl Verilebilir?
Kabir Azâbı
Sorgu melekleri Niçin Herkese Farklı Gelecek?
Kabirde Azâbı Kimler Yapacak?!
Kabirden Çıkma!
Kader
Kadere Nasıl İman Edeceğiz?
Kur'ân-ı Kerim Ve Hadislerde "Kader" Anlatımı
Mahlûkatın Kaderlerini Kim Yazıyor?
“Genetik”in, Kaderde Önemi Var mı?
“Kader Sırrı”na Vâkıf Olmak İçin Kader Konusunda Yaklaşımımız Ne Olacak?
İnsanın Kaderi, Allah’ın Takdiriyle Nasıl Oluşur?
Kaderle İlgili Sorular
İnsan Robot mudur?
Niçin Vahdete Değindik?
Kadir Gecesi
Kadir Ânı
Rab-Allah
"Kâfir"
Kâinat
Kalb

Kalb Gözü Açıklığı
Kalbler Neden "Allah Zikri" ile Tatmine Ulaşır?
Kalbin Kararması
Kalbin Mühürlenmesi
Kalb Sahipleri
"Kalem"
Karakter (Bkz."Huy" )
“Kaza”(Varetme Hükmü)
Kelime-i Şehâdet
Abd Ve Rasùl Oluşuna Şehadet Ne demektir?
Kendini Tanımak
Kendi Zâtını Bilmek (“Zâtî İletişim”)
Kerâmet
Kesret

Kesret Müşahedesi
"Keşfi Şak" (Bkz. "Ölüm")
Keşif
“Kevni Noksan”
Kıyâmet

Kıyamet Olayı
Kıyamet Süreci
Kıyamet Hâlleri
Kıyamet Sonrası Yaşam
İnsanlığın Kıyâmeti
Kıyamet Alâmetlerinin Bâtında Zuhùru
Kirâmen Kâtibeyn (Bkz.”Melek”)
Kişilik
“Bedensel Kişilik”
“Düşünsel Kişilik”("Kişilik Yüzü")
“Birimsel Kişilik” Kalkar mı?
"Kitab Ehli"(Ehli Kitap)
"Kolaylaştırılma"
Korunma
"Koza"

Kozalının Tanrısı
“Kozmik”
“Kozmik Din”!(Bkz.İslam Dini , “Kozmik Din” midir?!
Kozmik Işınlar
Kozmik Kitap
Kozmik Bilinç(Bkz.”İnsan-ı Kâmil”)
Kozmik Varlıklar
Kuantsal Boyut
Kudret
Kulluk

"Allah Hüviyetinin Kulu"
Kul Hakkı Nerede Ve Nasıl Ödenir?
Kurân-ı Kerim (Evrensel Sistem'i Açıklayan Kitap)
Kur'ân 'ın İnzâli
Kur'ân 'ı Kerim Nasıl Anlaşılır?
Bu Kitaba Arınmadan Dokunma
Kur'ân 'da Geçen "İLÂH" Nedir?
Kur'ân Ruhu
Kur'ân 'ı OKU'mak
"Muhkem" Ve "Müteşâbih" Âyetler
Kur'ân Sûreleri Hakkında:
Fâtiha
Hamd'ı Allah Yapar
Âlemler
Er'Rahman-ir Rahim
Maliki Yevmiddiyn
Din Günü
İyyake Na'büdü Ve İyyake Nestâin
İhdinasıratel Mustakim
İstenmesi Zorunlu Sırat
Özel İn'âm
Fâtiha Sonunda Niçin "Amin" Denir?
"Kevser"
"Alâk"
Yunus A.S.'ın Tesbihi
Nâs Sûresi
Zilzal(Zelzele) Sûresi
Kurban
Kurbiyyet
Kurtuluşa Eren

Külli İrade
Küfür
Kürsi


 

KÂ’BE

 Kâ'be yeryüzünde belli enerji merkezlerinden biridir... Ve kişinin özündekiyle iletişim kurmasını sağlayan iletişim konsantrasyon merkezidir!..

hf

 

“KÂ’BE ‘NİN AĞLAMASI”

 Kâbe’nin hakkının verilmemesi,değerlendirilmemesi!

hf

 

KÂ’BE ‘NİN “EMİN BÖLGE” OLMASI

 Kâbe, hakikatı temsil eder ve o hakikatı yaşayanların çevresi emin bölgedir insanlar için!

hf

 

“ KÂ’BE İLE KONUŞMAK!”

 Dünyanın veya insan dışındaki objelerin ruhları varoluş amaçlarına    hizmetleri şeklinde anlaşılır... Kâbe’yle konuşmak, “onun varoluş hikmetiyle   görüşmek” anlamına da alınır...

hf

KÂ’BE  KAVSEYN

 Beşeriyetin tümüyle yok olma durumu!

Hazreti Rasûlullah, "Mi`râc"da "Kâ`be Kavseyn" denen, beşeriyetin tümüyle yok olma durumunda, âdeta bir yayın iki ucu, hatta daha da ötesi, "Ev ednâ" tâbiriyle ifade edilen makamda, "Rabbi"yle karşılaştı..

"Kâ`be Kavseyn, ev ednâ" denen bu makamda, Hazreti Rasûlullah, tüm varlığının eriyip gittiğini, varlıktaki Mutlak Tek Varlığın, Hakk`ın varlığı olduğunu müşahede etti...

Ve bu müşahedenin, bu yaşantının, bu hissedişin ötesinde, gecelediği Ebu Talib`in kardeşinin evi olan Ümmü Hani`nin evinden sabahleyin çıkarken;

 -Beni gören Hakk`ı görmüştür!.

 sözleriyle bir gerçeği ifade etmek istedi..

hf

 

KÂBİLİYET

 Şiron’un yükselen burçtaki,doğduğu dakikadaki tesiri kişinin kâbiliyetini meydana getirir.

Elbette burada mâneviyata  dönük kâbiliyetten söz ediyoruz.

Doğduğu anda aldığı tesirler  kâbiliyeti meydana getirir.

hf

 

KABİR

 Ölümü tadmış bulunan birimin bedeninin içine defnedildiği toprak çukura kabir dendiği gibi; ölmeden evvel ölmüş kişinin bedenine dahi "kabir" denilir. Hatta ehli arasında, hakikatı yaşayan kişilere, "kabrini sırtında taşıyan" denmesi dahi meşhurdur.

Yani bu ifadesiyle, hakikatın yaşanmasının, dünyada, bir bedenle yaşanırken gerçekleşmekte olduğuna işaret çekilmektedir.

İnsan, bu dünya hayatı içindeyken, hüküm ve takdiri ilâhî sonucu belirli çalışmalar yaparak, ölmeden evvel ölecek, bu şekilde "uyanacak", hakikatı ve Hak’kı görecek ve ondan sonra da bedeninin ömrü kadar, kabrini sırtında taşıyarak hakikatın gereğini yaşayacak.

hf

 

KABİR YAŞAMI

 Bu devre kişinin ölümü tadıp, ruh yani halogramik dalga bedenle  bâ’s olmasından  sonra  başlayıp, kabir içinde maddeyi algılar biçimde  yaşamı devam ettikçe sürer...

Gerek kabre konmadan ve gerekse kabre konduktan sonra çevresinde olup biten herşeyi bu süre içinde algılamaya devam eder... 

Bu hâlin misâli şu dünya yaşamımızdaki henüz uyumadan evvel yataktaki hâlimize benzer ...

Yatağa girmiş uyumaya hazırlanan kişi nasıl yarı uyur vaziyette hem dışarıda olup bitenleri fark eder hem de rüya türünden şeyleri görmeye başlarsa, kabirdeki kişi de aynı şekilde hem madde  mezarın dışında ve içinde olanları algılamaktadır; hem de yavaş yavaş    KENDİ KABİR  ÂLEMİNE   girmeye hazırlanmaktadır...

hf

 “KABİR ÂLEMİ” YAŞAMI

 Âhiret iki devredir.

Âhiretin birinci devresi, "Berzah" (geçiş) âlemi veya "Kabir" âlemi diye târif edilen devredir. İkinci devresi kıyamet ve sonrası diye belirtilen devredir.

Bunlardan "Berzah" âlemi veya "Kâbir" âlemi diye târif edilen devre, geçiş devresidir sırf ruhanî bir yaşantıdır.

ÖLÜMÜN TADILDIĞI andan  itibaren başlayıp, mahşere kadar devam edecek olan yaşam boyutuna  “BERZAH  âlemi”  denilir... Nebiler,şehidler ve bazı velilerin halen yaşamakta oldukları ve  zaman zaman biraraya gelerek görüştükleri âlemdir.

FİYSEBİLİLLAH”  ALLAH yolunda ŞEHİD  olmuş kimseler ile, “ölmeden  evvel ölmüş” diye târif edilen evliyaullah ve  nebilerin, kabir âlemi kısıtlamalarından kurtulmuş olarak, “RUH BEDENLERİYLE”   serbest  dolaşım şeklinde süren yaşam şeklidir.. 

BERZAH  YAŞAMINDA...  ŞEHİDLER, EVLİYAULLAH ve NEBİLER  Berzah âlemi içinde serbestçe gezerler dolaşırlar ve mertebelerine göre de birbirleriyle iletişim kurarlar...

Ayrıca, berzah âlemi içinde dahi bir hiyerarşi vardır; ve bu hiyerarşi içinde  oradakilerin idaresi söz  konusudur...  

BERZAH  âlemindeki   velilerden dünyada iken  “FETİH”  sahibi olmuş olanlar,  dünyadakilerle iletişim kurabilirler..  Buna karşın, dünyada  “KEŞİF”  sahibi  olmuş fakat “FETİH” elde edememiş evliyaullah ise, o âlemdeki tüm serbestilerine karşın, dünyadakiler ile direkt iletişim kuramazlar..

Vefat eden kişi, daha mezarda toprağa verildiği anda “ Münker – Nekir “ adında iki melek gelir, üç şey sorar. Bazıları bu sorgulamanın hemen akabinde kabirden-mezardan çıkar. Mezar ve kabir şartlar biter. Ruh, kendi âlemine veya Berzah’a geçer.

Ama, diğer büyük çoğunluk, uzun süre mezar içinde kalır. Dolayısıyla, mezar azâbı onda uzun süreli olur. Toprağa konulan, ölümü tadan her nefs, üzerine toprak atıldığını görecek.

Ama, olayı çok kısa sürede, daha mezar toprakla dolmadan dahi atlatan var. Çok uzun süre, toprak altında mezar azabında kalan da var.

Mezar âlemi başka, kabir âlemi başka,  berzâh âlemi başka!.

Mezarda; mezarın içini görüyorsun, mezarın şartlarını görüyorsun. Bu “mezar âlemi”. Belli bir süre sonra, bu mezar görüntüsü kaybolur.

Ondan sonra, cennet ve cehennemi tam olarak görmeye başlıyorsun. Oradaki durumları görüyorsun. Ve, dünyada ürettiğin bir takım melekler veya kötü mahlûklar sana zarar vermeye başlıyor. Bu, senin “kabir âlemin” oluyor.

Gördüğün rüyayı düşün! Bir rüyâda devamlı kâbus görüyorsun. Bu senin o anda kabir âlemin oluyor. Bir de, kabir âlemine  girmeden, mezardan geçtikten sonra direkt,  Berzah âlemine geçip, orada yaşayan ruhlarla birlikte olanlar var!.

İşte orası, yüksek mertebeli kişilere mahsus olan bir yer.

Ama, çok büyük bir çoğunluk, kabir âlemindedir. Hani, ya kâbus türü rüyalar gören, ya da güzel rüyalar gören kişi durumundadır.

Bu durum kıyamete kadar böylece devam eder.

Kabir âlemi,  aynen aynen rüya alemine benzer; ne var ki, kişi rüya gördüğünün  farkında değildir ve yaşamını aynen dünyada yaşıyormuşçasına değerlendirir.. 

Nasıl dünya yaşamını gerçek yaşamıs gibi algılarsa kişi  dünyada yaşarken;  ayni şekilde, kendi kabir âlemine geçen kişi de o boyutu gerçek yaşam gibi hisseder... Bu ya “Kabir Cenneti” denilen şekilde son derece huzur ve zevk verici rüyalar şeklinde devam eder; ya da “Kabir Cehennnemi” denilen biçimde  kâbus türünden son derece korkunç, ızdırap verici görüntüler içinde  sürer..    Bu devre kıyamete kadar böylece devam eder...

Kabir âlemi(Ruhlar Âlemi), “nâri boyut”tur!

Burada, kabir cenneti veya kabir cehennemi tarif ediliyor. Hakiki cennet ve cehennem değil!..

Bir de burada belli ruhâni güçler elde etmiş olanlar var,kabir âleminde.

Meselâ, veliler!

Bu yüksek dereceli veliler; yani hakikate ermiş, hakikatı yaşama durumuna girmiş; terkib değişiklikleri oluşmuş ve bu terkib değişiklikleri sonunda, kendindeki bazı ilâhî kuvvetleri keşfetmiş ve o kuvvetlerle tahakkuk etmiş olanlar var!

Bunlar, o âlemde kendi aralarında görüşürler. Bir araya gelirler, çeşitli konularda fikir alışverişi yaparlar, birbirlerine kendilerindeki değişik tecellileri anlatırlar; değişik müşahedeler üzerinde taştışmalar yaparlar.

O âlemin kendine has bazı işlemleri vardır.işlemler üzerinde de belli bir vazife taksimi vardır, bunların ileri gelenleri arasında.

O âlemde belli düzeye gelmiş, belli konular açılmış, belli noktalarda takılmış gibi kişiler vardır.

Bunların orada eğitimi yapılır. Yani onlar orada eğitilir, belli şeyler idrak ettirilmeye çalışılır. Anlayamadığı noktalar atlatılır vs. Onlarda böylece bir durumda devam eder. Yani oranın da kendine göre belli bir idare kadrosu vardır. Nasıl dünyada, 4’ler, 7’ler, 3’ler, 40’lar diyoruz! Bunun mukabili olan, oranın da kendine has bir kadrosu vardır.

hf

 

“KABİR ÂLEMİNDE” NAMAZ KILINIR MI? !

 İnsan şuur boyutu için yaratılmıştır,esas  itibariyle !

Beden boyutu bu dünyada kalacaktır,bedensel ibadetlerde bu dünyada kalacaktır.

Ölüm sonrasında bedensel boyuttaki ibadetlerin hiçbiri yoktur.Ne namaz-ne oruç-ne vs..Ama Berzah  Âleminde de Evliyaullah’ın namaz kıldığından  söz edilir ve bu bize çelişki gibi gelir.Hani kabir âleminde namaz yoktu,oradakiler şuur boyutunun namazının secdesidir.OKUma yollu oluşan bilgilerin getirdiği rùkù ve secdedir,kâbir âlemindeki!

“Valla bizim köydeki evin bahçesinde bir yatır var,bazen geliyor abdest alıyor,havluda ıslanıyor,hatta namaz kılıyor”!..

Cinlerin oyununa geliyorsun!

Kabir âlemindeki evliyaullahın kıldığı namaz “şuur boyutunun namazı”dır.

hf

 

KABİR SUALLERİNİN

CEVAPLARI NASIL VERİLİR?

 Kâbirde bana, mezhebin ne, tarikatın ne, şeyhin ya da hocaefendin kim diye sorulmayıp; Allah Rasûlünün açıklamasına göre, yalnızca "Rabbin kim, Nebin kim ve kitabın ne" şeklinde sigaya tutulacağıma göre...

"Rabbim Allah" diyebilmem için, öncelikle "Kur'ân-ı Kerim’in açıkladığı Allah" kavramını çok iyi idrak edip bunun sonuçlarını hissedebilmem!. "Nebim, Allah Rasûlü Muhammed Mustafa" diyebilmem için, "Allah Rasûllüğünün" nasıl bir şey olduğunu, Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın nasıl bir görev yaparak, bana ne vermek istediğini iyi anlamam ve O'nu tasdik etmem!. "Kitabım Kitabullah'tır" diyebilmem için, "Kitabullah'ı OKU'yabilmem"; ya da "Kitabım Kur'ân-ı Kerîm" diyebilmem için Kur'ânı Kerîm’in Allah indinden nâzil olmuş bir kitap olduğunu farkedip, tasdik etmem gerekir!.

Dünyada bırakıp gideceği, bir daha hiç eline geçmeyecek şeyler için, tüm zamanını harcayan insanın; akıllı ise, ölümötesi sonsuz geleceğini kurtaracak böylesine önemli bir konuyu ihmâl etmesi elbette ki bağışlanamaz bir olaydır!. Akla, mantığa aykırı hikâyeler ve safsatalara bakıp da, onları "İslam Dini" sanarak yüzünü çevirmek aydın bir insana kesinlikle yakışmayan bir davranıştır!. Bizim 33 yıllık çok yoğun araştırmalarımız ve uygulamalarımız farkettirmiştir ki, Allah Rasûlü’nün bize önerdiği her şeyin bir hikmeti; ve bilebildiğimiz kadarıyla bir bilimsel gerekçesi vardır. Bunları açıklıyabiliriz!. Ama daha sonrakilerin kendi zaman şartlarına göre olan yorumları, "İslam Dini" ve bizi bağlamaz!.

 hf

KABİR AZÂBI

 Belki de milyarlarca sene sürecek olan kabir âlemi yaşamında, kişi “RUH” olarak diri ve şuurlu kaldığına göre azab duymaz deniyor, öyle ise, kâbir azabı nedir ve nasıl oluyor?...

Çokça sorulan sorulardan biri de budur... Cevabını verelim...

Kişi kabirde ve kabir âleminde şuurlu, aynen dünyada olduğu gibi aklı başında bir haldedir... Kendi bedenini, çevresini de görmektedir. Mezar içindeki çeşitli haşerat, fare, yılan, çıyan vs gelip kendi yüzünü, yanağını yemeye  başladığı zaman, o bunu tamamıyle kendinin yendiği şeklinde algılayacaktır!... Zira, bütün yaşamı boyunca, o bedeni, o yüzü kendisi olarak kabullenmiş ve bu kabulleniş de olduğu gibi dalga bedenine, bilincine yüklenmiştir!..

Bu nedenle otomatik olarak olaya bu bilinçle  bakacak; ve bunun sonucu olarak da, ister istemez büyük bir azab duyacaktır!..

Bunun misâlini şöyle verebiliriz... Gün boyu bir takım şeylerden korkuyorsunuz ve derken uyuyorsunuz... Uykunuzda o sizi korkutan şeyler rüyanıza giriyor!.. Evet, fizikman bedeninize yapılan bir şey yok, ama gündüz bilincinize yerleşmiş olan o korkutucu şeyler, sizin o anki  yaşantınızı kâbusa çevirmiştir!..Rüyada duyduğun acı, beynin ruha yüklediğini gösterir... Kabir azabı dahi bu yüklenmeden dolayıdır...

Dünyada yaşarken, Allah Rasûlü’nün uyardığı tarzda çalışmalarla kendini o şartlara hazırlamamışsa; artık o ortamda kesinlikle yapabileceği hiç bir şey yoktur; içinde bulunduğu şartlara ve sonuçlarına katlanmaktan başka!.

“Kabir azabı” denilen şey burada oluşan yaşam biçimidir..

Vel bâ`sü ba`del mevt”in anlamı “öldükten sonra kıyamette dirilmek” değil; “ölümle birlikte yeni bir bedenle yaşama devam etmek”tir!.

“ Ölüm, bu bedenle kişinin alâkasının kesilmesi ve bu beden üzerindeki tasarrufunun kalkmasıdır. Ölüm yok olmak değildir.

Kişi kesintisiz olarak ruh boyutuyla yaşamına şuurlu olarak devam eder.

Kişi rüya görürken,  rüyanın içinde iken; “Ben bu rüyayı beğenmedim, biraz da başka tarz bir rüya göreyim.” diyerek gördüğü rüyayı arzusuna uygun olarak değiştirebilir mi?.. Hayır!..

Aynı şekilde, tüm dünya yaşamında beynine “Ben bu bedenim!.” düşüncesi yerleştiği için, ölümü tatma anından itibaren  bu bedenle ilgin tamamen kesildiği  halde ve ruh bedenle yaşam boyutuna geçmiş olmana rağmen,  bu fizik-biyolojik bedeni bırakıp gidemiyorsun.

 Ruhuna  yüklenmiş olan  kayıtlar; “Ben bu bedenim!.” şeklinde olduğundan, sen de cesetle birlikte diri diri toprağa giriyorsun. Üzerine toprak atılıyor ve orada kalıyorsun!..

Bu dünyada yaşadığın süreç içinde “ ben bu beden değilim! “ bilincini oluşturamadığınız sürece âkıbet budur.

Yanarak ölen biri için de, aynı şey!. Kendisini beden zannettiğinden, korkunç bir acı çekerek, bedeninin yanışını seyrediyor.

Bir rüyada boğazını kestikleri, veya vücuduna bıçak sapladıkları zaman ne hâle geliyorsun?.

Rüyada gerçekten bedene verilen bir eza cefa var mı? Hayır!.

Ama, öyle olmasına rağmen o rüyada ne hâle geliyorsun bir düşün!

Oysa olay, ruh boyutunda oluyor.

İşte kişi, kabre girdiği zaman da olay, tamamen “ruh boyutu”nda cereyan ediyor.

 

İşte mezar yaşamı da, eğer dünyada iken bu ortama karşı tedbir alınmamış ise, otomatik olarak kâbusa dönüşecektir... Uyanması mümkün olmayan bir kâbûs!..

Bu durum da dini terminolojide “kabir azabı” diye anlatılmıştır...

Gündüzleriniz ve bilinç düzeyiniz nasıl rüyalarınıza yansıyorsa ve o rüyaları değiştirmek elinizde olmuyorsa; kabir yaşantısı da onun benzeri bir şekilde, artık değiştirmeniz mümkün olmayan bir tarzda kıyamete kadar sürüp gidecektir...Ve kabirdeki bu bitmez tükenmez kabusa, azaba karşı,  şu anda yaşarken tedbir almanız ve bu durumdan kendinizi korumanız da  mümkündür ki bu yüzden “Din” gelmiştir...

hf

 SORGU MELEKLERİ NİÇİN HERKESE FARKLI GELİR?!

 Nur yapılı birimler , bir beden veya şekille bağımlı olmayıp, dilediği beden şekline bürünebilir…

 Nur boyutundaki cennette yaşayanların tümü, gerçekte nur yapılı şekilden beri bilinç varlıklardır; algılayanın veri tabanına göre görüntü verirler.

 Kabir âlemindeki sorgu meleklerinin, herkese değişik gelmesinin de nedeni budur.

hf

 KABİRDE AZÂBI KİMLER YAPACAK?!

 Beynin yaydığı radyasyonlar müspet ya da menfi mânâda iki tür radyasyon olarak iki tür varlık yaratır!..

Ya , insana ,tabiatına hoş gelecek sevimli gelecek varlıklar veya ters gelecek varlıklar! Kişinin arzu ve istekleri ne yönde ise, o yönde onun seveceği varlıklar meydana gelir, beynin yaydığı dalgalardan; ve gene aynı şekilde, kişinin genel yapısındaki korku ve endişeleri ne yönde ise, o yönden meydana gelir bir takım yaratıklar menfi dalgalardan!..beyin dalgalarının meydana getirdiği bu varlıklar, kişi öldüğü andan itibaren, kişinin ruh âlemi veya hayâl âlemi dediğimiz âlemde, bu kişiden sâdır olan dalgalardan meydana gelmiş olduğu için bu kişiyi sarar; ve kişi bunlardan dolayı ya azap duyar, ya zevk duyar...Âlemi berzahta; kabir âlemi dediğimiz âlemde.

hf

 KABİRLERDEN ÇIKMA EVRESİ

 Kâbir âlemi yaşamında, uykuda, yaşadığınız duyguları, çok daha fazlasıyla ve çok daha yoğunluklu olarak yaşayacaksınız.

Bu durum “Sistemin kıyâmeti” dediğimiz, Dünya’nın Güneş tarafından yutulması evresine kadar devam edecektir.

Güneş Dünya’yı yutmaya başladığında; Dünya’nın manyetik alanı ortadan kalktığında, bütün insan ruhları, otomatik olarak kendilerini bizim anlayışımıza ve yapımıza göre cehennem olarak tanımlanan, Güneşin, dalga boyutlu yapısı içinde bulacaklardır…

Bu evre insanların kâbirlerinden çıkması olarak tanımlanmıştır.

hf

KADER

 ALLAH'ın ilminde kendi mânâlarını seyretmesi, seyretmeyi hükmetmesi "Kaza"dır...

Bu mânâların seyredilir hale gelmesini düzenlemesi de mutlak mânâda "Kader"dir..

Kader, “sır” olarak  ifade edilmiştir... “Sistemin işleyişi”  ve “Sistemin Bilinci” anlamında olarak!

Tamamiyle sayısız dalga boylarından, ışınlardan, kuantlardan oluşmuş evren, ya da evren içre evrenler, eğer o boyutun algılama aracıyla bakabilirsek, TEK bir yapıdır!..

Ve bizim de «hayal» dediğimiz şey, işte bu ışınsal kökenli yapıdır!.. Ve de gerçekte, bizler dahi ışınsal varlıklarız... Ancak ne yazık ki, algılama sistemimizin beş duyu ile kayıtlı olması şimdilik bu gerçeği yaşamaktan bizi mahrum etmekte!..

Evet, evren orijininde TEKİL bir yapı; ve gerçekte, tüm zerreler birbiriyle ilintili durumda olduğu için, her bir yoğunlaşma ve aktivite, hiç düşünemediğimiz bir noktada bambaşka şeyleri etkilemekte ve harekete geçirmektedir... Yani evrende, birbirinden kopuk, ayrı, müstakil varlıklar ve onların özgür benlikleri ve iradeleri mevcut değildir!.

“Kader”, senin anladığın gibi olmayıp ; genetik programının astrolojik (meleki) etkilerle yönlenerek açığa çıkmasının adıdır... Yukarıda biri oturup kader yazmaz!...

Astrolojik etkiler ise , Cennet yaşamında da devam eder...

İşte, «KADER» denen olgu bu husustan kaynaklanmaktadır.

hf

KADERE NASIL İMAN EDECEĞİZ?

 Asırlar boyudur kolay kolay anlaşılamamış bir konu bu!..

Hemen herkes bu konuda aklına geleni konuşmuş. Ama genellikle kimse de, bu hususu konuşmadan evvel acaba Kur’ân-ı Kerîm’in ve Rasûl-i Ekrem’in kader hakkında dedikleri nedir, diye araştırmamış.

Gerçekten acaiptir; çünki, öyle kader konusunda kitaplar görüyoruz ki baştan, aşağı çeşitli kişilerin "kaderle" alâkalı görüşlerini toplamasına rağmen; içinde bu konudaki nice Rasûlullah açıklamalarından, beş tanesi bile yer almamakta!.

İnsandaki "İrâdeî cüz"ü ispatlayabilmek uğruna, bu husustaki âyetler ve hasır altı edilmekte!..

Bize göre dini anlamış kişi, âyet ve hadîs hükümlerini izâhtan âciz kaldığı noktada, hasır altı etmez; sadece o husustaki âczini itiraf eder ki, bu da bir kemâlâttır.

-Kul kendi iradesiyle yolunu çizer ve yaptıklarının neticesine katlanır" şeklinde özetleyebileceğimiz görüşü savunanlara "KADERİYE"ciler denmiştir. Ki bunlar hakkında

 "Ümmetimin mecûsileridir, kaderiyeciler"

 şeklinde bir hüküm gelmiştir.

"Kaderiyeciler", "kul kendi kaderini kendi yazar"; görüşünde olanlardır... "Allah" da ötelerden bir yerde; ya da başka bir boyutta oturup, bu boyutta yapılanları seyreden bir varlığın adı herhalde?!...

Esasen Kur'ân-ı Kerîm baştan sona bu görüşü iptal için sayısız hükümler serdeder.

Geriye kalan ve adlarına "ehli sünnet" ile "cebriye" denen iki görüşün fikirlerine ise; her fikir sahibine ve neticesi de kendisine aittir; diyerek değinmiyeceğiz.

Burada biz çeşitli görüşleri tartışmak ya da savunmak için konuları açıklıyoruz değiliz zirâ...

Ancak, insanın yapısını, hangi tesirlerin altında nasıl yaşadığını, varlığının ne olduğunu anlattıktan sonra, dinde “Kader” mefhumunun nasıl anlatıldığını açıklama noktasına geldik.

Bunu da farketmek MECBURİYETİNDEYİZ!..

Allah’ın azâmeti, yüceliği, sonsuz varlığı yanında insanın yeri, iradesi, kudreti ve sahip olduğu şeyler nelerdir.

Kısaca, "Allah" ismiyle işaret edilen indinde insan neleri yapacak güce ve iradeye sahiptir.

Evet, yüz milyarlarca ve yüz milyarlarca güneşin birbirlerinden çok büyük uzaklıklarla içinde yüzmekte oldukları kâinatın varedicisi katında, insanın yeri ne?

Buyurun bu konuda bir hadîs-i Kudsî:

-Rasûlullah salla’llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu’,

Allâh azze ve celle şöyle diyor:

 "EY kullarım. Hepiniz delâlettesiniz ancak benim hidâyet ettiklerim hariç. Benden isteyiniz ki sizi hidâyete erdireyim.Hapiniz fakirsiniz, ancak benim zengin ettiğim hariç; benden isteyiniz ki size rızık ihsân edeyim.

 Hepiniz günahkârsınız, ancak benim mağfiret verdiklerim müstesnâdır; içinizden her kim benim bağışlayıcı olduğumu bilir de benden mağfiret dilerse, aldırış etmeden (günahlarının büyüklüğüne) bağışlarım!..

 Sizin evveliniz ve âhiriniz, diriniz ve ölünüz, yaşınız ve kurunuz kullarımdan en takvâlısı kalbi gibi olsalar, bu durum benim mülkümde bir sivrisineğin kanadı kadar artış meydana getirmez!..

 Sizin evveliniz ve âhiriniz, diriniz ve ölünüz, yaşınız ve kurunuz en şakî kulun kalbi gibi olsalar (yani hepsi inkârda olsalar), bu durum benim mülkümden bir sivri sineğin kanadı kadar eksiltmez!..

 Sizin evveliniz ve âhiriniz, diriniz ve ölünüz yaşınız ve kurunuz, bir sahada toplansa ve içlerinden her insan ümitleri yettiği kadar istese, her isteyenin istediklerini veririm ve bu benim mülkümden hiçbir şey eksiltmez. Öyle ki içinizden biri denize uğrayıp iğneyi suya daldırıp alsa. Kesinlikle bilin ki BEN sınırsız ihsan ediciyim, varlığın sahibiyim, yüceyim.

 DİLEDİĞİMİ YAPARIM!..

 Bağışım bir sözdür. Azâbım bir sözdür.

 Bir şeyin olmasını istersem emrederim, "OL" derim; ve o şey olur!.."

 Nasıl ?.., bir şeyler anlatabiliyor mu, bizim yerimiz, haddimiz, gücümüz, irademiz, kudretimiz hakkında bu hadîsi kudsî?..

Az evvel anlatmaya çalıştığımız gibi. Kâinatta dünyadan 1 milyon küsür defa büyük güneşin yeri iğne ucuyla gösterilemezken, gururundan, kendine biçtiği pâyeden yanına yaklaşılmayan insanın yeri acaba daha iyi anlaşılabiliyor mu bu satırlarda?

Evet, bizde, "ALLAH’A RAĞMEN", bir iş yapabilecek potansiyel mevcut mu?

Buyurun sıra geldi KADER BAHSİNE...

Astroloji bölümünde insan beyninin aldığı tesirler ile tüm yaşamının programlanmış olduğunu normal şartlarda bunun değişmesinin de asla mümkün olamayacağını açıklamıştık. Yani bir diğer ifade şekliyle kişinin kaderinin, beynin ilk teşekkül devresinde kozmik kalemle yazılıp bu yazının kuruduğunu ve artık yeni tesirler ile değişmeyeceğini beyan etmiştik.

İnsanın kaderi...

Elinde olan bir şey var mı?..

Kaderi önceden yazılı mı?..

Her şey olup bitmiş mi?..

Bakalım bu konuda Kur'ân-ı Kerîm’in hükmü ne; ve gene Hz. Resûli Ekrem Muhammed Mustafâ aleyhi’s-selâm "Kader"i nasıl tarif etmiş. İman edilmesi zorunlu "Kader" mevzûunda neler açıklamış!..

hf

 KUR'ÂN-I KERİM VE HADİSLERDE

"KADER"  ANLATIMI

 

 1- ALLAH İSTEMEDİKÇE SİZ İSTEYEMEZSİNİZ!.. (İnsan-30)

 2-HALBUKİ SİZİ DE YAPAGELDİĞİNİZ ŞEYLERİ DE ALLAH YARATMIŞTIR!.. (Saffat-96)

 3- "YERYÜZÜNDE VEYA NEFİSLERİNİZDE SİZE İSABET EDEN BİR MÜSİBET, BİZİM ONU YARATMAMIZDAN EVVEL, MUTLAKA BİR KİTAPTA YAZILMIŞTIR.

 BUNU, ÖNCEDEN MUKADDER VE YAZILI OLDUĞUNU BİLİP; ELİNİZDEN ÇIKAN ŞEYLERDEN DOLAYI ÜZÜLMEMENİZ VE ELİNİZE GİREN İLE DE SEVİNİP ŞIMARMAMANIZ İÇİN (açıklıyoruz)!.. ALLAH DÜNYALIKLA BÖBÜRLENENİ SEVMEZ"   (Hadîd-22/23)

 4- YÜRÜR HİÇ BİR MAHLUK HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HEPSİNİ ALNINDA  ÇEKİP YÜRÜTEN O'DUR!.. (Hud-56)

 5-DE Kİ: HEPSİ DE KENDİ PROGRAMLARI DOĞRULTUSUNDA (Şakûllerinde) FİİLLER ORTAYA KOYARLAR. (İsra-84)

 6-"ALLAH DE, ÖTESİNİ BIRAK..." (En’âm-91)

 7DİLEDİĞİNİ YAPAR. (Bürûc-16)

 8-YAPTIKLARINDAN SUAL SORULMAZ!.. (Enbiya-23)

 9-BİZ HER ŞEYİ KADERİYLE HALKETTİK!.. (Kamer-49)

 Kur'ân-ı Kerîm'de bu konuda bu meâllerde daha pek çok âyeti kerîmeler olmasına rağmen aklı olana bu kadarı yeter; ahmaklığın ise devâsı yoktur, diyerek; şimdi de SAHİH-İ MÜSLİM isimli hadîs kitabının "KADER" bahsinde bize nakletmiş olduğu Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem’in açıklamalarına idrâklarımızı yöneltelim.

Ebu’l-Esved ed-Dieliyy şöyle dedi:

İmran ibn Husayn radıya’llâhu anh bir gün bana şöyle sordu:

-İnsanların yapmakta oldukları ve emek çekip didindikleri şeye ne dersin?.. Kendilerine hüküm olunan ve sebkât etmiş bulunan kaderden, kendilerine gelip geçen bir şey midir?.. Yahudi Nebilerinin getirdiği şeylerden olup da kendilerini karşılayacak ve aleyhlerine delil sâbit oluveren şeylerden midir?..

-Hayır!.. (karşılacakları tesadüfî işler değil). Lâkin, geçmişte kendilerine yazılan ve kendilerine gelip çatan bir şeydir!.. dedim.

Bunun üzerine İmran bin Husayn sordu:

- Öyle ise bu insanlara ZULÜM olmuyor mu?..

Bu sözden şiddetle korktum ve şöyle dedim:

Her şey Allah'ın mahlûkudur ve elinin mülküdür!..

 -O YAPTIKLARINDAN MES'ÛL OLMAZ; FAKAT ONLAR MES'ÛL OLURLAR!.." (Enbiya-23)

 -Allah sana merhamet buyursun!.. Ben sana sorduğum şeylerle ancak senin aklını imtihan etmek istedim. Müzeyn kabilesinden iki kişi Rasûlullah’ın yanına geldiler ve şöyle sordular:

-Yâ Rasûlullah!.. İnsanların bugün yapmakta oldukları ve emek çekip didine geldikleri şeye ne buyurursun?.. Bu üzerlerine hüküm edilen ve önceden yazılan bir kaderden olarak, kendilerine isabet eden bir şey midir?.. Yahud, peygamberlerinin getirdiği ve üzerlerine hüccet sâbit olan şeylerden olarak, kendilerinin karşılayacakları şeyler içinde midir?..

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 -Hayır!.. Bu ikinci şekil değil!.. ÜZERLERİNE HÜKÜM OLUNAN VE KENDİLERİNE GELEN BİR ŞEYDİR (kaderdir). Azîz ve Celîl olan Allâh’ın kitabında bunun tasdiki şu âyettir:

 -HER BİR NEFSE VE ONU DÜZENLEYENE, SONRA DA ONA HEM KÖTÜLÜĞÜ, HEM KORUNMASINI İLHAM EDENE. (Şems-7/8)

 -Câbir radıyallâhu anh şöyle dedi:

Surûkatubnu Mâlik ibn Cu'şûm geldi ve şöyle sordu:

- Yâ Rasûlullah!.. Bize DİNİMİZİN ASLINI BEYAN ET!.. Bugünkü amel neyin içindedir?.. Bunun bilgisine nisbetle, biz sanki, şimdi yaratılmış gibiyiz. Bugünün ameli, kalemlerin yazıp da kuruduğu, takdirlerin cereyan ettiği işler içinde midir?.. Yoksa karşılaşacağımız işler içinde midir?

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:

 -Hayır!.. Bugün ki iş, yeniden oluşacak işler içinde değildir!.. Fakat kalemlerin yazıp kuruduğu, takdirlerin cereyan etmiş olduğu işler içindedir!.. Buyurdu.

 Surâka bu defa sordu:

- Öyle ise amel ne için?..

Züheyr dedi ki: Bundan sonra Ebu Zübeyr anlamadığım bir şey konuştu; ben ne dedi, diye sordum:

 -Amel ediniz, çünkü herkese kolaylaştırılmıştır!." buyurdu.

 -Abdullahibn Mes’ud radıya’llâhu anh şöyle dedi:

Bize dâima doğru söyleyen ve kendisine de doğru bildirilen Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 - Sizin birinizin ana-baba maddeleri 40 gün anasının karnında toplanır. Sonra o maddeler o kadar zaman içinde katı bir kan pihtisi halini alır. Sonra yine o kadar zaman içerisinde bir çiğnem ete tahavvül eder. (120. günde) ona bir melek gönderilir de bu melek ona ruhu nefheder. Ve melek dört kelime ile yani rızkını, ecelini, amelini, said ve şakî olduğunu yazmakla emrolunur.

Kendisinden başka Hak ilâh olmayan Allah’a yemin ederim ki: sizden biriniz cennet ehlinin ameliyle amel etmekte devam eder. Nihayet kendisi ile Cennet arasında bir zirâ’dan başka mesafe kalmaz!.. Bu sırada yazı o kişinin önüne geçer!.. Bu defa o kişi cehennem ehlinin ameliyle âmel etmeye devam eder.

Ve yine sizden biriniz Cehennem ehlinin ameliyle âmel eder, nihayet kendisiyle cehennem arasında ancak bir zirâ' mesafe kalır. Bu sırada yazı önüne geçer!.. Bu defa da o kimse cennet ehlinin ameliyle amel eder ve cennete girer!.’

Enes İbn Mâlik radıya’llâhu anh şu hadîs- Rasûlullah'a bağladı:

Rasûlullah şöyle buyurmuştur:

 -Şüphesiz Azîz ve Celîl olan Allah rahime bir melek tevkil etmiştir.

-Melek, "Ey rabbım bir nutfedir; ey rabbım bir kan pıhtısıdır; ey rabbım bir çiğnem ettir" der. Allah bir mahlûk hükmedip yaratmak istediğinde Melek,

"ey rabbım erkek midir yahud dişi midir; şakî midir yahud saîd midir; rızkı nedir; ecelî nedir," sorularını sorar. BUNLAR ANASININ KARNINDA İKEN BÖYLECE YAZILIR!."

 -Hazreti Ali Radıyallâhu anh şöyle anlattı:

Biz bir defasında Bâki-ül Garkad mezarlığında bir cenazede bulunduk. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yanımıza gelip oturdu. Biz de etrafına oturduk. Rasûlullah’ın beraberinde bir âsâ vardı. Rasûlullah başını eğdi ve düşünceli bir halde elindeki âsâ ile yere vurup dürtüştürmeye, çizgiler ve izler meydana getirmeye başladı. Sonra:

 -Sizden hiçbir kişi ve yaratılmış hiçbir nefis müstesna olmamak üzere, muhakkak cennetteki ve cehennemdeki yerine Allah yazmıştır!.. Ve herkesin şakî veya saîd olduğu muhakkak yazılmıştır!..

 Buyurdu. Bunun üzerine sahabîlerden bir kimse şöyle sordu:

-Ya Rasûlullah, öyle ise bizler âmeli terkedip, bu yazımız üzerine kalalım mı?..

Rasûlullah şöyle buyurdu:

 -Saîd olan kimse, saâdet ehlinin ameline ulaşacaktır. Şakî olan kimse de, şekâvet ehlinin âmeline ulaşacaktır. Sizler âmel edip çalışın!.. Çünki herkese kolaylaştırılmıştır!.. Sâid olan Saâdet ehlinin ameline KOLAYLAŞTIRILIR, şakî olan da şekâvet ehlinin AMELİNE KOLAYLAŞTIRILIR.

 Sonra Rasûlullah şu âyetleri okudu:

 -BUNDAN SONRA KİM VERİR VE SAKINIRSA, O en güzeli de tasdik ederse, biz de onu en kolaya hazırlarız. Ama kim cimrilik eder, kendisini müstağni görür en güzeli olan sayarsa, biz de onu en güç olan için hazırlayacağız" (Leyl- 5/10)

 İmran İbn Husayn radıya’llâhu anh şöyle dedi:

Bir kimse tarafından şöyle soruldu:

-Ya Rasûlullah, cennet ehli ateş ehlinden (ayırdedilip) bilindi mi?..

Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem:

 -Evet!..

 Yine o zât tarafından:

- Öyle ise âmel edenler niye böyle çalışıp duruyorlar?.. denildi.

Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem:

 -Herkes niçin yaratıldı ise, onun yolları kendisine kolaylaştırılmıştır!..

 Ebû Hüreyre radıya’llâhu anh, Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu, dedi:

 -Hakikaten öyle adam vardır ki; uzun zaman cennet ehlinin amelini işler; sonra onun bu yaptıkları, ateş ehlinin ameli ile son bulup, mühürlenir. Kezâ kişi uzun   zamanateş ehlinin amelini işler; sonra da onun bu âmeli cennet   ehlinin ameliyle son  bulup, mühürlenir!..

 Sehl İbn Sâ’d es Saidiyy radıya’llâhu anh der ki; Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 -Hakikaten öyle adam vardır ki, insanlara zâhir olan halleri ile muhakkak cennet ehli ameli yapar!.. Halbuki kendisi ateş ehlindendir!.. Ve yine öyle adam vardır ki insanlara görünüşte mutlak ateş ehlinin amelini işler, halbuki kendisi cennet ehlindendir!..

 Tâvûs şöyle dedi:

Ben Rasûlullah’ın sahabîlerinden birçok insanlara eriştim. Onlar "HER ŞEY KADER İLEDİR" diyorlardı. Ben Abdullah ibn Ömer radıyallâhu anhdan şöyle işittim:

"Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

 -HER ŞEY KADER İLEDİR!.. HATTÂ ÂCİZLİK İLE ZEKÂ VE BECERİKLİLİK BİLE!.. Yahud BECERİKLİLİK ve ZEKÂ İLE ÂCİZLİK BİLE.

 İbn Abbas radıyallâhu anh şöyle anlatıyor:

Ebû Hureyre'nin, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu, diyerek, rivayet ettiği şu hadîstekinden daha küçük, günaha benzer hiçbir şey görmedim!..

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

 -Allah âdemoğluna zinâdan nasibini takdir etmiştir!.. Hiç şüphesiz âdemoğlu takdir edilmiş olan bu âkıbete erişecektir!..

İmdî göz zinâsı bakmak, dil zinâsı konuşmaktır. Nefis temennî eder ve iştahlanır.

Tenâsül uzvu ise bu organların hepsinin arzularını ya gerçekleştirir, yahud yalanlar. (Buharî-Tecrid-2132)

 Ubeyy ibn Kâ’b radıya’llâhu anh şöyle dedi:

Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem buyurdu:

 -Hızır’ın öldürmüş olduğu çocuk, KÂFİR OLARAK tabiatlandırılmıştır! Eğer yaşasaydı, muhakkak ana ve babasını azgınlık, tecavüz ve kâfirlikle sarıp bürüyecekti!..

 Aişe r.a. şöyle demiştir:

"Bir küçük çocuk öldü. Ben de:

- Ne mutlu ona, cennet serçelerinden bir serçe! dedim.  

Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem):

 - Bilmiyor musun ki, ALLAH cennet ve cehennemi yarattı; birincisi için bir takım insanlar yarattığı gibi,  ikincisi için de bir takım insanlar yarattı.

Bir  diğer nakilde;

- ALLAH cennet için bir takım insanlar yarattı ve bunlar babalarının omurga kemiğinde iken daha cennetlik yaptı. Cehennem için de bir takım insanlar yarattı ve bunları da babalarının omurga kemiğinde iken (daha) yarattı...          (Müslim- Ebu Davud)

Aişe r.a. şöyle demiştir:

-Ya Rasûlullah müminlerin küçük yaşta ölmüş olan çocuklarının (âhiretteki durumu) nedir? diye sordum.

-Onlar babalarındandır ,buyurdu.

-Hiç bir amel yapmadan nasıl olur? dedim.

-Onların ne amel işleyeceklerini ALLAH en iyi bilir, buyurdu.

-Ya Rasûlullah, ya müşriklerin küçük çocuklarının durumu ne olacak? diye sordum

 -Onlar da babalarına bağlıdır, buyurdu.

 -Hiçbir amel işlemeden mi? diye sordum.

-ALLAH onların, yaşasalardı, ne amel işleyeceklerini en iyi

bilir, buyurdu. (Ebu Davud)

ALLAHû Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 "Bir resul göndermeden hiçbir kavmi helâk eder olmadık!" (İsra sûresi, 15)

 Yezîd ibn Hürmüz ile Abdurrahman el A’râc dediler ki:

-Biz Ebû Hureyre'den işittik şöyle dedi, Rasûlullah salla'llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

- Adem ile Musa Aleyhisselâm RABLARI KATINDA birbirlerine karşı delil getirecek tartıştılar. Neticede Adem, Musa'ya HÜCCETLE galebe etti.

Musa:

- Sen Allah'ın kendi eliyle yarattığı; kendi Rûh'undan ruh üflediği; meleklerini secde ettirdiği; cennetinde iskân edip oturttuğu; sonra da yapmış olduğun hatadan dolayı insanları arza indirten Adem misin, diye sordu...

Adem:

- Sen Allah’ın Rasûllükle ve kelâmıyla mümtaz kılıp seçtiği; içinde her şeyin beyânı bulunan levhaları verdiği; ve yavaşça konuşucu olarak seni kendisine yaklaştırdığı Musa'sın!.. Benim yaratılmamdan kaç sene önce Allah'ın Tevrat’ı yazdığını biliyorsun!.. dedi.

Musa:

- 40 yıl önce!..

dedi. Adem:

- Peki, Tevratın içinde, "VE ADEM RABBİNE ÂSİ OLDU da ŞAŞIP KALDI". (Ta-ha:121) âyetini buldun mu?.. diye sordu. Musa dedi:

- Evet buldum..

Adem:

-Öyle ise, Allah’ın beni yaratmasından 40 sene önce, benim yapmamı üzerime takdir ettiği işi yapmamdan dolayı beni azarlayıp, kınıyorsun!.. dedi.

Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem:

- "Böylece Adem, Musa'yı hüccet ile mağlub etmiştir."

Abdullah ibn Amr ibn As radıya’llâhu anh şöyle dedi:

Ben Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemden duydum, şöyle buyurdu:

 -Allah mahlûkâtın KADERLERİNİ semâları ve arzı yaratmasından 50 BİN sene EVVEL YAZMIŞTIR!..

 Ebû Hureyre radıya’llâhu anh, Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu, dedi:

 - Her birinde hayır olmakla beraber, Allah’a göre kuvvetli mü’min zâif mü’minden daha hayırlı ve sevimlidir. Sana yararlı şeyler üzerinde hırs ile çalış, Allah’dan yardım iste acze düşme.

EĞER SANA BİR ŞEY, BİR MÜSİBET GELİP İSABET EDERSE, "KEŞKE ben böyle yapmasaydım, böyle olurdu" deme!.. Fakat,

-Allâh BÖYLE TAKDİR ETMİŞ, O DİLEDİĞİNİ YAPAR!.." de. Zirâ bu "KEŞKE"(...seydim) kelimesi şeytanın amelini açar!..

 Bu bölümde de SÜNEN-İ TİRMÎZİ isimli Hadîs kitabından gene "Kader" konusundaki bir kısım Hadîs-i şerîfleri naklediyoruz:

Abdullah bin Ömer radıya’llâhu anh’den rivayet edilmiştir:

Ömer radıya’llâhu anh:

-Yâ Rasûlullah. Yapmakta olduğumuz işin, yeni oluşan bir iş, veya bir başlangıç mı olduğu; yoksa önceden tamamlanan bir işde mi çalıştığımız kanâatindesin?..

Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 -Ey Hattaboğlu, önceden tamamlanan bir işte!.. Herkes kolaylıkla başaracaktır!.. Ne var ki saadet ehlinden olan saadet için çalışacak; şekâvet ehlinden olan da şekâvet için çalışacaktır!

Selman radıyallâhu anhdan rivayet olunmuştur:

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 -Kazayı ancak duâ önler; ve ömrü yalnız iyilik artırır!..

 Ebû Hizâme radıya’llâhu anh rivayet edilmiştir:

Bir adam Rasûlullah’a gelerek sordu:

 -Yaptırdığımız afsun (okunma)ların, tedavide kullandığımız ilaçların ve tuttuğumuz perhizlerin, Allah’ın kaderinden herhangi bir şeyi önleyeceği görüşünde misin?..

 -Onlar da Allah’ın kaderindendir!

 -Ademoğlu, yanıbaşında 99 ölüm olduğu halde sûretlenmiştir!.. Şayet bu ölüm tehlikelerini atlatır ise, ihtiyarlığa düşer ve neticede ölür!..

 Hazreti Ali radıya’llâhu anh’dan rivayet olmuştur:

 Kul 4 esas iman etmedikçe mü’min olamaz!.. Allah’dan başka ilâh olmadığına, Benim Rasûlü olup Hak ile gönderdiğine, ölüme ve öldükten sonra yaşamaya ve kadere iman edecek.

 Câbir bin Abdullah radıya’llâhu anh’den rivayet edilmiştir:

Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

 -Bir kul, hayrı ve şerri ile kadere imân etmedikçe; kendisine isabet edenin ondan şaşmasına; kendisine isabet etmeyenin de ona isabet etmesine kesinlik ile imkân olmadığını bilmedikçe; mü’min olmaz!..

 Abdullah bin Amr radıya’llâhu anh’den rivayet edilmiştir:

Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem elinde iki kitap (tutuyormuşcasına) üzerimize çıka geldi. ve:

 -Bu kitabın ne olduğunu biliyor musunuz?.. Buyurdu.

 -Hayır yâ Rasûlullah, ancak bize bildirirsen... dedik.

Bunun üzerine sağ elindeki kitab için.

 -Bu âlemlerin Rabbından bir kitaptır!.. Cennete gireceklerin adları, baba ve kabilelerinin isimleri, bu kitabda mevcuttur!.. Orada son kişilerine kadar icmâlen yazılmıştır ki, artık onlar kesinlikle artırılmayacak ve eksiltilmeyecektir!..

 Sonra sol elindeki kitab için de. 

- Bu da âlemlerin Rabbından bir kitapdır. Cehenneme gireceklerin adları, baba ve kabilelerinin isimleri bu kitabda mevcuttur. Orada son kişilerine kadar icmalen yazılmıştır. Artık onlar asla arttırılmıyacak ve eksiltilmeyecektir!..

 - Yâ Rasûlullah, durum önceden tamamlanmış ise; o halde amel neye yarar?..

Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 -Doğru olun ve mutedil davranın. Çünki cennete girecek kişi, her ne amel işlemiş olursa olsun, onun ameli cennet ehlinin ameli ile son bulacaktır!.. Cehenneme girecek kişi de, ne amel işlemiş olursa olsun cehennem ehlinin ameli ile ameline son verecektir!.. Rabbimiz KULLARIN KADERİNİ TAYİN ETMİŞTİR!.. Bir bölük cehennemdedir!..

İbn-i Mes’ûd radıyallâhu anhden:

-Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem bize hutbe irâd ederek:

 -Hiç bir şey, hiç bir şeye hastalığını bulaştıramaz!..

Bunun üzerine bir a’rabî sordu:

 - Ya Rasûlullah, haşefesi uyuzlu erkek deveyi ağıla alıyoruz ve sonra bütün develeri uyuz yapıyor!?..

Rasûlullah şöyle buyurdu:

 - O halde birinci deveyi uyuz yapan kimdir?.. Advâ ve sefer yoktur!.. ALLAH HER NEFSİ YARATMIŞ ONUN HAYATINI, RIZKINI, KARŞILAŞACAKLARINI TAKDİR ETMİŞTİR!

 Buharî’den. Ebû Hureyre radıya’llâhu anh’dan.

Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

 -Hiçbir kişiyi onun güzel işi ve ibâdeti cennete koyamaz!..

 Bunun üzerine ashabı sordu:

- Seni de mi koymaz Yâ Rasûlullah?..

Resûl-i Ekrem şöyle cevab verdi:

 -Evet, beni de!.. Allah’ın fazlı ve rahmeti beni kuşattığı için cennete girerim. Bu sebeble ashabım iş ve ibâdetinizde ifrat ve tefritten sakının. Doğru yoldan gidip Allah’a yaklaşınız. Sakın hiç biriniz ölümü temenni etmesin!..

Çünki o, hayır sahibi ise, hayrını arttırması umulur; günâhkâr ise tevbe ederek ölmesi beklenebilir.(Tecrid-1918)

Abdullah bir Amr radıya’llâhu anh’den rivayet olunmuştur:

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 -Muhakkak yüce Allah yarattıklarını bir karanlık içinde yarattı. Sonra onlara nurundan saçtı!.. Bu nurdan nasibini alan kimse hidâyete erdi!.. Nasibini alamayan da delâlete saptı!.. Bunun için ALLAH'IN İLMİNE GÖRE KALEM KURUDU!.. (Tırmizi-2780)

 Zeyd bin Sâbit radıya’llâhu anh şöyle dedi:

Ben Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem’den duydum şöyle buyurdu:

 - Eğer Allah sahibi olduğu göklerin halkını ve yerin halkını azâblandırsa idi, onlara zulmetmeden azâb vermiş olurdu!..

Eğer, onlara merhamet etse idi, Allâh’ın rahmeti onlar için, kendileri için işledikleri âmellerinin karşılığından daha hayırlı olurdu.

Ve eğer senin, Uhud Dağı kadar altının olup, hepsini Allah yolunda harcamış olsaydın; Sen, kaderin hepsine inanmadıkça ve SENİN BAŞINA GELMİŞ OLAN ŞEYLERİN GELMEMESİNİN MÜMKÜN OLMADIĞINI; ve başına gelmemiş olan şeylerin de gelmesine imkân olmadığını bilmedikçe (kabul olmazdı). Kezâ anlatılan bu inançtan başka bir akîde üzerine ölürsen şüphesiz cehenneme gireceğini kesin olarak bilmedikçe, senden kabul edilmezdi. (İbn-i Mâceh-Mukaddime)

 Süraka bin Cü’şum radıya’llâhu anh’den rivayet edildiğine göre, kendisi şöyle demiştir:

Ben Rasûli Ekrem sallallâhu aleyhi ve selleme dedim ki:

 -Yâ Rasûlullah!.. AMEL, kaderleri çizen kalemin yazdığı mukadderâtın cümlesinde mi ki, artık kalem onun işini tamamlamış ve kurumuştur?.. Yoksa AMEL, (için geçmişte bir kader sözkonusu olmayıp) istikbalde takınacağı tavra göre mi?..

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu:

 -FİİLİN, kader ile tesbit edilmiş olan mukadderâttan olup, kâlemin yazıp kuruduğu hususlar içindedir!.. Herkes ne için yaratıldı ise ona müyesser kılınır!.. (İbn-i Mâce Mukaddime)

 «Tâvûs şöyle anlattı:

Ben Rasûlullahın (salla'llâhu aleyhi ve sellem) sahabîlerinden bir çok insanlara eriştim... Onlar, «HER ŞEY KADER İLEDİR» diyorlardı..

Ben, Abdullah İbni ÖMER'den şöyle işittim: Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem) buyurdu;

 «HER ŞEY KADER İLEDİR!.. Hattâ, âcizlik ile zekâ ve beceriklilik bile!..»

 Abdullah b. Amr r.a. söylemiştir:

Rasûlulah (salla'llâhu aleyhi ve sellem)'i işittim, şöyle diyordu:

 -Muhakkak yüce ALLAH yarattıklarını (önce) bir karanlık içinde yarattı; sonra onlara nurundan saçtı!

Bu nurdan nasibini alan kimse hidâyete erdi !..  Nasibini alamayan da dalâlete saptı!.

Bunun için, "ALLAH'ın ilmine göre kalem kurudu!..  yani işlerin takdiri son bulmuş ve kalemin yazacağı bir şey kalmamıştır." derim.  Tırmizî (İmam b. Hasan senetle) 

Ebu Hüreyre r.a. şöyle demiştir:

Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem) bize çıkageldi. Biz, kader hakkında münakaşa ediyorduk. O kadar kızdı ki, yüzü kıpkırmızı oldu. Sanki yanaklarına nar suyu sıkılmıştı. Ve:

 -Bununla mı emr olundunuz, bununla mı ben size gönderildim. Sizden önceki ümmetler ancak bu mesele hakkında münakaşaya giriştikleri vakit, helâk oldular. Yemin ediyorum, bu hususta nizâ etmemeniz için, yemin ediyorum size! buyurdu.   (Tırmizî)

Cabir r.a. den:

Rasûlullah  (salla'llâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

 -Kadere, hayrına ve şerrine iman etmedikçe, başına gelenin asla şaşmayacağına, başına gelmemesi mukadder olanın da asla gelmeyeceğini bilmedikçe, hiç bir kul iman etmiş sayılmayacaktır.  (Tırmizi)

Aişe r.a.'den:

Rasûlullah  (salla'llâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

 -Lânet ettiğim altı kişi vardır ki, onlara ALLAH ve gelmiş geçmiş her Nebi ve Rasûl  lânet etmiştir. Bunlar:

ALLAH'ın kitabına ilâve yapan, kaderi tasdik etmeyen, ALLAH'ın zelil kıldığı (günahkârları) yükseltmek, aziz kıldığı (sâlih) kulları alçaltmak için ceberut ile insanların başına musallat olan, Mekke hareminde yasak olanı işleyen, Ehl-i beytime zulm eden, bir de sünnetimi terk eden kişidir. (Tirmizi)

 Ümmü Habibe r.a.:

-Ey ALLAH'ım, bana uzun ömür vermek suretiyle beni zevcim Rasûlullah'tan babam Ebu Süfyan'dan ve kardeşim Muaviye'den faydalandır!.dedi.

Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem) kendisine:

 -Sen ALLAH'tan kesinleşmiş eceller ve zarûri olan bir takım şeyler ve taksim edilmiş rızıklar hakkında bir takım talepte bulundun ki; ALLAH onlardan hiçbirini ne vakitten önceye alır, ne de sonraya bırakır!.. Eğer, ALLAH'tan seni Cehennem'deki azabtan ve kabirdeki azabtan kurtarmasının isteseydin senin için daha hayırlı olurdu... buyurdu.

 Bunun üzerine bir adam:

-Ya Rasûlullah, şu maymunlar ve hınzırlar, (hani şu azap maksadıyla insanların) çevrildiği maymunlar ve hınzırlardan mıdır?.. Diye sordu.

Rasûlulah  (salla'llâhu aleyhi ve sellem) şöyle cevap verdi:

-Muhakkak ki, yüce ALLAH hiç bir kavmi helâk veya azaba çarpmadı ki, sonra onların neslini devam ettirsin. Bugünkü maymunlar ve hınzırlar, önceden mevcuttular.                                         (Müslim)

Enes r.a. şöyle demiştir:

Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem) sık, sık:

- Ey kalbleri çeviren ALLAH, kalbimi dinin üzerine sabit kıl! diye dua ederdi.      

Biz de kendisine:

-Ya Rasûlullah, sana ve getirdiklerine iman ettik, bizim için (hâlâ) korkuyor musun? diye sorduk.

 -Evet, çünkü kalbler, ALLAH'ın parmaklarından ikisinin arasındadır; dilediği gibi onları çevirir, buyurdu.               (Tırmizî)

 Müslim'in lafzı şöyledir:

-İnsan oğullarının kalblerinin hepsi bir tek kalp gibi, Rahman olan ALLAH'dan iki parmağı arasındadır; dilediği gibi onu çevirir

Ebu Hüreyre r.a. den:

 Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

 "Her doğan, ancak fıtrat dini üzerine doğar; sonra ana ve babası onu yahudi ve hırıstiyan ve mecusi yaparlar.

Tıpkı bütün uzuvları tamam olarak hayvan yavrusunu dünyaya getirdiği gibi; siz o yavruda bir eksiklik görür müsünüz?!

 Sonra Ebu Hüreyre (r.a.):

 İsterseniz "Yüzünü ALLAH'ın o fıtratına çevir ki insanları, o fıtrat üzerine yaratmıştır. "(Rum, 30) meâlindeki âyeti okuyunuz dedi.   (Buhari, Müslim, Ebu Davud- Tırmizî)

Cennetteki uzun boylu adam, İbrahim a.s.'dır. Etrafındaki çocuklara gelince, onlar fıtrat üzerine ölen her çocuktur.

Müslümanlardan biri:

- Ya Rasûlullah, müşriklerin de küçük çocukları buna da dahil mi? diye sordu.

 Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem):

 - Evet müşriklerin de çocukları, buyurdu.     (Buhari)

 Ebu Hüreyre r.a. den:

" Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem)’a  müşriklerin küçük yaştaki çocukları hakkında (âhiretteki durumları nedir? diye) sordular. Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem):

 -Onların (çocukken ölmeselerdi) ne amel işleyeceklerini ALLAH en iyi bilir, buyurdu.      (Buhari, Müslim Tırmizî)

 Enes r.a.'den:

Adamın biri:

-Ya Rasûlullah, babam nerededir? diye sordu. Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem):

-Baban cehennemdedir,

 diye cevap verdi. Soruyu soran adam gidince, Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem):

 -Benim babam ile senin baban ateştedirler, buyurdu       (Ebu Davud)

Zeyd b. Sabit r.a. şöyle demiştir:

"Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Neccar oğullarına ait bir bahçede, devesi üzerinde iken, biz de yanında bulunuyorduk. Deve birdenbire ürküp kaçtı.. Nerdeyse Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem)'i üzerinden atacaktı. Birden orada altı, yahut beş veya dört kabir bulunduğu anlaşıldı. Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem):

 -Bu kâbir sahiplerini bilen var mı? diye sordu. Bir adam:

-Ben bilirim, dedi.

Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem):

 -Bunlar ne zaman öldüler? dedi. Adam:

 -Şirk hâlinde iken öldüler, diye cevap verdi. Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem):

 -Bu Muhammed ümmeti kabirlerinde sorguya tabiî tutulur (fitne ve azaba duçar olurlar); ölülerinizi gömmekten çekineceğinizden korkmasam, şu kabirlerden işittiğim azabı, ALLAH'ın size de işittirmesini dua ederdim,  buyurdu.     (Müslim, Nesei)

 Sehl r.a.'den:

"Müslümanların büyük zengin ve yardımcılarından bir adam, peygamber (salla'llâhu aleyhi ve sellem) ile birlikte iştirak ettiği bir savaşta, Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem) kendisine baktı ve:

 -Kim cehennemlik bir adam görmek istiyorsa, şu adama baksın!.. dedi.

 Bunun üzerine cemaattan biri, zenginin peşine düştü. Bu, o hâli ile müşriklere en şiddetli bir şekilde saldıranlardan biri idi. Nihayet yaralandı. Daha çabuk ölmeyi arzu ettiği için, kılıcının ucunu iki memesi arasına dayadı ve vucüdunun bütün ağırlığı ile kılıca yüklenince kılınç (sırtından) iki omuzu arasından çıktı (bu suretle intihar etti.)

Bunu gören o adam, koşarak Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem)'in yanına geldi ve:

-Senin gerçekten ALLAH'ın Rasûlu olduğuna şehadet ederim. (Yani bu adam hakkında verdiğin haber doğru çıktı) dedi. Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem):

-Ne oldu? dedi. Adam:

-Filan kişi için; Kim cehennemlik olan bir adamı görmek isterse, şu adama baksın, buyurdun. Halbuki bu adam Müslümanlara en çok yardım edenlerimizden biri idi. (Sen söyleyince) bu adamın (göründüğü gibi) böyle (yani bu hâli üzerine) ölmeyeceğini anlamıştım. Adam yaralanınca, hemen ölmek istedi ve kendini öldürdü. Bunun üzerine Rasûlullah (salla'llâhu aleyhi ve sellem):

 -Muhakkak ki kul, (ALLAH'ın ilminde) Cennet ehlinden olduğu halde cehennemliklerin yaptığı işleri yapar. Cehennem ehlinden olduğu halde de cennetliklerin amellerini yapar. Amellerde itibar, insanların ömrünün sonlarında yaptığı amelleredir, buyurdu. (Buhari)

İmran bin Husayn radıyALLAHu anhten rivayete göre, şöyle demiştir:

Bir kere Resûlü Ekrem'e bir kimse (İmranın kendisi) şöyle sordu:

-Ya Rasûlullah, Ehli Cennet, cehennemliklerden (ALLAH'ın kaza ve kaderiyle) bilinir, (ayırd edilir) mi?

Rasûlullah:

- Evet, ayırdedilir!..

-Öyle ise (cennetlik, cehennemlik ezelde belli olduğuna göre) hayır işliyenler ibadet edenler niçin işlemeli?

Rasûlullah buyurdu ki;

-Herkes niçin yaradıldıysa onu işler, kendisi için (ezelde) ne müyesser kılındıysa onu yapar... Buyurdu.    (BUHARİ-Tecrid 2062.)

 Ebu Hüreyre radıyALLAHu anhten rivayete göre Rasûlullah

(salla'llâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

-Ademoğluna nezri (adağı) tahmin etmediği bir şeyi getirmez. Lâkin ALLAH'ın takdiridir ki; Ademoğlunu sürükler. Ben bir şeyin (verilmesini) oranlarım. Bu takdirimle o şeyi (o malı) cimriden çıkarmak isterim.  (BUHARİ-Tecrid 2066)

 "Biliniz ki muhakkak ALLAH kişi ile kalbinin arasına hail olur ve her halde siz onun divanında haşrolacaksınız"   (Enfal sûresi: 24)

 Görüldüğü üzere, evren daha varolduğu anda, sonsuza dek olacak her şey bellidir!..

Kimse ve hiç bir şey kendi yazgısını değiştiremez!..

Herkes kendi kaderini yaşamak zorundadır!.. Ki konumuz olan "ALLAH'ın AHAD" oluşu dahi ister istemez bu olguyu ortaya açık seçik koymaktadır.

«ALLAH» ismiyle işaret edilenin  TEK oluşu ve "O"nun dışında hiç bir şeyin varolmayışının anlaşılamaması, «KADER» konusunda sayısız tartışmalara yolaçmıştır...

Oysa, «KADER» konusundaki bu gerçeği, Hazreti MUHAMMED aleyhisselâm tebliğ ettiği âyetler ve kendi beyanlarıyla açık seçik, pek çok defa, kesinkes vurgulamıştır...

İnsanın başına gelen her şeyin istisnasız «KADER» hükmünden ileri geldiğini vurgulayan pek çok İslâm âleminden biri de İmam Gazalî'dir ki; "İhyau Ulûm'id Din" isimli kitabının 2. kitap 2. bâbında, "hakikat ve şeriât" başlığı altında şöyle der:

«Çünkü  biz, bütün fenalıklar, isyan, zinâ ve hatta küfür ALLAHÛ Teâlâ'nın kazası, iradesi ve dilemesiyledir; ve bütün bunlar haddı zâtında hakdır, deriz.»  

KADER konusunda nakletmiş olduğumuz sayısız Hadîs-i şerîflerden sonra, yarım akılları ve çalışmayan beyinleri ile bu hadîslere karşı çıkmak cür’etini gösterecek sözde âlimlere yine şu buyruğu Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem ile ikazda bulunmak isterim:

Ebû Hureyre radıya’llâhu anh’den.

Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

 -Okunmakta olan hadîsimi koltuğuma yaslanmış olarak herhangi birinizin dinlemesini ve sonra da okuyana, <Sen hadîsi bırak, onun doğru veya yalan olduğunun anlaşılması için Kur'ân'dan bir şeyler oku> dediği kat’iyyen bilmeyeyim!.. Söylenen o  sözü ben söyledim.’

-Herhangi bir Hadîs-i şerîf nakline karşı, ama falanca âlim ya da filanca velîde böyle söylemiştir gibi verilen cevablar son derece yanlıştır. Bu, Rasûlullah öyle demiş ama, onun kadar değerli filanca da böyle demiş diyerek ikisini karşılıklı kefeye koymak olur ki, son derece anlayışsız, basîretsiz bir harekettir. Bırakın, ümmetten falanca ya da filanca âlimi veya ârifi; yukardaki Hadîs-i şerîfte olduğu gibi, bir hadîs-i nakletmek gayesiyle âyetten sözedilmesi bile son derece çirkin bir davranış olur.

Bu sebebledir ki; Ebû Hureyre radıya’llâhu anh, İbn-i Abbas radıyallâhu anha;

- Ey yeğenim, ben sana Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemden hadîs rivayet ettiğim zaman, ona karşılık olarak darbı meselleri anlatmaya kalkma!.. demiştir.

Bize düşen iş, öncelikle itirazsız Rasûlullah’dan geleni olduğu gibi kabul etmektir. İkinci aşamada ise, bu kabûl ettiğimiz şeyin şayet ille anlamak istiyorsak neden, nasıl olduğunu, araştırmaktır. Bulabilirsek, ne âlâ!.. Bulamaz isek, bu defa o konuyu olduğu haliyle kabul etmiş olarak araştırma konumuzu zamana bırakmaktır. Şayet reddedersek, o konuda kendimizi ebedî olarak o ilimden mahrum bırakmış oluruz’.

Şurası kesin bir gerçektir ki. Rasûlullah, Allâhü Teâlâ’nın bahsetmiş olduğu olağanüstü yanıyla, yani "Kendi hevâsından konuşmaz" özelliği dolayısıyla varlığın tüm gerçeklerini çeşitli şekillerde insanlara bildirmiştir. Ancak bu bildirim, yaşadığı günün şartları, o devrin insanlarının anlayış sınırlıkları ve nihayet o devrin ilminin son derece kısıtlı olması sebebiyle; pek çok konuda gerçeklerin, benzetmeler, mecâzler, misâller yoluyla açıklanmasına sebeb olmuştur. Öyle ise biz ilmimizi geliştirebildiğimiz nisbette bu gerçeklere yaklaşabilip, bu sırları deşifre edebileceğiz.

Muhakkak ki, günümüzde yaşayan bir kısım dargörüşlü, taklidçi tabiâtlı, sabit fikirli insanlar; meselenin gerçeğini araştırmayı hedeflemiş, gerçeklere ulaşmak için çaba sarfetmek üzere yaradılmış olanları tenkid edecekler, kınayacaklar hatta çok ilkel bir kafa yapısı dolayısıyla -kâfirlik’ ile bile itham edeceklerdir.

Neyleyelim ki, din, günümüz insanlığında lâyık olduğu değeri bulamıyor ise bunun vesilesi de, bu dargörüşlü kafası çalışmayan mukallitlerdir.

 "İDRAK EDEMİYORSANIZ, BÂRİ İNKÂR ETMEYİNİZ."

 Unutmayalım ki; şeytan, idrak edemediğini reddettiği için "İBLİS" oldu!..

hf

MAHLÛKATIN KADERLERİNİ KİM YAZIYOR?

 

 Mahlûkatın kaderini yazan "Rabbülâlemin"dir...

"Rabbülâlemin"... Âlemlerin Rabbı, yani âlemler kelimesiyle işaret edilen, sonsuz sınırsız varlıkların meydana getirildikleri Rubûbiyet mertebesidir.

Bütün "ALLAH İSİMLERİNİN mânâları", "ALLAH" ilminde mevcuttur, dedik.

"Rahmaniyet" mertebesinden, "ilmi ilahideki ilahi esmanın toplu halde bulunduğu mertebedir" diye söz edilirse de; gerçekte burada topluluktan veya ayrılıktan söz edilemez.

"RAHMANİYET", ilâhi esmânın hazinesidir, deriz; ki bu da mecâzi bir ifadedir... Gerçekte, böyle bir tanımlamadan da münezzehtir "ALLAH"!.

İşte bu "Rahmaniyet" mertebesinde mevcut olan esmâ-i ilâhi, "O"nun, "melikiyet" mertebesi özelliği ile mülküdür.

Bir yönü itibarı ile "Melîk"tir, bir yönü itibarıyle "Mâlik"tir.

Ancak, "melîk" ismi, "mâlik" isminden daha kapsamlıdır.

"Mâlik" ismi," "bir şeyin sahibi" anlamındadır.

"Melîk" ise o şeyin hem sahibi", hemde "o şeyler üzerinde mutlak hükümdar" olandır.

Yani, "ALLAH"ın "Melîkiyet"i, "kendi esmâlarını dilediği gibi açığa ortaya çıkarması, seyretmesi" anlamındadır.

 "DİLEDİĞİNİ YAPAR." ( )

 "YAPTIĞINDAN SUAL SORULMAZ!" (21-23)

 Bu âyetler "O"nun "Melikiyeti"nin eseridir.

"Melikiyet" mertebesinin tenezzülü ile "rubûbiyet" mertebesi oluşur eder.

"Rubûbiyet" mertebesi çeşitli esmânın, çeşitli terkipler -bileşimler- şeklinde açığa çıkmasını sağlar. Bu esmâ, çeşitli terkipler şeklinde ortaya çıktığı anda "abd" meydana gelir...

"Rabb" yani "ALLAH isimleri"nin bir terkip -bileşim- hâli, bir birimin, bir isim ardındaki varlık halinde ortaya çıkışını sağlar.işte bu ortaya çıkış "rubûbiyet" mertebesinin hükmünün zâhir oluşudur.

 Kul, Rabbına tâbidir!.

"YÜRÜR HİÇBİR MAHLUK HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HEPSİNİ ALNINDA ÇEKİP GÖTÜREN O'DUR!." (11- 56)

Âyeti işte bu gerçeğe işaret eder.

Yani, o varlığı bulunduğu haliyle yaşatan; "ALNINDA" -alnının arkasındaki beyninde- açığa çıkan, esma terkibinin oluşturduğu program onun Rabbıdır... Çünkü onun varlığı, kendisinin rabbı olan esma terkibinin tabii sonucudur...

Yani, "birim" ismi, kendini meydana getiren isimler bileşiminin adıdır.

Kendisini meydana getiren o esma terkibinin -isimler bileşiminin- dışında, birimin bir varlığı mevcut değildir.

Eğer, o ismin ardındaki, o ismin karşılığı olan esma terkibini ortadan kaldırırsanız; ismin arkasındaki varlık da ortadan kalkar!.

Hangi isimle isimlenen, hangi varlık, hangi birim olursa olsun, o ismin ardındaki varlık bir esma terkibidir; yani rabbın bir isimler bileşimi şeklinde kendi varlığını aşikare çıkartmasıdır.

Bu yüzdendir ki...

Birimin, hiç bir şekilde, "ALLAH"ın esmâsı dışında, bir zerre varlığı mevcut değildir!.. Ve bu sebepledir ki, Abd, rabbının mutlak olarak kuludur!...

Abd, rabbine kulluk etmededir!. Her hâlûkârda!.

Abd'ın rabbine kulluk etmemesi asla düşünülemez ve hayâl bile edilemez... Tasavvur bile edilemez...

Çünkü Abd'ın, Rabbinin varlığı dışında hiçbir şeyi yoktur!. Sadece ismiyle, rabbından ayrı düşmüştür abd!..

Bunu târif sadedinde basit bir misâl vermişlerdir ama, bu misalin kelimelerinde kalınırsa gene olaydan çok uzak düşülür.

Suyun çeşitli kalıplarda donarak, değişik sayısız buzdan heykeller meydana getirmesi; ve bu buzdan heykellere değişik isimler verilerek, sayısız değişik varlıklar varmış sanılması halini düşünün!...

Birinin adına insan demişsin, diğerinin adına cin, bir diğerinin adına melek, ya da dağ, deniz v.s. demişsin!.

Ne varki, buzdan birimlerin isimlerinin ardındaki varlık olan o buzdan heykelleri erittiğin zaman, buz, aslı olan suya döner!..

Şimdi, "abd", "Rabbın Abdı" olduğuna göre;

"Abd" ismiyle, "Kul" ismiyle işaret edilen varlık, belli ilahi isimlerin manalarının, bir bileşim halinde biraraya gelerek bir anlam oluşturması olduğuna göre;

Ayrıca, o abdın, başka bir tanrıdan, başka bir ilâhtan, başka bir varlıktan almış olduğu bir aklı, bir şuuru, bir idrakı ve bir iradesinden acaba söz edilebilir mi?..

İşte geldik işin tabiri câiz ise püf noktasına...

Varlığın aslını hakikatını, özünü bilmeyenler; hakikata ermemiş olanlar; yani, herşeyi beş duyu sınırları içinde değerlendirme özelliği ile bezenmiş mübarek varlıklar; elbette kendilerinde belli bir bağımsız akıl, belli bir bağımsız irade, belli bir bağımsız kudret, belli bir bağımsız güç olduğunu düşünecekler; ve bu düşünceleriyle o güzel ve mükemmel hayatlarını yaşayıp, bu dünyadan geçip gidecekler!!!..

Şurası kesin ki, "ALLAH" dilediğini yapmadadır ve yaptığından sual sorulması söz konusu olmaz!.

Sual sorulmaz; çünkü, sual soracak ikinci bir varlık yoktur !

 "VE MA TEŞÂUNE İLLA EN YEŞÂALLAHÜ." (İnsan, 30)

 "Siz dileyemezsiniz, isteyemezsiniz... İstek sadece "ALLAH"a aittir"..

 Evet, dikkat buyurun...

"Siz isteyemezsiniz, ALLAH istemedikçe" çevirisi yanlıştır!.

Bu âyetin gerçek manası...

"Siz isteyemezsiniz, isteyen ALLAH'tır"dır!..

Ve bu manayı anlarsak, farkederiz ki, iki tane isteyen varlık yok!.

"Biri istiyor da, onun isteği üzerine ötekinde de istek meydana geliyor" gibi bir kavram kesinlikle sözkonusu değil!.

İşte, "ve ma teşâune illa en yeşâallah" ayetinde de bu husus vurgulanır...

Gerçekte isteyen tek varlık, yani MURÎD ALLAH'tır!. İRADE sadece ALLAH'ındır. Ve, O, murad ettiğini ol hükmüyle meydana gelir!

İşte bu gerçeğe işaret sadedinde denir ki;

"Kaldır kendini aradan, ortaya çıksın yaradan".

Kendini aradan çıkartırsan, kaldırırsan; yani, "ALLAH`tan ayrı bir varlık olarak varım" varsayımından, zannından kurtulursan; varlıkta mutlak MÜRİD yani İRADE EDEN ve RAB olan ALLAH dışında bir şey mevcut olmadığını açık seçik farkedersin.

 "SİZİ VE YAPTIKLARINIZI ALLAH YARATTI." (37- 96)

 ALLAH "yaratmıştır" kelimesiyle işaret edilen manayı biraz evvel izah etmiştik. Yani, varlıkların yaradılışı demek, "İLİM" boyutunda esma manalarınn takdiri, hükmüdür!.

Varlıkların meydana gelişiyle, bu varlıkların meydana gelişinin tabii sonuçları olarak onların fiilleri meydana gelir...

Daha açık bir ifadeyle anlatmaya çalışalım...

Fiiller, belli bir mânânın dışarıdan algılanan şeklidir!.

Belli bir mananın varoluşunun doğal sonucu ve algılanış şekli, fiildir!. Yani, her fiil, gerçeğiyle, manadır!...

Dikkat ediniz, "mânâ ihtiva eder", demiyorum!... Birimin algılama şekline göre, "mânâ ifade eder"dir, bunun anlamı, ama ben bunu demiyorum!.

Fiil, mânâdır; mânânın ta kendisidir!.

O "manâ", algılama aracına bağlı olarak "fiil" şeklinde değerlendirilir!.

İşte burayı çok iyi anlamak lazım... Çünkü, çok ince bir "sır"dır bu; ve konunun önemli "püf" noktalarından bir tanesi de burasıdır!.

Esas varolan manadır!...

Mananın, fiil şeklinde algılanışı, algılama aracı dolayısıyladır!.

Eğer şu açıklamaya çalıştığım cümleyi anlamazsak, kesinlikle "ALLAH vardır ve O'nunla beraber hiçbir şey yoktur" cümlesinin manasını da anlayamayız!... Lâfını eder, ezberler, kelimeleri tekrarlarız, ama manasını kavramamız asla mümkün olmaz!.

Ef'al boyutu denen; algılama araçları ile var görünen; var kabul edilen; var sayılan; tüm fiiller, orijinde mana olarak mevcuttur; ve "fiiller boyutu" denen "kesret âlemi" için, bu sebeple denmiştir ki;

"HERŞEY HAYÂLDEN İBARETTİR; ÂLEMLERİN ASLI HAYÂLDİR."

 Çünkü kesret yani çokluk kavramı içine giren her şey, ALLAH isimlerinin anlamlarından başka bir şey değildir!...

Eğer, siz henüz şuur boyutunda yaşayabilme; benliksiz bir biçimde, varlığın Tekliğini seyredebilme özelliğine sahip değilseniz; sizin için çokluk âlemi mevcuttur!. Ve siz kesret âleminin kurallarına göre yaşarsınız!... Ve bu yaşamınızın doğal sonucu olarak, bütün beşeri değerler, kavramlar geçerlidir.

Ayrıca sanmayınız ki; bu bahsedilen âlemleri yaşadığınız zaman, şu içinde bulunulan âlem ortadan kalkar; hayır !...

Her boyut kendi algılayıcısıyla varlığını sürdürür; ve,

"ALLAH, ADEM'İ KENDİ SÛRETİ ÜZERE MEYDANA GETİRDİ, YARATTI"

anlamındaki Rasûlullah uyarısı gereğince de, insan ismi altında, Zat boyutu, sıfat ve esma boyutu ve ef'al boyutu mevcuttur.

Bu yüzdendir ki; Zat boyutunun, erdiyseniz hakkını verirsiniz; sıfat ve esma boyutunun, erdiyseniz hakkını verirsiniz; ef'al boyutunun da ayrıca hakkını vermek zorundasınız!... Çünkü bu dört boyutta sizin varlığınızda mevcuttur!.

Şu ana kadar anlattığımız hususlarda, Rasûlullah aleyhisselamın açıklamaları ve Kur`an-ı Kerimde işaret edilen gerçeklerden anlayabildiğimiz kadarıyla, "ALLAH"ın kazası ve takdiri ile; "ALLAH"ın varlığı meydana getirişi; ve bu konudaki takdiri üzerinde durduk.

Şayet buraya kadar anlattıklarımızı yeterince açıklıyabildiysek, bundan sonrasını da son derece rahatlıkla anlayıp çözebiliriz.

Ancak, bu bölümü anlamadıysak, "ALLAH" isminin manasını şayet kavrayamadıysak; bu mana bize açılmadıysa; muhakkakki herkesin anladığı manada "bireysel kader" konusunda bir takım sorularımız olacak; ve, "ben burayı bir türlü anlayamıyorum" diyeceğiz.

Sahih-i Müslim isimli kitapta, Ebu Hureyre'nin naklettiğine göre; Hz. Rasûlullah aleyhisselam şöyle anlatmıştır:

"Adem ile Musa aleyhisselam rableri katında birbirlerine karşı deliller ortaya koymak suretiyle tartıştılar. Ve neticede Adem delil gücüyle Musa'ya galebe çaldı.

Musa dedi ki;

- Sen ALLAH'ın kendi eliyle yarattığı; kendi ruhundan, ruh nefh ettiği; meleklerini secde ettirdiği; cennetine yerleştirdiği ve sonra da yaptığı hatadan dolayı bütün insanları indirten Adem değil misin?

Diye hitap etti. Bunun üzerine Adem aleyhisselam da Musa'ya cevap veriyor.

-Sen ALLAH'ın Rasûllüğü ve kelamıyla mümtaz kılıp seçtiği; içinde herşeyin açıklaması bulunan levhâlârı verdiği; sessizce konuşucu olarak kendine seçtiği Musa'sın!. Benim yaratılmamdan kaç sene evvel ALLAH'ın Tevrat'ı yazdığını biliyorsun...?

Musa aleyhisselam cevap verdi.

-Kırk sene evvel !...

Adem dedi ki;

-Peki Tevrat'ın içinde, "VE ADEM RABBİNE ÂSİ OLDU DA ŞAŞIP KALDI." (TaHa-120) âyetini buldun mu?... Tevrat'ta böyle bir ayet yazılı mıydı?

- Evet ! dedi Musa a.s.

Adem;

-ALLAH'ın, beni yaratmasından kırk sene evvel, benim yapmamı üzerime takdir buyurduğu bir işi yapmamdan dolayı, beni nasıl azarlayıp, kınayabiliyorsun.

Rasûlullah aleyhisselam devam ediyor;

 -Böylece, Adem, Musa'ya delil gücüyle galebe çaldı."

 Şimdi burada kırk sene diyor

Biraz evvel de bir Rasûl açıklamasını okuduk.

 "MAHLÛKATIN KADERİNİ ONLARI YARATMADAN ELLİ BİN SENE EVVEL TAKDİR BUYURMUŞTUR."

 buyuruyordu.

Şimdi buradaki kırk sene elbette bizim senelerimizle değil!...

 "Ruh ve melâike, bir günü elli bin sene olan bir zaman ölçüsünde ALLAH'ın huzuruna yükselirler"

 âyetinde işaret edilen bir biçimde, "meleklerin" günüyle kırk sene olarak anlamak lazım... Yoksa bizim zaman boyutumuza göre değil!.

Ayrıca burada başka bir gerçeğe işaret ediliyor...

Hz. Rasûlullah burada önemli bir açıklama yapıyor...

Şöyle ki...

Adem, Musa'ya diyor ki; "benim yaratılmamdan şu kadar sene evvel üzerime takdir edilen bir işi yapmam dolayısıyla beni nasıl suçlarsın" .

Eğer Adem, bizim beşeri değer yargılarıyla bakışımıza göre kabul ettiğimiz bir biçimde, kendi bağımsız iradesiyle o fiili yapmış olsaydı; Adem, kendi dileğiyle, ALLAH'a rağmen, ALLAH istemediği halde, kendi özgür iradesiyle o fiili yaptı der, Adem'i suçlayabilirdik!.

Ama burada Hz. Rasûlullah aleyhisselam diyor ki;

"Adem rabbinin takdiri üzere böyle bir fiili ortaya koydu!.. Sen bunu bilmiyorsun.." diyerek, bu sözüyle Adem`in haklılığına işaret ediyor.

Bununla bağlantılı bir Hadisi Şerif var.

"ALLAH MAHLUKATIN KADERLERİNİ GÖKLERİ VE YERİ YARATMAZDAN ELLİBİN SENE EVVEL YAZMIŞTIR."

Yani, her varlığın, neyi yapmak üzere varoluşunu takdir eden "ALLAH"tır.

Yeryüzünde yaşayan tüm canlıların, gerek dış dünyalarında ve gerekse de içdünyalarında karşılaştıkları her olayın "ALLAH TAKDİRİ" ile meydana geldiği İslâm Dini’nin kutsal Kitabı KUR`AN-ı KERİM’DE apaçık bir biçimde ve kesin bir dille açıklanır..

İşte Hadid Sûresi 22 ve 23. âyetlerinin anlamı:

 "SİZE YERYÜZÜNDE VEYA NEFİSLERİNİZDE iSABET EDEN BİR OLAY, BİZİM ONU YARATMAMIZDAN ÖNCE, MUTLAKA BİR KİTAPTA YAZILMIŞTIR!.

BUNU, ÖNCEDEN TAKDİR EDİLMİŞ VE YAZILMIŞ OLDUĞUNU BİLİP; ELİNİZDEN ÇIKAN ŞEYLERDEN DOLAYI ÜZÜLMEMENİZ VE ELİNİZE GEÇEN İLE DE SEVİNİP ŞIMARMAMANIZ İÇİN AÇIKLIYORUZ....."

 KUR`AN böylesine yalın ve kesin bir dille her şeyin "TAKDİR" olduğunu vurgularken...

Rasûlullah aleyhisselam şimdi nakledeceğimiz açıklamalarında görüleceği gibi, net bir biçimde "kader"in "TAKDİR" olduğunu beyan ederken; basiret sahibi bir insan nasıl "KADER" olayını inkar eder, oldukça hayret verici bir husustur!

Bu konuda bilgilenmek isteyen, Hz. Ömer radıyallahuanh bir gün Rasûlullah efendimizle otururken soruyor.

-Ya Rasûlullah, yapmakta olduğumuz işin, şu anda oluşmakta olan, yani bir işin başlangıç hali mi, yoksa önceden tamamlanmış, takdir olmuş bir iş mi olduğu, hususunda ne buyuruyorsun?...

Burada Hz. Ömer'in sormak istediği husus şu...

Yani biz, önceden hakkımızda takdir edilmiş olan, yazılmış, olmuş bitmiş bir işi mi yapmaktayız; yoksa, şu anda işler oluşup geliyor... Bizim hakkımızda böyle bir takdir yok; kendi bağımsız irademizle kendi gücümüzle, kendi varlığımızla mı bir şeyler meydana getiriyoruz?...

Rasûlullah aleyhisselam cevap veriyor.

"-Ey, Hattapoğlu önceden tamamlanmış olan bir işin üzerinesin!...

Herkes kolaylıkla başaracaktır!... Ne var ki, saadet ehli olan saadet işine çalışacak, şekavet ehlinden olan da şekavete yönelik fiiller meydana getirecektir!."

Şimdi bakın burada vurgulanan husus apaçık!.

Şu anda yapılagelmekte olan bütün işlerin önceden yazılmış, takdir edilmiş ve hatta oluşmuş olaylar olduğu açıklanmaktadır bu beyan ile..

Kim açıklıyor?...

Dini bize tebliğ eden Hz. Rasûlullah aleyhisselam...

Öyle ise bu kesin gerçeğe karşı çıkan biri, direkt olarak Dini tebliğ eden Rasûlullah'a karşı çıkmış olacaktır!.

Hz. Rasûlullah aleyhisselamın "kader"le ilgili açıklamalarını "İNSAN VE SIRLARI" isimli şu anda 10. baskısı hazırlanan kitabımızın "kader" bölümünde geniş bir biçimde sizlere naklettik.

Ayrıca, "Kader" konusunun "DUA" ile bağlantısı, "duanın kaderi değiştirip değiştirmeyeceği" hususlarına da "DUA VE ZİKİR" isimli kitabımızda yer verdik.

Bu iki kitaptaki iki bölüm; yani "insan ve sırları" kitabındaki "kadere iman" bölümüyle, "Dua ve zikir" kitabındaki "kader ve dua" bölümü, birbirini bütünleyen iki önemli bölümdür.<O:P</O:P

Şimdi konulara yeterince açıklama getirmek üzere bazı hadislere daha değinelim.

Ebu Hureyre'nin nakline göre Hz. Rasûlullah şöyle buyurmuştur;

"HER BİRİNDE HAYIR OLMAKLA BİRLİKTE ALLAH'A GÖRE KUVVETLİ MÜMİN, ZAYIF MÜMİNDEN DAHA SEVİMLİ VE HAYIRLIDIR.

SANA YARARLI OLAN ŞEYLER ÜZERİNDE HIRSLA ÇALIŞ. ALLAH'TAN YARDIMiSTE VE ACZE DÜŞME.<O:P</O:P

EĞER SANA BİR OLAYiSABET EDERSE; BU HOŞUNA GİTMEYEN OLAY DOLAYISIYLA,

-KEŞKE BEN BÖYLE YAPMASAYDIM, BÖYLE OLURDU !..

DEME...

-ALLAH BÖYLE TAKDİR ETMİŞ O DİLEDİĞİNİ YAPAR; DE... ZİRA KEŞKE KAVRAMI ŞEYTAN AMELİNE YOL AÇAR."

Şimdi dikkat ediniz, bu Rasûlullah uyarısı, hayatımızın her döneminde, günün her anında, bize ışık tutması yön vermesi gereken bir işarettir.

Pek çok olayda hemen şunu söyleriz...

Keşke bunu yapmasaydım!... Veya; keşke şunu yapsaydım da böyle olmasaydı!.

İşte Hz. Rasûlullah aleyhisselam bu düşünceyi kesinlikle reddediyor!...

Diyor ki;

 -"keşke" kavramı şeytan ameline yolaçar. Yani, şeytani düşünceye yol açar!.

Çünkü ALLAH takdir ettiği içindir ki, senden veya ondan o fiil meydana gelmiştir!... Ve o fiilin meydana gelmemesi de asla mümkün değildir!.

O takdir edilmiş ve öyle olacaktı; ve oldu!.

O işin öyle olmaması kesinlikle düşünülemez!.

İşte bu sebepledir ki, "keşke" kelimesini ve kavramını yasaklıyor , Hz. Rasûlullah aleyhisselam.

"Ben keşke demiyorum ki, yapmasaydım diyorum"...?

"dım" takısı "keşke" kavramının bir başka ifadesidir... Kendimizi aldatmayalım!.

Yani, bu idraka göre, içinde yaşadığın anın gerisinde cereyan etmiş olan, hangi olay olursa olsun; senin, "keşke bunu yapmasaydım" demeğe hakkın yoktur.

Kime göre?...islâm dinini bize tebliğ eden Hz. Rasûlullah aleyhisselama göre!. O`na inanıyorsan, senin böyle bir şey demeye hakkın yoktur.

Senin kendi namına, "keşke böyle yapmasaydım", demeye hakkın olmadığı gibi; karşındaki için de "böyle yapmasaydı bu olmazdı" demeğe hakkın yoktur!..

Ya, Rasûlullah'a iman et, karşındakine "böyle yapmasaydın bu iş böyle olmazdı" demeyi terket !.

Ya da, "ben Peygambere inanmıyorum, benim aklım yatmıyor öğretisine", de; herkesi geçmişinden dolayı suçlamaya devam et!.

 Bu ikisinin dışında başka bir görüş yok..

hf

“KADER  SIRRI”NA VÂKIF OLMAK  İÇİN

"KADER" KONUSUNDA  YAKLAŞIMIMIZ NE OLACAK..?

 Esasen basîret sahibi için Tevhid sırrı ile kader sırrı aynı şeydir!.. Bu sır aslında gerçeği görmek isteyenler için hiç de sır değildir!.. Daha doğrusu, bu gerçeği görmek kolaylaştırılmış olanlar için, hiç de güç değildir!..

Evet, mesele o gerçeğe ehil olarak yaradılmışlar için son derece basittir!..

Şöyle ki...

Allâh, kendisinde mevcut olan sayısız ve sonsuz mânâları âşikâre çıkartmayı irade etmiştir.

İlim vasfı dolayısıyla hangi mânâların âşikâre çıkmasını murad etmiş ise, ilminin gereğini kudret sıfatıyla gerçekleştirmiştir.

Esasen her şey ilim mertebesinde olup bitmiştir!..

Daha sonra ise ilim mertebesinde olup bitenler, kuvveden fiîle dönüşmeye başlamıştır. Varlıkda asıl olanlar ilâhî sıfatların ve isimlerin mânâlarıdır.

Bu mânâların sayısız bileşimlerinden ise, gene sayısız isimlerle anılan oluşumlar meydana gelmiştir. Ancak bu meydana gelen oluşumlar dahi gene kendi varlığı ile kâim olan şeylerdir.

Şu hususu çok iyi kavrayalım.

Bir deri parçasını başına şapka yapmakla, ayağına ayakkabı yapmanın senin yönünden nasıl bir farkı yoksa; ayağın tabanı nasıl, beni niye göz yapmadın diyemiyor ise; var edilen varlıkların da, gerçekte, beni niye şöyle yapmadın demeye hakları yoktur!.. Velev ki deseler..? Vücudunuzdaki bir hücrenin içindeki virüsün tümüyle isyan, ya da sizi tasdik içinde olması, sizde ne uyandırır ki?..

Evet, -kaderin’ orijini itibariyle; her şeyin, TEK varlık sahibinin ilim, irade ve kudreti ile oluştuğunu anlattığını belki bu yolla anlayabiliriz.

Zaten İslâm’ın tasavvuf adı altında yaşatılan “vahdet” anlayışı dahi her şeyin, aslında “bir çok varlık” olmayıp; tek varlıktaki sayısız mânâların âşikâre çıkışından başka bir şey olmadığını anlatmaktadır ki, bu da aynı şeye işarettir!

Eğer gerçek anlamda "kader sırrına" vakıf olmak istiyorsak, önce kelimede değil, lafızda değil, "özde birliği" kavramak zorundayız!.

"Özde biriz" derken, "sen ben o var, ama hepimizin özü birdir" değildir bunun mânâsı!.

"Gerçek varlık olarak sadece "ALLAH" mevcuttur; ve "O"nun dışında, "o"nun gayrısı olarak, hiçbir varlık vücud sahibi değildir" şeklindedir bunu mânâsı..

Şayet biz, gerçek mânâda "ALLAH" isminin mânâsını anlamak istiyorsak, Kur`ân-ı Kerim`deki, beşere göre "ALLAH"ı târif eden âyetlerin sırrını anlamalıyız.

Sonra da buradan ilerleyerek, "ALLAH"ın bizâtihi "ALLAH"ı anlatması tarzındaki âyetlerin sırrına ermeye çalışmak mecburiyetindeyiz!.

Eğer, gerçekten "ALLAH"ı istiyorsanız, beşeri değer yargılarından beşeri kavramlardan arınıp, saflaşıp; "ALLAH"ın bizâtihi kendisini anlatışına; kendine göre kendini anlatışına kulak vermek; bütün algılama araçlarımızla, bütün duyularımızla bu hitâba yönelmek mecburiyetindeyiz!.

Eğer bunu gerçekleştirememişsek, asla ve asla "kader" olayını ve "kader sırrını" da anlamamız mümkün olmayacaktır.

Bu takdirde de "tanrı ve tanrılık kavramına" dayalı bir biçimde; "tanrı ve tapınanı" ikileminin getirdiği bir düşünce yapısıyla; bir "tanrının iradesi"nden, bir de "tanrıya tapınanların" iradesinden söz etmek anlamına gelen şekilde, "iradeyi kül" - "iradeyi cüz" ikileminden kendimizi kurtaramayız!.

hf

 “GENETİK”İN KADER KONUSUNDA ÖNEMİ VAR MIDIR?

 Şaşkın ördek misali, doğa mı, kader mi, Allah mı deyip; labirentte yolculuğa devam ediyoruz…

Genetik ilminin getirdiği sonuçlardan haberi olmayan, gök tanrı kulları, hâlâ yukarıda oturan ve tükenmez kalemiyle anbean olayların akışına göre kader yazan tanrı baba hayâl ediyorlar!.

Ezelde takdir edilmiş olanın aşikâre çıkmakta olduğu; beşeri değer yargılarının, Allah indinde yalnızca bir hiç ifade ettiği ne zaman fark edilir acaba?

Her birey ve toplum, kendi elleriyle yaptıklarının sonuçlarını yaşar!… Kurunun yanında yaş da yanar!.

hf

KADERLE İLGİLİ SORULAR

 Sual:

 -Madem ki benim kaderim önceden yazılmış, olacak olan olacak, olmayacak olan da olmayacak, öyle ise ben de hiçbir şeyle uğraşmam, boş otururum!?..

 Cevap:

 -Şayet boş oturmak için varedilmiş isen, ancak o takdirde bu dediğini gerçekleştirebilirsin. Aksi takdirde, ne iş için yaratılmış isen, o iş sana kolay gelecek ve mutlaka o işi yapmaya devam edeceksin!..

Başka bir sual:

 -Allah benim Cehenneme gitmemi takdir etmiş ve cehennemliklerin işini bana kolaylaştırmış ise, bunda benim suçum ne?..

 Cevap:

 -Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder!.. Sen nasıl mülkün saydığın şeyde dilediğini yapmak istiyor ve bundan engellenirsen, benim hürriyetim nerede diye isyâna başlıyorsan; Allah da kâinatın mutlak meydana getiricisi olarak mülkünde dilediği gibi tasarruf etmektedir. Hiç bir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın!..

Sual:

 -Peki Allah bana cebren bu işi yaptırmıyor mu?!..

Cevap 1:

 - Cebbar olan Allah dilediğini yapar ve bundan dolayı da kendisine sual sorulmaz!

 Cevap 2:

 -Esasen Allâh sana yaptırıyor diye bir şey sözkonusu değildir. Çünki gerçekte -sen’ diye bir varlık yok ki!.. -Sen’ ancak bir isimden ibaretsin!.. -sen’ ancak 5 duyunun hayal âleminde oluşturduğu bir varlıksın!.. -sen’ var kabul edilen bir izafî birimsin!..

Şayet sana hücre boyutunda baksak, sayısız hücrelerden ibaret bir kütlesin!..

Işık boyutunda baksak, renk renk ışıksın!..

Beyin yapın ve programın itibariyle seyretsek, belli bir görevi ortaya koymak için çeşitli özelliklerle programlanmış bir kozmik robotsun!.. Ama ne var ki bütün bunlarla beraber, özün itibariyle kâinatın herhangi bir yerinde mevcut olan tüm özelliklere de sahipsin!..

 Sual:

 - Benim kendi varlığım olmadığına, varlığımın O’ndan başka, ayrı bir varlık olmadığına göre, cehennem niye olsun ve ben niye yanayım?..

 Cevap:

- Şu anda da aynısın ve gerek maddî ve gerekse manevî sayısız yanışlar içerisindesin. Öyle ise şu anda nasıl maddî ya da mânevî yanışlar sözkonusu ise, ölümötesi yaşamda da aynı şekilde yanışlar sözkonusudur!..

 Sual:

 - Ben de, madem ki kaderim yazılmış, ibâdet etmiyorum!.. Nasıl olsa, cennetlik isem cennete gideceğim, cehennemlik isem cehenneme gideceğim.

 Cevap:

 -Allah cennet için yarattığına cennetliğin amelini nasib eder, cehennem için yarattığına da cehennemliklerin amelini. Sen hangisi için isen onun ameli sana kolay gelir!.. Zaten senden ne tür amel çıkıyorsa, sen, o senden çıkan amelin neticesine ulaşacaksın!..

 Sual:

 - Dua kazayı defeder!.. Bu kaderin değişmesi değil midir?..

 Cevap:

 - Kazayı defedecek dua  dahi takdirdendir!..

 Sual:

 - Peki irade-i cüzüm yok mu benim?...

 Cevap 1:

 - Ne Kur’ân-ı Kerîm’de ne de bildiğimiz kadarıyla hadîs-i şerîflerde -iradei cüz’ diye bir tâbir geçmez!

 Cevap 2:

 -Varlığın tümüyle O’ndan oluşu itibariyle, her zerrede kendi boyutlarında O’nun iradesi mevcuttur ve o mutlak irade sahibidir.

Senin basiretini örten perdeyi kaldırmayı dilerse, görürsün ki sana ait olduğunu sandığın her şey O’na aittir!.. Mutlak irade’nin senden çıkışı halinde aldığı isimden başka bir şey değildir Cüzi irade.

Gerçekte, "cüz-i varlık" yoktur ki; "cüz-i irade olsun!... Evren tek bir varlıktır...

 Sual:

 -Öyle ise bendeki tüm eksiklik, kusur ve yanlışlar da O’na aittir!..

 Cevap:

 - Saydığın tavsifler, var sandığın varlığa nisbetle kabul edilmiş "izafî" tavsiflerdir. Gerçekte ne senin var sandığın varlıkların O'ndan ayrı birer varlıkları vardır; ne de eksik, noksan, kusurlu olan bir şey!..

 Sual:

 - Varlıktaki bir takım süflî şeylere de o mu diyeceğiz?

 Cevap:

 - Süflî şeyleri gören göz sahibi için, süflî şeyler o değildir!.. Basîret sahibine göre ise zaten böyle şeyler sözkonusu değildir. Zirâ onların beyni gözlerine tabi değil; gözleri beyinlerine tabidir. Gördükleri kadar düşünmek derekesinden düşünebildikleri kadar görmek mertebesine yükselmiş ve sonunda da varlıkların olmayışını idrak derecesine ulaşmışlardır.

 Sual:

 -Dediklerinin büyük bir kısmını anlayamıyorum. İçimden reddetmek de gelmiyor, öyle ise ne yapayım?..

 Cevap:

 -İlim öğren!..ilmin yaşı yoktur!..ilmi araştır ve nerede kimden olursa olsun gerçeğin ilminin talibi ol!.. Kıyâmet gelmedikçe ilim yeryüzünden kalkmış olmayacaktır.ilmi daima kaynağından araştır.

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in buyurduklarını bir yandan yap, diğer yandan da ilim gözüyle hikmetlerini araştır. Zirâ Allah bir kimsenin hayrını dilemiş ise, onu dinde anlayışlı kılar!.. Daima hikmet peşinde ol. Dedikodu ile saatlerini harcama.

 Sual:

 - Bu dediklerine kafam çalışmıyor..?

 Cevap:

 -Öyle ise sadece Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in dediklerini tatbik etmeye çalış; başkalarına da ayakbağı olmamaya gayret et!..

 Sual:

 -Kaderimde varsa ilme çalışmak çalışırım. Ama, kaderimde varsa o ilme ermek, zaten çalışmasam da bana gelir!?..

 Cevap:

 -Her şey bir sebeble halk olmuştur. O şeye erişeceksen, önce sana onun sebebine tutunmayı nasib eder ve sonra da o şeyi nasibeder!.. Yok zaten kaderinde o şeye ulaşmanı yazmamış ise, bu takdirde o şeyin sebeblerine yapışmak sana güç gelir, çalışmazsın ve neticede de o şeyden mahrum kalırsın.

 Sual:

 - Peki bir kısım âyet ve hadîslerde kişinin yaptıklarının karşılığını alacağını anlatıyor. Yapmazsan alamazsın diyor, bu kişinin elinde bir şeyler olduğunu göstermez mi?..

 Cevap:

 -Kişi kendisinden çıkan fiillerin neticesine erecektir. Müsbet ya da menfi!.. Ama kendisinden çıkanlar da Tek ve Mutlak varlığın takdir ettikleridir, bu da başka bir gerçek!..

 Sual:

 - Ben ne yaparsam, onun neticesine erecek miyim?..

 Cevap: 

- Hakkında ne takdir edilmiş ise, o neticeye ulaşacak fiilleri ortaya koyacak ve ona ulaşacaksın!..

Evet, burada bazı suallerin cevablarını vermeye çalıştık. Şayet daha başka sualleriniz olursa; onları da, çevrenizde bildiğiniz ya da araştırıp bulacağınız dîni bilen değerli bir kişiden öğrenebilirsiniz.

hf

İNSANIN KADERİ ALLAH’IN TAKDİRİYLE  NASIL OLUŞUR?

 Muhakkak ki, insanın kaderi Allah’ın takdiriyledir!..

İnsan ismiyle işaret olunan varlık, daha evvel de geçtiği üzere, ilâhî isimlerin değişik terkiblerinin âşikâre çıkışından, zâhire çıkışından başka bir şey değildir!

Bu isimlerin mânâlarının ortaya bu şekilde çıkışı gene o mânâlara hâvi olan, o varlık tarafından meydana getirilmektedir. Bir birim, birim adını verdiğimiz bir mahâl, şu isimlerin şu oranlarda âşikâre çıkmasıyla oluşacaktır, denmişse bu onun kaderidir!

Kaderi, biz iki mânâda inceleyeceğiz!.. Bir, istidadın oluşması; bir, kabiliyetin oluşması istidat da kaderdir, kabiliyette kaderdir. Fakat o istidat ve kabiliyetin, kader olmasına karşılık; hakkında takdir biçilen varlık da, ilahî isimlerden meydana gelmesi hasebiyle ve o ilâhî isimlerin kuvvetlerinin kendisinde varolması sebebiyle; orada belli bir iş yapabilme, belli bir gücü ortaya çıkarabilme gücü de söz konusudur!..

İstidadın ve kâbiliyetin, ilâhi güç tarafından tesbiti kader; buna mukabil, o mahalde, o birim adını verdiğimiz nesnede varlık, ilâhî isimlerin terkibi olması hasebiyle mevcut olan irade de "iradei cüz" diye adlandırılmıştır!.. Yani "irâdei cüz" kelimesiyle kastedilen manâ, o mahalde mevcut olan ilahi isimlerin varlığıdır!..

İlâhi isimlerin mânâlarını sen ortaya koyarsın, bu ortaya koyuşun "irade-i cüz"ünü kullanışın diye târif edilir!..

Sen bu "irade-i cüz"ünü ne ölçüde kullanabilirsin?..

Sen bu "irade-i cüz"ünü, kendindeki mevcût olan o isimlerin gücü kadar kullanabilirsin!..

Fakat sen, eğer senliğinin hakikatına ulaşır; Hakikat mertebesi itibariyle, Allâh’ın Zâtı ve Sıfatıyla, senin Zâtında ve Sıfatında mevcut olduğunu müşahede edersen; bu müşahedenin neticesinde, bu defa kendindeki Zâti kuvvetlerle; mevcut isimlerini, daha geniş ölçülerle kullanmak sûretiyle; iraden, küllî iradeye dönüşmüş olur!

hf

İNSAN ROBOT MUDUR?!

 Sayısız ve sonsuz özelliklere sahip olan beyin, sayısız yıldızlar tarafından kozmik ışınlarla programlanıyor. Ve bu programlanış istikâmetinde bir yaşama giriyor!.. Ya da bir diğer ifade ile.

Allah’ın takdiri üzere, Melekler o kişinin kaderini yazıyor!.. Eceli, âmeli, rızkı, said veya şakî olduğu yazılıyor. Ve o insan yazıldığı üzere yaşama giriyor.

Peki olay bu mu?..iş bu kadar basit mi?..

Hayır!..

Bu konunun, ya da insanın sadece bir yönü!.. Bir de insanın ikinci yönü mevcut!..İnsanın aslı, orijini itibariyle sahip oldukları, yönü yani!..

Evet, insan, kendilerini oluşturan maddeleri "ışınlar", ya da "kozmik enerji" ya da "nur" yapılı denilen "melek"ler tarafından, ilâhî ilim ve irade istikâmetinde programlanan bir beyin ile yaşama başlayan bir varlık.

Ancak bu varlık gene beyin kapasitesi itibariyle mevcûdattaki tüm varlıkları ve özellikleri değerlendirebilecek bir kapasiteye de sahip kılınmış!.. Yeryüzünde "HALİFE" olarak meydana getirilmesi hasebiyle.

Bir diğer ifade ile, "Allâh adıyla işaret edilenin esmâsına ayna" olup, O'ndaki yüce özelliklerin zâhire çıkabilmesi için var.

İşte beyin, eğer çok üst düzeyde çalışma kapasitesine erişir; kendisinde ortaya çıkan tüm özelliklerin, Allah'tan, eğer tâbiri câiz ise, yansıma ya da tecellî olduğunu; esasen kendisinin var olmayıp, ilâhî özelliklerin bir bileşim haliyle oluşturduğu bir varlık olduğunu idrâk ederse; işte o zaman ikinci yön ortaya çıkar!.. Bu defa, hükmolunan robotta, gören, işiten, söyleyen, tutan, yürüyen O olur!.. Ya da bir başka ifade ile, robot yok olur; O ezelî ve ebedî "MEVCÛD" varlığında kendinden gayrını görmez olur!..

Kısacası sonradan, "yok"tan var edilmiş varlık, tekrar "yok" olur; ve BÂKÎ, "ALLAH"tır hükmü ortaya çıkar.

Bununla beraber, sûretlerde bir değişiklik olacağını da sakın sanma!.. Çünki dün-bugün-yarın; ezel-ebed, Allâh katında tek bir şeydir ve hep aynı şeydir!..

Kısacası, nasipte var ise, takdir edilmiş ise, sen, senin "var" olmadığını; var olanın hep "O" olduğunu müşahede eder ve yaşarsın ki; bir süre sonra yaşayanın dahi kendi olduğu; hatta bunların çok çok daha öteleri ortaya çıkar!..

hf

NİÇİN VAHDETE DEĞİNDİK? 

Çünki esas olarak, olay iki cephelidir.

Birinci yan, Allah’ın âleme bakışı!

İkinci yan, insan’ın Allah’a bakışı!..

Allah’ın insana bakışı yukarıdaki birçok âyet ve hadîs-i şerîfte olduğu üzeredir.insan'ın Allah'a bakışı ise ne türlü olmalıdır ve bu nasıl gerçekleşir.

Burada hemen "kader" babından sonra özellikle "vahdet" konusundan kısaca sözetmemiz, kişinin -robotsal’ yanı ile birlikte; -en şerefli’ yani "ahseni takvim" olarak "HALİFE" yanının da bulunmasına işaret etmek istemekliğimizdir. Zirâ konu asla tek yanlı olarak mütalâa edilmemelidir.

Kim bu konuyu tek yanlı olarak mütalâa ederse, mutlak yanılgı halindedir ve mahrumlardandır!..

Ya işin zâhir yönünden mahrumdur; ya da işin bâtın yönünden mahrûmdur!

Oysa Zâhir-Bâtın O’dur!..

Öyle olunca, hangisinden mahrûm olursa olsun, birinden mahrûm olan, O'ndan mahrûm olmuş olur!..

Öyle ise bize düşen, Varlığa hem "zâhîr"i yönünden hem de "bâtın"ı yönünden; yani, hem şuur boyutu itibariyle, hem de ışın-madde silsilesi boyutu itibariyle âgâh olmaktır.

Eğer, işin bu yönünün farkında olmazsak, kendimizi sadece hüküm altında ezilen bir "robot" gibi düşünürsek; öylesine büyük nimetleri tepmiş oluruz ki; bunun vereceği pişmanlık, en azıyla fizik cehennem kadar bize azâb verir gelecekte!..

Esasen...

Bu kitapta, "KADER" bahsinde bugün için, her eserde bulamayacağınız kadar ağırlıklı olarak durduk. Zirâ, bu konu, bugün hiç bilinmemekte ve netice olarak da farkında olunmadan TEVHİD akîdesinden sapılmaktadır.

Buharîde, Râbiâtu’bnu Ebî Abdurrahman radıya’llâhu anh’ın şu sözleri yer almaktadır:

- Kendisinde herhangi bir ilim bulunan kimsenin kendini zâyi etmesi (yani ilmini açıklamaması) lâyık değildir!..

Bu arada sahabenin önde gelenlerinden Ebû Zerr’i Gıfarî radıya’llâhu anh’ın ensesini göstererek şöyle buyurduğu nakledilir:

-(Beni öldürmek için) kılıcı şuraya koysanız, ben de Rasûllulah'dan işitmiş olacağım bir sözü, siz işinizi tamamlayıncaya kadar infaz edebileceğimi yani ilân edebileceğimi bilmem, yine infaz ederim.

Esasen imanın şartlarından birisi olan KADERE İMAN için, evvela onun ne olduğunu bilmek gerekir. İnsanın bilmediği bir şeye zaten iman etmesi düşünülemez.

Şayet Rasûlullah, size deseydi "TANGU"ya iman edin; diyecektiniz ki;

-İyi ama ‘Tangu’ nedir onu bize anlat ki; bilelim ve ona iman edelim. Bilmediğimiz bir şeye iman etmemiz mümkün değildir ki!..

İşte KADER'in ne olduğunu da Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem en muteber hadis kitaplarında, yukarıda okuduğunuz gibi anlatıyor.

Siz şimdi Hazreti Rasûlullah'ın bu anlattıklarını ya kabul edersiniz, ya etmezsiniz. Artık bundan sonrası sizin bileceğiniz iştir!..

Zirâ, kader konusuyla ilgili hadîsleri nakletmek zaruridir; çünki insanlar neye iman etmek durumunda olduklarını bilmelidirler.

Bu hadîsler, kendi doğrultuları istikametinde, izah da edilebilirler. Yorumlanabilirler.

Ama asla tartışılmamalıdırlar!..

-Ebû Hureyre radıya’llâhu anh’ten nakledilmiştir:

Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem bize çıkageldi. Biz, kader hakkında münakaşa ediyorduk!.. O kadar kızdı ki, yüzü kıpkırmızı oldu!.. Sanki yanaklarına nar suyu sıkılmıştı!.. Ve şöyle buyurdu:

 -Bununla mı emroldunuz. Bununla mı ben size gönderildim..? Sizden önceki ümmetler ancak bu mesele hakkında çekiştikleri için helâk oldular!.. Kesin kararlıyım!.. Bu hususta sizi münazaâdan (münakaşadan) uzak tutmaya, kesin kararlıyım!.. (Tırmizi)

 Arapça orijinalinde özellikle "Münakaşa" anlamına olan "nizâ" kökünden bir kelime ile geçmesine ve yukarıda tercemesini verdiğimiz şekilde ifade edilmesine rağmen; maâlesef bazı kitaplarda bu cümle şöyle terceme edilmiştir:

-Yemin ediyorum, bu hususta konuşmamak için, yemin ediyorum.’

Evet. Bize düşen aklımızı başımıza toplayıp, Hazreti Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem’in buyurduklarını aynen kabûl etmek ve artık bu imân etmemiz gereken konularda münakaşaya girmemektir!..

Kim ki bu hadîs-i şerîfler konusunda münakaşaya, niza’ya girer; muhakkak ki kendisine helâka yol açılır!..

Evet aklımızı başımıza toplayalım dedik.

Ne yazık ki; bugün bazı şeyhler aklı küçük görüp, terkettirmekte; ilmi küçümsemekte, hatta -bugün yeryüzünden ilim kaldırılmıştır’ diyerek kendi cahilliklerini itiraf etmektedirler!..

Oysa, gerçekten son derece değerli bir çalışma yapmış olanislâm âlimlerinden İmamı Gazalî, "ihya" isimli dört ciltlik eserinin birinci cildinde -Aklın hakikatı ve kısımları’ bahsinde -AKIL’ için şu hadîs-i şerîfi, Tırmızî’den şöyle nakletmektedir.

Rasûlullah Efendimiz:

 -Allahü Teâlâ AKILDAN daha değerli bir şey yaratmamıştır!.. buyurmuştur.

 Yine Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem Hazreti Ali’ye hitaben şöyle buyurmuştur:

 -İnsanlar güzel ameller ve iyilikleriyle yaklaşıyorsa Allâhü Teâlâ’ya, sen de AKLIN ile yaklaş!..

 Gene Hazreti Rasûlullah Ebudderdâ radıya’llâhu anh’a şöyle demiştir:

 -AKLINI ARTTIR Kİ ALLAH'A YAKLAŞASIN!..

 Anam babam sana feda olsun yâ Rasûlullah, aklımı nasıl arttırabilirim ki?..

 -Allahü Teâlâ’nın yasaklarından kaçın, emirlerini tut!.. Ki böylece akıllı olasın.

 Gene Hazreti Ömer, Ebû Hureyre ve Ubeyy b. Kâb radıyallâhu anhüm hazretleri huzuru Rasûlullah'a gelerek Sâid b. Müseyyeb'den rivayet edildiği üzere şöyle sordular:

 - Yâ Rasûlullah!..insanların en âlimi kimdir?..

- Akıllı olandır!..

- En çok ibâdette olanı kimdir?..

- En çok akıllı olan!..

-insanların en faziletlisi kimdir?..

- En akıllı olan!

-Yâ Rasûlullah, akıllı kimse, mürevvet sahibi, cömerd, konuştuğunu bilen ve hatırı sayılan kişi değil midir?.

Bütün bu saydıklarımız dünyalık ve dünyaya ait şeylerdir. Âhiret ise korunanlarındır."

 Başka bir hadîs-i şerîfte de Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

 - AKILLI, Allâhü Teâlâya imân edip, Rasûlüne inanan ve emirlerini yerine getirendir."

 Evet, yukarıdaki hadîste ashabın sordukları özellikler, kişide dünya yaşamı ile alâkalı özelliklerdir.

AKIL ise, esas yapısı itibariyle geniş boyutlarda düşünebilmeyi, düşündüklerin değerlendirebilmeyi, ölümötesi yaşamı idrâk etmeyi ve bu idrakın gerektiği şekilde ölümötesine hazırlanabilmeyi sağlar.

İşte bu sebeple insan "akıl" ile "iman" şerefine ulaşır.

Akıl ile Allah’a ulaşılır!..

Kim "aklı" ve "ilmi" inkâr ederse, o ancak cahildir ki; "Allahû Teâlâ onu cehil batağından kurtarıp, ilim ile şereflendirsin, akıl ihsan eylesin" demekten başka bir şey elimizden gelmez!..

Demek ki,

Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı en değerli şey olan aklımızı değerlendirecek, idrâk edemesek bile Hazreti Rasûlullah aleyhi’s-selâm’ın dediklerini aynen kabul edecek ve bu konuda nizaya  girmekten, münakaşaya girmekten kesinlikle kaçınacağız.

Evet, KADER mevzûunda açıklamaya çalıştığımız bu bilgileri gene Hazreti Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemden nakledilen şu Hadîs-i KUDSî'ler ile noktalayalım;

 -KİM RAZI OLMAZSA BENİM KAZAMA VE KADERİME, BENDEN BAŞKA RAB ARASIN!... (Beyhakî veibn-i Neccar Enes radıyallâhu anhdan nakletmiştir).

 Ebû Hind ed-Dârî radıyallâhu anhın Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemden rivayetine göre Allâhü Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 -KİM HÜKMÜNE (kazama) RAZI OLMAZSA VE BELÂMA SABRETMEZSE, BENDEN BAŞKA RAB ARASIN!.. (Taberânî)

hf

 

"K A D İ R" G E C E Si

 "Kadir" Gecesinde ne oldu?...

"Kadir" Gecesi nedir?...

Bir arkadaşımız bir sual sordu.

"Üstadım, yeryüzündeki bir takım olaylar, bir takım üst planlar tarafından mı idere ediliyor?..

insanların genel idaresi, dünya üzerinde olan olayların yönlendirilmesinde görevli olan bir takım görevliler söz konusu mu?. Böyle bir şey var mı? Varsa, nasıl oluyor bu iş?..."

Bu sual "Kadir" konusu ile de bağlantılı, dolaylı olarak... Dolayısiyle bu gece ki konumuzun bir detayı olarak buna da değinelim...

"Kadir" gecesi hakkında, Kur`ân-ı Kerimde bir sure var; "Kadir sûresi"...

 "İnna enzelnehu fiy leyletil kadir"

 "Gerçek ki biz inzâl ettik onu KADİR gecesinde"

 "Kadir" gecesinde, gecenin kadrinde, biz onu inzal eyledik.

 Burada, hemen herkesin ilk aklına takılan olay şudur...

Niçin "Biz, onu" diyor?.. "Ben, inzal ettim onu" demiyor da, "Biz inzal ettik onu" diyor?...

Buradaki "Biz" hükmü, ef`al=fiiller âlemindeki kesret hâliyle alâkalı bir olaydır. Yani, çokluk ile ilgili bir olaydır...

Çokluk âleminde, yani sayısız birimlerden oluşmuş, sayısız varlıklardan oluşmuş âlemde olan her şey, bir vesile ile oluşur. Her şey bir şeye vesile ile olur!. Ama o, her bir şey, varlığını Hak`dan alır; O`nun varlığıyla kâimdir... Orijini, aslı itibariyle o şeyler varlığını Hak`dan alır!. Ancak kendi yapısal özelliğine uygun olarak, o şeyi meydana getirir, ortaya çıkarır.

İşte bu tür oluşlar için Kur`an-ı Kerîmde "Biz" tabiri kullanılır...

"Fiy leylet-il kadr..."

"Kadir" süresi, gecenin içinde, gecenin kadrinde biz onu inzâl eyledik...

İnzâl olunan şey, Kur`ân!...

Kur`ân`ın inzâl olması demek; her ne kadar basit dilde "indirmek" diye tercüme edilir ise de "inzâl", esası itibariyle "nüzül" denen şey, boyutsal bir olaydır!.

Mekânsal yani bir yerden bir yere şeklinde değil!.

Bu gecede, "Kadir anı” denilen öyle bir an vardır ki, o anda mevcut ışınımı kullanabilen, değerlendirebilen kişi, melekî boyutla iletişim kurar ve melekî boyuttan kendi öz`ündeki Hakk`a yönelip, kendi öz`ündeki Hakk`ı bulur!.. Özü olan Hak ile o andaki perdeler ortadan kalkar!.

"Kadir" kelimesi "güc yetirmek" anlamında olup, "hükmü kaza, takdir, tazyik, azametli şeref" mânâlarını da taşır..

Biz, özellikle "Tazyik" yani "SIKMA" anlamı üzerinde duracağız.. Bu anlamdan Rahmetli Hamdi Yazır da tefsirinin 5971. sayfasında bahsetmiştir..

Bakın ne diyor Hadis-i Kudsî`de ?.

"Bir kulum, yararlı ibadetlerle bana yaklaşır; öyle ki, ben o kulumu severim. O`nun görür gözü, işitir kulağı, söyler dili, tutar eli, yürür ayağı olurum"..

Yani, onun gözünde gören, dilinde söyleyen, Ben`im!...

"KADİR" kelimesinin mânâsını ve bu kelimenin işaretini anlamaya çalışırken, Hazreti Rasûl aleyhisselâma "OKU" hükmünün de melekî "SIKMA" ile birlikte geldiğini hatırlıyalım...

İşte, o genel "SIKMA" hâli olan zaman, kişinin o anı, "Kadir" hâlidir!.

Bu "SIKMA" sürecinden herkes kendi istidat ve kabiliyetine göre yararlanır..

Kimi de "SIKMA"nın sonucunda, kendisiyle Hakk`ın aynı TEK olduğu; kendi izafi, birimsel varlığının var olmadığını idrak etmesi neticesinde, varlığındaki varlığın, Hakk olduğunu hisseder, yaşar!. O`nu yaşayan Hakk`ın kendisidir!..

Hakk`ın isteğine, iradesine, EMRİNE de hiç bir varlık karşı koyamaz!.

Bu, "Kadir" haline en yakın hâl, "Mi`râc" halidir...

"Mi`râc, kişinin Rabbine vasıl olduğu andır."

"Namaz, mü`minin Mi`râcıdır" deniyor...

Namaz, niçin mü`minin Mi`râcıdır?...

Namaz, ayakta dururken okunan sûreyle, âyetle başlar, secde ile tamamlanır.

Secde için Hazreti Rasûlullah aleyhisselâm diyor ki:

"Secde, kulun Allah`a en yakîn olduğu hâl`dir."

O anda Allah ile kulu arasındaki perde kalkar!. Ve secdede edilen duayı Cenab-ı Hak geri çevirmez!.

Secde nedir?...

Secde, kişinin, kendi varlığının, benliğinin var olmayıp; gerçekte var olan Tek varlığın Allah olduğunu idrak etmesi, hissetmesi hali`dir...

Secde`nin mânâsı; nasıl normal bir insan, ayakta dururken tüm varlığı ile varsa... Buna karşın Secdede de tam bir "yok olmak" hâli var!. Vücudu ortadan kalkıyor, kapanıyor...işte fizikman yok olma gibi... Secdenin "sırrî" mânâsı da, kişinin kendi varlığının var olmadığını, idrak etmesidir.

Ne anlıyorsun o anda?...

Secdedesin ve secde halinde iken bu halinle sen diyorsun ki;

"Ey Rabbim!... Var olan gerçek varlık sen imişsin, meğer ben yokmuşum!..."

Tabii bunu diyebilmek için, Allah`ın "Ahadiyet"ini, "vahidiyet"ini, "vahdet" ve "vahdaniyet"ini anlamış olmak lazım...

Yani kısacası, Allah`ın TEK`liğini kavramış olmak lazım!...

Bahsettiğim konular, "ALLAH" kitabında açıklamaya çalıştığımız "İhlas" Sûresi`nin mânâsının bize açılması, onu hissetmemizden sonra yaşanacak bir olay!...

İşte, secdeye vardığın anda, "varlığımda var olan mutlak gerçek varlık Sensin" idrakı içinde, kendi varlığın yok oluyor!. Ve o anda Sen`den meydana gelen dua, Allah`ın isteği olarak ortaya çıkıyor!... Allah`ın ol dediği de olur elbette!..

İşte, bu "secde hâli"ne en yakın bir hâl "Kadir" hâlidir!.

Secde hâli, hakiki mânâsı ile, herkeste kolay kolay oluşmaz!... Çok uzun çalışmalara bağlı... Yani, kişinin varlığındaki bir takım şeylerden, hatta tüm varlığından arınmasına bağlı, secdenin tam tahakkuk edebilmesi!..

Her namaz kılan "secde" edemez!.. Bu kişinin özel gayretine ve çalışmasına bağlıdır.

Fakat, "Kadir" süreci, öyle bir an ki, herkese ortak olarak sunulan bir an!...

Nasıl, normal bir zamanda ve mekânda belli bir güce sahipken; Hacc`a gittiğimizde, Kâbe`nin altında ki o yüksek Nur kaynağından, enerji kaynağından gelen radyasyon beynimizi çok güçlü çalıştırıyor...

Aynen bunun gibi, "Kadir" anında da gelen o çok yüksek ışınım, "meleki güç", beyinlerde oluşturduğu "TAZYİK" ile takdirinde olanlarda Hakikatın ortaya çıkması özelliğini sağlıyor. Ve "Kadir" anında edilen dua da "müstecaptır!.." deniliyor...

"O anda, Allah`la kulu arasında perde yoktur!." deniliyor.

 "Ve ma edrake ma leyletül Kadir"

-Nedir o, "leyletü-l Kadir" bilir misin?...

"Leyletül Kadr hayrun min elfi şehr"

"Kadir" gecesi, "Kadir" süreci, bin aydan daha hayırlıdır!.

 Bin ay...?

12 ay, bir sene... 120 ay, 10 sene... Bir insan ömrü ne kadardır?... Ortalama, uzun ömür olarak diyelim, 70-80 yıl... Bizim Ümmeti Muhammed`in ömrü ortalama 63 sene ki... Oysa bu bin ay 83 sene!.

Yani, 83 yıllık ömür... Bu ömrün, doğduğun andan ölüm anına kadar tamamı hiç kesintisiz ibadetle geçse, gene de daha hayırlıdır, o "Kadir" ânı!....

O "Kadir" gecesinde ne olur bilir misin?...

 "Tenezzelül melâiketi ver ruh"

-O gecede, o anda melekler ve Ruh tenezzül eder!.

"Fiyha biizni rabbihim"

Rablerinin izni ile Ruh  ve melekler tenezzül eder.

"Min külli emrin selâm"

-Her "emr"den, hükmullah gereği varolmuştan selâm getirir.

 "Selâm" derken, burada senin anladığın mânâda; "Selâmün aleyküm!." demek, mânâsında değil!... "Selâmet getirir" anlamında!...

"Selâm" isminin mânâsının kişide açığa çıkmasını temennîdir.. "Selâmün aleyküm" demekte karşındakine bu dilekte bulunmaktır.. Yani, âyetteki işaret;

"özündeki hakikatı idrak edip, o hakikatla tahakkuk edebilmesini temennîdir..

 "Hiye hatta matlâ`il fecr"

-Fecr`e kadar bu devam eder.

hf

KADİR  ÂNI

 Fiziksel bir oluşum değildir... Meleki boyuttan bir tenezzülâttır!..

Kadir gecesi içinde bilemedin 15 dakikalık bir zamandır KADİR SÜRECİ...

"Kadir" anının değeri şu sebepledir ki;

Meleklerin oluşturduğu yüksek ışınımın meydana getirdiği "SIKMA" sonucunda uyanıkların beyin çalışma hızında bir artış oluyor; artan beyin gücünün neticesinde de, kişinin Hakk`ı kendi özünde bulması sözkonusu olabiliyor.. ve hatta o anda, kendisinde o talebi ortaya koyanın, Hak olduğunun farkına bile varabiliyor!.

O anda uyanık olup, o anı değerlendirebilen bir kişi, uzun uzun arınmalardan geçmese bile, o anın getirdiği yüksek potansiyelle, beyninde çok yüksek bir güce erişebilir!...

O anda mevcut ışınımı kullanabilen, değerlendirebilen kişi, melekî boyutla iletişim kurar ve melekî boyuttan kendi öz`ündeki Hakk`a yönelip, kendi öz`ündeki Hakk`ı bulur!.. Özü olan Hak ile o andaki perdeler ortadan kalkar!.

hf

RAB - ALLAH

 Şimdi burada önemli bir noktayı farketmemiz gerekiyor:

"Tenezzelül melâiketi ver ruh, fiyha biizni rabbihim"... buyruluyor...

Burada birinci önemli nokta;

"Ruh ve melâike, Rablerinin izni ile..." diyor.

"Allah`ın izni ile" demiyor...

Dikkat edin!...

Kur`ân ‘da mevcut olan bir çok incelikten biri de şudur...

Bazı yerde "Rab" denmiştir. Bazı yerde "Allah" demiştir.. Bazı yerde "İlâh" demiştir...

Bunların hepsi, ayrı ayrı mânâlar ifade eder!.

Hiç bir zaman, biz, kullanılan bir kelimenin yerine ötekini kullanamayız.

Çünkü o kelimenin anlamıdır orada önemli olan, öbür kelime orada istenilen anlamı vermez ve dolayısıyla gereken açıklık da oluşmaz!..

"Rabb" demişse, "İlah" veya "Rahman", olmaz, kullanılmaz!...

"Rabb" nedir?..

Kişinin Rabbı, bir birimi oluşturan "Esmâ terkibi"="Allah isimlerinin manâ bileşimidir"dir... Yani, "kişinin yapısını meydana getiren Allah`ın güzel isimleri" diye bahsediyoruz ya!.. Allah`ın Esmâsının, bir terkip=bileşim şeklinde, o kişinin yapısında yer almasıdır...

Birimin rabbı; bakın, dikkat edin!... Birim kelimesini kullanıyorum... Birim deyince bunun içine nebat girer, hayvan girer, insan girer, cin girer, melek girer...

Zaten varlıkta bu ana sınıflandırma söz konusudur. Bunun dışında başka sınıf yok!...

Bir şey ya madendir, ya nebattır, ya hayvandır, ya insandır, ya cindir veya melektir. Bütün birimler, bu sınıflandırmanın birindedir...

Her birimin "Rabbı", onu meydana getiren "Esmâ terkibidir"...

99 Esmanın sayısız kombinezonuyla oluşan isimler bileşiminin varkıldığı yapıinsandır. Ancak bu 99 ismin de mânâsını dilediği anda dilediği düzeyde, bir kısmının kaydında kalmaksızın ortaya koyabilen, "İnsân-ı Kâmil"dir...

İnsân-ı Kâmil`in hayatiyeti itibariyle aldığı isim, "Ruh-u Azâm"`dır.

İlmi, şuuru itibariyle aldığı isim, "Akl-ı Evvel"`dir. Ki bu vasfa işaret için günümüzde "Kozmik bilinç" tâbiri kullanılmaktadır..

Varlığı, "BENliği" itibariyle aldığı isim, "nefs-i Küll"dür.

"O gecede Ruh tenezzül eder." diyor.

"Tenezzül", yukarıdan aşağı inen mekânsal bir olay değildir!...

"Tenezzül", boyutsal bir geçiştir!.

Boyutsal bir geçiştir, derken neyi anlatmak istiyoruz?...

Madde, moleküler yapı, atom, atom altı boyut, kuantsal boyut, enerji ve özündeki hiç`lik... Ehadiyet noktası, sınırsız sonsuzluk noktası...

Öz`deki ana cevhere ait özelliğin, mânânın bu boyutsal tenezzülle kişinin varlığında açılması anlamında...

 Meleklerin tenezzülü iki yönlüdür:

Birincisi; varlığındaki, özündeki kuvvetlerin senin şuurunda ortaya çıkması, açılması anlamındadır...

Hakk`ın, kişinin özünden gelen meleki yoldan zuhuru; yani, tenezzülüyle varlıkta tasarrufudur...

İşte birçoklarının kafasını karıştıran bir nokta burası...