AHMED HULÛSİ’DE
KAVRAMLAR
M
AV.
ASUMAN BAYRAKÇI
|
Yayınlarımızın Telif
Hakkı Yoktur. Sitemizdeki tüm bilgiler, Hz. MUHAMMED'in
(aleyhisselâm) bildirip açıkladığı "ALLAH" ismiyle işaret
edilenin hakikatinin ne olduğunun öğrenilmesi ve "DİN"
denilen yaşam sisteminin bu vizyonla değerlendirilebilmesi için, tüm insanlarla
karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır. Tüm yayınlarımızı ücresiz okur;
dinler, bilgisayarınıza indirebilir, çoğaltabilir; YAZAR ve KAYNAK
BELİRTMEK ŞARTIYLA her yoldan bütün çevrenizle paylaşabilirsiniz. Allah
ilmine karşılık alınmaz. Prensibimiz maddî ya da manevî karşılıksız
paylaşımdır.
|
FİHRİST
· Madde
-
Madde Âlemi (Bkz."Ef'al Âlemi")
·
Madde Boyutu(Bkz.
· Mahşer Âlemi
· “Maiyet Sırrı”
· Mâlik
Mâna
·
Mânâların Kuvveden Fiile Dönüşmesi
· Mânevi Yardım
· Mantık
· Mantra
· Mardiye Nefs
· Mârifet
·
Mârifet Nûru
·
Kalbin Mârifet Nûru ile Dirilmesi
· Mâsiyet
· Meczub
· Medyum
· "Mehdi"
·
Mehdi Ve Mehdilik
·
Mehdi'ler Niçin Çoğaldı ?!
· Bazı
Velilerin "Mehdi" Sanılmaları
· Mekân
· Mekr
·
İlim Mekri
·
Mekr'in Kesen Tek Şey Nedir?
· Melek
·
Melâike
·
Refik-i A'la
·
Alûn Melekler
·
Azrail
·
Cebrail
·
Mikail
·
İsmail
·
Semâ Melekleri
·
Yeryüzü Melekleri
·
Meleki Boyut
·
Melekî Güç (Melekî Şuur)
·
“Allah’ın İsimleri” Nasıl Ortaya çıkar?
·
Melekler,Allah'la Kulu Arasında Nasıl Aracıdır?!
·
Meleklerin Kanatları Var mıdır?!
·
Melekler Dişi mi, Erkek mi?!
·
Meleklerin Adem'e Secde Etmesi(Bkz.Meleklere İman Niçin Önemli?)
·
Meleklerin Tenezzülü Ne Demek?
·
Meleklerin İşleri
·
Meleki “SIKMA”
·
Meleki Tesir
·
Meleklerin ALLAH ile Konuşması!
·
Meleklerin Adem’e Secde Etmesi
·
Meleğin Ruhu Nefhetmesi(Bkz.Işınsal Beden-
·
İnsanî Ruh)
·
Rüyada Melekleri Görmek!
·
Melekût Âlemi
· "Melîk"
· Melikiyet
· "Men Arefe Sırrı" (Bkz."Allah'a Vâsıl Olmak"Nefsini Bilen Rabbbını bilir!)
· "Mevlid"
· Mevt
· “Meyyit”
· Mezhep
·
Hangi Mezhebe Tâbi Olmalı?!
·
Ölüm Ötesinde Mezhep Ve Tarikattan Sorgu Sual Olacak mı?
· "Mi'rac"
·
" Mi'rac"ın Açıklaması
· Muhakeme
· "Muhammedî"
Olmak
·
Muhammedî Meşrep
·
Muhammed Ümmeti
·
Hz.Muhammed'in Vârisleri
Mukallit-Muhakkik (Bkz.Taklid-Tahkik Ehli)
Mukarrebùn
(Bkz. "Vâkıfıyn")
· "Muntakim"
Esmâsı
· Musevî Meşreb
· Mutmainne Nefs
· Muttaki
"Mübdi Mârifet Sırrı"( Bkz."Allah'a Vâsıl Olmak")
· Mücahede
· Mücahid
· Müceddid
· "Müezzin"
· Müferridun
· Mükellefiyet
· Mülhime Nefs
·
Mülhime Girdabı
Kıyâmet Alâmetlerinin Bâtında Zuhuru(Bkz.Kıyamet)
·
Bilinç Sıçraması
· Mülk Âlemi
·
“Mülk Âlemi”nden “Melekût Âlemi”ne Nasıl Geçilir?
· Mümin
· Münâfık
· Mürşid
·
Mürşid'e Bağlanmak
Mürteci
(Bkz."İrtica")
· Müslim
· "Müslüman"
·
Müslümanlık
·
Materyalist Müslümanlık
·
Hissi Müşahede
"Müşrik"
(Bkz."Kâfir)
"Madde"
, direkt olarak, "nûr"un çok daha yoğunlaşmasıyla meydana
gelmiştir!..
Her boyut, kendi
yapısının varlıklarına veya algılayıcılarına göre "madde"dir!..
Tıpkı rüya içinde yaşarken, rüyada geçen olay ve yapıların bize "madde"ymişcesine
gelmesi gibi!.
hf
“Kabir aleminde
kabuslar içinde veya güzel görüntülerle”
yaşamlarını sürdürenler ile “berzah” aleminde serbest dolaşanların tümünün bir
araya geleceği ve herkesin Dünyada yaptıklarının kesin neticelerini görüp
alacağı süreçtir!
Mahşerin
bedenleri ruh bedendir ve şu anda bize göre latif bedense de o ortama göre
somut bedenlerdir... Rüyada birisini gördüğünde onun latif beden olduğunun
farkında mısın?... Mahşerde de kimse kimsenin bedeni için bu lâtif bedendir,
demeyecektir... Herkes aynen burada olduğu gibi birbirini görecektir...
hf
Her
birimi ve tüm varlığı kendisinden ve kendisiyle meydana getiren "ALLAH",
yarattıklarıyla sınırlanmaktan ve kayıt altına girmekten; ve onlar olmaktan
beri ve ötedir!..
Tüm varlık
isimleri altında ortaya çıkan kudret ve mânâ hep O'na aittir...
Tüm varlıklar ve
oluşturdukları tasarruflar hep O'na aittir; ve onların her biriyle
bir diğerini etkilemektedir!...
Ancak bütün
bunlara rağmen de, ne mikro ne de makro plandaki hiç bir "şey"
için "ALLAH"tır denemez!...
Fakat, oradaki
"vücûdu" da inkâr edilemez!.
Bu yüzdendir ki Rasûlullah
Aleyhisselam, şöyle buyurmuştur:
-"İnsanlara
şükretmiyen, ALLAH'a şükretmiş olmaz!...
Ayrıca;
-"ALLAH
iHSAN EDENLE BERABERDİR..."
âyetinde
işaret edilen bir biçimde, "ihsan edende veren Hak'tır"!...
Tasavvuftaki "mâiyyet sırrı"da budur işte!..
Tasavvufta,
"mâiyyet sırrı" denilen hususa işaret
hf
Sahib
olduğu üzerinde, özgürce ve tasarrufundan dolayı kimseye hesap vermeksizin,
dilediğini yapan!
hf
MÂNÂLARIN
KUVVEDEN FİİLE DÖNÜŞMESİ
Bir
mânânın beş duyuya hitap eder şekilde ortaya çıkışına “Fiil” diyoruz.Yani beş
duyuyla tesbit ettiğin her oluş , bir fiildir.Ve bu fiile de bir isim verilir.O
isimle bir mânâyı kendi içinde taşır ve dolayısıyla isme bağlanır.
Netice olarak
isim ve fiil aynı mânâya işaret eder.
Bir fakire
merhamet edip-acıyıp verdiğin sadakada, fiili “sadaka vermek” diye târif
ederiz.Fakat burada sadaka vermek fiili ile “merhamet” aynı
duygudan çıkmaktadır.Çünkü sendeki merhamet duygusu yani “merhamet”
isminin karşılığı olan mânâ, fiil düzeyinde o kişiye oo nesneyi verme şeklinde
görünür.Yani netice mânânın fiile dönüşmesi belli bir isim olarak sanki fiil
mânâdan ayrı bir yeşmiş gibi görüntü meydana getirir.
İlâhi isimler
mevzuuna gelince;varlıktaki bütün fiiller 99 ilâhi isim olarak adlandırılan
“mânâ grupları” bünyesinde oluşur.Bu açıdan bakılınca evren tümüyle bu ilâhi
isimlerin mânâlarının kuvveden fiile çıkmış hâlinden başka bir şey olmaz.
Meseleyi biraz
daha açmak gerekirse ; ister beş duyuyla tesbit sahamız içinde kalsın , isterse
de mevcut algılama sistemimizin dışında olsun,bir şey hariç olmamak üzere
herşey , bu ilâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile dönüşmesinden başka bir
şey değildir.
Yalnız burada
dikkat etmemiz gereken bir konu var, bu kuvveden fiile çıkış asla Allah’ın
içinde veya dışında gibi bir mânâ kabul etmez.Çünkü böyle bir mânâyı “Allah”
ismi ifna eder.Biz, Allah’ın dışında bir nesne mevcut değildir derken, varlığını
Allah’tan almayan , varlığı Allah’ın varlığı ile kaim olmayan,
varlığında ilâhi isimlerin mânâ terkiplerinden başka bir şey mevcut olmayan “
anlamını kastediyoruz.Yoksa,Allah’ın içinde veya dışında gibi Allah’a
mekân,mahâl.şekil,ölçü biçici bir mânâyı kastedmiyoruz!..
Aksi takdirde
kâinat ve kâinatın dışında bir TANRI ; ya da kâinatın içinde yer almış bir
TANRI; ya da, kâinatın yer aldığı mahalli paylaşmada olan bir TANRI anlayışları
doğar ki , bu üç anlayışta Hz.Muhammed’in tebliğ ettiği “Tevhid”
anlayışına ters düşer.
hf
Mânevi
yardım denilen şey, beyinlerin tek bir gayeye odaklanarak güç yaymalarından
başka bir şey değildir...
hf
Akıl, dıştan, bizim farkında olarak ve üzerinde değerlendirme yaparak bir
sonuç çıkarttığımız olayları irdeleme özelliği!.
Bu özellik belli
bir sistematik kullanıyorsa, buna “mantık” adını veriyoruz. Sistematik
değerlendirmeden yoksun fikir zincirine ise “mantıksızlık” ismini
takıyoruz.
“Mantık”, zekâ
tarafından da kullanılır; akıl tarafından da.
hf
Yoga’da
genellikle kullanılan ve budizmde «mantra» kelimesiyle tanımlanan özel
anahtar kelimeler vardır ki, bunların yogada trans ya da teveccüh ya da
yönelim gibi kelimelerle kastedilen hallerde tekrarı sözkonusudur.
Bundan başka böyle
bir kelime de kendisi bulup; bu kelimeyi tekrar ederek bir şey elde edemez mi
insan?..
Bu sualin
cevabını tam olarak anlayabilmek için çok geniş boyutlarda meseleye bakmak
mecburiyetindeyiz!..
İslâm’daki «zikir»
kelimeleri olan Allâh’ın isimleri, esas olarak varlıkta yürürlükte olan
mânâlardır ve beyinde de bu mânâları ortaya çıkartıcı devreler zaten kozmik
plandan düzenlenmiştir. Siz bu kelimeleri tekrarlayarak, beyninizin kozmik
plana göre bir tür frekans ayarlarını yaparsınız ve evrensel mânâlar ile
iletişim içine girersiniz!.. Meleklerle görüşmeye başlarsınız!..
Oysa bu anlama
gelmeyen «mantra»larla sadece beyinde rasgele bir hassasiyet, alıcılık
oluşturursunuz ki, bu da sizin «CİN» denilen ateşin-manyetik bedenli
varlıklarla iletişim kurmanıza yol açar!.. Bunların ise en iyileri bile pek çok
şeyden mahrum kalmanıza yol açar!
hf
Mardiye`ye geçmek, evliyaullah içinde yüz binde bir kişiye nasib olan bir
hâldir... Ancak ve ancak Mardiye`de tam olarak şirk-i hafî
kalkar...
Nefs bilinç
olarak, "Mardiye" düzeyine
geldiği zaman, Vâhidiyet mertebesinde kendini bulur. Vâhidiyyet
mertebesinde kendini tanıyan Nefs,ilâhi vasıflarla kendini tanır.
"Hayy"dır,
"Alîm"dir, "Mürîd"dir, "Kâdir"dir,
"Semi"dir, "Basîr"dir, "Mütekellim"dir.
Bütün bu
vasıfların oluşturduğu sonuç, "Mükevvin" oluşudur!.. Yani
"Tekvin" sıfatı!. Bunun tafsilâtına girmiyorum, ehli bilir;
ehli olmayanın da bu mertebeyi anlaması mümkün değildir.. Çünkü orada, Nefs-i
Küll olduğunu anlar, idrâk eder ve tahakkuk eder!..
Yani, Mülhime`de
bilinç Nefs-i Küll olduğunu anlar, fark eder... Ancak bu kemâlin
tahakkuku Mardiye nefs bilincindedir.
Mardiye`dekinde ise, Nefs-i Küll olarak tasarruf edendir!... Burası
7`lerin, 4` lerin makamıdır. Yedi kutub, dört kutub, Nefs-i Mardiye
düzeyindedir, Nefs-i Küll olarak... Onlara 7`ler derler, yedi`dir ama
yedisi birdir. Yedi kişidir onlar, ama aslında yedisi de birdir. Yedi ayrı Nefs`dir,
fakat Bir bilinçtir...
Nefs-i Mardiyye sahipleri, "fetih" sahibidir. Nefs-i Mutmainne`de
ve Nefs-i Radiye`de keşif vardır. Onların ilimleriilmi Bâtın`dır.
Kalp gözü açıklığı denen, varlığın bir takım sırlarına vâkıf olma hali vardır. Mardiye
Nefs sahibinde fetih vardır; kedilerinde yaşanılan ilim, ilmi
Ledün`dür!...
"Evliyâya
eğri bakma!.. Kevn-i mekân elindedir." beyiti, Mardiye Nefs
durumundaki Evliyaullah içindir...
Mutmainne`deki, Veli`dir. Radiye`deki, Veli-i Mükemmel`dir.
Mardiye`deki, Veli-i Kâmil`dir. Safiye`deki evliyâullah
ise "Ulül Azm" olarak bilinir, belli bir görevi olan bu zevât
ya "Müceddid"dir; "Gavs"dır ya da Kutb-ul
Aktab veya Kutb-ulirşâd`dır!..
"Mardiye", sıfat mertebesidir, dedik.ilahi vasıflarla vasıflanmış kişidir...
"Mutmainne" ve "Radiye", "Velâyet-i Suğra"dır.
"Mardiye", "Velâyet-i Kübrâ"dır. Enbiyâ velâyetinin kemâlâtından
hisse alınır. Bakâ Billah mertebesidir!. Bu mertebeden evvel kimsedeilmi
Ledün olmaz!..
Bir de "Velâyet-i
Uzmâ", vardır.. Bu, "Müferridûn"un ve Rüesâ`nın
velâyetidir... Bu velâyet mertebesi, Velâyeti Kübrâ`nın üst sınıfıdır;
fakat Velâyeti Ulyâ`nın kapasitesine de sahip değildir
Velâyeti Uzmâ, "Ferdiyet" makâmında olanların velâyetidir. Bunlar, Gavs`ın
tasarruf dairesinin dışındadırlar. "Gavsiyyet" görevini
yüklenecek kemâlâta sahiptirler, fakat "Gavs" bir tane olduğu
için bunlar, Gavs`ın dışındaki kişilerdir.
Varlığın Hakk`ın
varlığı olduğu, Hakk`ın bu sûretlere bürünerek var olduğu ve bu
sûretlerde Hakk`ı seyretme hâli "Mutmainne" ve "Radiye"de
ağır basar.
İşte "Mardiye"nin
en önemli vasfı, şekli budur!.
Burada, şuursal
bir "Tek"lik, yaşamı vardır!. Kesret-çokluk müşahedesi tamamen
kalkar!. "Tecelli-i sıfat" denen yaşam tarzıdır. "Hakk-el
yakin" hâlidir!.Yani,ilâhi vasıflarla tahakkuk etme hali ki; bu
ikisi arasındaki hâl, ancak yaşanarak farkedilir. Dilde bunu anlatmak çok zor
bir şey!.. Çünkü biz, öyle bir şey düşünmemişiz, hayâl bile etmemişiz. Onun
için bunlar böyle mecaz yollu anlatılır ama gerçeği ancak yaşanarak bilinir!.
Burada şuur,
tek varlık olarak kendi vasıflarını seyre koyulur. Burada çokluk müşahedesi
söz konusu değildir, sûrete bürünmüşlük söz konusu değildir...
Bunu basit bir
misâlle şöyle anlatalım:
Gözle bakınca;
koltuk, masa, çiçek, insan, hayvan, tahta, halı vs. vardır. Fakat, bir milyar
defa büyüten bir elektronik mikroskop ile tüm varlığa baktığın zaman bu
isimlerle anılan varlıkların hepsi gözden kaybolur, sırf atomlardan ibaret bir
bileşik kitle görülür!.
Burada artık
ayrı ayrı birimler gözükmez!. Ne ben kalırım, ne sen kalırsın, ne koltuk kalır,
ne de masa!...
İşte bu misâlde
olduğu üzere, "Mardiye" ismiyle anılan şuur boyutunu
yaşayan kişinin müşahadesinde kesret, çokluk hali yoktur!.
O TEK şuur vardır; ve O şuur kendi vasıflarını seyir halindedir.
Bu hal, "Tecelli-i
sıfat" mertebesi olarak târif edilir. Tabii bu, çokluk içindeki bir
izah için, bir yaklaşım için anlatılan bir haldir...
İşte; Evliya-ı
Kamil, Evliya-ı Mukarreb yani Allah`a yakın kazanmış veliler, Kurbet
Velileri bu yaşam içinde olanlardır... Bunlar, sayıları yer yüzünde
gerçekten çok çok mahdut olan kişilerdir. Yüz yirmi dört bin veli içinde bunların
sayısı onlarla ifade edilir...
"Tevhid"in
"vahdet"e dönüşmesi ancak "Mardiye"de hâsıl
olur.
Hakikatın
öncesinde gelen, "mârifet" mülhimede "ilâhî
ikram" yollu kulda hâsıl olan mârifeti ilâhîdir.
Hakikatten
sonra, Mardiyye'de bütün kemâliyle hâsıl olan mârifet ise "mârifetibillah"tır
ki, sanki birincisiyle aralarında sadece bir isim benzerliği vardır... Bu
mârifetin yeryüzündeki zuhur mahallinin 7'ler, 4'ler, 3'ler ve "müferridun"
gibi çok sayılı sınırı vardır.
Mardiye
başlangıç itibariyle sıfat mertebesi, kemâli itibariyle zât
mertebesidir.
hf
"Marifet"
ikiye ayrılır:
1
- Maarifi iLALLAH.
2
- Maaarifi "B"illah.
"ALLAH"a
olan imanın dolayısıyla erdiğin sırlardır.
Henüz nefs
ortadan kalkmamıştır... Yani, şirk-i hafi dediğimiz şey halen
mevcuttur!. Varsayımın olan nefsin vardır!.
Ancak buna
rağmen, nefsinin yöneldiği "ALLAH" ve ALLAH`a ait bazı
hakikatlar
Bu "maarifiiLALLAH"tır...
Yani, "ALLAH"'a yönelik mârifet!.
"Hakikat"a
erip "ikan" noktasını geçtikten sonra artık ikilik
kavramı kalmaz!... Şirk kalkar!.
Var olan tek
varlık, mutlak varlık "ALLAH"tır!.
Bâki olan
"ALLAH"!. Fâni olan zaten yoktu; "yok"luğu
farkedilerek ortadan yani idraktan kalktı!.
"Bâki olan
"ALLAH"" gerçeği ortaya
çıktığı zaman; senin gözünde gören, kulağında işiten, dilinde söyleyen, elinde
tutan, ayağında yürüyen hep ve sadece "ALLAH"'tır!.
"ALLAH"
bilir; "ALLAH" görür; "ALLAH" algılar; "ALLAH"
söyler; "ALLAH" şehâdet eder!.
İşte o zaman
sende izhâr olan ilim, Maarif-i Billah`tır; izhar olana da "Ârif-i
Billah" derler. Büyük kutuplar yani "Kırklar" ve
üstündekiler "Ârif-i Billah" hükmündedir... "Ârif-i
Billah" olanlar her şeyin sırrını bilirler.
Neyle?
Kendilerindeki
ilmi ilâhi ile!
Birinci Mârifet,
"Mülhime"de hâsıl olur.
Belli riyâzetlar
ve tabiatla mücadeleler sonucunda, kişide belli mârifetler oluşur. Bu
marifetler belli kevnî -madde boyutuna ait- kerâmetleri de doğurur!.
Bunlara "ârif" denilir!. Bunlar daha "velî"
değildirler!.
İlmî kerâmetler ise ikinci marifet mertebesi olan "Mârifetullah"
sahibi "mardiye nefs" bilincine erişmiş evliyaullah hazerâtına
aittir... Bununla karıştırılmaya!
Burada, henüz
"benlik" kavramı vardır bilinçte!. Ancak yoğun riyâzet
dolayısıyla beyinde belli bir hassasiyet meydana gelmiştir. Ve bu hassasiyet
ile belli olağan üstü fiilleri ortaya koyar.
Bu, Allah`a
yöneliş sırasında oluşan bir mârifet`dir. Ve, bu düzeydeki kişiye "Ârif"
derler... Yani, işin hakikatına ârif olmuş belli bir "mârifet"
sahibidir. Bu, daha sonra "Mutmainne"de, "hakikat"e
döner...
"Mârifet"den sonra, "Mutmainne"de ve "Râdiye"de
"hakikat" yaşanır.
Bu "hakikat"
sonrasında "Mardiye"ye yükselirse, o zaman "Mârifet-i
Billah" meydana gelir. Yani, "Allah`ın indinden ihsan ettiği
ilimle" bilme hâli ki, o takdirde bu kişiye "Ârif-i
Billah" derler...
"Mülhime" mertebesindeki mârifet sahibi "ârif"dir.
"Mardiye" makamında hasıl olan ikinci mârifetin sahibine "Ârif-i
Billah" derler.
Yani,
varlığındaki Allah`ın ilmi ile her şeye ârif olan Zât
demektir "Ârif-i Billah"!... Bu, "Hakikat"ten
sonra gelen mârifet-i Billah`tır...
İşte,
bazılarının, "Şeriât-Tarikat- Mâ`rifet -Hakikat"
demeleri, bazılarının da, "Şeriât-Tarikat- Hakikat -Mâ`rifet"
demelerinin nedeni, bu farka dayanır.
"Hakikat"den sonra "Mâ`rifet" diyenler, "Mardiye"deki
"Marifetullah"dan söz ediyorlar. "Mâ`rifet"ten
sonra "Hakikat", diyenler ise "Mülhime"de
yaşanılan irfândan söz ediyorlar.
"Levvâme"deki, "Tarikat"dır...
"Mülhime"de,
"Mârifet" hâsıl olur...
Bu "Mârifet"
neticesinde de, şayet takdirinde varsa "Mutmainne" ve "Râdiye"de,
"Hakikat"e vâsıl olunur...
Mârifet devresi olan "Mülhime" bilincindeki ârifte, bu
idraktan sonra "tarikat" kavramı kalmaz!. "Şeyh"
kavramı kalmaz!..
Eğer hâlâ o
kişide bu kavramlar varsa, o zaten "marifet"e ermemiş, "ârif"
olmamış; çokluk kavramından geçip "TEK"lik müşahedesine
ulaşamamış; benlik kavgası içinde, menfaatleri uğrunda savaş verip, tasavvufun
da hoş sohbetleriyle vaktini değerlendiren "dervişân"
sınıfındandır!
Yunus Emre kırk yıl hizmetten sonra "Mülhime"de kemâle ulaşınca, Taptuk
tarafından yanından uzaklaştırılarak, "mutmainne"ye geçmesi
için önü açılmıştır!. Hiç bir ârif, şeyhinin yanında "mülhime"nin
kemâlini yaşayamaz; bu yüzden de "mutmainne" bilinç mertebesi
kendisine açılamaz!
"Vahdet-i
Vücud"un bilgisi "mülhime"de;
kemâl haliyle yaşamı ise "mutmainne"de oluşur!.. Elbette bu
müşahede de "tarikat" kavramlarına yer kalmaz!
Eğer veli, bu
mertebelerden sonra, "Vahdet-i şuhûd" müşahedesinin yaşandığı
"Bakâ Billah"a geçer ve "Mardiye" bilinciyle,
"fethe" ermiş olarak "Mârifetullah"a sahib
olursa, işte o zaman "Ârifi Billah" olur!... Bu durum içinde,
"Hakikaten sonra, Mârifet gelir" derler...
Hakikatın
öncesinde gelen, "mârifet" mülhimede "ilâhî
ikram" yollu kulda hâsıl olan mârifeti ilahîdir. Özellikle "Rufaî"
sisteminde hâsıl olur ve yaşanır.
Hakikatten
sonra, Mardiyye'de bütün kemâliyle hâsıl olan mârifet ise "mârifetibillah"tır
ki, sanki birincisiyle aralarında sadece bir isim benzerliği vardır...
"Rauf" ismi birime izâfeten çok büyük ve geniş bağışlayıcılık olarak
anlaşılır.
"Rauf" isminin gerçek tecellîsi ise "mardiyye" isimli nefs
mertebesinde yaşanır.
Vahidiyet mertebesinin yaşamı olan mardiyye bilincinde, varlıktaki tüm suretler, o
bilincin organları gibidir ve tümünde tasarruf
Bu sebepledir
ki, O'nun yanında tümü de bağışlanmaya değerdir!..
Kendi
tecellilerini seyreden, görür ki, görmektedir ki, onlardaki tüm fiillerin
hakiki mutasarrıfı kendisidir, elbette ki bağışlayıcı olur. Esasen, bu
mertebede, yanlış-doğru yok, hikmetlerin zuhûru vardır.
hf
İnsan,
"iman nuru" ile bilincin sınırlarını aşar, "mârifet
nuru" ile de bilincin sınırları dışında yeralan gerçekleri
değerlendirebilecek kapasiteyi elde eder!..
Allah tüm
yaşamımız boyunca, kesintisiz olarak, bir an bile "iman nuru"ndan
ve "mârifet nuru"ndan mahrûm bırakmasın.
Zirâ, "iman
nuru"ndan mahrûm olan bloke olmuş bir bilinçle "kör"
yaşar; ve "mârifet nuru"ndan mahrûm olan da, bilincinin sınırları
ötesindeki gerçekleri asla düşünemez ve değerlendiremez.Bu yüzdendir ki, her
vesile ile Allah’tan "iman nuru" ve "mârifet
nuru" istemeliyiz; ve bunun sonsuza dek kesintisiz bir şekilde
bağışlanmasını niyâz etmeliyiz.
KALBİN
MÂRİFET NÛRUYLA DİRİLMESİ!
İslâm
terminolojisinde "şûur" ya da bugünkü deyimiyle "bilinç",
"kalp" kelimesiyle, "gönül" kelimesiyle
tanımlanır. Bilincin dirilmesi ise ancak mârifet nûru ile mümkündür.
hf
Kişinin
Allah’ın rızasına uymayan fiil veya düşünce üzere olmasıdır.
Kişinin
kendisine,Allah’ın varlığından gayrı bir varlık ve vücud atfetmesi ise
mâsiyetlerin en başta gelenidir ki, buna” gizli şirk” denilmektedir.
Mâsiyet, genel
anlamıyla kötü davranışlar olarak kullanılır. İnsanı Allâh'tan uzak
düşüren, bencil, bedene dönük çıkarlar peşinde koşturan davranışlar olarak ele
alınmaktadır.
Mâsiyet, kişinin Allah'tan perdeli olmasına yol açar!..
İnsan'ın
"NEFS"ini bilmeyişi, kendini beden
Çünki insanın
bedeni, bedensel zevkleri için yaşaması, onun sadece bir beden olduğu yolundaki
görüşlerinin perçinlenmesine yol açar ki, bu da sonuçta "ÖZ"ündeki
hakikatten ebediyyen mahrum kalmasına sebeb olur!..
Mâsiyet ehli,
fiilleriyle kendi kendilerini Allah'a karşı perdelerler. Çünki, yaşamları ne
doğrultuda sürüyorsa, ölümötesinde dahi o doğrultuda devam edecektir.
"Kişi
ne hâl ile yaşarsa, o hâl ile ölür ve hâl ile bâ's olur!.."
anlamındaki
hadîs-i şerîf gereğince, burada, kimin meşgalesi, konusu neyse, ölümötesi
yaşamda ve kıyâmet sonrasında da odur!..
İşte bu
yüzdendir ki, bir kimse mâsiyetiyle, yani bedene ve bencilliğe dönük
faaliyetlerle ömrünü tüketirse, ölümötesi hayatında da benzeri tür duygu ve
düşüncelerle devam edegider. Böylece de Allah'tan perdeli bir yaşama
kendini mahkûm etmiş olur.
hf
Vuslata
ermişlerin yaşamı ise neticede iki hâlden biridir.
Ya, " meczûb"
olarak kalmak..
Ya da, mânevî
vazife ile halk içinde, halkın yaşamına uygun bir tarzda yeralmak..
"Meczûb" kelimesi genelde halk arasında deli divâne olarak anlaşılır. Yemesine,
içmesine, giyim ve kuşamına, oturup kalkmasına dikkat etmeyip, edep âdap
bilmeyen kurallara uymayan birine şayet biraz da dinsel kelâm ediyorsa, hemen
"meczûb" yaftası yakıştırılıverir.
Oysa gerçekte, "meczûb",
Allâh'ın cezbetmiş olduğu kişi anlamındadır. Allâh'ın cezbetmesi
sonucu, O'na yönelmiş, O'nun varlığı yanında yokluğunu idrak etmiş ve nihâyet
yokolmuş; varlığında Allâh'ın Bakî kaldığı kişidir "Meczûb"!..
"ALLAH
DİLEDİĞİNİ KENDİNE SEÇER." (42-13)
Âyeti
Kerîmesi bu gibi "seçilmiş"lerin durumunu açık seçik
vurgular!.. Hakiki mânâsıyla meczûblar, Allâh'ın kendine
seçtikleridir!..
hf
Medyum, cinlere aracılık edenlere, cincilere denir.
hf
Yüz
yıllardır olduğu gibi, günümüzde de bir takım insanlar bazı Hadîs-i şerîfleri
yanlış yorumlayıp, âdeta, "BEYAZ ATLI, ELİNDE SİHİRLİ KILIÇ" olan bir
"MEHDİ"nin sanki gökten iner gibi gelip; bütün insanları zorla
müslüman etmesini, dünya devletlerinin rejimlerini değiştirmesini bütün
fakirleri zengin edip, kurtla kuzunun dost bir halde yaşatılmasını
beklemektedirler.
Böyle olağanüstü
güçlü bir kişi gelebilir mi?.. Gelirse, uzay teknolojisine sahip Amerika'nın
tüm gücüyle arka çıktığı İsrail'i nasıl ortadan kaldırır?.. Elindeki sihirli
kılıçla, nasıl bir anda tüm rejimleri yıkıp İslâm dinini esas alan devlet
düzenini kurar!?.. Bilemiyorum!.
Allah'ın
yeryüzündeki en sevgili kulu olduğuna inandığımız Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın
sahip kılınmadığı böylesine olağanüstü güç O'na verilir mi verilmez mi
bilemem!..
Toplumların çok
çok büyük çoğunluğu, dünyevî menfaatlerini ölümötesi menfaatlerden üstün
tutarken; ölümötesi yaşamın gerçeklerini idrak etmeyip, sadece âdet kâbilinden,
şartlanma yollu bazı ibadetleri tatbik edip; idrak düzeyinde din hakkında
hiçbir karara varamazken; böyle bir "BEYAZ ATLI"nın pat diye
orta yere çıkacağını hiç sanmıyorum!..
Geçmişte sayısız
değerli âlim ve evliyâdan olduğu söylenen zevâtı kirâm Mehdî'nin
önlerindeki yüzyılın başında geleceğini umduklarını söylemişler ve bunların
hiçbiri de gerçekleşmemiştir.
Esasen,
gelmemesi için gerekli işaret de söz konusudur ki, gözlerden kaçmıştır. Bu
işaret şudur:
Bu konuyla
ilgili Hadîsi şerîflerde şu hususun üzerinde durulmaktadır.
Hazreti Mehdî
görevde iken İSA Aleyhi's-selâm dünyaya inecektir. Ve beraberce bir süre
yaşıyacaklardır. Ve bu arada Deccal çıkmış olacak, Hz.isa tarafından da
öldürülmüş olacaktır.
İşte Hz.iSA'nın
gelişi sırasında, müslümanların başında olacağına işaret edilen "MEHDİ"den
"Sizden
olan imamınız başında olduğu halde"
diye
bahsedilmektedir konuyla alâkalı Hadîsi şerîflerde. Yani, çoğunluk, İslâm
dînini bütünüyle
Oysa bugün dünya
üzerinde, genelde islâmî esasları arzulayan bir çoğunluk mevcut değildir. Ve
-sizden olan imam’ yani böyle bir topluluğa dayanan -lider’de gelemez.
Hazreti
Rasûlullah , yaşamını insanların belli şeyleri idrak edip, iman edip tatbik
etmeleri ve böylece ölümötesi yaşamın tehlikelerinden kendilerini
kurtarabilmeleri için değerlendirmiştir.
Bizlere de
düşen, çevremizi, ölümötesi yaşamın gerçekleri hususunda uyarmak, ona göre
tedbir alınmasını tavsiye etmek ve bildiklerimizi onların anlıyacağı şekilde
izah etmektir.
Mehdî dahi geldiği zaman, -ki hadîsler böyle bir Zât’ın geleceğini haber
vermektedir- insanları geleceğe yönelik tehlikelere karşı uyarma görevini
yerine getirecektir zannediyorum. Ve bu çalışmalarında, üstün bir kâbiliyetle
yaratılması sonucu takdir sonucu, öylesine muvaffak olacaktır ki; bir hac
döneminde kendisini ilân etmesini isteyecekler; o neticede bunu kabullenecek ve
daha sonra onu ortadan kaldırmak üzere Ortadoğu’dan üzerine bir ordu yollanacak
ve neticede bu ordu yere batacaktır!.. Hadîs-i şerîflere göre!..
Cenâb-ı Hakk’ın
kanunları asla değişmez. Dolayısıyla, yaşamda kitleleri altüst edecek
olağanüstülüklere de katiyyen yer yoktur!.. Endonezya'lı veya
Mehdî gelmeden
öldüğümüz takdirde; "biz Mehdî'yi bekliyorduk da onun için daha
hazır değiliz" gibi bir mazeret, asla bizi ölümötesi yaşamın
gerçeklerinden kurtarmayacaktır!..
Mehdî, zamanı
geldiğinde, gelir ve vazifesi neyse yapar ve ölümü tadar!..
Ancak, biz varız
ve ne zaman da ölümü tadıp, bu dünyayı terkedeceğimiz meçhul!!!.. Belki çok
kısa bir süre sonra.
Soralım
kendimize...
Ölümötesi
yaşamın gerçeklerini biliyor muyuz ve o yaşama hazır mıyız?..
Şayet cevabımız
"hayır" ise, bize düşen, her şeyi düzeltecek olan Mehdî
hazretlerini beklemek değil, bir an önce kendimizi ölümötesi yaşama
hazırlamaktır.
Kendisinin MEHDİ
olduğunu iddia eden; ve MEHDİ ile âhir zamanda yeyüzüne inecek olan İSA`nın
aynı şahıs olduğunu söyleyen; ve sonuç olarak, işte kendisinin "bu"
kimse olduğunu sanan Mirza Gülam Ahmed Kadyani, kaba görüşle her ne kadar
islamiyeti yaymış ve genişletmeye çalışmış ve bunda bir ölçüde de başarılı
olmuşsa da; mesele inceden inceye araştırıldığı zaman görülür ki, ortada,
CİN`lerin önce bir kişiyi, sonra onun aracılığıyla binlerce kişiyi kendilerine
bağımlı kılmaları; ve bu iş için de İSLAMİYETİ KOZ olarak kullanmaları durumu
mevcuttur...
CİN`lerin kendilerine bağımlı kılıp, bu tip özelliklerle donattığı kişlerin en
üstün vasıfları, Muhyiddin A`rabi Hazretlerinin "Fütuhatı
Mekkiye" kitabında da bahsettiği üzere, "kibir ve gurur"dur...
Bu gibi kimseler
genellikle kendilerini zamanın en yüksek kişisi olarak görürler... Hatta
dikkatle incelendiğinde, son Nebi Hz Muhammed Aleyhisselâm’dan sonra
gelmiş, en yüksek kişi olduklarını iddia ettikleri dahi tesbit edilir...
İslam topluluğuna bağlı olanların bir kısmına göre, kıyametin kopmasından yüz
veya ikiyüz yıl önce yeryüzünde görülecek ve dünyaya İslamiyetin
yayılmasına sebep olacak; bir çok olağanüstü güçlere sahip bulunacak bir dini
liderin lâkabıdır "MEHDİ"!..
CİNler, aldatıp kendilerine bağımlı kılarak büyüttükleri pek çok kişiye
kendisinin beklenen "MEHDİ" olduğunu ilham etmiş; ve onların
bu sanı ile yaşayıp; çevrelerini de kandırmalarını sağlamışlardır...
İşte konumuzla
bu yönden ilgisi dolayısıyla "MEHDİ ve MEHDİ`lik hakkında"
kısaca bilgi vemeyi gerekli görüyorum...
hf
Mehdî, "tenzih" ve "teşbih" esaslarının
eşit oranda bileşimi olan İslâm Dini`nin "Tevhid"
ilmini ortaya koyan görüşü temsil eder..
Hz. Muhammed
Aleyhisselâm`ın bazı açıklamalarında görüldüğü üzere, “ALLAH”u Teâlâ`nın her
yüzyıl yılda, bir dini yenileyici, canlandırıcı kişi gönderdiği; ve bu
kişinin İslam dini’nin yayılması için görev yaptığı, İslam dinini
benimsemiş olanlar ve tüm mâneviyat ehli kişiler tarafından
Bu kişinin
görevi, gene Rasûlullah açıklamalarına göre, "İslam dinini günün
anlayışına göre izah etmek", dinin eski insanlara ait bir şey
olmadığını onlara anlatmak; ve böylece onların hakikate yönelmesini
sağlamaktır...
"MEHDÎ" adıyla anılan ve Hz.Rasûlullah’ın onikinci torunu olan kimse daha altı
yaşındayken bir kuyuya düşerek boğulmak suretiyle ölmüş olduğundan, aslında
beklenen şahsın bu kimseyle katiyyen bir alâkası yoktur...
Beklenen kişinin
lâkabıdır "MEHDÎ"...
Bazı
açıklamalarında Hz. Rasûlullah’ın "Benim adımı taşıyan bir müceddid
gelir ki..." sözü bazı yorumcular tarafından, bu kişinin adının "Ahmed"
veya "Muhammed" olacağı şeklinde tefsir edilmiştir... Nitekim
yukarıda bahsettiğimiz Kadyanlı Mirza Gülam, adının Ahmed olması
hesabıyla ve CİNlerin de iğfal edişleriyle kendisinin "MEHDİ"
olduğunu sanmıştır...
Bu konuda "İbn
MACE" isimli hadis kitabında epeyce bilgi vardır...
Tasavvuf ehlinin
çok yakından bildiği 2000 yılının hicri tarih müceddidi diye nam salan İmam-ı
Rabbani Ahmed Faruki Serhendi ise "Mektubat" isimli
kitabında "MEHDİ"nin derecesi hakkında şu bilgiyi vermektedir:
"Geleceği
haber verilmiş bulunan Hz. MEHDİ`nin de Rabbi, ilim sıfatıdır...
Bu zât da, Hz.
Ali gibi İsa aleyhisselam`a bağlıdır...
Sanki İsa
aleyhisselam`ın iki ayağından birisi Hz. Ali`nin başı üzerinde, ikinci ayağı da
Hz.MEHDÎ'nin başı üzerindedir..."
İslam
ansiklopedisinde ise, "MEHDİ" lâkaplı beklenen kişi hakkında
özetle şu bilgi verilmektedir:
"MEHDİ`nin
mânâsı, kendisine "ALLAH" tarafından yol gösterilen kişi
şeklindedir... Kelime, geçmişte bazı kişiler; gelecekte de kıyamet öncesinde
gelecek bir kimse için kullanılmaktadır.
Bu kelime ilk
defa olarak Emevi halifesi 2. Ömer için "müceddid" olarak
kullanılıyor ve 2. Ömer , "ALLAH"`ın rehberliğine mazhar
Daha sonraki
devirlerde ise, müceddidlerin birincisinin 2. Ömer olduğu, nihayet 7`inci ve
sonuncusun da, iki görüşe göre, "MEHDİ" veya "İsa" olacağı
İbn-i Haldun`un
"Mukaddime" isimli eserinin
"Fâtıma nesli ve onun hakkında insanların düşündükleri ve bu meseleyi
saran karanlığın kaldırılması" faslında "MEHDİ" lâkaplı
kişi için de şöyle bahsedilmektedir:
"Muhtelif
devirlerde İslam halkının hepsi tarafından genellikle
Zamanın
sonlarında, kıyamete doğru, Rasûlullah ailesinden, dine yardım edecek ve
adaleti muzaffer kılacak bir kimse zuhur etmesi zaruri olarak icabeder; ki
müslümanlar O`na tâbi olacaklardır...
O, müslüman
ülkelerde hâkim olacak ve kendisine "EL-MEHDİ" denilecektir...
Dünya`ya
hâkimiyeti ise, İsa aleyhisselam`ın nüzulü ile birlikte olacaktır...
Mevsuk (sahih)
hadislerle tesbit edilmiş olan, kıyamet gününü diğer alâmetleriyle Deccal`in
zuhuru, ondan sonra vukua gelecektir...
İsa Aleyhisselâm
O`nun ortaya çıkmasından sonra inecek; ve O`nun çıkışından bir müddet sonra
ortaya çıkacak olan Deccal`ı öldürecektir"
İbn-i Haldun
"Mukaddime"sinde
"MEHDİ" ile alâkalı 24 hadisi uzun uzadıya nakledip 6 değişik
şekli ilave ve hepsinin de sıhhatini münakaşa eder... Bu hadislerden 14`ünde
yenileyiciye -müceddide- "MEHDİ" denilmiştir...
Evet, işte "MEHDİ"
hakkında İslam dünyasında düşünülenler, konuşulanlar, bu minval üzere
sürüp gitmektedir.
Keza kıyamet
konusunda da, İslam dünyasındaki genel kanaat, hicri takvimle 1600 yılından
evvel kopacağı şeklindedir... Ki bu da gene birgün Hz.Rasûlullah kendisine
sorulan:
-Kıyâmet
ne zaman kopar ya Rasûlullah?..
Sorusuna:
-Ümmetim
iyi giderse 1000`i geçer!..
Şeklinde
vermiş olduğu cevaptan çıkartılmaktadır...
Keza halk
arasında dolaşan:
"1500`de
varmam, "1600`e kalmam"
Şeklinde
söyleyişler dahi aslında bu hadise dayanmaktadır...
Çünkü yorumcular
2000 rakamının verilmemesinden kıyametin 1000 ila 2000 yılları arasında
kopacağını çıkartmışlardır ki, bu da yaklaşık bir hesapla 1400 ile 1600 yılları
arasına rastlamaktadır.
Nitekim bu hesap
üzerinde duran bazı müslümanlar, her müceddid`in 200 yılda bir gelmesi hesabına
da katarak 7. ve son müceddid`in 1400 yılı başlarında geleceğini ve bunun da
son müceddid olması hesabıyla lâkabının "MEHDİ" olması
gerektiğini ileri sürmektedirler...
Gene bu
çevreler, "MEHDİ" denilen kişinin en yüksek dereceli veli
olacağını; istediği anda dünyanın istediği yerini görebilecek; istediği anda
istediği yerde yönetim gücünü kullanabilecek güçte olacağını İslam
dünyasından küfrü kaldıracağını; daha sonra da, nüzul edcek olan İsa
A.S ile birlikte bütün yeyüzünde tek din olarak İSLAM`ı anlatıp bütün
MEZHEPLERİ kaldıracağını; tarikatları kaldırarak, Rasûlullah Aleyhisselâm`ın
devrindeki inanç sistemini ihya edeceğini söylemektedirler...
Çeşitli yerlerde
ve tarihlerde bazen ortaya çıkıp, bazen de gizlice çevrelerine "MEHDİ"
olduğunu empoze
Öte yandan bu
kişilerin büyük bir kısmı da zaten farkında olmadan CİNLERİN HÜKMÜ
ALTINDA olan kişilerdendir. Ve CİNlerin oyununa gelerek kendilerini
"MEHDİ" sanmaktadırlar. Çünkü ya gördükleri CİN kaynaklı
rüyalar, ya da aldıkları çeşitli CİNNİ ilhamlar onlara kendilerini "MEHDİ"
sandırmaktadır.
Kendilerindeki CİNni
destek ile çevrelerindeki insanları etkileyebilen bu insanlara karşı, ilim
sahibi olmak ile "CİN DUASINI" okuyarak etki alanlarından
kurtulmaktan başka çare de söz konusu değildir, bildiğimiz kadarıyla..
Gelişi
müslümanlarca her an beklenen "MEHDİ"nin kesin geliş tarihine
dair hiç bir delil yoktur ve "DİVAN" ehli hariç, evliyaullah
dahi bu konuda bilgisizdir..
İslami takvimle zamanın 1400 yılını onyedi geçeye yaklaşması, konuyu günümüzde
daha da konuşulur hale getirmiş; ve bu yüzden çeşitli yerlerde kendini "MEHDİ"
sanan kimseler bir hayli türemiştir!.
Günümüzde, esef
vericidir ki, ilimsiz pek çok kişi, kendini sırf CİNlerin aldatıcı ilhamları
yüzünden boş hayallere kaptırarak, "MEHDİ" sanmakta ve çevrelerini de
yanlış yollara sürükliyerek topluca CİNLERİN EĞLENCESİ olmaktadırlar.
Oysa,
"MEHDİ", Rasûlullah açıklamalarına göre, Mekke`de ortaya çıkacak;
sonra Medine`ye geçecek; üzerine bir ordu gönderilecek ve bu ordu tamamiyle
yere batacaktır. Bu olaylar, O`nun "MEHDİ" olduğunun delili
olacaktır..
Aklı başında hiç
bir insan, İstanbul, Ankara, İzmir, Denizli ya da başka bir şehirde oturup
kendinin "MEHDİ" olduğunu iddia etmez!. Şayet ediyorsa, konu ya
psikyatrinin sahasına, ya da CİN tedavicilerinin ihtisas alanına giriyor
demektir..
Bu konudaki
düşüncemize gelince...
Biz, bu konunun
zamana bırakılması; ve "bekle gör" görüşünün tatbik edilmesi
taraftarıyız.. Zira, her hac mevsiminde "MEHDİ" bu yıl ortaya
çıkacak beklentisi içine girip; tüm geleceğe dönük planlarını yapan insanların
yaklaşık yirmi yıldır sürekli hüsrana uğradığını gördük..
Buna rağmen...
Ne aczin dile
gelişi anlamında inkâra sapar; ne de hakkında kesin deliller olmadığı ve imanın
şartlarında bulunmadığı için, tasdik eder;
Şüphesiz ki
zaman, en iyi açıklayıcıdır!.
Kıyâmet alâmeti
olarak bildirilen Deccal’in çıkışı gerçekleşmeden, o devrin müceddidinin kim
olduğunu da kimse bilemez!.
Çünkü, “Müceddid”lik
bâtında görülen bir işlevdir; ve Kutbul irşad gibi bâtınen yapılan bir
yayın sözkonusudur bu görevde... Geldikleri çağın toplumunun anlayışına
göre İslâm Dini’ni anlatan, açıklayan, “Din” anlayışını
geçmişteki eklenti ve hurâfelerden arındıran zâtlarmış “müceddid”ler.. Kendilerini
yaşadıkları topluma açıklamaları gerekmezmiş…
Nitekim, şu an
hicrî 1418’de olmamımıza ve yüzyıl başını 18 sene geçmemize rağmen, -kesinlikle
bu devrin müceddidi gelmiş olmasına rağmen- ortada bir müceddid görememekteyiz
Dünya üzerinde!
Demek ki bu
yüzyıln müceddidi de, -Allah bilir nerede ve ne zaman- gelmiştir ve bâtınen
görevini yapmaktadır… Ama ne yönde ve nasıl?
Ayrıca, “müceddid”ler,
bir ülkeye değil, dünya toplumuna ve dünya yaşamına dönük olarak görev yaparlar
duyduğum kadarıyla...
Halbuki
insanların çoğu siyasi anlamda bir müceddid ve halife hayaliyle yaşamaktalar;
siyasî anlamda İslam saltanatı beklemektedirler benim düşüncemin tersine
olarak!.
İnsanlar İsa
Aleyhisselâm’dan siyasi krallık ummuşlardır; yanılmışlardır; çünkü o kendi
krallığına değil semânın krallığına yani ölümötesi boyutta saltanat sürmeye
davet etmiştir onları.. İnsanlar yanılmıştır O'u değerlendirme konusunda..
İnsanlar
Muhammed Aleyhisselâm’ı da siyasî lider gibi görmek, kral gibi düşünmek
istemişlerdir; yanılmışlardır; çünkü O da insanları gidecekleri boyutun sultanı
olarak yaşamaya davet etmiş ve bu dünyada bir yolcu gibi yaşamaya davet
etmiştir onları..
Rasûlullah
Aleyhisselâm’ın bütün vârisleri dahi, siyasetle ilgilenmemiş ve “Rasûl”lük
yolundan yürüyerek, insanlara ölümötesi yaşama kendilerini hazırlamalarını; “Halife”
olarak bu dünyadan ayrılmalarını tavsiye etmişlerdir…
Bizim tesbitimiz
-yanılıyor olabiliriz ama- böyle!.
hf
Günümüzde
"MEHDİ"lerin sayısında bir hayli büyük artış gözlenmektedir.
Neredeyse her şehirde bir kaç tane "MEHDİ" olduğu hayaliyle
çevresini kandırmakta olanlar vardır; ve üzücüdür ki, bu saf bilgisiz insanlar
kendilerini o kişilerin CİNlerine kaptırmışlardır bir kere!.. Artık
tesirden kurtulmaları çok zordur!..
Bunların kimisi
basın aracılığıyla iyice şişirilerek patlatılmak isteniyor; kimisi de sessiz
sedasız, elde kılıç kıyâm(!) edeceği günün hayâliyle yaşıyor!..
Neredeyse,
kendisine her selâm vereni dervişi sayarak, kendisini onbinlerin
"ŞEYHİ"
Şimdi de işin
ikinci yanından sözedelim...
Önce, o
aradığınız yayının parazitli, çarpık-çurpuk, görüntüsü net olmayan dalgaları ekranınızı
kaplar!.. Sonra seçilemeyen dalgaları ekranınızı kaplar!.. Sonra, biraz daha
yayına yaklaşırsınız, çarpıklıklar kaybolur ve karlı bozuk görüntüler ekranda
yer alır... Ve nihayet biraz ötede net orijinal yayının görüntüsü ile karşı
karşıya kalırsınız!..
Daha önce de
anlattığımız gibi, dünyada oluşan, tüm olup bitenler çeşitli kozmik dalgaların
etkisiyle, aşama aşama meydana gelir... Sıfırdan başlar en yükseğe kadar çıkar,
zirveyi bulur; tekrar inişe geçer ve sıfır olur!.. Sistemin kesin ve şaşmaz düzenidir
bu!..
Her şey dünyada
belirli sikluslar halinde oluşur; belirli devirlerde belirli akımlar ve
eğilimler günümüz tabiriyle "MODA" olur!...
Bize belki 20
yıldır, çeşitli çevrelerden o yıl "MEHDİ"nin çıkacağı söylenirken
cevabımız hep "Hayır" oldu!. Ve de ilâhi lütuftur ki mahcup
olmadık!... Çünkü, yaptığımız araştırmalar "MEHDİ" denen kişinin
çıkışına daha epeyce zaman olduğu yolundaydı...
Öyle iken, niçin
günümüzde daha "Âmentü"nün getirdiklerini ve sonuçlarını idrak
edemeyen; hayali tanrı ve din anlayışı içinde olan kişiler kendilerini "MEHDİ"
zannediyorlardı!..
Bu durumun iki
ana sebebi vardı...
Birincisi,
farkında olmadan CİNlerin hükmü altına girerek ihtiyatsız bir şekilde
olaya kendilerini kaptırmaları ve bu konuda ilmi olmayan kişileri de böylece
peşlerinden sürüklemeleri...
İkincisi
de, orijinalinden önce gelmeye başlayan parazitli yan dalgalar!..
"MEHDİ"lik anlamını ve duygusunu taşıyan yan dalgalar dünya üzerine ulaşmaya
başlamıştır...
Keza "MESİH"iyet
dalgaları da öyle!..
Bu sebeple önümüzdeki
yıllarda çeşitli şekillerde kendilerini "MEHDİ" ve "İSA"
olarak
Bu durum
karşısında insanların kanmamaları ve gerçekçi bakış açısına sahip olabilmeleri
içi bazı belirli ve kesin gerçekleri bilmeleri gerekmektedir...
Başta Kütüb-ü
Sitte denen hadis kitapları olmak üzere pek çok eserde ittifak halinde, Hz.
İSA`nın yeryüzüne geri geleceği bildirilmektedir. Ve bu geliş Hz. İSA
tarafından, o devirde yapılan açıklamaya göre 2000 yıl sonra olacaktır...
Bu arada
dikkat!...
Hz. İsa eğer
2000 yıl sonra geleceğini söylemiş ise, ve bunu ölmeden önce söylemişse, 33
yaşında yani milâdi 33 yılında söylemiş olur ki; bu olayın gerçekleşmesi de
2033 yılını bulur; anlamına gelebilir.
Hz. İSA yeryüzünde ortaya çıkmadan önce "DECCAL" ismiyle
işaret edilen ve olağanüstü sayısız güçler ortaya koyan bir varlık insanlık
için büyük bir fitne olacaktır...
Kendisinin
“TANRI” olduğunu; göklerden geldiğini; yıllardır beklenen, insanlığın
"RABBİ" olduğunu belirtecek bu varlık yeryüzünde 40 gün kalacak ve bu
sürenin sonunda yeryüzüne inecek olan Hz.iSA tarafından öldürülebilecektir!..
Hz. İSA
yeryüzünde 40 yıl yaşayacaktır. Bu 40 yıllık sürenin 9-11 senelik süresi de MEHDİ
ile birlikte geçecektir.
Yani, "MEHDİ"
ömrünün son 9-11 senesini İSA Aleyhisselâm`la birlikte geçirecek ve
ondan sonra ölümötesi yaşama geçecektir.
Deccal da, "MEHDİ"
lâkaplı kişinin ömrünün son 9 veya 11 sene öncesinde ortaya çıkacaktır.
Rahmetli hocam, (Medine`li veya Beykoz`lu da denilirdi) Hacı Osman
Efendi, 1963 yılında bana şöyle demişti:
-MEHDİ`nin
yıldızının doğmuş olduğunu yaklaşık şu kadar yıl önce Kahire gazeteleri
yazmıştı, Mısır`lı müneccimlere atfen... O şimdi aramızda(dünyada) büyüyor..."
Bütün bu
bilgiler ve yazamadıklarıma dayanarak görüşüm odur ki...
Allah'ın sünneti
olduğu üzere, önce insanları ALLAH'a inanmaya, O'nun SONSUZ - SINIRSIZ TEK
olduğuna; tapınılacak bir TANRI olmadığına, her türlü, şekil, renk, ışık ve bu
tür kavramlardan münezzeh yüce bilgi ve güç sahibi evrenüstü, enerji üstü bir
kavram olduğuna işaret edip uyaracak olan "MEHDİ" lâkablı kişi
çıkacak.
Arkasından da bu
anlayışın imtihanına tâbi tutulmak üzere insanlar, DECCAL ortaya çıkacak; ve
insanların asırlardır tapındıkları gökyüzündeki TANRISI olduğunu bildirecek ve
onları kendine tapınmaya, kendi TANRI'lığını
"MEHDİ"nin
açıkladığı ALLAH kavramını idrâk etmiş olanlar, bu gerçeği farkettikleri için,
ne kadar olağanüstü olaylar ortaya koyarsa koysun, DECCAL lâkablı TANRI"lık
iddiasındaki varlığa inanmıyacaklar ve Hazreti Muhammed'in Kur'ân-ı
Kerîm ile bildirmiş olduğu esaslara bağlı kalarak ölümötesi yaşama
geçeceklerdir.
Kur'ân-ı
Kerîm'de "İHLAS" sûresinde açıklanan "ALLAH"
kavramının mânâsını anlamamış; kafasında yarattığı bir TANRI'ya "ALLAH"
ismini etiketliyerek yönelen insanlar ise, tasavvurlarındaki gökte bir yerde
yaşayan TANRI'larını karşılarında bulunca, hemen O'na koşacaklar ve sonuçta,
kendilerine yapılan uyarıya kulak vermemenin cezasını büyük bir hüsran ile
alacaklardır.
MEHDİ`nin ortaya çıkmasından önce, 3. dünya savaşının olacağı, Avrupa da taş
taş üstünde kalmayacağı; bunlardan sonra "MEHDİ" lakaplı
kişinin bir Hac sırasında Mekke`de Ricali Gaybın ısrarları
üzerine ortaya çıkacağı; sonra Medine`ye geçeceği; orada üzerine Şam
tarafından bir ordu gönderileceği ve bu ordunun Medine yakınlarında
tümüyle yere batacağı; ve O, İstanbul`da iken DECCAL`ın
ortaya çıkacağı; çeşitli değerli kaynaklarda anlatılmaktadır...
Dolayısıyla MEHDİ`nin
Mekke`de ortaya çıkmadan önce; Avrupa, Amerika, Rusya
ve Ortadoğu`da çok büyük siyasi değişiklikler ve savaşların beklenmekte
olduğuna işaret edilmektedir.
Kısacası bu
olayların başlanıcı, nereden bakılsa, en yakın 2000`li yılların başlarına doğru
uzanmaktadır...
Zaten astrolojik
veriler de Uranüs`ün 1996`da Kova burcuna geçişinden sonra önemli
olayların başlamasına dikkati çekmektedi... Keza, yaklaşık aynı tarihlerde, Plüton`un,
Yay burcuna gireceği de dikkate alınırsa, ne gibi önemli olaylarla
karşılaşılacağı konunun ilgilileri tarafından görülebilir...
Evet. bu sürenin
böylesine yaklaşması kendini "MEHDİ" veya "İSA"
Aleyhisselâm gibi düşünenler çıkmasına yol açacağı gibi, sahte DECCAL`lar
çıkmasına da sebep olacaktır.
Hz.
Rasûlullah’ın bir açıklamasına göre, gerçek DECCAL çıkmadan önce 30`a
yakın sahte DECCAL ortaya çıkacak ve bunlar kendilerinin "PEYGAMBER"
olduklarını iddia edeceklerdir...
Bu da her
orijinalin öncesinde ve sonrasında yan dalgalardan oluşan sahtelerin ortaya
çıkacağına işaret etmektedir...
Yukarıda bir TANRI;
veya "ALLAH "ı âdeta bir "GÖK TANRISI" gibi
DECCAL`a karşı insanların kendilerini koruyabilmelerinin tek yolu ise Hz. MUHAMMED`İN
AÇIKLADIĞI "ALLAH"`ın ne olduğunu iyi idrak etmeleridir...
Kur`ân-ı Kerim`in tarif etmiş olduğu "ALLAH "ın ne olduğunu idrak
etmemiş olanlar ise bir sahte "TANRI"nın kurbanı olmakla
yüzyüzedirler bizim görüşümüzce!..
Herkes,
Hz.Muhammed’e tâbi olup yolundan gitmekle mükelleftir ;kendi yararı
için...Bunun dışında hiç kimseye tâbi olmakla mükellefdeğilsiniz...
Herkes kendi
ilmi ve aklı kadarıyla kendi yolunu çizecek ve sonucuna da hiçbir mâzeret
gösteremeden kendisi katlanacaktır...
Bu konu sizin için
ne kadar önemli ise , ona göre değer ve zaman verip ona göre de yolunuzu
çizersiniz...Kimsenin kimseye tâlimat verme veya din koltuğunu kullanarak
hükmetme hakkı ve yetkisi yoktur...
Artık şunu iyi
bilin ki...
Günümüzde bir
takım insanlar hâlâ bir müceddit, bir MEHDİ, bir kurtarıcı bekliyorlar; gelip
kendilerini kurtarsınlar diye...
İşte bu sebeple,
beklentileri bırakıp, herkes kendini geliştirmeye ve hazırlamaya
baksın... Öbür boyuta geçiş, beklentilerimizden çok daha yakın
bizler için!.
Önemli olan
mertebe isimleri değil, yaşamının kendini tatmin etmesidir...
İsimler daima
perde teşkil etmektedir müsemmâya!..
BAZI
VELİLERİN "MEHDİ" SANILMALARI
Ancak
burada, sırası gelmişken, bir konu üzerinde daha durmak istiyorum...
Gerçekten CİNlerle
ilgisi olmayan, bazı büyük velilerin yolunda ve onların koruması altında
yetişen kişlerde de "MEHDİ"lik anlayışı ve zannı meydana
gelmektedir... Peki, CİNlerin etkisi olmadığı halde ve korumada
bulunmalarına rağmen nasıl olup da bunlar kendilerini "MEHDİ"
zannetmekte ve çevrelerindekilere o zannı verebilmektedirler...
Tasavvufta,
kişinin devam ettiği yolda ilerlemesi sırasında rastladığı ve geçtiği bazı
haller vardır... Meselâ "Makamı Gavsiyet", "Makamı
Hızır", "Makamı MEHDİyet" gibi...
İşte bu yolda
ilerleyen kişi, ehlince bilindiği gibi, bu makamdan geçerken, kendisine o
makamın özellikleri yansır... Ve o da aynen kendisine yansıyan güneş ışıklarını
çevresine aksettiren ayna gibi, bu defa kendisini ışık kaynağı zannetmeye
başlar...
İşte bu durumda
olan kişiler, bulundukları yerin verdiği zevk dolayısıyla da bazan uzun bir
süre oradan ayrılamazlar ve kendilerini makamından geçtikleri kişiler sanmaya
başlarlar... Keza, çevresinde hakikatı henüz tam anlayamamış olanlar da onu,
makamından geçtiği kişinin hakikatı sanmaya başlarlar...
Bu durumda olan
kişi
hf
Deccal devrinde olacakları söylenenlerin neredeyse hepsi gerçekleşmiş… İnsanlar, cennet
diye cehenneme davet ediliyor; cehennem cennet gösteriliyor; cennetse
cehennem!…. Ve hâlâ daha, DECCAL bekleniyor!.
Dünya
Mehdî’lerden geçilmiyor, belki de bunlardan biri gerçeği; biz hâlâ eli
kılıçlı beyaz atlı Mehdi gelip yeldeğirmenleriyle savaşacak beklentisi
içindeyiz!
Acaba gerçek
Mehdi ya da nezir veya her ne isimle anılırsa anılsın o işlevde biri, böyle bir
dünyada elinde kılıçla ortaya çıkıp yeldeğirmenleriyle savaşacak kadar salak
bir savaşçı olabilir mi!.
Beyni iflas
etmiş, düşünmesini unutmuş, emir-komuta ile denilenleri yayan yaşayan ölüler
olan zombiler arasında kalmış beyin sahiplerine, iman ehline, Allah güç
kuvvet, direnç, sabır ve yürek ihsan buyursun… Gerçekleri idrâk ettirsin.
hf
Mekân
kavramı, Güneş sistemi dışında, galaksiye uzanır...
“Din”deki bunun
dışında kalan tüm tanımlamalar varlıklar ise tamamiyle BOYUTSALDIR!...
Esasen bizim
kullanmakta olduğumuz "KOZMİK" kelimesi dahi günümüzdeki kullanım
şekliyle, “BOYUTSALLIĞI” ifade içindir... Yoksa kasdımız, bu kelimenin orijinalinden
gelen "Evrene ait" anlamında olarak “mekân” ifade eder bir anlam
değildir...
hf
Dünyadayken,
yaptığının cezasını çekmeye başlama sisteminin adı Kur’ân dilinde “MEKR”dir!.
Erkekse, günü,
yatakla-işi; kadınsa günü, yatakla-mutfak arasında geçer!… Yarın âhırette
kendisine hiç bir yarar sağlamıyacak dünya işleriyle ömrünü tüketir!… Hatta
dünyası eskisinden daha da mâmur olur; ki bu da “MEKR”in sonucudur!…
Ne varki, o kişi
bunu bir türlü değerlendiremez, “Allahtan” lânetlenmiş (uzaklaşmış) olduğunu
farkedemez; ve hatta temiz kalpli(!) bir insan olduğu için Allahın kendisini
nimetlere boğduğunu sanır!… Söylenir, anlamaz!.. Rahmet üzerine yağar, fakat
içine nüfuz edip, tesirini icra etmeden, üzerinde kurur gider!..
“Allah”
adıyla işaret edileni idrak ve günlük yaşamda, O’nun bakışıyla yaşamak
kavramından ne kadar uzak olduğunu; başta “kader” olmak üzere, imana
taalluk
Bilmiyerek Allah
Rasulü’ne uzatılan dil; kişinin tüm basiretini kör eder!…
Bilinçsizce
Allah velisine uzatılan dil, kişinin tüm velâyet nurlarından mahrum kalması
sonucunu getirir!…
Bu sonucu da bir
başkası ona hazırlamayıp; yalnıca kendi kendisini cezalandırmaktadır sistem
gereği!.
“Mekr”,
insanın, taklitte olduğu halde, kendini tahkik ehli olarak zannetmesinin
adıdır!.
Önemli olan, “mekr”e
uğramamaktır!…
Zira uğradıktan
sonra, bundan kurtulabilmek fevkalade ender sayıda insana nasip olabilen bir
nimettir… Çünkü yanlış yanlışı getirirken, arada doğruyu farkedebilmek, son
derece güç bir iştir…
Bunu şöyle de
izah edebiliriz…
Beyinde, ilgili
konudaki hücreler arasında bir faâliyet vardır; ve bu faâliyet zaman içinde
kendi doğrultusunda yayılır ve genişler… Dolayısıyla da yanlış günden güne
artar!. İşte bu gelişme ortamında iken, insanın İlahi bir zorlama olmaksızın,
düzen değiştirmesi fevkalâde güçtür!…
O sebepledir ki,
bizler düşüncelerimize hâkim olmak; ve hangi konu içinde olursak olalım, o
konuya Allah gibi bakmak ve değerlendirmek; ya da en azından, iman
esasları noktasından o konuyu ele alarak değerlendirmek zorundayız.
Bir insan, iman
bilgisini, iman esaslarına imanın gereği gibi yaşam, hâline dönüştürmedikçe,
“mekr” belâsından kendisini kurtaramaz!.
hf
PARAnın
MEKR olmasından daha büyük MEKR nedir bilir misiniz?
En büyük MEKR
nedir bana göre onu söyliyeyim size...
İLİM dir!.
Allah yoluna baş
koyan insanlar için,
Allah yolundayım
diyen kişi
Bilebildiğim
kadarıyla arzu ederseniz onu anlatmaya çalışayım...
İlim sahibi olan
kişi çevresindekilere o ilmi naklederken...
YALAN
SÖYLİYEBİLİYORSA sıkıştığında...
DEDİKODU
yapıyorsa...
İnsanlar
arasında birleştirici değil gruplaştırıcı, ayırıcı oluyorsa...
Çevresindekiler
ilmin vakarına değil laubaliliğe ve şaklabanlığa dönük
Kendisi ilmin
gereğini yaşamıyorsa...
O ilimle
insanların hizmetinde değilİ onlara hükmetme ve kendini tatmin etme
mesabesinde ise...
Derim ki ben
AHMED HULUSİ olarak o kişi İLİM MEKRİNE UĞRAMIŞTIR: bunun farkında
değildir.
Dostlarım bilin
ki MEKRin en şiddetlisi İLİM MEKRİDİR!.
İLMİN MEKR oluşu
ne demektir?...
İsterseniz bu
konu üzerinde duralım biraz...
Allah Rasülü’nün
açıklamasına göre ilim esas olarak ikiye ayrılır... Din ilmi ve Tıb
ilmi...
Tıp ilmi insanın
sağlıklı yaşamı için gereklidir... Din=sistem ilmi ise
insanın içinde yaşamakta olduğu ve yaşayacağı boyutları
farkedip değerlendirebilmesi içindir...Yani ilim tahsili bu
ikisine dönük olur...
Ancak bu
ilimlerle uğraşanların amaçları farklı farklıdır...
Kimi bu
ilimlerle uğraşır, para kazanmak için... Kimi isim yapmak nam
kazanmak için...Kimi de varlığın ve kendinin hakikatını anlamak için...
“Din ilmi”,
bildiğimiz bütün ilimleri kapsamına alan genel isimdir.
Hangi
ilimle uğraşılırsa uğraşılsın, sonuçta Allah adıyla işaret edilenin
yaratmış olduğu SİSTEM ve DÜZEN ile ilgili birşeyler öğrenilmektedir...
Hangi ilimle
uğraşılırsa uğraşılsın, sonuçta Allah adıyla işaret edilenin yaratmış
olduğu SİSTEM ve DÜZEN ile ilgili birşeyler öğrenilmektedir...
Şimdi varlıktaki
canlıları bir düşünün... hepsi birbirinin yararına dönük olarak
çalışmakta ve yaşamaktadır, ister bunun farkında olsun ister olmasın...
Bu mahlûkat
içinde istiyerek verme özelliği olan tek tür ise İNSAN türüdür...O
başkalarına bir şey kazandırmak için karşılıksız verebilmek
yetisine sahiptir...
İnsanın bu
karşılıksız verebilme özelliği, Allah için verme diye tanımlanmıştır...
Bir insan,
ilmini insanlarla karşılıksız olarak paylaşmıyorsa; para, pâye, ünvan,
saygı vs. vs. bekliyerek onlara açıklıyorsa o kendi hakikatına
yazık ediyordur!.
Gerçek ilim
adamı, yağmur gibi herkesin üstüne yağar... Bir kısım insanları
kendine seçip onlara açıklayıp, diğerlerinden esirgemez...
Yalan söylemez;
dedikodu yapmaz, insanları arkalarından çekiştirmez; gıybet
etmez; iftira kavramını bilmez!.
İlim sahibi
bilir ki, herkes her şeyi FITRATI kadarıyla
değerlendirebilir; dolayısıyla kimseyi kınamaz, küçük görmez!.
Dini dedikodu;
dedikoduyu din edinmez!.
İlim, insanın
öncelikle kendi araştırmacılığını ve gerçeği bulma arzusunu
tatmine yönelikse, çıkar için tahsil edilmiş olur..
Ben 35 yıldır bu
ilimle uğraşıyorsam ve daha yaşadığım kadar uğraşacaksam nasipse;
bunu sırf kendim için yapıyorum; öğrendiklerimi de kendime
saklamayıp, karşılıksız olarak tüm insanlıkla paylaşıyorum..
Bunlar doğru
veya yanlış olabilir ama benim çalışmalarımın mahsulü budur
işte!.
Ama bir kişi
elde ettiği bilgileri nakde tahvil ediyorsa bir kişi bu onun için
biraz sorun getirecek demektir sistem gereği!.
Şimdi bir kişi
kendini bilgili görüp, âlim sanıp, diğer yandan da yalan
söylüyorsa, dedikodu yapıyorsa, insanlarla uğraşıyorsa, gıybet ediyorsa,
pâye bekliyorsa, o kişi ilim yollu MEKRE uğramış demektir!.
İlim
sahibi SİSTEMİ ve FÂTIR’ı bildiği için bunların hiç birini
yapmaz!.
Birleştiricidir;
parçalayıcı-bölücü değil!.
Hoşgörülüdür;
azarlayıcı değil!.
Herkesi inancı
gereği davranışlarda serbest bırakır; zorlayıcı değil; iş ki başkalarına zarar
verici olmasın!.
Evet dostlar...
Yaşamımıza bakalım...
Hayatımızda, hiç
yalan söylemediğimiz kaç kişi var?
Hiç dedikodusunu
yapmadığımız kaç kişi var?
Hiç gıybetini
yapmadığımız kaç yakınımız var?
Öyle ise soralım
kendimize ne kadar dürüstüm, diye...
Kişisel
çıkarları için yaşayan ve en yakınlarına bile yalan söyliyecek kadar enteresan
bir yaşam süren bizler...
Alim miyiz?...
Evliyadan mıyız?... Mertebemiz nedir?... Ne bekliyoruz hayattan?...
Gerçekçi olmak
çok zordur!...
Kendini
aldatmamak ise hiç kolay değildir!.
Kim olursanız
olunuz, lûtfen gerçekçi bir şekilde mercek altına koyup seyrediniz kendinizi...
Ne kadarıyla kendiniz için yaşıyorsunuz; ne kadarıyla
çevrenizdekilere birşeyler kazandırmak ve bunu karşılıksız yapmak için
yaşıyorsunuz?
hf
”Mekr”
ateşini söndürecek tek unsur ise iman esalarına göre yaşamı değerlendirmek
ve geçmişteki yanlışlarına tevbe edebilmektir.
Hiç bir iyilik “ceza”sız
kalmaz!.
Hiç bir yanlış
da karşılıksız kalmaz!.
Kimse, yaptığı
yanlıştan dolayı nasıl cezalandırılmış olduğunu pek farketmemektedir!
Zira, yanlış
yapan, yaptığı yanlıştan dolayı cezalandığını farketse, ya da etrafındakiler
anlasa, bu defa zorunlu inanca kapı açılacaktır!… Oysa, sistem, kimsenin dünya
hayatı içinde, kolay kolay yaptığı yanlışların cezasını çektiğini anlamaması
üzerine kurulmuştur!. Artık o kişi taklidi din anlayışıyla yaşar
ve tüm uğraşısı dünyada bırakıp gideceği şeyler olur!.
“Mekr”i kesen
tek şey kişideki “tevbe-i nasûh”tur!.
Bunun da
işareti, kişinin, “Allah Rasûlü”nün yolunda yürümeye başlamasıdır…
hf
Ruh-u
Muhammedî ya da Ruh-u Âzam ismiyle
işaret edilen orijin ilk varlıktan O’nun ilminde-O’nun enerjisiyle-kudretiyle
meydana gelmiş nur yapılı varlıklardır.
Işık
kuantlarından yani Nur’dan varolmuştur.
“Melek”
kelimesi” ,melk”ten gelir ki , “güç,kuvve” anlamınadır.”ALLAH”ın
kuvvede mevcut özelliklerinin-esmâsının-açığa çıkması ile oluşan birimler
anlamınadır.
Bu itibarla ;Melekler,
“ALLAH” Rasûlleridir!
Melâike varlığını
“ALLAH”ın “Esmâ-ül Hüsnâ”sından alır! “ALLAH”’ın isimleri yani
Esmâ-ül Hüsnâ,(güzel isimler) mânâlarını ortaya koymaya başladığı anda oluşan
mânâ varlıklar “melek” adını alır.
“Melek” ler de
insanlar gibi “esmâ terkipleri”dirler!..Tek bir ismin açığa çıktığı
birimler değil!...
Yani,
"melek" denen varlıklar da ana yapılarının mâhiyeti itibariyle
"ALLAH" isimlerinin bir bileşimidirler... Ne var ki, bileşimlerinde
bir veya bir kaç ismin mânâsı büyük ağırlıklı olarak açığa çıkmaktadır...
Belirli çok çok
yüksek frekanslardır,titreşimlerdir!
Melekler aslında
, orijin yapı olarak sûretsiz ve şekilsiz varlıklardır.Ancak meleğin ,işlevi ve
bağlantılı bir frekansı vardır! Ve bu titreşimlerin ihtiva ettiği
anlamlar sözkonusudur.
İnsan bedeninde
nasıl bir karaciğer, canlı ve bilinçli olarak yapısının özelliklerini ve
gereğini ortaya koyuyorsa; ve öte yandan bedeninin diğer organlarıyla da
birleşerek, beden dediğimiz üst yapıyı oluşturuyorsa; ve bu bedenden de
bedenüstü bir varlık olan "İNSAN ŞUURU-BİLİNCİ" meydana
geliyorsa;
aynı biçimde
atomaltı ve atomüstü boyutun kendine özgü canlı-şuurlu varlıklarından oluşan
sistemik, galaktik ve galaksiler bileşiği "CANLI BİLİNÇ SAHİBİ"
özgün varlıklar da sözkonusudur ki, bunların da dini terminolojideki adı "MELEK"lerdir!..
Melekler nur
yapılıdır.bunu bugünkü dille ifade etmek gerekirse, enerji kökenlidir diyebiliriz.
Herşey enerjiden
meydana gelmiştir dendiği zaman , burada bahsedilen enerjidir!
Enerji ,”ALLAH”ın “kudret” vasfının kuvveden fiile çıkması halindeki
adıdır.Yani “Nur”dur.
”Nur”diye
bahsedilen şey “salt enerji”dir.Bu bilinçli enerji(kudret),-kozmik
bilinç- evrende var olan herşeyi kendisinden meydana getirmiştir.
Bir diğer ifade
ile, bu kâinatta var olan herşey , O “RUH” adlı meleğin
gücünden“O”nun ilmiyle meydana gelmiştir!
Varlıkların tüm
nesneler,yani kesitsel algılama araçları ile algılayabildiğimiz veya
algılayamadığımız ; tesbit edemediğimiz ama akıl yollu varlığını
Esasen yaşamda
varolan her şey, “CAN”lılığını ve “BİLİNCİNİ” bahsetmekte olduğumuz
“MELEK”lerden alır..
Kâinatta yaygın
ve de evrenin hammaddesi varlıklar da “MELEK”ler…
“MELEK” denilen
varlıkların yapısının anacevheri, foton türlerinden bir yapıdır. “NURÂNİ”dir
yapıları…
Hatta bir diğer
ifade ile şöyle izaha çalışayım.
Biz sayısız
türden ışınları incelerken, aslında “Melek”lerin orijin yapısını incelemekteyiz
ve bunun bilincinde değiliz!..
Bilgisayar
kelimesiyle işaret ettiğimiz yapının varlığındaki atomlar ve ışık kuantları,
nasıl bir boyutsal derinlik ve öze işaret ediyorsa; “insan” veya “hayvan” veya
“cin” dendiğinde de, onların alt yapısını oluşturan öze, cevhere, alt yapıya “MELEK”
denir..
Bu yüzdendir ki,
insan ve cin ve hayvan denilen tüm varlıkların orijini tümüyle meleklerdir..
Meleklerin
varlığı da “nur”dur ;Dolayısıyla, meleklerden meydana gelmemiş hiç
bir şey yoktur!
Atomüstü boyutun
tüm birimleri gerçekte “melek”diye anlatılmak istenen boyut
varlıklarıdır.
“İnsan” denen
varlığın aslı,orijini de melektir
İnsanlar,
Cennete meleki yapıya dönüşmüş olarak gireceklerdir.
“Genetik yapı”
dahi bir melek kökenli yapıdır
Cin veya
bunların insanları saptırıcı türü olan şeytanların, iblis’in orijin hammaddesi
de melektir!
Cehennem
varlıkları olup “zebâni” adıyla tanınanlar da “melek”tir!
Maddenin aslı
melektir!
"Melek"
dendiği zaman iki tür yapı anlayacağız;
Birinci tür yapı; Evren`de ve içinde bulunduğumuz sistemde var olan her şeyi meydana
getiren, bu günkü tanımıyla, kuantsal kökenle açığa çıkan yapıdır... "Melk"
kökünden gelen melek, kuvvet, enerji yapı anlamındadır.
Bildiğimiz gibi
enerjinin yoğunlaşması ile kuantlar, mezonlar, nötrinolar, nötronlar. elektron,
pozitron, atom ve atom bileşiklerinden, atom moleküllerinden oluşan maddeler...
Evet!... Biz,
her hangi bir madde, dediğimiz zaman, bu madde, beş duyu verilerine göre,
maddedir!.. Yani, "görece madde"dir!.
Bugün modern
bilim tesbit etmiştir ki, gerçekte madde diye bir şey yoktur!. Beş duyu
dolayısıyle, biz maddenin varolduğuna hüküm veriyoruz.. Oysa gerçekte,
evrende var olan her şey, çeşitli dalga boylarındaki mânâlardan ibarettir.
Her ne kadar
1900`lerin başına kadar, koyu bir maddecilik, "madde vardır, ötesi yoktur"
görüşü hâkim olsa da , dünya üzerinde, 1910`lardan, 1920`lerden, bilim
dünyasında başlayarak günümüze gelen bilim seviyesi artık, madde diye bir şeyin
var olmadığını, sadece, bizim beş duyumuzun maddeyi bize var gösterdiğini,
esasında madde denilen her şeyin atomlardan ve atomların da ışık kuantlarından,
çeşitli dalga boylarından var olduğunu gösterdi...
İşte var olan;
Dünya üzerinde ve Evrende var olan her şeyin meleklerden meydana gelmesi demek,
bu dalgasal yapı ve atom altı boyutun, ışınlarından ve kuantsal enerjiden
meydana gelmesi demektir...
Yalnız, burada
çok önemli bir husus var. Burayı hiç bir zaman gözden kaçırmamak gerekir...
En azından,
olaya basit bir şekilde baktığımız zaman, evrenin tüm katmanlarında, boyutlarda
geçerli olan bir "sistem" görüyoruz.
Her boyutun, her
katmanın kendine has bir "sistemi ve düzeni" var!.
Kısaca, evrende kaos yok, kargaşa, karmaşa yok!. Belki, sistemin ve düzenin
getirdiği, gerekçesini henüz farkedemediğimiz lokalize kaoslar var; ya da bize
öyle geliyor ki gerçekte o da sistemin bir parçası!. Her şey bir sistem içinde
doğuyor, büyüyor, ölüyor!. Yok olmuyor, bir başka şekle dönüşüyor!. "Yok"
olmuyor, yani, yok olma diye bir şey evrende yok!. Çünkü zaten "yok"tan
varolmuş ve aslı yok olan, hiç bir zaman "var" olmadı ki,
"yok" olsun!. Bu da bir sistemin sonucu; sistem ise bir
bilincin ifadesi...
Maalesef, batı
bilim dünyasının çok iyi bildiği bu gerçekleri, henüz Türkiye`de bilen adam
sayısı parmakla gösteriliyor. Ve... Bugün ilim, artık Batı`dan geliyor... Güneş
dünyaya batıdan doğuyor(!).
Şu anda biz,
"madde var" diyoruz!...
Bilim dünyası
diyor ki:
"Madde diye
bir şey yok, bu gözle gördüğümüz, içinde yaşadığımız her şey bizim
hayâlimizden, şuurumuzun oluşturduğu hayâlden ibarettir!.."
Bu varlıkta
gördüğümüz her şey, enerjiden, enerjinin yoğunlaşması ile meydana geldiğine
göre, demek ki bu varlıkta olan her şey, dinî tâbirle meleklerden
meydana gelmiştir!. Her şeyin aslı melektir!...
Cüz`i mânâda,
zerresel mânâda, senin şu vücudun, trilyonlar kere trilyonlarca meleklerden
meydana geldiği gibi, çeşitli katmanların yoğunlaşması ile meydana gelen
ayrı melekler vardır. Bunu şöyle izah edelim:
Sizin vücudunuz,
sayısız hücrelerden meydana gelmiştir... Bu hücreler değişik terkipler şeklinde
bileşimler meydana getirerek, bir karaciğeri, bir kalbi, bir mideyi, bir beyni
meydana getirmiştir. Karaciğerin görevi ayrıdır, karaciğerin kendine has bir
bilinci vardır. O bilincin meydana getirdiği karaciğerin bir çalışma sistemi
vardır. Kalp böyle, beyin böyle, mide böyle... Her bir organın kendine has bir
bilinci vardır...
Ama, bizim
beynimizde oluşan bilinç, buralardaki bu bilinç türlerini algılayamaz. Çünkü
onu algılamak için, gerekli açılıma, gerekli kapasiteye sahip değildir... Bunu,
basit olarak şöyle izah edelim:
Gözünüz, şu sehpayı
görür; ama şu odada, şu salonda boşluğa baktığı zaman bir şey görmez. Halbuki
şu odada, şu anda belki milyonlarca ses ve milyonlarca görüntü dalgası var.
Ancak bu odada
mevcut olan milyonlarca ses ve görüntüyü, ancak o dalgaların dalga boyuna ayarlı,
bir televizyon veya radyo ile tesbit edebiliriz!.
O dalga
boylarını kulağımız ve gözümüz almaz!. Çünkü gözümüz, santimetrenin on binde
dördü ile on binde yedisi arasındaki dalga boylarını alabilecek kapasite ile
kayıtlıdır, sınırlıdır...
Kulağımız ise,
16 ile 16.000 hertz arasındaki dalgaları alabilme kapasitesiyle sınırlı ve
kayıtlıdır!...
Bu ikisi
arasında çeşitli mânâlar ihtiva eden, milyarlar ve milyarlarla dalga boyu var
olmasına rağmen, biz bunlardan gâfil yaşıyoruz...
Burada şu hususa
dikkat etmeliyiz!..
Biz, ilkel
bir şartlanma sonucu olarak, sadece beş duyu verilerini var
Bundan yüz sene
öncesine kadar böyle düşünülebilirdi; ancak günümüzde bu tür fikirler geçersiz
sayılmaktadır!. Çünkü, göremediğimiz bir çok şeyin varolduğunu kesinlikle
biliyoruz artık...
Kesinlikle,
tutamadığımız birçok şeyin, varolduğunu biliyoruz!. Duyamadığımız pekçok şeyin
mevcûdiyetinden haberimiz var; ne çare ki, bunlarla iletişim kurma imkanımız
yok!.
Din bize, 1400 sene öncesinden, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın
ağzı ile bu gerçeği sanki şöyle haber veriyor:
"Sizin,
hücresel yapılı bir bedene sahip olmanız gibi; ışınsal bedenli yapıyla meydana
gelmiş cinlerin var olması gib; bunun ötesinde, ışık kuantlarından, yani Nur`dan
varolmuş melekler de vardır!. Ki, evrende, bünyesinde bunları
barındırmayan, bunların varlığından meydana gelmemiş hiç bir nesne yoktur!.
Evrende var olan
her birim-nokta, bu ışık kuantlarından meydana gelmiştir. Yani, meleklerden
meydana gelmiştir!. Ve bunlar, evrendeki mutlak bilinçten gelen bir şekilde,
yapısal özelliklerine göre bilinçli birimlerdir!.
hf
“Melâike”
kelimesi çoğul bir kelime!
Bunun aslı,
orijin mânâsı “MELK” yani “kuvvet” anlamında...
Allah'ın
kuvvetlerini ulaştırıcı varlıklar; veya Allah'ın kuvvetlerinin ulaşması, İlâhi
kuvvetler, anlamında anlaşılıyor!. Her kuvvede bir mânâ!..
REFİK-İ
A’LÂ
"Refîk`i
a`la" da gene semâ meleklerinden olan
mukarreb meleklerdir.
Refik-i Âlâ
,"ALLAH" isminin anlamına yakîn kazanmış birimlerdir...
Çeşitli âlemlerden!.
hf
Meleklerde
öyle sınıflar vardır ki, meleklerin içindeki bu sınıfların bir kısmı, "insan`a
secde" emrini almamıştır!.
Buna karşın,
"Adem`e secde edin!." şeklindeki Allah`ın hükümlerine tâbi olan
yeryüzü melekleri vardır; ki bunların hepsi de Adem`e secde etmişlerdir.
Fakat,
"Adem`e secde edin" emrini almamış, Adem`e secde etmesi mümkün
olmayan melekler de vardır!.. Bunlara, "Alûn" denilir... Yani,
"Makam-ı illiyin" diye bildirilen, o yüce makama has
meleklerdir, varlıklardır.
Bu melekler
öylesine büyük, yüce ve azâmetli varlıklardır ki, basite indirgeyerek bir
misâlle anlatmak gerekirse..
Senin şu
varlığında, yapında, beynindeki bir hücre neyse, bizim tüm güneş sistemi de
onun varlığında basit bir nokta hükmündedir. Bunu anlayabilmek için, senin
Galaksideki 400 milyar yıldızlık muazzam bir varlığı hafsalanın alması lâzım!
hf
Ölüm-dönüşüm
görevlisi olan melektir.
Vehimler
üzerinde tasarrufu olan melektir!
“MELEKLER” canlı-cansız diye göresel bir biçimde ayırdedilen her şeyin
aslını ve orijinini meydana getirdikleri gibi; ayrıca çeşitli ölçülerde ve
boyutlarda canlı-bilinçli varlıklar olarak da mevcutturlar..
Meleklerin insanlar
üzerinde nasıl tasarruf ettikleri çok merak edilen bir konudur..
Meselâ Azrail
isimli canlıların “ölüm”üne vesile olan melek... Sorulur ; Tek midir, çok
mudur?... Bir anda sayısız canlıyı nasıl öldürür?...
Bunu basit bir
misâl ile açıklamaya çalışayım.. Uranüs’e gitmekte olan gök aracı, NASA
merkezinden gönderilen radyo dalgaları ile yönlendirilmekte veya çeşitli
işlevlere hazırlanmaktadır..
Bunun gibi
yörüngemizdeki sayısız uydular, hep NASA merkezi tarafından gönderilen radyo
dalgaları ile yöneltilmektedir...
İşte, Azrail
isimli melek de, yaydığı dalgalar ile, beyinlerdeki bir tür kontağı etkilemekte
ve “ölüm” denilen beynin durmasını oluşturmaktadır... Nasıl, NASA`nın
bir merkezden yaptığı yayın aynı anda binlerce uyduya ulaşıp hükmünü icra ediyorsa,
Azrail`in yaptığı yayın da, aynı anda binlerce alıcı tarafından algılanarak
gereği oluşmaktadır..
Azrail gibi
diğer bütün melekler dahi yaymış oldukları dalga yayınlar ile beyinleri veya
daha derinlemesine söyleyelim genetik dizinleri ve hatta “ruh” dediğimiz
“dalga bedenlerin beyinlerini” etkileyerek hükümlerini uygularlar...
“Mümit” isminin mânâsı ağırlıklı olarak mevcut olan bir bileşim kuvveden fiile
çıktığı zaman,”nur”diye bahsedilen enerji boyutunda bir varlık , bir
birim oluşturulmuş ve buna da “Azrail”denmiştir,ki görevi “ölüm”
denen dönüştürme” olayını oluşturmaktır.
Sadece insanın
ölümünü Azrail’e bağlamak son derece yanlış ve sınırlı bir anlayıştır..ilkel
bir yaklaşımdır!
“Azrail”in
görevi, bir yapının varlığına son verip, o yapının son buluşu ile birlikte
, ikinci bir yapının başlangıç ortamını sağlamaktır.Ancak ikinci yapıyı
başlatan Azrail değildir.
İkinci yapıyı
başlatan “EL BAİS” isminden oluşan melektir! Azrail, ölümü
tattırır;yani, o birimin mevcut yapısıyla alâkasını keser ; o yapıyla alaka
kesilmesinin hemen akabinde, “BAİS” isminden var olmuş melek görevi
alır,o birimin yeni yapısını meydana getirerek, ikinci anda o yapı ile o
varlığı meydana getirir.
hf
Cebrail
adlı "MELEK" yapısını oluşturan "ALİM", "BASİR",
"FETTAH", "HAKİM" ve "MUHYİ" gibi ağırlıklı
anlamların sonucu olarak görev ifa eden bir üst boyut bilincidir...
Ve görevi,
seçilmiş kişileri "SIKARAK" açmak; ve daha sonra da "Allah'ın
evrensel düzeni ve değerleri hakkında bilgilendirerek" o topluma yol gösterilmesine
vesile olmaktır!..
İnsanların
arasından seçilmiş elçilerin,nübüvvet ile görevlendirilmesi ve insanlara yön
verilmesi hususunda ALLAH tarafından vazifelendirilmiş olan
melektir ki,Kur’ân-ı Kerim’i “LEVHİ MAHFUZ”dan bir defada “OKU”muş,daha
sonra da peyderpey Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’a tebliğ etmeye başlamıştır.
Cebrail adlı
"MELEK" yapısını oluşturan "ALİM", "BASİR",
"FETTAH", "HAKİM" ve "MUHYİ"
gibi ağırlıklı anlamların sonucu olarak görev îfa eden bir üst boyut
bilincidir...
Ve görevi, seçilmiş
kişileri "SIKARAK" açmak; ve daha sonra da "Allah'ın
evrensel düzeni ve değerleri hakkında bilgilendirerek" o topluma yol
gösterilmesine vesile olmaktır!..
İşte bu
sebebledir ki, Cebrail Aleyhisselâm ismiyle bildiğimiz "meleğin"
zâtı, Hakkın varlığı; mânâsı, esmâ terkibi; yapısı ise “nur” yani
“enerji”dir!...
"NUR"
yapılı "bilinç birim" olması sebebiyle, iletişim kurduğu
kişiye, eriştirmek istediği anlamı taşıyan ışınsal impals göndererek, onda
dilediği görüntüyü oluşturur!..
Cebrail'in
"görüntüsü" olarak anlatılan, biri hariç hemen tüm
"görüntü"ler, onun "algılanmasını istediği görüntüler"dir..
Çünkü orijini itibariyle, bize göre, görüntü kavramından soyut-mücerred varlık
sınıfındandır..
hf
Kişilerin
ve tüm sistem varlıklarının rızıklarının ulaşmasında görevli olan melektir!
hf
Kişilerin
amellerinden oluşan meleklerin düzeniyle ilgili görev yapan melektir!
SEMÂ
MELEKLERİ
“Yeryüzü
Melekleri”nin boyutsal olarak fevkindeki melekler “semâ melekleri” olarak tanımlanmaktadır
ki bunların içinde "mele`i
a`lâ", "hazire`i kuds", "melaikei
ulül`azm" gibi isimlerle işaret edilen melekler mevcuttur.
Rasûlullah
Aleyhisselâm’ın âhırete intikâl etmeden önce sık sık duasında işaret ettiği "refîk`i
a`â" da gene semâ meleklerinden olan mukarreb meleklerdir.
hf
Yeryüzü
melekleri;yaşamakta olduğumuz madde boyutu nurânî yapılarıyla etkilemekte olan
meleklerdir.
hf
Teklik
boyutu ile Ef’al âlemi arasındaki elçilik boyutudur!
Meleki etkileri
yanlızca astrolojik etkiler olarak değerlendirmek çok yetersizdir!...
İnsanın orijin
varlığı meleki boyut kökenlidir ve bu algılanan boyuta kadar olan tüm
katmanlar meleki boyutun eseridir...
İnsan adıyla
anılan meleki kökenli varlık, ayrıca dış diye
İnsan kendi
“hakikatını” anladığı anda,meleki boyutta kendini tanımaya başlar!
Meleki
boyutunuzu kendi dışınızda aramayınız!.
Düşündüğünüz her
şeyi meleki boyutun sizde yansıması olarak farkediniz...
Gerçekleştirdiğiniz
her şey sizdeki meleki boyutun kuvveti iledir!.
hf
Meleki kuvvetler , isimlerin mânâlarının aşikâre çıkışı halindeki, çeşitli
adlarıdır!.
Yani her
melek veya her meleki kuvvet gücünü bir ilâhi isimden
alır!..
Yaşamda, bütün
olup bitenler ve bunlarda mevcut bilinçler hep bu meleki güçlerle, meleki
şuurla meydana gelmektedir!
Bilelim ki ;
vahiyden , yediğin yemeğin vücutta yararlı hale gelmesine ; bunların beyinde
değerlendirilip, madde beden ötesi ruh bedeninin yani,halogramik mikrodalga
bedeninin oluşturulması dahi hep meleki güçlerledir!
Varlığında,
özünde meleki güçler vardır !
Düşünme dahi
meleki boyuta dair bir olaydır.
hf
ALLAH’IN İSİMLERİ NASIL ORTAYA ÇIKAR?
-"HİÇ
BİR ŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HER ŞEY O'NU HAMDIYLA TESBİH
İşbu
canlı bilinçli katmanların varlıkları "Din" terminolojisinde "MELEK"
diye adlandırılmıştır..
Din dilinde, “evrensel
anlamlar ve kavramlara” "ALLAH"ın iSİMLERİnin ortaya çıkışı”
denilerek işaret edilmiştir..
Evren içre
boyutsal evrenlerde mevcut olan HER ŞEY, evreni oluşturan mânâ gruplarının
boyut varlıklarınca algılanmasından başka bir şey değildir..
hf
MELEKLER, ALLAH İLE KULU ARASINDA
NASIL ARACIDIR ! ?
İlâhi
kuvvetlerin bir diğer ifade ile İlâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile
dönüşmesi melekler ile olmaktadır
Melekler, Allah’la
kulu arasında aracıdır,deniyor.”Kul” dediğimiz,Ef’al mertebesinde
terkibin ortaya çıkışı değil mi?Allah da ,zâtı değil mi,yani mertebeler
arasındaki ilişki bu kuvvetlerle oluyor. Senin ef’al mertebesinden esmâ
mertebesine,urûcun bu kuvvetlerledir.
Nitekim Hz.Rasùlullah
Aleyhi’s-Selâm da Mi’raca çıktığında yanında melek eşlik etmiştir. Ama belli
bir noktaya kadar...O noktayı geçemez meleki kuvvetler!Çünkü zaten o meleki
kuvvetler, esmâ mertebesinde hâsıl olmuştur.
Esmâ
mertebesinde,meleki kuvvetler terkedilir;sıfat mertebesine geçilir. Meleki
kuvvetler , isimlerin mânâlarının aşikâre çıkışı halindeki,çeşitli
adlarıdır!.Yani her melek veya her meleki kuvvet gücünü bir
ilâhi isimden alır!..
hf
MELEKLERİN KANATLARI VAR MIDIR?(!)
Hem
gerçektir,hem de işaret yollu bir açıklamadır!
İşaret yollu
açıklama olması şu yöndendir ; iki kanatlı,üç kanatlı,beşyüz kanatlı gibi
ifadeler, bu sayılara tekâbül
hf
ERKEK Mİ ?!
Meleklerde,
orijinal yapıları itibariyle dişilik-erkeklik mefhumu yoktur! Neden?...
Gayet basit!..
Onlarda bizim gibi bir madde beden veya madde bedenden oluşan ışınsal bir beden
yok ki!..
Bir enerji
dalgasının dişiliği-erkekliği olur mu?... Düşünün!..
Bir telsiz
dalgasının, radar dalgasının erkekliği-kadınlığı olur mu?.
Bunların
erkekliği-dişiliği olmadığı gibi; bunların çok daha alt boyutlarındaki;
dalgasal yapının çok daha alt boyutundaki, ışınsal yapıda da elbette ki
erkeklik-dişilik diye bir kavram olmaz!.
Bu kuantsal
yapıdan meydana gelmiş "NUR" kökenli varlıklarda
erkeklik-dişilik olmaz!.
hf
Meleklere
iman niçin önemlidir; ve imanın şartları arasına girmiştir?
Allah’a imanı anladık..Rasûle imanı anladık. Zarùri!...Kur’ân şart, hükümleri
ulaştırıyor!..
Peki hayatımızda
hiç melek görüyormuyuz?...Hayır!..
Görmek mümkün
mü?..Bizimle konuşuyor mu, bir ilintisi var mı?..Hayır!..
Peki, meleği
bilsek n’olur, bilmesek n’olur?..
“Âmentü
billâhi ve melâiketihi” diyorsunuz...
Dikkat
edin...”Ve kütübihi ve resùlihi”,daha sonra geliyor. Allah’tan sonra iman
sırasında “meleklere iman” çok önemli.Niye?..
Allah’ın
hükümlerinin bize ulaşmasında en başta gelen aracı kat, “melekler” !
Sistemin
işleyişinde ana mekanizma ,”melekler”!
Allah’ın
esmâsının açığa çıkmasında ilk merhale,”melekler”!
Allah’ın
esmâsını bizim anlamamıza vesile olan aracı kat, “melekler” !
Üzerinde “DİN”
dendiği zaman en az düşündüğümüz-en az ilgi duyduğumuz konu , yine ,”melekler”
!
Halbuki Allah’ın
yarattıklarının tamamı,( azı-birazı-biraz çoğu- biraz çoğu nun daha
çoğu demiyorum!)Allah’ın yarattıklarının tamamı , melekler ve
meleklerin varlığından oluşmuş varlıklardır!
Gözünüzün
gördüğü-kulağınızın işittiği-5 duyu dediğimiz duyularınızın algıladığı ve
5 duyu ötesinde, belki 5 bin duyunun varolduğu
beyninizin tüm
algıladığı her şey , esasında meleklerdir
Atomüstü boyutun
tüm birimlerinin gerçekte “melek” diye anlatılmak istenen “boyut
varlıkları” olduğunu farkedeceksiniz..
İnsanın veya
daha geniş kapsamlı anlatımıyla varlıkta var olan herşeyin kökeni Dinde “Meleki
yapı” olarak isimlendirilmiştir...
Dolayısıyla insanın
varlığı gerçekte bir meleki yapı ve özellikler toplamıdır...
İnsan kendi
hakikatını anladığı anda meleki boyutta kendini tanımaya başlar...
Tasavvuftan amaç
da insanın kendi orijinini tanıması çalışmalarıdır...
Şimdi, Allah’ın
varlığını
Senden herhangi
bir nesne, kuvveden fiile çıkmak sùretiyle gerçekleşiyor.. Kuvvede kaldığı
sürece, zaten tüm varlıkta ve özde mevcut!
Onun, müşahede
edilmesi, tesbit edilmesi, seyredilmesi denen olay ortaya çıkmasıyla mümkün.
İlâhi kuvvetler de mânâların fiil düzeyinde seyredilmesine vesile
oluyor!..Yani, esmâ âleminin, ef’al âlemi şeklindeki müşahedesi, bu ilâhi
kuvvetler dediğimiz şekilde meleki güçlerle gerçekleşiyor...
Farzımuhâl
herhangi bir yıldızdaki mânâ radyasyon adını verdiğimiz kozmik ışın dalgaları
ile Dünya üzerine ulaşıyor...Buna eski tâbirle 3.kat gökteki veya 7.kat gökteki
emirlerini yere taşıyor deniyor.
İşte, bu İlâhi
kuvvetleri tanımak, kendini tanımakta bir aşama , bir merhale..
Bu sebepten
dolayıdır ki , bu ilâhi kuvvetleri tasdik etmek gereklidir, ki onları
tasdik ettikten sonra da bulasın tanıyasın ve Allah’ın gücüyle,
kudretiyle-kuvvetiyle onları kullanabilesin!..
Bilmediğin,
haberin olmayan bir şeyi nasıl kullanabilirsin?Ama bileceksin ki o şeyi, ondan
sonra da onlar üzerinde senin tasarrufun olsun!
Ama bu senin
değil, Allah’ın tasarrufu olur!..Allah ikram yollu, kulunda bu
tasarrufu ortaya koyar.
Demek ki
meleklere imanın zarùreti , o meleklerin ilâhi kuvvetler olması
hasebiyle!..İlâhi kuvvetlerin bir diğer ifade ile İlâhi isimlerin
mânâlarının kuvveden fiile dönüşmesi melekler ile olmaktadır.
Dolayısı ile
melekleri inkâr neticede İlâhi isimlerin yani Allah’a ait mânâların
inkârı demek olacağı için, bu hususa iman bu derece önemlidir.
hf
MELEKLERİN TENEZZÜLÜ NE DEMEK ?
Meleklerin
tenezzülü iki yönlüdür:
1- Varlığındaki, özündeki kuvvetlerin senin şuurunda ortaya çıkması,
açılması anlamındadır...
Hakk`ın, kişinin özünden gelen meleki yoldan zuhuru; yani, tenezzülüyle
varlıkta tasarrufudur...
İşte
birçoklarının kafasını karıştıran bir nokta burası...
Sanıyoruz ki ötende bir tanrı var; o gökten birilerine tâlimat yağdırıyor; sonra
da birileri onun istediklerini yerine getiriyor...
Oysa...
Hakkın kişinin
özünden gelen melekî yoldan zuhuru; yani tenezzül yollu varlıkta
zuhurunun en açık misali Nebiler
ve Rasûller "Ricali Gayb"tır!.
2-İkinci
tenezzül yolu ise...
Meleklerde öyle
sınıflar vardır ki, meleklerin içindeki bu sınıfların bir kısmı, "insan`a
secde" emrini almamıştır!.
Buna karşın,
"Adem`e secde edin!." şeklindeki Allah`ın hükümlerine tabi
olan yeryüzü melekleri vardır; ki bunların hepsi de Adem`e secde etmişlerdir.
Fakat, "Adem`e
secde edin" emrini almamış, Adem`e secde etmesi mümkün olmayan
melekler de vardır!.. Bunlara, "Alûn" denilir... Yani, "Makam-ıilliyin"
diye bildirilen, o yüce makama has meleklerdir, varlıklardır.
Bu melekler
öylesine büyük, yüce ve azametli varlıklardır ki, basite indirgeyerek bir
misalle anlatmak gerekirse..
Senin şu
varlığında, yapında, beynindeki bir hücre neyse, bizim tüm güneş sistemi de
onun varlığında basit bir nokta hükmündedir. Bunu anlayabilmek için, senin
Galaksideki 400 milyar yıldızlık muazzam bir varlığı hafsalanın alması lazım!
-Sohbetin
yapıldığı 17.4.989 tarihinde-, Milliyet Gazetesinde bir yazı çıktı... Bir
batılı bilim adamı:
"Dünya`nın
tümüyle, canlı bir organizma olduğunu ve bir canlı olarak; nasıl insan bedeni
canlı olarak düzenli, sistemli bir yaşam içindeyse, dünyanın da canlı bir
organizma olarak tümüyle sistemli, düzenli bir yaşam içinde olduğunu" söylüyor...
Her canlı
organizmanın, kendine has, kendi boyutuna göre bir ruhu yani dalgasal ikiz
vardır.
Yani, onun madde
yapısına karşılık, bir de, bir manâda "maddeötesi"
diyebileceğimiz bir dalgasal yapısı, bedeni vardır. Bu da onun ruhudur!.
Nitekim
geçmişteki keşif-fetih sahibi tasavvuf ehlinin eserlerini okursanız,
"Ben dünyanın
ruhu ile buluştum, görüştüm. Bana şöyle bir sûrette göründü, şöyle şöyle
muamele etti" diye anlatır.
Tasavvuf kitaplarında böyle yazar...
Bu hususu biz
daha evvel söyleseydik, "hadi canım hurafe!..." denirdi... Ama, bugün
bir batılı bilim adamı, dünyanın tümüyle organik yapıya sahip bir canlı
olduğunu ortaya koyuyor.
Her canlının,
bir ruhu vardır... Her ruhun, şuuru vardır!.
Niye?...
Çünkü, bu
kâinatı meydana getiren ana güç, cevher, enerji dediğimiz şeyin,
bilinçli-şuurlu bir kudret olduğunu artık biliyoruz!...
Gene biliyoruz
ki, evrenin her boyutunda, her kesitinde bir düzen, sistem var!. Bu da aynı TEK
özden oluşmanın getirdiği bir şuurun, bir bilincin eseri!.
Her şey, TEK
bilincin yani ALLAH ilminin eseri olduğuna göre; O`ndan
meydana gelmiş her yapının da, kendi yapısına, boyutuna, kapasitesine göre bir
bilinci var, demektir...
Dolayısıyla, her
organik veya inorganik yapının kendine göre bir ruhu ve o ruhun da kendine göre
bir şuuru vardır!.
Öyleyse, burada
dikkat edeceğimiz nokta,
Varlığın, mevcûdatın
her boyutunda ve katmanında bilinçli varlıklar mevcuttur!...insanın dışında, cinlerin ve meleklerin sınıfları olarak!
Esasında, cinler
de, insanlar gibi çok basit, sınırlı bir yapıdır birimsel özellikleri
itibariyle!.
Yani, nasıl
insan bu dünyada yaşıyor, cinler de bizim güneş sistemi içinde var olan
varlıklarsa...
Güneş sisteminin
dışındaki sayısız yıldızlarda; güneş sisteminin içinde bulunduğu galakside,
Samanyolundaki sayısız yıldızlarda aklın almayacağı kadar sayısız varlıklar
var...
Bunları "görmek"
denen olay ise, bizim hayâlimizde olur!.
Yani insanlar
tasavvurlarına göre, hayâllerinde onları şekillenmiş olarak görürler!.
Kim, "ben
cini gördüm, meleği gördüm" derse, bu gördüğü varlığın orijinali değil,
"kendi hayâlinde oluşan görüntüsü"dür!..
Zaten, gerçeği
itibariyle, biz bir insan olarak, hiç bir zaman karşımızdaki kişiyi değil, o
kişinin beynimizdeki hayâlini görürüz!.
Sen, karşımda
oturuyorsun, senden çıkan ışık dalgaları geliyor, benim göz bebeğime vuruyor,
göz bebeğimden sarı noktaya aksediyor. Sarı noktadan beynime bioelektrik bir
mesaj geliyor, görme siniri ile... Beyin, gelen bu bioelektrik mesajı kendi
hücreleri arasında değerlendirerek bir hayâl oluşturuyor.işte senin, "görüyorum!..."
dediğin şey, o beyninin içinde oluşan hayâldir...
Nasıl ki rüya
görüyorsun... Rüya gördüğün anda gözün kapalı, dışarıdan gelen hiç bir şey
yok!.. Ama, beynindeki bilgiler, senin hayal mekânizman sonucunda bir hayâl
görüntü şekline dönüşüyor.
Aynı şekilde göz
açıkken gördüğün her şey de, aslında beyninde oluşan hayâller şeklindedir.
Birisi bakıyor,
o şeyi orijinal olarak görüyor. Öteki bakıyor, görme bozukluğu var, görme
bozukluğu nedeni ile o şeyi deforme olmuş bir şekilde görüyor!. Niye öyle
görüyor?.. Çünkü, görme cihazı arızalı!... Arızalı araçtan beyne yanlış bilgi
gidiyor. Yanlış bilgi gelince de beyin yanlış bilgiye göre bir değerlendirme
yapıyor, yanlış bir hayâl oluşturuyor...
Meleği veya cini
görüyorum diyenlerin, görme olayı da şu:
O varlığı,
karşısında olarak gözüyle görmüyor!.
Beynin sadece
beş duyuyla çalıştığını öğrenmişiz ve her şeyi bundan ibaret sanıyoruz.. Yani,
görme, işitme, koklama, tad
Oysa beynin,
bunun dışında sayısız algılama sistemleri var!. Tıb, henüz bunu çözemedi...
Çünkü tıb, beynin mikrodalga faaliyetleri alanına giremedi!.
2000`li yıllara
girerken, insanlığın önündeki en büyük bilinmez, insan beynidir!.
Zira bunu
keşfolması için önce beynin dalgasal faaliyetlerinin ve bu dalga boylarını
çözecek bir cihazın icadedilmesi zorunlu!..
Sonra da dalgaboylarının
anlamını çözebilecek bir cihaz gerekli!.
Ki, bu dalga
boylarının deşifresine dayanılarak beyindeki sırlar, beynin ürettiği dalgalar
ve de ruh dediğimiz ışınsal beden gerçeği çözülebilsin.
Bu arada, bu
konuda önemli bir olay söz konusu!.
Bir
açıklamasında Rasûlullah aleyhisselâm diyor ki:
"Âhir
zamanda cinler, yer yüzünde açık seçik bütün insanlara görünecek!..."
Bu, ya
insanların beyninin, cinlerin dalga boyuna açık olması sebebi ile
gerçekleşecek. Veya beli bir araç geliştirilecek ve bu araç vasıtasıyla...
Mesela, TV gibi bir araç oluşacak, bu araç vasıtasıyla cinlerin varlıkları
bütün insanlar tarafından görülebilecek...
hf
"Tenezzül"den bahsederken, az önce anlatmıştım ki...
1-İçinden-özünden
şuuruna yansıyan bir fikir ya da güç kullanımı şeklinde ortaya çıkar meleki
ilham... Ki tenezzülün bir yönü bu!.. Nebi ve Rasûllerde ve Ricâli Gayb’ta
olduğu gibi...
2-
Bir yönüyle de gerçekten, bilfiil dışımızda yaşayan birimsel varlıklar,
melekler olarak aramıza inişleri...
Mesela,
normal olarak insanların arasında dolaşan, insan sûretinde melekler vardır!...
Görünmeyen, çeşitli olaylarda vazifeli melekler vardır...
Çocuk 6. kattan
aşağı düşüyor, bir şey olmuyor!... Akıl mantığın kavrayacağı bir olay değil!...
Evet, o anda orada görevli bir melek, onun eceli gelmediği için (takdire göre)
o çocuğu düşmeden evvel tutar, yumuşak bir şekilde yere bırakır. Ve çocuğa hiç
bir şey olmaz!...
6 ncı kattan
düşüp de bebeğe bir şey olmaması mümkün mü?... Bütün kemikleri kırılır ve
ölür!. Ama bu anlaşılamadığı, idrak edilemediği için halk arasında, "melekler
tuttu, korudu!" denir de bilimsel olarak da buna bir çözüm
getirilemez!. Ölmeyeceği varmış, ölmedi, denir ve olay kapanır...
Rahmet melekleri
ayrıdır, gazap melekleri ayrıdır vs. Şimdi, olaya şöyle bakın!...
Bir deyişe göre deprem,
doğal bir olaydır!.
Bildiğimiz,
depremin gerçekten doğal bir olay olduğudur.. Yer altındaki yerleşme olayları,
fay kırılmaları vs. bir takım olaylar...
Ne var ki aynı
olaya, bir başka yönden bakarsak farkederiz ki, bütün doğal olaylar,
meleklerin iradesi ve gücü ile oluşur!.
Peki bu iki
apayrı değerlendirmeyi nasıl bağdaştıracağız?...
Son bilimsel
bulgulardan haberiniz varsa ve bu ilimleri Din ile birleştirebildiyseniz
olayı çözmek çok kolay!...
Problem, işin
mahiyetini çözme noktasında. Burası gerçekten çok önemli bir husus!.
Biz, yıllar
yılı, yani 1800`lerin ortalarından bu yana, 1920`lere, 30`lara kadar koyu bir
maddecilik felsefesi ile şartlandığımız için olayları çözemiyoruz!... Halbuki,
1920`lerden sonra, hele hele 1950`lerden sonra ortaya çıkan bilimsel bir gerçek
var.
O gerçek şu!..
"Madde"
diye bir şey yoktur!... Maddenin var
kabulü, ancak beş duyunun algılamasına GÖRE söz konusudur. Beş duyu,
bize maddenin varlığını gösteriyor. Gerçekte madde dediğin şey,
moleküler-atomik bir yapıdır!.
Meselâ, şu odayı
bir milyar defa büyütme gücüne sahip olan bir elektron mikroskobunun lâmına
koyarsak, aynı beynimizle, aynı göz bebeği ile yukarıdan baktığımızda, lâmda,
ne senin varlığın, ne benim varlığım, ne sehpanın, ne halının, ne de masanın
varlığı kalmaz!... Burası, tek bir bileşik atomik kütle olarak gözükür,
mikroskopta...
Yani,
Yani, varlığın
aslı, orijinali; elektromanyetik dalgalardan oluşmuş, kozmik ışınlardan oluşmuş
bir yapı...
Bu varlıkta
esas, enerji dediğimiz öz - cevher, biliçli olduğuna göre; bir "Kozmik
Bilinç" söz konusu olduğuna göre; varlığın katlarındaki her bir yapı
da bu evreni meydana getiren kozmik enerjiden meydana geldiğine göre;
her bir yapıda ve birimde bir şuur, bir bilinç vardır!...
Dolayısıyla,
madde adını verdiğimiz, esasında atomlardan veya onun özü olan elektromanyetik
dalgalardan oluşmuş her bir yapıda da kendine özgü bir bilinç vardır.
Evrenin her
boyutunda, katmanında ve yapısında, dolayısıyla biriminde, bilinç mevcut
olduğuna göre...
Şİmdi...
Konumuzun can
damarı olması hasebiyle, "melek" bahsini biraz daha, açmak
istiyorum...
"Melek"
adı verilen varlık, orijini itibariyle, mâhiyeti itibariyle kuantsal yapı, yani
bir tür enerjidendir.. Bu enerjinin yoğunlaşmış hâli olan yapı, atom boyutunu
ve nihayet moleküler yapıyı meydana getirir. Bu moleküler yapılar da, çok büyük
miktarlarda birleşerek, bizim, "madde"
diye tesbit ettiğimiz yapıyı meydana getirir. Maddenin özü ve cevheri olan şey,
orijini itibariyle melektir işte bu sebeple!.
"Melek" kelimesi ile işaret edilen melk, kuvvet, güç ve de enerji olduğuna
göre; enerji de, bilinçsiz, kör-sağır bir yapı olmayıp, şuurlu olduğuna göre...
İşte bu atomaltı
kuantsal yapı, atomun yapısını, özünü oluşturan yapı, melek adıyla
isimlendirilmiştir, eski dilde!
Şimdi sen,
istersen işin madde boyutuna bakarak değerlendirme yap, "fay kırılması
depreme yol açmıştır" de; ister olayın boyutsal derinliğinden
değerlendirme yap, "Melekler yol açmıştır" de!..
Hiç
farketmez!.işleyen sistem, yapı, mekânizma aynıdır!.
Bu tanımlamaları
sadece dünyaya has düşünmeyin.. Atomun içinde derken sadece, dünyayı oluşturan
atomlar olarak düşünmeyin!.
Evrende mevcut
olan her noktada, bu ışınsal yapılar vardır ve bunlar katman katman üst
yapıları oluştururlar!.
Meselâ, basit
dediğimiz bir yapı, enerji temelli olarak varolduğu gibi; en komplike yapılar
dahi böyledir.
Yani, her
yapının özü, bu boyuttan bakıldığı zaman melekten başka bir şey değildir!.
İşte bu
yüzdendir ki, evrende madde olarak algıladığımız herşeyin orijini "MELEK"tir...
Ve o şeyin bir "RUH"u vardır!..
Dünyanın da
böyle bir "RUH"u mevcut, güneşin de; güneş sisteminin de!.
Sayısız yıldızların da ruhları mevcut!.. Galaksilerin dahi
kendine mahsus bir ruhu mevcut!... Yani bu yıldızların
"mikrodalga ikizleri" onların "RUH"larıdır!.
Her yapıyı,
kendisinden fevkalade büyük olan bir üst yapının, katmanın parçası, organı;
şeklinde düşünün!...
Dolayısiyle tüm galaksinin
bir ruhu mevcut!.
Ayrıca
galaksilerin dahi, bir ruhu mevcut!.
Hafsalaları son
derece zorlayıcı bir olay bu!.
Biz, bu
boyutlara gitmeyelim de şöyle düşünelim...
Yeryüzünde ve
evrende mevcut olan bildiğimiz her nesne, esasında orijini, ışınsal yapısı itibariyle,
meleklerin varlığından meydana gelmiştir.
Yani, senin
"Ben!.." dediğin şu bedeninin "mikrodalga ikizi"
olarak beyninin ürettiği bir "ruhun" var olduğu gibi; ayrıca,
vücuttaki hücrelerinin, organlarının varlığı dahi meleklerin varlığından,
yani atom altı boyuttaki kuantsal yapıdan oluşan bir özü vardır!.
Hatta basit
manâda, vücudun meleklerinden söz ederiz!... Yani, bu kuvvetlerin
kendiliğinden, programları gereği olarak çalışması halinden söz ederiz!.
İşte, bu
varlıktaki görevli ve şuurlu varlıklar, "melek" diye tavsif
olunmuştur...
MELEKÎ
“SIKMA”
Dindeki
bir çok izahın "mecâzi" yani benzetme yollu yapılmış olduğunu bundan
önceki kitap ve kasetlerimizde anlatmıştık... Şimdi "sıkma" olayının
gene mecaz yollu anlatımına bir örnek verelim.
Hazreti
Rasûlullah ,kabre konan kişinin haliyle ilgili olarak şöyle buyurur:
-"Kabir
öylesine “sıktı” ki, neredeyse kaburgaları birbirine geçecekti...
Feryadı ta arşa kadar yükseldi de insan bunu işitmedi !..."
Burada bahsi
geçen "SIKMA”, anladığımız fiziksel mânâda bir "SIKMA"
olmayıp, toprağın maddi olarak o kişinin üzerine yıkılıp "sıkması"
olmayıp; çok daha farklı bir olaydır ki, bu olayın, bırakın o günleri bir yana,
bugün dahi izahı son derece güçtür...
Ancak, ne var ki
Allah'ın takdiri ve kolaylaştırmasıyla elimizden geldiğince izaha
çalışacağız... Çünkü bizim varoluş görevimiz de, bu güne kadar dinde izah
edilememeiş hususları olabildiğince anlaşılır hale getirmektir..
İnsan beyni,
dinde "melek" diye tanımlanan ve "nur" yapılı
olarak tarif edilen son derece yüksek frekanslı ışınsal varlıklar tarafından
belli bir programlamaya tabi tutularak, "Allah"ın isimlerinin
çeşitli formüller şeklinde açığa çıkmasını sağlarlar...
Bizler, genetik
yoldan bize ulaşan tüm verilerin, kozmik yoldan oluşturulan kapasitedeki
anlamlar ölçüsünde ortaya çıkışıyla elde ettiğimiz zihinsel yetenek ile
yaşarız..
Beyin
hücrelerimizin her biri belirli anlamlar ihtiva
Esasen bizden
ortaya çıkan ya da çıkmayıp zihnimizde kalan her düşünce, gerçekte, "Allah"
isimleriyle işaret edilen kavramların beynimizdeki bir terkibidir!. Ve bu
terkip, az önce de bahsettiğim üzere, genetik’kozmik etkiler yani,-
meleki tesirler- sonucunda oluşur!.
“İnsan” ismiyle tanımlanan varlıklar, tümüyle birer "isimler terkibi"
olduğu gibi, varlığını algılayabildiğimiz ya da algılayamadığımız tüm varlıklar
ve elbette ki "melek"ler dahi birer "esmâ terkipleridirler"!...
İşbu sebeple...
bir "esma
terkibi" olan ve varlığındaki ağırlıklı isimlerin anlamları dolayısıyla da
seçilmiş kişilerin beyinlerinde gerekli programlamayı yaparak onları
"okuyamamaktan" kurtarıp "OKUR" hale getiren Cebrail
Aleyhisselâm, Hazreti Muhammed'i “sıktı” !...
Yani, Hazreti Muhammed
Aleyhisselâm’ın beynine "Alim", "Basir",
"Hakim", "Fettah", "Muhyi" gibi bir kısım “isimlerin
frekansından impulslar” göndererek, bu yolda açılım oluşturdu!... Esasen,
bu “Rabbani isimlerin frekansı”, herkes gibi, doğuştan O'nun yapısında
da mevcuttu... Ancak, yapısını oluşturan "terkip içindeki" oranı
Nebilik kemâlâtını ortaya koymak için yeterli değildi!...
Cebrail'in
müdahalesi ile, bu isimlerin beyindeki oranı, son Nebinin açıklaması gerekli
olan kemâlâta yeterli kapasiteye dönüştürülüyordu...
Bu etki sonucu
beyinde meydana gelen yüksek faaliyet ise kişi tarafından ancak "SIKMAK"
diye tanımlanabilirdi...
İşte bu "SIKMA";
yani, “beyne gönderilen impuls sonucu oluşturulan yeni açılımlar”
neticesinde Hazreti Muhammed "OKU"MAYA başladı...
İşte bu duruma
işaret
-OKU!...
RABBİNİN iSMİYLE iŞARET EDİLEN MANALAR ÖZÜNDE OLARAK HALKOLDUN!... Kİ
PIHTILAŞMIŞ KANDAN iNSAN MEYDANA GELMİŞTİR... OKU!... RABBİN EKREMDİR... Kİ O
YÜZDEN KALEMLE BİLDİRMİŞTİR... iNSANA BİLMEDİKLERİNİ TALİM ETMİŞTİR...
hf
İnsanın
bütün özellikleri genetik yapıda BİLKUVVE gizlidir. Bu bilkuvve
(potansiyel olarak) mevcudiyetin açığa çıkması ise dışsal tesirlerle,yani
onun dışındaki tesirlerle mümkündür, ki buna genel anlamı ile “meleki
tesirler”denilmiştir.
Bizim doğa
şartları dediğimizden tutun,astronomik bütün etmenlere kadar, beynin bir
organ üzerindeki tasarrufuna kadar her olay,gerçekte din ıstılahında “meleki
tesir” diye anlatılır.
İnsan
organlarının tümünün çalışması dahi dinsel tabirle meleki tesirledir... Meselâ
düşünme melekesi der eskiler... Düşünme dahi meleki boyuta dair bir olaydır...
Meleki etkileri
yanlızca astrolojik etkiler olarak değerlendirmek çok yetersizdir!...
İnsanın orijin
varlığı meleki boyut kökenlidir ve bu algılanan boyuta kadar olan tüm
katmanlar meleki boyutun eseridir...
İnsan adıyla
anılan meleki kökenli varlık, ayrıca dış diye
İnsan adıyla
anılan meleki kökenli varlık, ayrıca dış diye
MELEKLERİN
ALLAH İLE KONUŞMASI !
Kur`ân-ı
Kerim, insanın yeryüzünde "Halife"
olarak "meydana getirilişini" "Bakara"
Sûresinde 30. ayetten başlayan bölümde şöyle anlatır:
"Ve
düşün ki Rabbın melâikeye;
-Ben
yer yüzünde muhakkak bir Halife meydana getireceğim" dediği vakit, onlar da "orada fesat edecek ve kanlar dökecek
bir mahlûk mu yaratacaksın, biz hamdinle tesbih ve seni takdis edip
dururken" dediler.
-Herhalde
ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim!..
buyurdu;
ve Ademe bütün esmâyı tâlim eyledi!...
Sonra
O, âlemini melâikeye gösterip;
-Haydi davanızda
sâdıksanız bana şunları isimleri ile haber verin buyurdu...
-Subhansın
ya Rab!.. Bizim için senin bildirdiğinden başka ilim ne mümkün... Alîm ve Hakîm
olan Sensin, dediler...
-Ey
Adem!... Bunları onlara, isimleri ile haber ver, buyurdu.. Bu emir üzerine,
Adem onlara isimleri ile onları haber verince de buyurdu ki:
-Demedim
mi size Ben?... Her hâlûkârda semâların ve yerin gaybını bilirim ne açığa
çıkarıyorsanız, ne gizliyorsanız!...
Ve
o vakit, melâike`ye,
-Adem`e
secde edin", dedik. Derhal secde
ettiler.
"Adem`e
bütün isimleri tâ'lim etti" (2-31)
Âyetinde,
bize göre, "isimler" sözcüğü ile işaret edilen anlam "Esmâullah",
yani "Allah`ın isimleri"dir!. Çünkü, insan var olana kadar
mevcut olan bütün varlıklar, sadece belirli Allah isimlerinin mânâlarıyla
var olan varlıklardı.
Meselâ; bir
kısım melekler, "Subbûh" ve "Kuddûs"
isimlerinin manâlarını izhâr için vardır... Bir kısım melekler, "Cebbâr"
ve "Kahhâr" isimlerinin manâlarını izhâr için vardır.
Bunlar gibi
sayısız melekler, yani bizim gözümüzün göremediği sayısız varlıklar, hep,
çeşitli isim bileşimlerinin anlamlarını ortaya koyabilmek, aşikâr edebilmek
için vardır.
İşte bu
noktadaki durum soru cevap sembolü içinde misâl yollu anlatımdır!.
Yeryüzündeki
meleklerin, bu durumu anlayamaması, kavrayamaması son derece tabiidir. Çünkü,
yeryüzündeki meleklerde bu isimlerin tamamı mevcut değildir.
Yeryüzü
melekleri, o ana kadar yeryüzünde yaşamakta olan cinleri, "insansı"ları
görmüşler; onların kendi aralarında
Burada, olayın
zâhiri ve de mecazî - sembolik anlatımına bakıp gerçekten böyle olmuş gibi
değerlendirmek insanı yanılgıya götürür!.
Melekler ile
Allah`ı iki ayrı, karşılıklı varlıklar gibi düşünüp, Allah`ın meleklere hitap etmesini, meleklerin de Allah`a
seslenişini iki ayrı varlığın birbirine hitabedişi gibi düşünmek son derece
olgunluktan uzak bir görüştür!.
Yani, melekler
de dahil olmak üzere hiç bir şeyin Allah varlığı dışında bağımsız bir
varlığından sözedilemez!.
Çünkü, ne Allah,
meleklerden ötede, meleklerin dışında bir yerdedir; ne de melekler, Allah`ın
varlığı dışında ayrı bir vücuda, varlığa sahip varlıklardır!.
Allah, tüm
varlığın olduğu gibi, meleklerin de varlığında hulûl sözkonusu olmaksızın
mevcuttur!.
İşte
burada anlatılan,
Allah`ın "yeryüzünde bir Halife meydana getireceğim"
hükmünün
âşikâr olmaya başlaması; buna karşılık yeryüzü meleklerinin
"Sen,
yeryüzünde kan dökücü, fesat çıkarıcı varlıkları mı -halife olarak- meydana
getireceksin?"
hayretinin
oluşması, iki ayrı varlığın karşılıklı konuşması şeklinde
değerlendirilmemelidir.
hf
MELEKLERİN
ADEM’E SECDE ETMESİ
"Adem"
ismiyle işâret edilen "şekillenmiş çamur" yani "hücresel
beden" sahibi varlığa, yani, "insansı"ya, belli bir
kıvama -sevveytu- geldikten sonra Allah "ruhundan
üfle"miş; böylece o, bir "mutasyon" geçirmişti!..
Bundan sonra da "insansı"lar arasında da ilk "insan"
olmuştu Hazreti Adem !.
"Onu
kıvama erdirip, ruhumdan üflediğim zaman"
(Sad-72)
Burada
dikkat edilmesi gereken husus, öncelikle insan bedeninin, "insanî"
hakikatı ortaya çıkartabilecek bir "kıvama", kemâle
gelmesidir... Ki bu da yukarıdaki ayette ön oluşum olarak belirtilmiş;
daha sonra da "ruhum" ifadesiyle "esmâ-i ilahinin
mânâları" anlatılmak istenmiştir! Bilindiği gibi "ruh"
kelimesinin çok önemli bir anlamı da "mânâ"dır..
"Allah,
Adem`e bütün isimleri tâ`lim etmişti"!.
"Ruh
nefhi" ifadesiyle anlatılan, "esmâ-i
ilâhinin" kapsamlı bir kapasiteyle ortaya çıkarılabilmesi yeteneğini
oluşturan "mutasyon" olayı sonucunda, beyin kapasitesi Allah-u
Teâlâ`nın "talim edilen" tüm esmâsının özelliklerini
ortaya koyabilecek kemâlâta ulaşmış; böylece de cennet hâli diye
bahsolan yaşama geçmişti Adem!..
Yani, kendi
esmâ-i ilâhisini, zâhiren ve bâtınen bütün boyutlarda ortaya çıkarabilecek
kemâl üzere Adem`i meydana getirdiği için, bu kemâlinin neticesi olarak Adem,
varlıkları, mevcûdâtı değerlendirmeğe gitmişti..
Ademin, bütün
varlığı ve mevcûdâtı kendisindeki geniş mânâ kapasitesi ile değerlendirmesi
sonucunda, melekler şaşırmışlar, hayrete düşmüşlerdir!... Ki bu da gayet
doğaldır!. Çünkü kendi bileşimlerinde o isimlerin mânâları yok, ortaya
çıkmıyor...
Bunun neticesi
olarak:
"Sen
mutlak olarak münezzehsin, biz ancak senin bizde izhâr ettiğin ilim kadar
değerlendirme yapabiliriz..." (
2-32)
demişlerdir...
Ve bu deyişin
ertesinde de, Adem`e "secde" etmişlerdir!.
Yani, Adem`in
kemâlini, Adem`de çıkan mânâların,ilâhi isimlerin yanında kendi kapasitelerinin
yetersiz kaldığını itiraf etmek sûretiyle secde etmişlerdir!... Buradaki "secde"yi,
"O`nun Halife`lik kapasitesi önünde yetersiz ve âciz kaldıklarını
itiraf" diye anlamak mümkündür.
hf
Melekler
aslında, orijin yapı olarak suretsiz ve şekilsiz varlıklardır. Ancak, meleğin
işlevi ile bağlantılı bir frekansı vardır!. Yani, melekler, belirli çok çok
yüksek frekanslardır, titreşimlerdir!. Ve, bu titreşimlerin ihtiva ettiği
anlamlar söz konusudur.
Bu frekans, her
hangi bir şekilde kişinin beynine ulaştığı zaman; beyin onu, kendi veri
tabanına göre tarar ve kendi veri tabanındaki en yakın frekansa uygun şekilde
değerlendirir, deşifre eder!. Yani, o frekansa uygun, hayâli sureti meydana
getirir. Böylece beyinde belirli bir suret oluşur.
Meselâ, rüyada
ağaç konuşur!.. "ağaç konuşması" şeklinde algıladığın şey,
esasında bir melek!.. Ağaç, meleğin, beyindeki veri tabanına göre en yakın ya
da uygun bir şekilde sembolize olarak deşifre edilip mânâlandırılışıdır!.. Bu
mânâlandırılış, veri tabanındaki tarama esnasında, o frekansın en yakını olan
frekanstır.
Beyindeki veri
levhaları, frekanslardır.. Beyne ulaşan frekansa en yakın frekans, beyinde
hangi anlam olarak tasavvur edilmişse önceden, ona uygun suret olarak, o
dalgalar beyinde açığa çıkar ve böylece rüyalar, semboller şeklinde görülmüş
olur!.
hf
Görme,
duyma, hissetme, algılama gibi özelliklerinizin olduğu boyut, melekût âlemi
olarak anlatılır
Sezgi, ilham ve
benzeri yollu farkında olmadan algıladığımız; üst beyin faaliyetleri sonucu
algıladığımız, kozmik yapılı âlemdir.
“Melekût âlemi”,
melekler âlemi olmanın ötesinde mânânın maddeye dönüştüğü âlem olarak da
bilinir.
.Bir başka
anlatım ile “Melekût âlemi”, “aklı kül âlemi”dir ki, mânâları seyir
hâlidir. Ve bunlar dahi, Zât'ın kendi özelliklerini, mânâlarını seyir için
meydana getirdiği tecellîlerdir.
hf
"Üstmadde" tâbiriyle anlatmak istediğimiz şey ne?...
Bu güne kadar ki
sohpetlerde, "Evrenin gerçek yapısını değil, kesitsel algılama
araçlarımıza göre olan yapısını", değerlendirebildiğimizi açıklamaya
gayret ettim...
Maddeden
enerjiye doğru, yani madde-hücre-atom-atomaltı ve nihayet enerji yapı boyutu
sıralamasını defalarca izah ettik.
Yalnız, bunun
bir de "Üstmadde yapı" yanı var!. Ki buna pek değinmemiştik..
"Üst
madde" var derken, "bir madde var, bir
de bunun üstü var" şeklini anlamayalım!.
Madde, bizim
algılama organlarımıza göre varsaydığımız yapı!. Fakat, bir de bunun bir
"Üst Boyut"u var!...
Bu "üst
boyut"u, bu güne kadar algılamamış, hatta üzerinde düşünmemiş bile
olduğumuz için, direkt olarak anlatmam mümkün değil!.
Bunu misâl yollu
anlatmaya çalışayım :
Şimdi, bir
insanın vücudunu, bedenini ele alalım...
Bu bedende
trilyonlarca hücre var. Bu hücreleri biz bugün, çok yüksek büyütme kapasitesi
olan mikroskoplarla görebiliyoruz. Ve, esasında vücudumuzdaki bu hücrelerin
milyarlarcasının faâliyetinden haberimiz yok. Farkında bile değiliz...
O hücreler ne
yapıyor?. Ne tür ilişkiler içinde? Nasıl yaşıyor, nasıl ölüyor? Yerine yenileri
nasıl meydana geliyor?.. Bunların hiçbirinden haberdar değiliz..
O hücrelerin her
biri, belli bir canlılık ve kendi yapısal özelliği içinde de bir faâliyet
halinde. Ama, dediğim gibi, biz bunun farkında değiliz!.
Trilyonlarca
hücreden meydana gelmiş beden, aslında tek bir hücreden oluşmuş!... Bu tek
hücrede mevcut kromozomlardaki genler, sayısız bilgileri ihtiva ediyor. Bu
sayısız bilgileri ihtiva
Tümüyle apayrı
görevler yapan organlar, o tek hücreden meydana gelme!. Ve, her bir organın
kendine has bir bilinci, bir görevi ve bir çalışma sistemi var.
Ama, biz
dışarıdan baktığımız zaman, "insan bedeni" diyoruz. Ve bunu, bir
tek yapı olarak ele alıp değerlendiriyoruz.
Nasıl ki, biz
hücreleri göremiyorsak, biz kendi algılama boyutumuza ve kendi algılama
araçlarımız olan organlarımızla bedendeki bu faaliyetleri değerlendiremiyorsak;
kütlesel bir isimle, karaciğer, kalp, böbrek gibi tanımlamalarla kaba bir
biçimde olaya yaklaşıyorsak; şimdi bunun aynını bir "üst boyut"ta
ele almaya çalışalım:
Tüm Galaksiyi,
yaklaşık dört yüz milyar yıldızdan oluşan galaksiyi bir beden olarak ele
alalım... Bu galaktik bedenin hücreleri gibi düşünelim yıldızları!. Galaktik
bedenin organları veya hücreleri gibi...
Nasıl ki,
karaciğerin kendine has bir yapısı, bir çalışma sistemi, bir kendi bilinci,
organik bilinci ve bu bilinçle yaptığı bir görevi varsa; aynı biçimde Galaktik
bedenin de organları veya hücreleri gibi olan yıldızların canlılığı söz
konusudur...
Ama, dünya üzerinde
bir insanlık âlemi var, hayvanlar âlemi var, sayısız nebatlar var. Bunlar da
kendi içlerinde sayısız türe ayrılırlar. Herbirinin kendine has özelliği
vardır..
İşte galaktik
yapı da, aynı şekilde dışarıdan bakıldığı zaman, bir beden, bir birim, bir kişilik
hüviyetiyle var olan bir yapıdır!.
Bu galaktik
yapı, bizim "Samanyolu" adını verdiğimiz, batının ingilizcede,
"Milkyway", diye adlandırdığı galaktik yapı, gerçekte bir
canlı birimdir, bir canlı varlıktır... Ancak, bir başka galaktik bilinç
tarafından, bu galaktik yapı bir canlı birim, bir canlı yapı olarak algılanır;
bizim yapımız tarafından değil...
İnsanlık denen
yapının bilinci olduğu gibi; aynen dünyanın da kendine has bir bilinci vardır.
Dünya ismi ile işaret ettiğimiz bu planetin de kendine özgü bir şuuru
vardır!...
Dünya`nın bir
şuuru olduğu gibi, Güneş`in de bir bilinci vardır!... Güneş`in bir şuuru olduğu
gibi, Galaksi`nin de bir şuuru vardır!.
Bu Galaktik
bilinç indinde güneşin bilinci, bizim yapımızın şuuru yanında bir hücremizin
bilinci mesabesindedir. Galaktik yapı, aynen, bir insanın bilinci gibi, evren
içinde bir bilinç sahibi birim olarak mevcuttur!. Ve böylece milyarlarla
galaktik birimler mevcuttur!...
Evrende
milyarlarla galaksi var, diyoruz ya!. Aslında bunun anlamı, evrende galaktik
boyutlarda mevcut, milyarlarla birim var demektir!...
Bizim yapımıza
göre, bize oranla bir hücrenin bilinci ne düzeydeyse; Galaktik bedene, Galaktik
kişiliğe nisbetle de, bu Güneş Sisteminin, Güneşin bilinci odur. Galaktik
birime, benliğe göre bir yıldızın, bir güneşin şuuru ne ise, dedik...
Şimdi o güneşin
yanında dünyanın, dünyanın üzerinde bir birimin yerini düşünün!... Hafsalanız
acaba alabiliyor mu?.
Bir yıldızın
yanında bir insanın yerini; ve de o yıldızın, Galaktik beden boyutunda
yerini... Bunu anlatabilmek çok güç!...
Çünkü biz, beş
duyu dediğimiz yalnızca kesitsel algılama organlarıyla ve yardımcı araçlarla
hep "maddealtı"na girdik; "maddealtı"
dediğimiz enerjiye giden boyutta mikrokozmosa gittik, makrokozmosu hiçbir zaman
değerlendiremedik...
Neye benzer
bu?...
Bir hücrenin
çekirdeğinden veya bir kromozomdan, insan bedenine bakmaya benzer!.
Bir hücrenin
çekirdeğindeki bir gen, bu bedene, bu bilince, bu ana yapıya bakabilir mi?.
Hayır!...
O gene göre, bir
organı dahi idrâk etmek, hafsalasına sığdırmak mümkün değildir!. O hücre
çekirdeğini kapsayan mevcut stoplazma, sonsuz bir deniz gibi görünür, o
gen`e!...
Biz de diyoruz
ki;
"Bizim
yaşadığımız gezegenle, falanca gezegen ile falanca yıldız arasında boşluk
var, hava var"(!)... "Boşluk" kelimesi boş!...
Burayı çok iyi
anlamaya çalışalım!..
Daha önceki
konuşmalarımızda dedik ki :
Her şey
atomlardan oluşmuş bir yapı. Ve, aslında biz, bileşik bir kütleyiz. Benim
vücudum da atomlardan oluşmuş, bir başka madde de...
İşte bu nedenle,
biz
İşte bu, "bileşik,
bir kütleyiz" realitesi, bir alt boyuta, atom boyutuna indiğimiz
zaman, "yıldızlar arası boşluk" kavramını ortadan
kaldırıyor... Bir Tümel Yapıyı, bir tekil yapıyı farkettiriyor
bize, atom boyutu itibariyle Galaktik boyutta!...
Biz, kopuk
kopuk, biribirlerinden ayrı yıldızlar tasavvur ediyoruz ya gözbebeğinin
verilerine GÖRE; bir yıldız burada, bir diğeri bilmem kaç ışık yılı
ötede, diyerek!... Oysa gerçekte, şu bedende hücreler biribirinden ne kadar
uzaksa, bunu üst boyuta aktardığımız zaman farkedeiz ki, galaktik boyutta da, o
yıldızlar biribirlerinden o kadar uzaklıkta!...
İki yıldızın
arasındaki boşluk, esasında boşluk değil, doluluk!... Ama biz, bu doluluğu,
gerek ilmimiz, gerekse algılama araçlarımız kısıtlı olduğu için yeterince
değerlendiremiyoruz; ve onun için de o muhteşem dev galaktik bedeni
farkedemiyoruz. Ve, elbette o Galaktik bedende mevcut bilinci!.
Nasıl, şu
bedende mevcut bir benlik kavramı ve bilinç mevcutsa, bu bedendeki benlik ve
bilinç gibi, o galaktik bedende de bir benlik ve bilinç var; her ne kadar genelde
algılayamıyorsak da!....
Diyoruz ki:
Evrende, bir
yerel gökadalar grubu içindeki Samanyolu`nun dış çeperinde, kenarda kıyıda bir
yerdeyiz... 30`a yakın galaksi var civarımızda bizim!.işte bu otuza yakın
galaksi esasında, otuza yakın, "Bilinçli Galaktik Varlık"tır!.
Belki de bir aile!!!.
O otuza yakın
Galaktik bilinç varlığın bir tanesinin bedenindeki bir "hücre" bile
değiliz biz!... Belki bir hücre, Güneş!... Biz, o Güneş Sisteminin uydularından
birinin üzerindeki milyarlarla insandan bir tanesiyiz!...
İşte, din
terminolojisinde, "melek" kelimesi ile kastedilen varlıkların
bir türü de bu galaktik boyutlardaki "Ruh"tur, galaktik
şuurdur, galaktik bilinçtir...
Nitekim geçmiş
Öz`e Ermişlerden birisi diyor ki:
"Biz, öyle
bir melek tesbit ettik, öyle bir varlık tesbit ettik ki, O`nun bizden haberi
bile yok!... Bizim varlığımızdan haberi bile yok." Diyor.
Ve, onun
büyüklüğünü çeşitli misâllerle anlatmaya çalışıyor... Detayına girmeyeceğim.
Tıpkı bizim
boyutlarda olduğu gibi... Bizim bedenimizin herhangi bir yerindeki hücrenin
beynimizden, beynimizdeki bilinçten haberi olmayışı gibi; beynimizin ve
beynimizdeki şuurun da o hücreden haberi yok!.. O hücre, vücutta doğuyor,
büyüyor, gelişiyor, çoğalıyor, ölüp gidiyor.
İşte bu yapıyı
"üstmadde" adını vererek anlatmaya çalışıyoruz.
Zirâ her boyut,
kendi yapısının varlıklarına veya algılayıcılarına göre "madde"dir!..
Tıpkı rüya içinde yaşarken, rüyada geçen olay ve yapıların bize "madde"ymişçesine
gelmesi gibi!.
Varlık skalasını
Ve biz, o
varlıkların yanında, "hiç" hükmündeyiz!.