AHMED HULÛSİ’DE

KAVRAMLAR

M

 

AV. ASUMAN BAYRAKÇI

www.allahvesistemi.org

 

   Yayınlarımızın Telif Hakkı Yoktur. Sitemizdeki tüm bilgiler, Hz. MUHAMMED'in (aleyhisselâm) bildirip açıkladığı "ALLAH" ismiyle işaret edilenin hakikatinin ne olduğunun öğrenilmesi ve "DİN" denilen yaşam sisteminin bu vizyonla değerlendirilebilmesi için, tüm insanlarla karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır. Tüm yayınlarımızı ücresiz okur; dinler, bilgisayarınıza indirebilir, çoğaltabilir; YAZAR ve KAYNAK BELİRTMEK ŞARTIYLA her yoldan bütün çevrenizle paylaşabilirsiniz. Allah ilmine karşılık alınmaz. Prensibimiz maddî ya da manevî karşılıksız paylaşımdır.

  FİHRİST

·    Madde

-     Madde Âlemi (Bkz."Ef'al Âlemi")

·    Madde Boyutu(Bkz.

·    Mahşer Âlemi

·    “Maiyet Sırrı”

·    Mâlik

    Mâna

·    Mânâların Kuvveden Fiile Dönüşmesi

·    Mânevi Yardım

·    Mantık

·    Mantra

·    Mardiye Nefs

·    Mârifet

·    Mârifet Nûru

·    Kalbin Mârifet Nûru ile Dirilmesi

·    Mâsiyet

·    Meczub

·    Medyum

·    "Mehdi"

·    Mehdi Ve Mehdilik

·    Mehdi'ler Niçin Çoğaldı ?!

·    Bazı Velilerin "Mehdi" Sanılmaları

·    Mekân

·    Mekr

·    İlim Mekri

·    Mekr'in Kesen Tek Şey  Nedir?

·    Melek

·    Melâike

·    Refik-i A'la

·    Alûn Melekler

·    Azrail

·    Cebrail

·    Mikail

·    İsmail

·    Semâ Melekleri

·    Yeryüzü Melekleri

·    Meleki  Boyut

·    Melekî  Güç (Melekî Şuur)

·    “Allah’ın İsimleri” Nasıl Ortaya çıkar?

·    Melekler,Allah'la Kulu Arasında Nasıl Aracıdır?!

·    Meleklerin Kanatları Var mıdır?!

·    Melekler Dişi mi, Erkek mi?!

·    Meleklerin Adem'e  Secde Etmesi(Bkz.Meleklere İman Niçin Önemli?)

·    Meleklerin Tenezzülü Ne Demek?

·    Meleklerin İşleri

·    Meleki “SIKMA”

·    Meleki  Tesir

·    Meleklerin  ALLAH  ile Konuşması!

·    Meleklerin Adem’e Secde Etmesi

·    Meleğin Ruhu Nefhetmesi(Bkz.Işınsal Beden-

·    İnsanî Ruh)

·    Rüyada Melekleri Görmek!

·    Melekût Âlemi

·    "Melîk"

·    Melikiyet

·    "Men Arefe Sırrı" (Bkz."Allah'a Vâsıl Olmak"Nefsini Bilen Rabbbını bilir!)

·    "Mevlid"

·    Mevt

·    “Meyyit”

·    Mezhep

·    Hangi Mezhebe Tâbi Olmalı?!

·    Ölüm Ötesinde Mezhep Ve Tarikattan Sorgu Sual Olacak mı?

·    "Mi'rac"

·    " Mi'rac"ın Açıklaması

·    Muhakeme

·    "Muhammedî" Olmak

·    Muhammedî Meşrep

·    Muhammed Ümmeti

·    Hz.Muhammed'in Vârisleri

    Mukallit-Muhakkik (Bkz.Taklid-Tahkik Ehli)

    Mukarrebùn (Bkz. "Vâkıfıyn")

·    "Muntakim" Esmâsı

·    Musevî Meşreb

·    Mutmainne Nefs

·    Muttaki

    "Mübdi Mârifet  Sırrı"( Bkz."Allah'a Vâsıl Olmak")

·    Mücahede

·    Mücahid

·    Müceddid

·    "Müezzin"

·    Müferridun

·    Mükellefiyet

·    Mülhime Nefs

·    Mülhime Girdabı

    Kıyâmet Alâmetlerinin Bâtında Zuhuru(Bkz.Kıyamet)

·    Bilinç Sıçraması

·    Mülk Âlemi

·    “Mülk Âlemi”nden “Melekût Âlemi”ne Nasıl Geçilir?

·    Mümin

·    Münâfık

·    Mürşid

·    Mürşid'e Bağlanmak

    Mürteci (Bkz."İrtica")

·    Müslim

·    "Müslüman"

·    Müslümanlık

·    Materyalist Müslümanlık

·    Hissi Müşahede

    "Müşrik" (Bkz."Kâfir)

 

 MADDE

 "Madde" , direkt olarak, "nûr"un çok daha yoğunlaşmasıyla meydana gelmiştir!..

Her boyut, kendi yapısının varlıklarına veya algılayıcılarına göre "madde"dir!.. Tıpkı rüya içinde yaşarken, rüyada geçen olay ve yapıların bize "madde"ymişcesine gelmesi gibi!.

hf

 MAHŞER ÂLEMİ 

“Kabir aleminde kabuslar içinde veya güzel görüntülerle” yaşamlarını sürdürenler ile “berzah” aleminde serbest dolaşanların tümünün bir araya geleceği ve herkesin Dünyada yaptıklarının kesin neticelerini görüp alacağı süreçtir!

Mahşerin bedenleri ruh bedendir ve şu anda bize göre latif bedense de o ortama göre somut bedenlerdir... Rüyada birisini gördüğünde onun latif beden olduğunun farkında mısın?... Mahşerde de kimse kimsenin bedeni için bu lâtif bedendir, demeyecektir... Herkes aynen burada olduğu gibi birbirini görecektir...

 hf

 

“MÂİYET SIRRI”

 Her birimi ve tüm varlığı kendisinden ve kendisiyle meydana getiren "ALLAH",  yarattıklarıyla sınırlanmaktan ve kayıt altına girmekten; ve onlar olmaktan beri ve ötedir!..

Tüm varlık isimleri altında ortaya çıkan kudret ve mânâ hep O'na aittir...

Tüm varlıklar ve oluşturdukları tasarruflar hep O'na aittir; ve onların her biriyle bir diğerini etkilemektedir!...

Ancak bütün bunlara rağmen de, ne mikro ne de makro plandaki hiç bir "şey" için "ALLAH"tır denemez!...

Fakat, oradaki "vücûdu" da inkâr edilemez!.

Bu yüzdendir ki Rasûlullah Aleyhisselam, şöyle buyurmuştur:

 -"İnsanlara şükretmiyen, ALLAH'a şükretmiş olmaz!...

 Ayrıca;

 -"ALLAH iHSAN EDENLE BERABERDİR..."

 âyetinde işaret edilen bir biçimde, "ihsan edende veren Hak'tır"!...

Tasavvuftaki "mâiyyet sırrı"da budur işte!..

Tasavvufta, "mâiyyet sırrı" denilen hususa işaret eden "ind" tâbiri Türkçe'ye "katından" diye çevrilmektedir ki bu asla yeterli olmayıp; bilakis konunun inceliğini örtmektedir.

hf

 “MÂLİK”

 Sahib olduğu üzerinde, özgürce ve tasarrufundan dolayı kimseye hesap vermeksizin, dilediğini yapan!

hf

 

 MÂNÂLARIN  KUVVEDEN  FİİLE  DÖNÜŞMESİ

 Bir mânânın beş duyuya hitap eder şekilde ortaya çıkışına “Fiil” diyoruz.Yani beş duyuyla tesbit ettiğin her oluş , bir fiildir.Ve bu fiile de bir isim verilir.O isimle bir mânâyı kendi içinde taşır ve dolayısıyla isme bağlanır.

Netice olarak isim ve fiil aynı mânâya işaret eder.

Bir fakire merhamet edip-acıyıp verdiğin sadakada, fiili “sadaka vermek” diye târif ederiz.Fakat  burada sadaka vermek fiili ile  “merhamet” aynı duygudan çıkmaktadır.Çünkü sendeki merhamet duygusu yani “merhamet” isminin karşılığı olan mânâ, fiil düzeyinde o kişiye oo nesneyi verme şeklinde görünür.Yani netice mânânın fiile dönüşmesi belli bir isim olarak sanki fiil mânâdan ayrı bir yeşmiş gibi görüntü meydana getirir.

İlâhi isimler mevzuuna gelince;varlıktaki bütün fiiller 99 ilâhi isim olarak adlandırılan “mânâ grupları” bünyesinde oluşur.Bu açıdan bakılınca evren tümüyle bu ilâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile çıkmış hâlinden başka bir şey olmaz.

Meseleyi biraz daha açmak gerekirse ; ister beş duyuyla tesbit sahamız içinde kalsın , isterse de mevcut algılama sistemimizin dışında olsun,bir şey hariç olmamak üzere herşey , bu ilâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile dönüşmesinden başka bir şey değildir.

Yalnız burada dikkat etmemiz gereken bir konu var, bu kuvveden fiile çıkış asla Allah’ın içinde veya dışında gibi bir mânâ kabul etmez.Çünkü böyle bir mânâyı “Allah” ismi ifna eder.Biz, Allah’ın dışında bir nesne mevcut değildir derken, varlığını Allah’tan almayan , varlığı Allah’ın varlığı ile kaim olmayan, varlığında ilâhi isimlerin mânâ terkiplerinden başka bir şey mevcut olmayan “ anlamını kastediyoruz.Yoksa,Allah’ın içinde veya dışında gibi Allah’a mekân,mahâl.şekil,ölçü biçici bir mânâyı kastedmiyoruz!..

Aksi takdirde kâinat ve kâinatın dışında bir TANRI ; ya da kâinatın içinde yer almış bir TANRI; ya da, kâinatın yer aldığı mahalli paylaşmada olan bir TANRI anlayışları doğar ki , bu üç anlayışta Hz.Muhammed’in tebliğ ettiği  “Tevhid” anlayışına ters düşer.

hf

MÂNEVİ  YARDIM

 Mânevi yardım denilen şey, beyinlerin tek bir gayeye odaklanarak güç yaymalarından başka bir şey değildir...

hf

 

MANTIK 

Akıl, dıştan, bizim farkında olarak ve üzerinde değerlendirme yaparak bir sonuç çıkarttığımız olayları irdeleme özelliği!.

Bu özellik belli bir sistematik kullanıyorsa, buna “mantık” adını veriyoruz. Sistematik değerlendirmeden yoksun fikir zincirine ise “mantıksızlık” ismini takıyoruz.

“Mantık”, zekâ tarafından da kullanılır; akıl tarafından da.

hf

MANTRA

 Yoga’da genellikle kullanılan ve budizmde «mantra» kelimesiyle tanımlanan özel anahtar kelimeler vardır ki, bunların yogada trans ya da teveccüh ya da yönelim gibi kelimelerle kastedilen hallerde tekrarı sözkonusudur.

Bundan başka böyle bir kelime de kendisi bulup; bu kelimeyi tekrar ederek bir şey elde edemez mi insan?..

Bu sualin cevabını tam olarak anlayabilmek için çok geniş boyutlarda meseleye bakmak mecburiyetindeyiz!..

İslâm’daki «zikir» kelimeleri olan Allâh’ın isimleri, esas olarak varlıkta yürürlükte olan mânâlardır ve beyinde de bu mânâları ortaya çıkartıcı devreler zaten kozmik plandan düzenlenmiştir. Siz bu kelimeleri tekrarlayarak, beyninizin kozmik plana göre bir tür frekans ayarlarını yaparsınız ve evrensel mânâlar ile iletişim içine girersiniz!.. Meleklerle görüşmeye başlarsınız!..

Oysa bu anlama gelmeyen «mantra»larla sadece beyinde rasgele bir hassasiyet, alıcılık oluşturursunuz ki, bu da sizin «CİN» denilen ateşin-manyetik bedenli varlıklarla iletişim kurmanıza yol açar!.. Bunların ise en iyileri bile pek çok şeyden mahrum kalmanıza yol açar!

    hf

MARDİYE  NEFS

 Mardiye`ye geçmek, evliyaullah içinde yüz binde bir kişiye nasib olan bir hâldir... Ancak ve ancak Mardiye`de tam olarak şirk-i hafî kalkar...

Nefs bilinç olarak, "Mardiye" düzeyine geldiği zaman, Vâhidiyet mertebesinde kendini bulur. Vâhidiyyet mertebesinde kendini tanıyan Nefs,ilâhi vasıflarla kendini tanır.

"Hayy"dır, "Alîm"dir, "Mürîd"dir, "Kâdir"dir, "Semi"dir, "Basîr"dir, "Mütekellim"dir.

Bütün bu vasıfların oluşturduğu sonuç, "Mükevvin" oluşudur!.. Yani "Tekvin" sıfatı!. Bunun tafsilâtına girmiyorum, ehli bilir; ehli olmayanın da bu mertebeyi anlaması mümkün değildir.. Çünkü orada, Nefs-i Küll olduğunu anlar, idrâk eder ve tahakkuk eder!..

Yani, Mülhime`de bilinç Nefs-i Küll olduğunu anlar, fark eder... Ancak bu kemâlin tahakkuku Mardiye nefs bilincindedir.

Mardiye`dekinde ise, Nefs-i Küll olarak tasarruf edendir!... Burası 7`lerin, 4` lerin makamıdır. Yedi kutub, dört kutub, Nefs-i Mardiye düzeyindedir, Nefs-i Küll olarak... Onlara 7`ler derler, yedi`dir ama yedisi birdir. Yedi kişidir onlar, ama aslında yedisi de birdir. Yedi ayrı Nefs`dir, fakat Bir bilinçtir...

Nefs-i Mardiyye sahipleri, "fetih" sahibidir. Nefs-i Mutmainne`de ve Nefs-i Radiye`de keşif vardır. Onların ilimleriilmi Bâtın`dır. Kalp gözü açıklığı denen, varlığın bir takım sırlarına vâkıf olma hali vardır. Mardiye Nefs sahibinde fetih vardır; kedilerinde yaşanılan ilim, ilmi Ledün`dür!...

"Evliyâya eğri bakma!.. Kevn-i mekân elindedir." beyiti, Mardiye Nefs durumundaki Evliyaullah içindir...

Mutmainne`deki, Veli`dir. Radiye`deki, Veli-i Mükemmel`dir. Mardiye`deki, Veli-i Kâmil`dir. Safiye`deki evliyâullah ise "Ulül Azm" olarak bilinir, belli bir görevi olan bu zevât ya "Müceddid"dir; "Gavs"dır ya da Kutb-ul Aktab veya Kutb-ulirşâd`dır!..

"Mardiye", sıfat mertebesidir, dedik.ilahi vasıflarla vasıflanmış kişidir...

"Mutmainne" ve "Radiye", "Velâyet-i Suğra"dır.

"Mardiye", "Velâyet-i Kübrâ"dır. Enbiyâ velâyetinin kemâlâtından hisse alınır. Bakâ Billah mertebesidir!. Bu mertebeden evvel kimsedeilmi Ledün olmaz!..

Bir de "Velâyet-i Uzmâ", vardır.. Bu, "Müferridûn"un ve Rüesâ`nın velâyetidir... Bu velâyet mertebesi, Velâyeti Kübrâ`nın üst sınıfıdır; fakat Velâyeti Ulyâ`nın kapasitesine de sahip değildir

Velâyeti Uzmâ, "Ferdiyet" makâmında olanların velâyetidir. Bunlar, Gavs`ın tasarruf dairesinin dışındadırlar. "Gavsiyyet" görevini yüklenecek kemâlâta sahiptirler, fakat "Gavs" bir tane olduğu için bunlar, Gavs`ın dışındaki kişilerdir.

Varlığın Hakk`ın varlığı olduğu, Hakk`ın bu sûretlere bürünerek var olduğu ve bu sûretlerde Hakk`ı seyretme hâli "Mutmainne" ve "Radiye"de ağır basar.

Eğer buradan, bir üst boyuta sıçrama yapılırsa, bu idrak ve yaşam düzeyinde şuur, birimler, sûretler müşahede yaşam halini yitirir.

İşte "Mardiye"nin en önemli vasfı, şekli budur!.

Burada, şuursal bir "Tek"lik, yaşamı vardır!. Kesret-çokluk müşahedesi tamamen kalkar!. "Tecelli-i sıfat" denen yaşam tarzıdır. "Hakk-el yakin" hâlidir!.Yani,ilâhi vasıflarla tahakkuk etme hali ki; bu ikisi arasındaki hâl, ancak yaşanarak farkedilir. Dilde bunu anlatmak çok zor bir şey!.. Çünkü biz, öyle bir şey düşünmemişiz, hayâl bile etmemişiz. Onun için bunlar böyle mecaz yollu anlatılır ama gerçeği ancak yaşanarak bilinir!.

Burada şuur, tek varlık olarak kendi vasıflarını seyre koyulur. Burada çokluk müşahedesi söz konusu değildir, sûrete bürünmüşlük söz konusu değildir...

Bunu basit bir misâlle şöyle anlatalım:

Gözle bakınca; koltuk, masa, çiçek, insan, hayvan, tahta, halı vs. vardır. Fakat, bir milyar defa büyüten bir elektronik mikroskop ile tüm varlığa baktığın zaman bu isimlerle anılan varlıkların hepsi gözden kaybolur, sırf atomlardan ibaret bir bileşik kitle görülür!.

Burada artık ayrı ayrı birimler gözükmez!. Ne ben kalırım, ne sen kalırsın, ne koltuk kalır, ne de masa!...

İşte bu misâlde olduğu üzere, "Mardiye" ismiyle anılan şuur boyutunu yaşayan kişinin müşahadesinde kesret, çokluk hali yoktur!.

O TEK şuur vardır; ve O şuur kendi vasıflarını seyir halindedir.

Bu hal, "Tecelli-i sıfat" mertebesi olarak târif edilir. Tabii bu, çokluk içindeki bir izah için, bir yaklaşım için anlatılan bir haldir...

Eğer farkediliyorsa bu hal, bu şuur, bir evvelki boyutta anlattığımız "Mülhime-Mutmainne-Radiye" bütünlüğünün getirdiği müşahededen çok farklı bir yaşam tarzıdır...

İşte; Evliya-ı Kamil, Evliya-ı Mukarreb yani Allah`a yakın kazanmış veliler, Kurbet Velileri bu yaşam içinde olanlardır... Bunlar, sayıları yer yüzünde gerçekten çok çok mahdut olan kişilerdir. Yüz yirmi dört bin veli içinde bunların sayısı onlarla ifade edilir...

"Tevhid"in "vahdet"e dönüşmesi ancak "Mardiye"de hâsıl olur.

Hakikatın öncesinde gelen, "mârifet" mülhimede  "ilâhî ikram" yollu kulda hâsıl olan mârifeti ilâhîdir.

Hakikatten sonra, Mardiyye'de bütün kemâliyle hâsıl olan mârifet ise "mârifetibillah"tır ki, sanki birincisiyle aralarında sadece bir isim benzerliği vardır... Bu mârifetin yeryüzündeki zuhur mahallinin 7'ler, 4'ler, 3'ler ve "müferridun" gibi çok sayılı sınırı vardır.

Mardiye başlangıç itibariyle sıfat mertebesi, kemâli itibariyle zât mertebesidir.

hf

 

MÂRİFET

  "Marifet" ikiye ayrılır:

 1 - Maarifi iLALLAH.

 2 - Maaarifi "B"illah.

 

 1-MaarifiiLALLAH:

 "ALLAH"a olan imanın dolayısıyla erdiğin sırlardır.

Henüz nefs ortadan kalkmamıştır... Yani, şirk-i hafi dediğimiz şey halen mevcuttur!. Varsayımın olan nefsin vardır!.

Ancak buna rağmen, nefsinin yöneldiği "ALLAH" ve ALLAH`a ait bazı hakikatlar sana açılmaya başlar... Bu açılan hakikatlar dolayısıyla belli sırlara âgâh olursun.

Bu "maarifiiLALLAH"tır... Yani, "ALLAH"'a yönelik mârifet!.

 

2-"Maarifi "B"illah"

 "Hakikat"a erip "ikan" noktasını geçtikten sonra artık ikilik kavramı kalmaz!... Şirk kalkar!.

Var olan tek varlık, mutlak varlık "ALLAH"tır!.

Bâki olan "ALLAH"!. Fâni olan zaten yoktu; "yok"luğu farkedilerek ortadan yani idraktan kalktı!.

"Bâki olan "ALLAH"" gerçeği ortaya çıktığı zaman; senin gözünde gören, kulağında işiten, dilinde söyleyen, elinde tutan, ayağında yürüyen hep ve sadece "ALLAH"'tır!.

"ALLAH" bilir; "ALLAH" görür; "ALLAH" algılar; "ALLAH" söyler; "ALLAH" şehâdet eder!.

İşte o zaman sende izhâr olan ilim, Maarif-i Billah`tır; izhar olana da "Ârif-i Billah" derler. Büyük kutuplar yani "Kırklar" ve üstündekiler "Ârif-i Billah" hükmündedir... "Ârif-i Billah" olanlar her şeyin sırrını bilirler.

Neyle?

Kendilerindeki ilmi ilâhi ile!

Birinci Mârifet, "Mülhime"de hâsıl olur.

Belli riyâzetlar ve tabiatla mücadeleler sonucunda, kişide belli mârifetler oluşur. Bu marifetler belli kevnî -madde boyutuna ait- kerâmetleri de doğurur!. Bunlara "ârif" denilir!. Bunlar daha "velî" değildirler!.

İlmî kerâmetler ise ikinci marifet mertebesi olan "Mârifetullah" sahibi "mardiye nefs" bilincine erişmiş evliyaullah hazerâtına aittir... Bununla karıştırılmaya!

Burada, henüz "benlik" kavramı vardır bilinçte!. Ancak yoğun riyâzet dolayısıyla beyinde belli bir hassasiyet meydana gelmiştir. Ve bu hassasiyet ile belli olağan üstü fiilleri ortaya koyar.

Bu, Allah`a yöneliş sırasında oluşan bir mârifet`dir. Ve, bu düzeydeki kişiye "Ârif" derler... Yani, işin hakikatına ârif olmuş belli bir "mârifet" sahibidir. Bu, daha sonra "Mutmainne"de, "hakikat"e döner...

"Mârifet"den sonra, "Mutmainne"de ve "Râdiye"de "hakikat" yaşanır.

Bu "hakikat" sonrasında "Mardiye"ye yükselirse, o zaman "Mârifet-i Billah" meydana gelir. Yani, "Allah`ın indinden ihsan ettiği ilimle" bilme hâli ki, o takdirde bu kişiye "Ârif-i Billah" derler...

"Mülhime" mertebesindeki mârifet sahibi "ârif"dir.

"Mardiye" makamında hasıl olan ikinci mârifetin sahibine "Ârif-i Billah" derler.

Yani, varlığındaki Allah`ın ilmi ile her şeye ârif olan Zât demektir "Ârif-i Billah"!... Bu, "Hakikat"ten sonra gelen mârifet-i Billah`tır...

İşte, bazılarının, "Şeriât-Tarikat- Mâ`rifet -Hakikat" demeleri, bazılarının da, "Şeriât-Tarikat- Hakikat -Mâ`rifet" demelerinin nedeni, bu farka dayanır.

"Hakikat"den sonra "Mâ`rifet" diyenler, "Mardiye"deki "Marifetullah"dan söz ediyorlar. "Mâ`rifet"ten sonra "Hakikat", diyenler ise "Mülhime"de yaşanılan irfândan söz ediyorlar.

"Levvâme"deki, "Tarikat"dır...

"Mülhime"de, "Mârifet" hâsıl olur...

Bu "Mârifet" neticesinde de, şayet takdirinde varsa "Mutmainne" ve "Râdiye"de, "Hakikat"e vâsıl olunur...

Mârifet devresi olan "Mülhime" bilincindeki ârifte, bu idraktan sonra "tarikat" kavramı kalmaz!. "Şeyh" kavramı kalmaz!..

Eğer hâlâ o kişide bu kavramlar varsa, o zaten "marifet"e ermemiş, "ârif" olmamış; çokluk kavramından geçip "TEK"lik müşahedesine ulaşamamış; benlik kavgası içinde, menfaatleri uğrunda savaş verip, tasavvufun da hoş sohbetleriyle vaktini değerlendiren "dervişân" sınıfındandır!

Yunus Emre kırk yıl hizmetten sonra "Mülhime"de kemâle ulaşınca, Taptuk tarafından yanından uzaklaştırılarak, "mutmainne"ye geçmesi için önü açılmıştır!. Hiç bir ârif, şeyhinin yanında "mülhime"nin kemâlini yaşayamaz; bu yüzden de "mutmainne" bilinç mertebesi kendisine açılamaz!

"Vahdet-i Vücud"un bilgisi "mülhime"de; kemâl haliyle yaşamı ise "mutmainne"de oluşur!.. Elbette bu müşahede de "tarikat" kavramlarına yer kalmaz!

Eğer veli, bu mertebelerden sonra, "Vahdet-i şuhûd" müşahedesinin yaşandığı "Bakâ Billah"a geçer ve "Mardiye" bilinciyle, "fethe" ermiş olarak "Mârifetullah"a sahib olursa, işte o zaman "Ârifi Billah" olur!... Bu durum içinde, "Hakikaten sonra, Mârifet gelir" derler...

Hakikatın öncesinde gelen, "mârifet" mülhimede "ilâhî ikram" yollu kulda hâsıl olan mârifeti ilahîdir. Özellikle "Rufaî" sisteminde hâsıl olur ve yaşanır.

Hakikatten sonra, Mardiyye'de bütün kemâliyle hâsıl olan mârifet ise "mârifetibillah"tır ki, sanki birincisiyle aralarında sadece bir isim benzerliği vardır...

"Rauf" ismi birime izâfeten çok büyük ve geniş bağışlayıcılık olarak anlaşılır.

"Rauf" isminin gerçek tecellîsi ise "mardiyye" isimli nefs mertebesinde yaşanır.

Vahidiyet mertebesinin yaşamı olan mardiyye bilincinde, varlıktaki tüm suretler, o bilincin organları gibidir ve tümünde tasarruf eden O bilinçtir!..

Bu sebepledir ki, O'nun yanında tümü de bağışlanmaya değerdir!..

Kendi tecellilerini seyreden, görür ki, görmektedir ki, onlardaki tüm fiillerin hakiki mutasarrıfı kendisidir, elbette ki bağışlayıcı olur. Esasen, bu mertebede, yanlış-doğru yok, hikmetlerin zuhûru vardır. 

hf

 

 MÂRİFET  NURU

 İnsan, "iman nuru" ile bilincin sınırlarını aşar, "mârifet nuru" ile de bilincin sınırları dışında yeralan gerçekleri değerlendirebilecek kapasiteyi elde eder!..

Allah tüm yaşamımız boyunca, kesintisiz olarak, bir an bile "iman nuru"ndan ve "mârifet nuru"ndan mahrûm bırakmasın.

Zirâ, "iman nuru"ndan mahrûm olan bloke olmuş bir bilinçle "kör" yaşar; ve "mârifet nuru"ndan mahrûm olan da, bilincinin sınırları ötesindeki gerçekleri asla düşünemez ve değerlendiremez.Bu yüzdendir ki, her vesile ile Allah’tan "iman nuru" ve "mârifet nuru" istemeliyiz; ve bunun sonsuza dek kesintisiz bir şekilde bağışlanmasını niyâz etmeliyiz.

hf

KALBİN MÂRİFET NÛRUYLA DİRİLMESİ!

 İslâm terminolojisinde "şûur" ya da bugünkü deyimiyle "bilinç", "kalp" kelimesiyle, "gönül" kelimesiyle tanımlanır. Bilincin dirilmesi ise ancak mârifet nûru ile  mümkündür.

hf

 

  MÂSİYET

 Kişinin Allah’ın rızasına uymayan fiil veya düşünce üzere olmasıdır.

Kişinin kendisine,Allah’ın varlığından gayrı bir varlık ve  vücud atfetmesi ise mâsiyetlerin en başta gelenidir ki, buna” gizli şirk” denilmektedir.

Mâsiyet, genel anlamıyla kötü davranışlar olarak kullanılır. İnsanı Allâh'tan uzak düşüren, bencil, bedene dönük çıkarlar peşinde koşturan davranışlar olarak ele alınmaktadır.

Mâsiyet, kişinin Allah'tan perdeli olmasına yol açar!..

İnsan'ın "NEFS"ini bilmeyişi, kendini beden kabul edişi dolayısıyla yaptığı pek çok davranış ve ortaya koyduğu fiil vardır ki, bunların hepsi de “mâsiyet” hükmünü alır.

Çünki insanın bedeni, bedensel zevkleri için yaşaması, onun sadece bir beden olduğu yolundaki görüşlerinin perçinlenmesine yol açar ki, bu da sonuçta "ÖZ"ündeki hakikatten ebediyyen mahrum kalmasına sebeb olur!..

Mâsiyet ehli, fiilleriyle kendi kendilerini Allah'a karşı perdelerler. Çünki, yaşamları ne doğrultuda sürüyorsa, ölümötesinde dahi o doğrultuda devam edecektir.

 "Kişi ne hâl ile yaşarsa, o hâl ile ölür ve hâl ile bâ's olur!.."

 anlamındaki hadîs-i şerîf gereğince, burada, kimin meşgalesi, konusu neyse, ölümötesi yaşamda ve kıyâmet sonrasında da odur!..

İşte bu yüzdendir ki, bir kimse mâsiyetiyle, yani bedene ve bencilliğe dönük faaliyetlerle ömrünü tüketirse, ölümötesi hayatında da benzeri tür duygu ve düşüncelerle devam edegider. Böylece de Allah'tan perdeli bir yaşama kendini mahkûm etmiş olur.

hf

 “MECZUB”

 Vuslata ermişlerin yaşamı ise neticede iki hâlden biridir.

Ya, " meczûb" olarak kalmak..

Ya da, mânevî vazife ile halk içinde, halkın yaşamına uygun bir tarzda yeralmak..

"Meczûb" kelimesi genelde halk arasında deli divâne olarak anlaşılır. Yemesine, içmesine, giyim ve kuşamına, oturup kalkmasına dikkat etmeyip, edep âdap bilmeyen kurallara uymayan birine şayet biraz da dinsel kelâm ediyorsa, hemen "meczûb" yaftası yakıştırılıverir.

Oysa gerçekte, "meczûb", Allâh'ın cezbetmiş olduğu kişi anlamındadır. Allâh'ın cezbetmesi sonucu, O'na yönelmiş, O'nun varlığı yanında yokluğunu idrak etmiş ve nihâyet yokolmuş; varlığında Allâh'ın Bakî kaldığı kişidir "Meczûb"!..

 "ALLAH DİLEDİĞİNİ KENDİNE SEÇER." (42-13)

 Âyeti Kerîmesi bu gibi "seçilmiş"lerin durumunu açık seçik vurgular!.. Hakiki mânâsıyla meczûblar, Allâh'ın kendine seçtikleridir!..

hf

 MEDYUM

 Medyum, cinlere aracılık edenlere, cincilere denir.

     hf

"MEHDÎ"MESELESİ

 Yüz yıllardır olduğu gibi, günümüzde de bir takım insanlar bazı Hadîs-i şerîfleri yanlış yorumlayıp, âdeta, "BEYAZ ATLI, ELİNDE SİHİRLİ KILIÇ" olan bir "MEHDİ"nin sanki gökten iner gibi gelip; bütün insanları zorla müslüman etmesini, dünya devletlerinin rejimlerini değiştirmesini bütün fakirleri zengin edip, kurtla kuzunun dost bir halde yaşatılmasını beklemektedirler.

Böyle olağanüstü güçlü bir kişi gelebilir mi?.. Gelirse, uzay teknolojisine sahip Amerika'nın tüm gücüyle arka çıktığı İsrail'i nasıl ortadan kaldırır?.. Elindeki sihirli kılıçla, nasıl bir anda tüm rejimleri yıkıp İslâm dinini esas alan devlet düzenini kurar!?.. Bilemiyorum!.

Allah'ın yeryüzündeki en sevgili kulu olduğuna inandığımız Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın sahip kılınmadığı böylesine olağanüstü güç O'na verilir mi verilmez mi bilemem!..

Toplumların çok çok büyük çoğunluğu, dünyevî menfaatlerini ölümötesi menfaatlerden üstün tutarken; ölümötesi yaşamın gerçeklerini idrak etmeyip, sadece âdet kâbilinden, şartlanma yollu bazı ibadetleri tatbik edip; idrak düzeyinde din hakkında hiçbir karara varamazken; böyle bir "BEYAZ ATLI"nın pat diye orta yere çıkacağını hiç sanmıyorum!..

Geçmişte sayısız değerli âlim ve evliyâdan olduğu söylenen zevâtı kirâm Mehdî'nin önlerindeki yüzyılın başında geleceğini umduklarını söylemişler ve bunların hiçbiri de gerçekleşmemiştir.

Esasen, gelmemesi için gerekli işaret de söz konusudur ki, gözlerden kaçmıştır. Bu işaret şudur:

Bu konuyla ilgili Hadîsi şerîflerde şu hususun üzerinde durulmaktadır.

Hazreti Mehdî görevde iken İSA Aleyhi's-selâm dünyaya inecektir. Ve beraberce bir süre yaşıyacaklardır. Ve bu arada Deccal çıkmış olacak, Hz.isa tarafından da öldürülmüş olacaktır.

İşte Hz.iSA'nın gelişi sırasında, müslümanların başında olacağına işaret edilen "MEHDİ"den

 "Sizden olan imamınız başında olduğu halde"

 diye bahsedilmektedir konuyla alâkalı Hadîsi şerîflerde. Yani, çoğunluk, İslâm dînini bütünüyle kabul etmiş ve dinin gereklerini tatbik eder hale gelmiş iken anlamı da mevcuttur muhtemelen bu ifadede.

Oysa bugün dünya üzerinde, genelde islâmî esasları arzulayan bir çoğunluk mevcut değildir. Ve -sizden olan imam’ yani böyle bir topluluğa dayanan -lider’de gelemez.

Hazreti Rasûlullah , yaşamını insanların belli şeyleri idrak edip, iman edip tatbik etmeleri ve böylece ölümötesi yaşamın tehlikelerinden kendilerini kurtarabilmeleri için değerlendirmiştir.

Bizlere de düşen, çevremizi, ölümötesi yaşamın gerçekleri hususunda uyarmak, ona göre tedbir alınmasını tavsiye etmek ve bildiklerimizi onların anlıyacağı şekilde izah etmektir.

Mehdî dahi geldiği zaman, -ki hadîsler böyle bir Zât’ın geleceğini haber vermektedir- insanları geleceğe yönelik tehlikelere karşı uyarma görevini yerine getirecektir zannediyorum. Ve bu çalışmalarında, üstün bir kâbiliyetle yaratılması sonucu takdir sonucu, öylesine muvaffak olacaktır ki; bir hac döneminde kendisini ilân etmesini isteyecekler; o neticede bunu kabullenecek ve daha sonra onu ortadan kaldırmak üzere Ortadoğu’dan üzerine bir ordu yollanacak ve neticede bu ordu yere batacaktır!.. Hadîs-i şerîflere göre!..

Cenâb-ı Hakk’ın kanunları asla değişmez. Dolayısıyla, yaşamda kitleleri altüst edecek olağanüstülüklere de katiyyen yer yoktur!.. Endonezya'lı veya Pakistan'lı veya Arabistan'lı ya da bir başka ülkeden çıkıp,insanlığa İslâm Dini'nin niye, niçin, hangi gayeyle gelmiş olduğunu idrak ettirici bu yüce kişi gelip çalışmalarını ortaya koyana kadar, esas bizim kendi bünyemizde yapmamız gereken çalışmalar önemlidir.

Mehdî gelmeden öldüğümüz takdirde; "biz Mehdî'yi bekliyorduk da onun için daha hazır değiliz" gibi bir mazeret, asla bizi ölümötesi yaşamın gerçeklerinden kurtarmayacaktır!..

Mehdî, zamanı geldiğinde, gelir ve vazifesi neyse yapar ve ölümü tadar!..

Ancak, biz varız ve ne zaman da ölümü tadıp, bu dünyayı terkedeceğimiz meçhul!!!.. Belki çok kısa bir süre sonra.

Soralım kendimize...

Ölümötesi yaşamın gerçeklerini biliyor muyuz ve o yaşama hazır mıyız?..

Şayet cevabımız "hayır" ise, bize düşen, her şeyi düzeltecek olan Mehdî hazretlerini beklemek değil, bir an önce kendimizi ölümötesi yaşama hazırlamaktır.

Kendisinin MEHDİ olduğunu iddia eden; ve MEHDİ ile âhir zamanda yeyüzüne inecek olan İSA`nın aynı şahıs olduğunu söyleyen; ve sonuç olarak, işte kendisinin "bu" kimse olduğunu sanan Mirza Gülam Ahmed Kadyani, kaba görüşle her ne kadar islamiyeti yaymış ve genişletmeye çalışmış ve bunda bir ölçüde de başarılı olmuşsa da; mesele inceden inceye araştırıldığı zaman görülür ki, ortada, CİN`lerin önce bir kişiyi, sonra onun aracılığıyla binlerce kişiyi kendilerine bağımlı kılmaları; ve bu iş için de İSLAMİYETİ KOZ olarak kullanmaları durumu mevcuttur...

CİN`lerin kendilerine bağımlı kılıp, bu tip özelliklerle donattığı kişlerin en üstün vasıfları, Muhyiddin A`rabi Hazretlerinin "Fütuhatı Mekkiye" kitabında da bahsettiği üzere, "kibir ve gurur"dur...

Bu gibi kimseler genellikle kendilerini zamanın en yüksek kişisi olarak görürler... Hatta dikkatle incelendiğinde, son Nebi Hz Muhammed Aleyhisselâm’dan sonra gelmiş, en yüksek kişi olduklarını iddia ettikleri dahi tesbit edilir...

İslam topluluğuna bağlı olanların bir kısmına göre, kıyametin kopmasından yüz veya ikiyüz yıl önce yeryüzünde görülecek ve dünyaya İslamiyetin yayılmasına sebep olacak; bir çok olağanüstü güçlere sahip bulunacak bir dini liderin lâkabıdır "MEHDİ"!..

CİNler, aldatıp kendilerine bağımlı kılarak büyüttükleri pek çok kişiye kendisinin beklenen "MEHDİ" olduğunu ilham etmiş; ve onların bu sanı ile yaşayıp; çevrelerini de kandırmalarını sağlamışlardır...

İşte konumuzla bu yönden ilgisi dolayısıyla "MEHDİ ve MEHDİ`lik hakkında" kısaca bilgi vemeyi gerekli görüyorum...

hf

 

MEHDİ VE MEHDİLİK

 Mehdî, "tenzih" ve "teşbih" esaslarının eşit oranda bileşimi olan İslâm Dini`nin "Tevhid" ilmini ortaya koyan görüşü temsil eder..

Hz. Muhammed Aleyhisselâm`ın bazı açıklamalarında görüldüğü üzere, “ALLAH”u Teâlâ`nın her yüzyıl yılda, bir dini yenileyici, canlandırıcı kişi gönderdiği; ve bu kişinin İslam dini’nin yayılması için görev yaptığı, İslam dinini benimsemiş olanlar ve tüm mâneviyat ehli kişiler tarafından kabul edilmektedir.

Bu kişinin görevi, gene Rasûlullah açıklamalarına göre, "İslam dinini günün anlayışına göre izah etmek", dinin eski insanlara ait bir şey olmadığını onlara anlatmak; ve böylece onların hakikate yönelmesini sağlamaktır...

"MEHDÎ" adıyla anılan ve Hz.Rasûlullah’ın onikinci torunu olan kimse daha altı yaşındayken bir kuyuya düşerek boğulmak suretiyle ölmüş olduğundan, aslında beklenen şahsın bu kimseyle katiyyen bir alâkası yoktur...

Beklenen kişinin lâkabıdır "MEHDÎ"...

Bazı açıklamalarında Hz. Rasûlullah’ın "Benim adımı taşıyan bir müceddid gelir ki..." sözü bazı yorumcular tarafından, bu kişinin adının "Ahmed" veya "Muhammed" olacağı şeklinde tefsir edilmiştir... Nitekim yukarıda bahsettiğimiz Kadyanlı Mirza Gülam, adının Ahmed olması hesabıyla ve CİNlerin de iğfal edişleriyle kendisinin "MEHDİ" olduğunu sanmıştır...

Bu konuda "İbn MACE" isimli hadis kitabında epeyce bilgi vardır...

Tasavvuf ehlinin çok yakından bildiği 2000 yılının hicri tarih müceddidi diye nam salan İmam-ı Rabbani Ahmed Faruki Serhendi ise "Mektubat" isimli kitabında "MEHDİ"nin derecesi hakkında şu bilgiyi vermektedir:

 "Geleceği haber verilmiş bulunan Hz. MEHDİ`nin de Rabbi, ilim sıfatıdır...

Bu zât da, Hz. Ali gibi İsa aleyhisselam`a bağlıdır...

Sanki İsa aleyhisselam`ın iki ayağından birisi Hz. Ali`nin başı üzerinde, ikinci ayağı da Hz.MEHDÎ'nin başı üzerindedir..."

 İslam ansiklopedisinde ise, "MEHDİ" lâkaplı beklenen kişi hakkında özetle şu bilgi verilmektedir:

"MEHDİ`nin mânâsı, kendisine "ALLAH" tarafından yol gösterilen kişi şeklindedir... Kelime, geçmişte bazı kişiler; gelecekte de kıyamet öncesinde gelecek bir kimse için kullanılmaktadır.

Bu kelime ilk defa olarak Emevi halifesi 2. Ömer için "müceddid" olarak kullanılıyor ve 2. Ömer , "ALLAH"`ın rehberliğine mazhar kabul ediliyordu...

Daha sonraki devirlerde ise, müceddidlerin birincisinin 2. Ömer olduğu, nihayet 7`inci ve sonuncusun da, iki görüşe göre, "MEHDİ" veya "İsa" olacağı kabul edilmektedir..."

İbn-i Haldun`un "Mukaddime" isimli eserinin "Fâtıma nesli ve onun hakkında insanların düşündükleri ve bu meseleyi saran karanlığın kaldırılması" faslında "MEHDİ" lâkaplı kişi için de şöyle bahsedilmektedir:

"Muhtelif devirlerde İslam halkının hepsi tarafından genellikle kabul edilmiştir ki;

Zamanın sonlarında, kıyamete doğru, Rasûlullah ailesinden, dine yardım edecek ve adaleti muzaffer kılacak bir kimse zuhur etmesi zaruri olarak icabeder; ki müslümanlar O`na tâbi olacaklardır...

O, müslüman ülkelerde hâkim olacak ve kendisine "EL-MEHDİ" denilecektir...

Dünya`ya hâkimiyeti ise, İsa aleyhisselam`ın nüzulü ile birlikte olacaktır...

Mevsuk (sahih) hadislerle tesbit edilmiş olan, kıyamet gününü diğer alâmetleriyle Deccal`in zuhuru, ondan sonra vukua gelecektir...

İsa Aleyhisselâm O`nun ortaya çıkmasından sonra inecek; ve O`nun çıkışından bir müddet sonra ortaya çıkacak olan Deccal`ı öldürecektir"

İbn-i Haldun "Mukaddime"sinde "MEHDİ" ile alâkalı 24 hadisi uzun uzadıya nakledip 6 değişik şekli ilave ve hepsinin de sıhhatini münakaşa eder... Bu hadislerden 14`ünde yenileyiciye -müceddide- "MEHDİ" denilmiştir...

Evet, işte "MEHDİ" hakkında İslam dünyasında düşünülenler, konuşulanlar, bu minval üzere sürüp gitmektedir.

Keza kıyamet konusunda da, İslam dünyasındaki genel kanaat, hicri takvimle 1600 yılından evvel kopacağı şeklindedir... Ki bu da gene birgün Hz.Rasûlullah kendisine sorulan:

 -Kıyâmet ne zaman kopar ya Rasûlullah?..

 Sorusuna:

 -Ümmetim iyi giderse 1000`i geçer!..

 Şeklinde vermiş olduğu cevaptan çıkartılmaktadır...

Keza halk arasında dolaşan:

"1500`de varmam, "1600`e kalmam"

Şeklinde söyleyişler dahi aslında bu hadise dayanmaktadır...

Çünkü yorumcular 2000 rakamının verilmemesinden kıyametin 1000 ila 2000 yılları arasında kopacağını çıkartmışlardır ki, bu da yaklaşık bir hesapla 1400 ile 1600 yılları arasına rastlamaktadır.

Nitekim bu hesap üzerinde duran bazı müslümanlar, her müceddid`in 200 yılda bir gelmesi hesabına da katarak 7. ve son müceddid`in 1400 yılı başlarında geleceğini ve bunun da son müceddid olması hesabıyla lâkabının "MEHDİ" olması gerektiğini ileri sürmektedirler...

Gene bu çevreler, "MEHDİ" denilen kişinin en yüksek dereceli veli olacağını; istediği anda dünyanın istediği yerini görebilecek; istediği anda istediği yerde yönetim gücünü kullanabilecek güçte olacağını  İslam dünyasından küfrü kaldıracağını; daha sonra da, nüzul edcek olan İsa  A.S ile birlikte bütün yeyüzünde tek din olarak İSLAM`ı anlatıp bütün MEZHEPLERİ kaldıracağını; tarikatları kaldırarak, Rasûlullah Aleyhisselâm`ın devrindeki inanç sistemini ihya edeceğini söylemektedirler...

Çeşitli yerlerde ve tarihlerde bazen ortaya çıkıp, bazen de gizlice çevrelerine "MEHDİ" olduğunu empoze eden pek çok kişi yaşamıştır ve halen de yaşamaktadır.. Bunlar çevrelerindeki insanların bu konulardaki bilgilerinin son derece zayıf olmasından da istifade ile, insanları rahatlıkla kandırabilmektedir.

Öte yandan bu kişilerin büyük bir kısmı da zaten farkında olmadan CİNLERİN HÜKMÜ ALTINDA olan kişilerdendir. Ve CİNlerin oyununa gelerek kendilerini "MEHDİ" sanmaktadırlar. Çünkü ya gördükleri CİN kaynaklı rüyalar, ya da aldıkları çeşitli CİNNİ ilhamlar onlara kendilerini "MEHDİ" sandırmaktadır.

Kendilerindeki CİNni destek ile çevrelerindeki insanları etkileyebilen bu insanlara karşı, ilim sahibi olmak ile "CİN DUASINI" okuyarak etki alanlarından kurtulmaktan başka çare de söz konusu değildir, bildiğimiz kadarıyla..

Gelişi müslümanlarca her an beklenen "MEHDİ"nin kesin geliş tarihine dair hiç bir delil yoktur ve "DİVAN" ehli hariç, evliyaullah dahi bu konuda bilgisizdir..

İslami takvimle zamanın 1400 yılını onyedi geçeye yaklaşması, konuyu günümüzde daha da konuşulur hale getirmiş; ve bu yüzden çeşitli yerlerde kendini "MEHDİ" sanan kimseler bir hayli türemiştir!.

Günümüzde, esef vericidir ki, ilimsiz pek çok kişi, kendini sırf CİNlerin aldatıcı ilhamları yüzünden boş hayallere kaptırarak, "MEHDİ" sanmakta ve çevrelerini de yanlış yollara sürükliyerek topluca CİNLERİN EĞLENCESİ olmaktadırlar.

Oysa, "MEHDİ", Rasûlullah açıklamalarına göre, Mekke`de ortaya çıkacak; sonra Medine`ye geçecek; üzerine bir ordu gönderilecek ve bu ordu tamamiyle yere batacaktır. Bu olaylar, O`nun "MEHDİ" olduğunun delili olacaktır..

Aklı başında hiç bir insan, İstanbul, Ankara, İzmir, Denizli ya da başka bir şehirde oturup kendinin "MEHDİ" olduğunu iddia etmez!. Şayet ediyorsa, konu ya psikyatrinin sahasına, ya da CİN tedavicilerinin ihtisas alanına giriyor demektir..

Bu konudaki düşüncemize gelince...

Biz, bu konunun zamana bırakılması; ve "bekle gör" görüşünün tatbik edilmesi taraftarıyız.. Zira, her hac mevsiminde "MEHDİ" bu yıl ortaya çıkacak beklentisi içine girip; tüm geleceğe dönük planlarını yapan insanların yaklaşık yirmi yıldır sürekli hüsrana uğradığını gördük..

Buna rağmen...

Ne aczin dile gelişi anlamında inkâra sapar; ne de hakkında kesin deliller olmadığı ve imanın şartlarında bulunmadığı için, tasdik eder; eğer böyle bir kişi gelecek olursa, ve biz de onu görürsek, o zaman kesin kararımızı eldeki donelere göre verir; davranışlarımızı ona göre düzenleriz.

Şüphesiz ki zaman, en iyi açıklayıcıdır!.

Kıyâmet alâmeti olarak bildirilen Deccal’in çıkışı gerçekleşmeden, o devrin müceddidinin kim olduğunu da kimse bilemez!.

Çünkü, “Müceddid”lik bâtında görülen bir işlevdir; ve Kutbul irşad gibi bâtınen yapılan bir yayın sözkonusudur bu görevde... Geldikleri çağın toplumunun anlayışına göre İslâm Dini’ni anlatan, açıklayan, “Din” anlayışını geçmişteki eklenti ve hurâfelerden arındıran zâtlarmış “müceddid”ler.. Kendilerini yaşadıkları topluma açıklamaları gerekmezmiş…

Nitekim, şu an hicrî 1418’de olmamımıza ve yüzyıl başını 18 sene geçmemize rağmen, -kesinlikle bu devrin müceddidi gelmiş olmasına rağmen- ortada bir müceddid görememekteyiz Dünya üzerinde!

Demek ki bu yüzyıln müceddidi de, -Allah bilir nerede ve ne zaman- gelmiştir ve bâtınen görevini yapmaktadır… Ama ne yönde ve nasıl?

Ayrıca, “müceddid”ler, bir ülkeye değil, dünya toplumuna ve dünya yaşamına dönük olarak görev yaparlar duyduğum kadarıyla...

Halbuki insanların çoğu siyasi anlamda bir müceddid ve halife hayaliyle yaşamaktalar; siyasî anlamda İslam saltanatı beklemektedirler benim düşüncemin tersine olarak!.

İnsanlar İsa Aleyhisselâm’dan siyasi krallık ummuşlardır; yanılmışlardır; çünkü o kendi krallığına değil semânın krallığına yani ölümötesi boyutta saltanat sürmeye davet etmiştir onları.. İnsanlar yanılmıştır O'u değerlendirme konusunda..

İnsanlar Muhammed Aleyhisselâm’ı da siyasî lider gibi görmek, kral gibi düşünmek istemişlerdir; yanılmışlardır; çünkü O da insanları gidecekleri boyutun sultanı olarak yaşamaya davet etmiş ve bu dünyada bir yolcu gibi yaşamaya davet etmiştir onları..

Rasûlullah Aleyhisselâm’ın bütün vârisleri dahi, siyasetle ilgilenmemiş ve “Rasûl”lük yolundan yürüyerek, insanlara ölümötesi yaşama kendilerini hazırlamalarını; “Halife” olarak bu dünyadan ayrılmalarını tavsiye etmişlerdir…

Bizim tesbitimiz -yanılıyor olabiliriz ama- böyle!.

hf

"MEHDİ"LER NİÇİN  ÇOĞALDI(!)

 Günümüzde "MEHDİ"lerin sayısında bir hayli büyük artış gözlenmektedir. Neredeyse her şehirde bir kaç tane "MEHDİ" olduğu hayaliyle çevresini kandırmakta olanlar vardır; ve üzücüdür ki, bu saf bilgisiz insanlar kendilerini o kişilerin CİNlerine kaptırmışlardır bir kere!.. Artık tesirden kurtulmaları çok zordur!..

Bunların kimisi basın aracılığıyla iyice şişirilerek patlatılmak isteniyor; kimisi de sessiz sedasız, elde kılıç kıyâm(!) edeceği günün hayâliyle yaşıyor!..

Neredeyse, kendisine her selâm vereni dervişi sayarak, kendisini onbinlerin "ŞEYHİ" kabul eden süper "MEHDİ"lerin böylesine çoğalmasının en önde gelen sebebinin, farkında olmadan hükmü altına girmiş oldukları CİNler olduğunu daha önce izah etmiştik..

Şimdi de işin ikinci yanından sözedelim...

Eğer televizyonda bir yayın arıyorsanız, şöyle bir durumla karşılaşırsınız...

Önce, o aradığınız yayının parazitli, çarpık-çurpuk, görüntüsü net olmayan dalgaları ekranınızı kaplar!.. Sonra seçilemeyen dalgaları ekranınızı kaplar!.. Sonra, biraz daha yayına yaklaşırsınız, çarpıklıklar kaybolur ve karlı bozuk görüntüler ekranda yer alır... Ve nihayet biraz ötede net orijinal yayının görüntüsü ile karşı karşıya kalırsınız!..

Daha önce de anlattığımız gibi, dünyada oluşan, tüm olup bitenler çeşitli kozmik dalgaların etkisiyle, aşama aşama meydana gelir... Sıfırdan başlar en yükseğe kadar çıkar, zirveyi bulur; tekrar inişe geçer ve sıfır olur!.. Sistemin kesin ve şaşmaz düzenidir bu!..

Her şey dünyada belirli sikluslar halinde oluşur; belirli devirlerde belirli akımlar ve eğilimler günümüz tabiriyle "MODA" olur!...

Bize belki 20 yıldır, çeşitli çevrelerden o yıl "MEHDİ"nin çıkacağı söylenirken cevabımız hep "Hayır" oldu!. Ve de ilâhi lütuftur ki mahcup olmadık!... Çünkü, yaptığımız araştırmalar "MEHDİ" denen kişinin çıkışına daha epeyce zaman olduğu yolundaydı...

Öyle iken, niçin günümüzde daha "Âmentü"nün getirdiklerini ve sonuçlarını idrak edemeyen; hayali tanrı ve din anlayışı içinde olan kişiler kendilerini "MEHDİ" zannediyorlardı!..

Bu durumun iki ana sebebi vardı...

Birincisi, farkında olmadan CİNlerin hükmü altına girerek ihtiyatsız bir şekilde olaya kendilerini kaptırmaları ve bu konuda ilmi olmayan kişileri de böylece peşlerinden sürüklemeleri...

İkincisi de, orijinalinden önce gelmeye başlayan parazitli yan dalgalar!..

"MEHDİ"lik anlamını ve duygusunu taşıyan yan dalgalar dünya üzerine ulaşmaya başlamıştır...

Keza "MESİH"iyet dalgaları da öyle!..

Bu sebeple önümüzdeki yıllarda çeşitli şekillerde kendilerini "MEHDİ" ve "İSA" olarak kabul edip çevresindekilere yol göstermek isteyen daha bir çok insan türeyecektir!..

Bu durum karşısında insanların kanmamaları ve gerçekçi bakış açısına sahip olabilmeleri içi bazı belirli ve kesin gerçekleri bilmeleri gerekmektedir...

Başta Kütüb-ü Sitte denen hadis kitapları olmak üzere pek çok eserde ittifak halinde, Hz. İSA`nın yeryüzüne geri geleceği bildirilmektedir. Ve bu geliş Hz. İSA tarafından, o devirde yapılan açıklamaya göre 2000 yıl sonra olacaktır...

Bu arada dikkat!...

Hz. İsa eğer 2000 yıl sonra geleceğini söylemiş ise, ve bunu ölmeden önce söylemişse, 33 yaşında yani milâdi 33 yılında söylemiş olur ki; bu olayın gerçekleşmesi de 2033 yılını bulur; anlamına gelebilir.

Hz. İSA yeryüzünde ortaya çıkmadan önce "DECCAL" ismiyle işaret edilen ve olağanüstü sayısız güçler ortaya koyan bir varlık insanlık için büyük bir fitne olacaktır...

Kendisinin “TANRI” olduğunu; göklerden geldiğini; yıllardır beklenen, insanlığın "RABBİ" olduğunu belirtecek bu varlık yeryüzünde 40 gün kalacak ve bu sürenin sonunda yeryüzüne inecek olan Hz.iSA tarafından öldürülebilecektir!..

Hz. İSA yeryüzünde 40 yıl yaşayacaktır. Bu 40 yıllık sürenin 9-11 senelik süresi de MEHDİ ile birlikte geçecektir.

Yani, "MEHDİ" ömrünün son 9-11 senesini İSA Aleyhisselâm`la birlikte geçirecek ve ondan sonra ölümötesi yaşama geçecektir.

Deccal da, "MEHDİ" lâkaplı kişinin ömrünün son 9 veya 11 sene öncesinde ortaya çıkacaktır.

Rahmetli hocam, (Medine`li veya Beykoz`lu da denilirdi) Hacı Osman Efendi, 1963 yılında bana şöyle demişti:

-MEHDİ`nin yıldızının doğmuş olduğunu yaklaşık şu kadar yıl önce Kahire gazeteleri yazmıştı, Mısır`lı müneccimlere atfen... O şimdi aramızda(dünyada) büyüyor..."

Bütün bu bilgiler ve yazamadıklarıma dayanarak görüşüm odur ki...

Allah'ın sünneti olduğu üzere, önce insanları ALLAH'a inanmaya, O'nun SONSUZ - SINIRSIZ TEK olduğuna; tapınılacak bir TANRI olmadığına, her türlü, şekil, renk, ışık ve bu tür kavramlardan münezzeh yüce bilgi ve güç sahibi evrenüstü, enerji üstü bir kavram olduğuna işaret edip uyaracak olan "MEHDİ" lâkablı kişi çıkacak.

Arkasından da bu anlayışın imtihanına tâbi tutulmak üzere insanlar, DECCAL ortaya çıkacak; ve insanların asırlardır tapındıkları gökyüzündeki TANRISI olduğunu bildirecek ve onları kendine tapınmaya, kendi TANRI'lığını kabul etmeye davet edecek.

"MEHDİ"nin açıkladığı ALLAH kavramını idrâk etmiş olanlar, bu gerçeği farkettikleri için, ne kadar olağanüstü olaylar ortaya koyarsa koysun, DECCAL lâkablı TANRI"lık iddiasındaki varlığa inanmıyacaklar ve Hazreti Muhammed'in Kur'ân-ı Kerîm ile bildirmiş olduğu esaslara bağlı kalarak ölümötesi yaşama geçeceklerdir.

Kur'ân-ı Kerîm'de "İHLAS" sûresinde açıklanan "ALLAH" kavramının mânâsını anlamamış; kafasında yarattığı bir TANRI'ya "ALLAH" ismini etiketliyerek yönelen insanlar ise, tasavvurlarındaki gökte bir yerde yaşayan TANRI'larını karşılarında bulunca, hemen O'na koşacaklar ve sonuçta, kendilerine yapılan uyarıya kulak vermemenin cezasını büyük bir hüsran ile alacaklardır.

MEHDİ`nin ortaya çıkmasından önce, 3. dünya savaşının olacağı, Avrupa da taş taş üstünde kalmayacağı; bunlardan sonra "MEHDİ" lakaplı kişinin bir Hac sırasında Mekke`de Ricali Gaybın ısrarları üzerine ortaya çıkacağı; sonra Medine`ye geçeceği; orada üzerine Şam tarafından bir ordu gönderileceği ve bu ordunun Medine yakınlarında tümüyle yere batacağı; ve O, İstanbul`da iken DECCAL`ın ortaya çıkacağı; çeşitli değerli kaynaklarda anlatılmaktadır...

Dolayısıyla MEHDİ`nin Mekke`de ortaya çıkmadan önce; Avrupa, Amerika, Rusya ve Ortadoğu`da çok büyük siyasi değişiklikler ve savaşların beklenmekte olduğuna işaret edilmektedir.

Kısacası bu olayların başlanıcı, nereden bakılsa, en yakın 2000`li yılların başlarına doğru uzanmaktadır...

Zaten astrolojik veriler de Uranüs`ün 1996`da Kova burcuna geçişinden sonra önemli olayların başlamasına dikkati çekmektedi... Keza, yaklaşık aynı tarihlerde, Plüton`un, Yay burcuna gireceği de dikkate alınırsa, ne gibi önemli olaylarla karşılaşılacağı konunun ilgilileri tarafından görülebilir...

Evet. bu sürenin böylesine yaklaşması kendini "MEHDİ" veya "İSA" Aleyhisselâm gibi düşünenler çıkmasına yol açacağı gibi, sahte DECCAL`lar çıkmasına da sebep olacaktır.

Hz. Rasûlullah’ın bir açıklamasına göre, gerçek DECCAL çıkmadan önce 30`a yakın sahte DECCAL ortaya çıkacak ve bunlar kendilerinin "PEYGAMBER" olduklarını iddia edeceklerdir...

Bu da her orijinalin öncesinde ve sonrasında yan dalgalardan oluşan sahtelerin ortaya çıkacağına işaret etmektedir...

Yukarıda bir TANRI; veya "ALLAH "ı âdeta bir "GÖK TANRISI" gibi kabul etme yanlışlığının sonucu olarak insanlar, bekledikleri DECCAL`a kavuşunca, onu TANRI olarak kabullenme gafletine düşeceklerdir!..

DECCAL`a karşı insanların kendilerini koruyabilmelerinin tek yolu ise Hz. MUHAMMED`İN AÇIKLADIĞI "ALLAH"`ın ne olduğunu iyi idrak etmeleridir...

Kur`ân-ı Kerim`in tarif etmiş olduğu "ALLAH "ın ne olduğunu idrak etmemiş olanlar ise bir sahte "TANRI"nın kurbanı olmakla yüzyüzedirler bizim görüşümüzce!..

Herkes, Hz.Muhammed’e tâbi olup yolundan gitmekle mükelleftir ;kendi yararı için...Bunun dışında hiç kimseye tâbi olmakla mükellefdeğilsiniz...

Herkes kendi ilmi ve aklı kadarıyla kendi yolunu çizecek ve sonucuna da hiçbir mâzeret gösteremeden kendisi katlanacaktır...

Bu konu sizin için ne kadar önemli ise , ona göre değer ve zaman verip ona göre de yolunuzu çizersiniz...Kimsenin kimseye tâlimat verme veya din koltuğunu kullanarak hükmetme hakkı ve yetkisi yoktur...

Artık şunu iyi bilin ki...

Günümüzde bir takım insanlar hâlâ bir müceddit, bir MEHDİ, bir kurtarıcı bekliyorlar; gelip kendilerini kurtarsınlar diye...

Eğer bugüne kadar kendini Mehdi ilan edenler(!) bir yana konursa, bilin ki, bundan sonra ortaya çıkacak olan bir müceddit veya Mehdi olmayacaktır!.

1400''ün ilk on yılı içinde (İmamı Rabbani’ye göre), ya böyle biri çıktı ve   Dünyanın herhangi bir yerinde kendi halinde görevine devam etmede; ya da böyle biri hiç gelmeyecek..

İşte bu sebeple, beklentileri bırakıp, herkes kendini geliştirmeye ve   hazırlamaya baksın... Öbür boyuta geçiş, beklentilerimizden çok daha yakın bizler   için!.

Önemli olan mertebe isimleri değil, yaşamının kendini tatmin etmesidir...

İsimler daima perde teşkil etmektedir müsemmâya!..

hf

BAZI VELİLERİN "MEHDİ" SANILMALARI

 Ancak burada, sırası gelmişken, bir konu üzerinde daha durmak istiyorum...

Gerçekten CİNlerle ilgisi olmayan, bazı büyük velilerin yolunda ve onların koruması altında yetişen kişlerde de "MEHDİ"lik anlayışı ve zannı meydana gelmektedir... Peki, CİNlerin etkisi olmadığı halde ve korumada bulunmalarına rağmen nasıl olup da bunlar kendilerini "MEHDİ" zannetmekte ve çevrelerindekilere o zannı verebilmektedirler...

Tasavvufta, kişinin devam ettiği yolda ilerlemesi sırasında rastladığı ve geçtiği bazı haller vardır... Meselâ "Makamı Gavsiyet", "Makamı Hızır", "Makamı MEHDİyet" gibi...

İşte bu yolda ilerleyen kişi, ehlince bilindiği gibi, bu makamdan geçerken, kendisine o makamın özellikleri yansır... Ve o da aynen kendisine yansıyan güneş ışıklarını çevresine aksettiren ayna gibi, bu defa kendisini ışık kaynağı zannetmeye başlar...

İşte bu durumda olan kişiler, bulundukları yerin verdiği zevk dolayısıyla da bazan uzun bir süre oradan ayrılamazlar ve kendilerini makamından geçtikleri kişiler sanmaya başlarlar... Keza, çevresinde hakikatı henüz tam anlayamamış olanlar da onu, makamından geçtiği kişinin hakikatı sanmaya başlarlar...

Bu durumda olan kişi eğer, yürütücüsü kuvvetliyse, kolaylıkla oradan kurtulur ve hakikatı anlar... Fakat yürütücüsü zayıf ise, kemale ulaşamamış bir kimseyse, bu takdirde uzunca bir zaman, 5-10 sene hatta bazan da bir ömür boyu orada kalır ve kendini öyle sanmaya devam eder... Ve çevresindekileri de elinde olmadan kandırmış olur...

hf

Deccal devrinde olacakları söylenenlerin neredeyse hepsi gerçekleşmiş… İnsanlar, cennet diye cehenneme davet ediliyor; cehennem cennet gösteriliyor; cennetse cehennem!…. Ve hâlâ daha, DECCAL bekleniyor!.

Dünya Mehdî’lerden geçilmiyor, belki de bunlardan biri gerçeği; biz hâlâ eli kılıçlı beyaz atlı Mehdi gelip yeldeğirmenleriyle savaşacak beklentisi içindeyiz!

Acaba gerçek Mehdi ya da nezir veya her ne isimle anılırsa anılsın o işlevde biri, böyle bir dünyada elinde kılıçla ortaya çıkıp yeldeğirmenleriyle savaşacak kadar salak bir savaşçı olabilir mi!.

Beyni iflas etmiş, düşünmesini unutmuş, emir-komuta ile denilenleri yayan yaşayan ölüler olan zombiler arasında kalmış beyin sahiplerine,  iman ehline, Allah güç kuvvet, direnç, sabır ve yürek ihsan buyursun… Gerçekleri idrâk ettirsin.

hf

MEKÂN

 Mekân kavramı, Güneş sistemi dışında, galaksiye uzanır...

“Din”deki bunun dışında kalan tüm tanımlamalar varlıklar ise tamamiyle BOYUTSALDIR!...

Esasen bizim kullanmakta olduğumuz "KOZMİK" kelimesi dahi günümüzdeki kullanım şekliyle, “BOYUTSALLIĞI” ifade içindir... Yoksa kasdımız, bu kelimenin orijinalinden gelen "Evrene ait" anlamında olarak “mekân” ifade eder bir anlam değildir...

  hf

  MEKR

 Dünyadayken, yaptığının cezasını çekmeye başlama sisteminin adı Kur’ân dilinde “MEKR”dir!.

Erkekse, günü, yatakla-işi; kadınsa günü, yatakla-mutfak arasında geçer!… Yarın âhırette kendisine hiç bir yarar sağlamıyacak dünya işleriyle ömrünü tüketir!… Hatta dünyası eskisinden daha da mâmur olur; ki bu da “MEKR”in sonucudur!…

Ne varki, o kişi bunu bir türlü değerlendiremez, “Allahtan” lânetlenmiş (uzaklaşmış) olduğunu farkedemez; ve hatta temiz kalpli(!) bir insan olduğu için Allahın kendisini nimetlere boğduğunu sanır!… Söylenir, anlamaz!.. Rahmet üzerine yağar, fakat içine nüfuz edip, tesirini icra etmeden, üzerinde kurur gider!..

“Allah” adıyla işaret edileni idrak ve günlük yaşamda, O’nun bakışıyla yaşamak kavramından ne kadar uzak olduğunu; başta “kader” olmak üzere, imana taalluk eden konularda imanının gereğini yaşamaktan uzak olması yüzünden ne kadar yandığını;   bunun sonucunun kendisini âhirinde de nasıl bir cehenneme ulaştıracağını idrak bile edemez!.

Bilmiyerek Allah Rasulü’ne uzatılan dil; kişinin tüm basiretini kör eder!…

Bilinçsizce Allah velisine uzatılan dil, kişinin tüm velâyet nurlarından mahrum kalması sonucunu getirir!…

Bu sonucu da bir başkası ona hazırlamayıp; yalnıca kendi kendisini cezalandırmaktadır sistem gereği!.

“Mekr”, insanın, taklitte olduğu halde, kendini tahkik ehli olarak zannetmesinin adıdır!.

Eğer bir kişi, iman bilgisiyle yaşıyor; fakat iman esaslarının gerektirdiği şekilde yaşamı ve olayları değerlendiremiyorsa; o kişi “mekr”e uğramışlardandır ki; bundan kurtulması da ancak Allah’a tevbe etmesine bağlıdır!. Karşısındakine “hakkettiğini” vermesine bağlıdır!.

Önemli olan, “mekr”e uğramamaktır!…

Zira uğradıktan sonra, bundan kurtulabilmek fevkalade ender sayıda insana nasip olabilen bir nimettir… Çünkü yanlış yanlışı getirirken, arada doğruyu farkedebilmek, son derece güç bir iştir…

Bunu şöyle de izah edebiliriz…

Beyinde, ilgili konudaki hücreler arasında bir faâliyet vardır; ve bu faâliyet zaman içinde kendi doğrultusunda yayılır ve genişler… Dolayısıyla da yanlış günden güne artar!. İşte bu gelişme ortamında iken, insanın İlahi bir zorlama olmaksızın, düzen değiştirmesi fevkalâde güçtür!…

O sebepledir ki, bizler düşüncelerimize hâkim olmak; ve hangi konu içinde olursak olalım, o konuya Allah gibi bakmak ve değerlendirmek; ya da en azından, iman esasları noktasından o konuyu ele alarak değerlendirmek zorundayız.

Bir insan, iman bilgisini, iman esaslarına imanın gereği gibi yaşam, hâline dönüştürmedikçe, “mekr” belâsından kendisini kurtaramaz!.

  hf

 “İLİM MEKRİ”

 PARAnın MEKR olmasından daha büyük MEKR nedir bilir misiniz?

En büyük MEKR nedir bana göre onu söyliyeyim size...

İLİM dir!.

Allah yoluna baş koyan insanlar için, eğer bu yola uygun yaşam biçimi    oluşmazsa, ellerine geçen İLİM onlara MEKR olur...

Allah yolundayım diyen kişi eğer İLİM MEKRİNE uğramışsa bu nasıl   anlaşılır?

Bilebildiğim kadarıyla arzu ederseniz onu anlatmaya çalışayım...

İlim sahibi olan kişi çevresindekilere o ilmi naklederken...

YALAN SÖYLİYEBİLİYORSA sıkıştığında...

DEDİKODU yapıyorsa...

İnsanlar arasında birleştirici değil gruplaştırıcı, ayırıcı oluyorsa...

Çevresindekiler ilmin vakarına değil laubaliliğe ve şaklabanlığa dönük

Kendisi ilmin gereğini yaşamıyorsa...

O ilimle insanların hizmetinde değilİ onlara hükmetme ve kendini   tatmin etme mesabesinde ise...

Derim ki ben AHMED HULUSİ olarak o kişi İLİM MEKRİNE   UĞRAMIŞTIR: bunun farkında değildir.

Dostlarım bilin ki MEKRin en şiddetlisi İLİM MEKRİDİR!.

İLMİN MEKR oluşu ne demektir?...

İsterseniz bu konu üzerinde duralım biraz...

Allah Rasülü’nün açıklamasına göre ilim esas olarak ikiye ayrılır... Din ilmi  ve Tıb ilmi...             

Tıp ilmi insanın sağlıklı yaşamı için gereklidir... Din=sistem ilmi ise    insanın içinde yaşamakta olduğu ve yaşayacağı boyutları farkedip    değerlendirebilmesi içindir...Yani ilim tahsili bu ikisine dönük olur...

Ancak bu ilimlerle uğraşanların amaçları farklı farklıdır...

Kimi bu ilimlerle uğraşır, para kazanmak için... Kimi isim yapmak nam    kazanmak için...Kimi de varlığın ve kendinin hakikatını anlamak için...

“Din ilmi”, bildiğimiz bütün ilimleri kapsamına alan genel isimdir.

 Hangi ilimle uğraşılırsa uğraşılsın, sonuçta Allah adıyla işaret edilenin   yaratmış olduğu SİSTEM ve DÜZEN ile ilgili birşeyler öğrenilmektedir...

 Kişi içinde yaşadığı sistem ve düzeni ne kadar tanırsa, bu sistem ve    düzenden yararlanması o kadar mümkündür…

Hangi ilimle uğraşılırsa uğraşılsın, sonuçta Allah adıyla işaret edilenin   yaratmış olduğu SİSTEM ve DÜZEN ile ilgili birşeyler öğrenilmektedir...

Şimdi varlıktaki canlıları bir düşünün... hepsi birbirinin yararına dönük   olarak çalışmakta ve yaşamaktadır, ister bunun farkında olsun ister olmasın...

Bu mahlûkat içinde istiyerek verme özelliği olan tek tür ise İNSAN  türüdür...O başkalarına bir şey kazandırmak için karşılıksız verebilmek yetisine    sahiptir...

İnsanın bu karşılıksız verebilme özelliği, Allah için verme diye  tanımlanmıştır...

Bir insan, ilmini insanlarla karşılıksız olarak paylaşmıyorsa; para, pâye,  ünvan, saygı vs. vs. bekliyerek onlara açıklıyorsa o kendi hakikatına yazık   ediyordur!.

Gerçek ilim adamı, yağmur gibi herkesin üstüne yağar... Bir kısım   insanları kendine seçip onlara açıklayıp, diğerlerinden esirgemez...               

Yalan söylemez; dedikodu yapmaz, insanları arkalarından çekiştirmez;    gıybet etmez; iftira kavramını bilmez!.

İlim sahibi bilir ki, herkes her şeyi FITRATI kadarıyla değerlendirebilir;    dolayısıyla kimseyi kınamaz, küçük görmez!.

Dini dedikodu; dedikoduyu din edinmez!.

İlim, insanın öncelikle kendi araştırmacılığını ve gerçeği bulma arzusunu    tatmine yönelikse, çıkar için tahsil edilmiş olur..

Ben 35 yıldır bu ilimle uğraşıyorsam ve daha yaşadığım kadar   uğraşacaksam nasipse; bunu sırf kendim için yapıyorum; öğrendiklerimi de    kendime saklamayıp, karşılıksız olarak tüm insanlıkla paylaşıyorum..

Bunlar doğru veya yanlış olabilir ama benim çalışmalarımın mahsulü    budur işte!.

Ama bir kişi elde ettiği bilgileri nakde tahvil ediyorsa bir kişi bu onun için   biraz sorun getirecek demektir sistem gereği!.

Şimdi bir kişi kendini bilgili görüp, âlim sanıp, diğer yandan da yalan    söylüyorsa, dedikodu yapıyorsa, insanlarla uğraşıyorsa, gıybet ediyorsa, pâye    bekliyorsa, o kişi ilim yollu MEKRE uğramış demektir!.

 İlim sahibi SİSTEMİ ve FÂTIR’ı bildiği için bunların hiç birini yapmaz!.   

Birleştiricidir; parçalayıcı-bölücü değil!.

Hoşgörülüdür; azarlayıcı değil!.

Herkesi inancı gereği davranışlarda serbest bırakır; zorlayıcı değil; iş ki başkalarına zarar verici olmasın!.

Evet dostlar... Yaşamımıza bakalım...

Hayatımızda, hiç yalan söylemediğimiz kaç kişi var?

Hiç dedikodusunu yapmadığımız kaç kişi var?

Hiç gıybetini yapmadığımız kaç yakınımız var?

Öyle ise soralım kendimize ne kadar dürüstüm, diye...

Kişisel çıkarları için yaşayan ve en yakınlarına bile yalan söyliyecek kadar enteresan bir yaşam süren bizler...

Alim miyiz?... Evliyadan mıyız?... Mertebemiz nedir?... Ne bekliyoruz hayattan?...

Gerçekçi olmak çok zordur!...

Kendini aldatmamak ise hiç kolay değildir!.

Kim olursanız olunuz, lûtfen gerçekçi bir şekilde mercek altına koyup seyrediniz kendinizi... Ne kadarıyla kendiniz için yaşıyorsunuz; ne kadarıyla    çevrenizdekilere birşeyler kazandırmak ve bunu karşılıksız yapmak için    yaşıyorsunuz?

hf

 

 “MEKR”İ KESEN TEK ŞEY NEDİR?

 ”Mekr” ateşini söndürecek tek unsur ise iman esalarına göre yaşamı değerlendirmek ve geçmişteki yanlışlarına tevbe edebilmektir.

Hiç bir iyilik “ceza”sız kalmaz!.

Hiç bir yanlış da karşılıksız kalmaz!.

Kimse, yaptığı yanlıştan dolayı nasıl cezalandırılmış olduğunu pek farketmemektedir!

Zira, yanlış yapan, yaptığı yanlıştan dolayı cezalandığını farketse, ya da etrafındakiler anlasa, bu defa zorunlu inanca kapı açılacaktır!… Oysa, sistem, kimsenin dünya hayatı içinde, kolay kolay yaptığı yanlışların cezasını çektiğini anlamaması üzerine kurulmuştur!. Artık o kişi taklidi din anlayışıyla yaşar ve tüm uğraşısı dünyada bırakıp gideceği şeyler olur!.

“Mekr”i kesen tek şey kişideki “tevbe-i nasûh”tur!.

Bunun da işareti, kişinin, “Allah Rasûlü”nün yolunda yürümeye başlamasıdır…

hf

 

MELEK

 Ruh-u Muhammedî ya da Ruh-u Âzam  ismiyle işaret edilen orijin ilk varlıktan O’nun ilminde-O’nun enerjisiyle-kudretiyle meydana gelmiş nur yapılı varlıklardır.

Işık kuantlarından yani Nur’dan varolmuştur.

“Melek” kelimesi” ,melk”ten gelir ki , “güç,kuvve” anlamınadır.”ALLAH”ın kuvvede mevcut özelliklerinin-esmâsının-açığa çıkması ile oluşan birimler anlamınadır.

Bu itibarla ;Melekler, “ALLAH” Rasûlleridir!

Melâike varlığını “ALLAH”ın “Esmâ-ül Hüsnâ”sından alır! “ALLAH”’ın isimleri  yani Esmâ-ül Hüsnâ,(güzel isimler) mânâlarını ortaya koymaya başladığı anda oluşan mânâ varlıklar “melek” adını alır.

“Melek” ler de insanlar  gibi “esmâ terkipleri”dirler!..Tek bir ismin açığa çıktığı birimler değil!...

Yani, "melek" denen varlıklar da ana yapılarının mâhiyeti itibariyle "ALLAH" isimlerinin bir bileşimidirler... Ne var ki, bileşimlerinde bir veya bir kaç ismin mânâsı büyük ağırlıklı olarak açığa çıkmaktadır...

Belirli çok çok yüksek frekanslardır,titreşimlerdir!

Melekler aslında , orijin yapı olarak sûretsiz ve şekilsiz varlıklardır.Ancak meleğin ,işlevi ve bağlantılı bir frekansı vardır!  Ve bu titreşimlerin ihtiva ettiği anlamlar sözkonusudur.

İnsan bedeninde nasıl bir karaciğer, canlı ve bilinçli olarak yapısının özelliklerini ve gereğini ortaya koyuyorsa; ve öte yandan bedeninin diğer organlarıyla da birleşerek, beden dediğimiz üst yapıyı oluşturuyorsa; ve bu bedenden de bedenüstü bir varlık olan "İNSAN ŞUURU-BİLİNCİ" meydana geliyorsa;

aynı biçimde atomaltı ve atomüstü boyutun kendine özgü canlı-şuurlu varlıklarından oluşan sistemik, galaktik ve galaksiler bileşiği "CANLI BİLİNÇ SAHİBİ" özgün varlıklar da sözkonusudur ki, bunların da dini terminolojideki adı "MELEK"lerdir!..

Melekler nur yapılıdır.bunu bugünkü dille ifade etmek gerekirse, enerji kökenlidir diyebiliriz.

Herşey enerjiden meydana gelmiştir dendiği zaman , burada bahsedilen enerjidir!

Enerji ,”ALLAH”ın “kudret” vasfının kuvveden fiile çıkması halindeki adıdır.Yani “Nur”dur.

”Nur”diye bahsedilen şey “salt enerji”dir.Bu bilinçli enerji(kudret),-kozmik bilinç- evrende var olan herşeyi kendisinden meydana getirmiştir.

Bir diğer ifade ile, bu kâinatta var olan herşey , O “RUH” adlı meleğin gücünden“O”nun ilmiyle meydana gelmiştir!

Varlıkların tüm nesneler,yani kesitsel algılama araçları ile algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız ; tesbit edemediğimiz ama akıl yollu varlığını kabul ettiğimiz bütün varlıklar , gerçekte hepmeleklerin varlığından ibarettir.Çünkü, evrende varolan her şey”enerji”den meydana gelmiştir.yani , “nur”dan meydana gelmiştir.

Esasen yaşamda varolan her şey, “CAN”lılığını ve “BİLİNCİNİ” bahsetmekte olduğumuz “MELEK”lerden alır..

Kâinatta yaygın ve de evrenin hammaddesi varlıklar da “MELEK”ler…

“MELEK” denilen varlıkların yapısının anacevheri, foton türlerinden bir yapıdır. “NURÂNİ”dir yapıları…

Hatta bir diğer ifade ile şöyle izaha çalışayım.

Biz sayısız türden ışınları incelerken, aslında “Melek”lerin orijin yapısını incelemekteyiz ve bunun bilincinde değiliz!..

Bilgisayar kelimesiyle işaret ettiğimiz yapının varlığındaki atomlar ve ışık kuantları, nasıl bir boyutsal derinlik ve öze işaret ediyorsa; “insan” veya “hayvan” veya “cin” dendiğinde de, onların alt yapısını oluşturan öze, cevhere, alt yapıya “MELEK” denir..

Bu yüzdendir ki, insan ve cin ve hayvan denilen tüm varlıkların orijini tümüyle meleklerdir..

Meleklerin varlığı da “nur”dur ;Dolayısıyla, meleklerden meydana gelmemiş hiç bir şey yoktur!

Atomüstü boyutun tüm birimleri gerçekte “melek”diye anlatılmak istenen boyut  varlıklarıdır.

“İnsan” denen varlığın aslı,orijini de melektir

İnsanlar, Cennete meleki yapıya dönüşmüş olarak gireceklerdir.

“Genetik yapı” dahi bir melek kökenli yapıdır

Cin veya bunların insanları saptırıcı türü olan şeytanların, iblis’in orijin hammaddesi de melektir!

Cehennem varlıkları olup “zebâni” adıyla tanınanlar da “melek”tir!

Maddenin aslı melektir!

"Melek" dendiği zaman iki tür yapı anlayacağız;

Birinci tür yapı; Evren`de ve içinde bulunduğumuz sistemde var olan her şeyi meydana getiren, bu günkü tanımıyla, kuantsal kökenle açığa çıkan yapıdır... "Melk" kökünden gelen melek, kuvvet, enerji yapı anlamındadır.

Bildiğimiz gibi enerjinin yoğunlaşması ile kuantlar, mezonlar, nötrinolar, nötronlar. elektron, pozitron, atom ve atom bileşiklerinden, atom moleküllerinden oluşan maddeler...

Evet!... Biz, her hangi bir madde, dediğimiz zaman, bu madde, beş duyu verilerine göre, maddedir!.. Yani, "görece madde"dir!.

Bugün modern bilim tesbit etmiştir ki, gerçekte madde diye bir şey yoktur!. Beş duyu dolayısıyle, biz maddenin varolduğuna hüküm veriyoruz.. Oysa gerçekte, evrende var olan her şey, çeşitli dalga boylarındaki mânâlardan ibarettir.

Her ne kadar 1900`lerin başına kadar, koyu bir maddecilik, "madde vardır, ötesi yoktur" görüşü hâkim olsa da , dünya üzerinde, 1910`lardan, 1920`lerden, bilim dünyasında başlayarak günümüze gelen bilim seviyesi artık, madde diye bir şeyin var olmadığını, sadece, bizim beş duyumuzun maddeyi bize var gösterdiğini, esasında madde denilen her şeyin atomlardan ve atomların da ışık kuantlarından, çeşitli dalga boylarından var olduğunu gösterdi...

İşte var olan; Dünya üzerinde ve Evrende var olan her şeyin meleklerden meydana gelmesi demek, bu dalgasal yapı ve atom altı boyutun, ışınlarından ve kuantsal enerjiden meydana gelmesi demektir...

Yalnız, burada çok önemli bir husus var. Burayı hiç bir zaman gözden kaçırmamak gerekir...

En azından, olaya basit bir şekilde baktığımız zaman, evrenin tüm katmanlarında, boyutlarda geçerli olan bir "sistem" görüyoruz.

Her boyutun, her katmanın kendine has bir "sistemi ve düzeni" var!. Kısaca, evrende kaos yok, kargaşa, karmaşa yok!. Belki, sistemin ve düzenin getirdiği, gerekçesini henüz farkedemediğimiz lokalize kaoslar var; ya da bize öyle geliyor ki gerçekte o da sistemin bir parçası!. Her şey bir sistem içinde doğuyor, büyüyor, ölüyor!. Yok olmuyor, bir başka şekle dönüşüyor!. "Yok" olmuyor, yani, yok olma diye bir şey evrende yok!. Çünkü zaten "yok"tan varolmuş ve aslı yok olan, hiç bir zaman "var" olmadı ki, "yok" olsun!. Bu da bir sistemin sonucu; sistem ise bir bilincin ifadesi...

Maalesef, batı bilim dünyasının çok iyi bildiği bu gerçekleri, henüz Türkiye`de bilen adam sayısı parmakla gösteriliyor. Ve... Bugün ilim, artık Batı`dan geliyor... Güneş dünyaya batıdan doğuyor(!).

Şu anda biz, "madde var" diyoruz!...

Bilim dünyası diyor ki:

"Madde diye bir şey yok, bu gözle gördüğümüz, içinde yaşadığımız her şey bizim hayâlimizden, şuurumuzun oluşturduğu hayâlden ibarettir!.."

Bu varlıkta gördüğümüz her şey, enerjiden, enerjinin yoğunlaşması ile meydana geldiğine göre, demek ki bu varlıkta olan her şey, dinî tâbirle meleklerden meydana gelmiştir!. Her şeyin aslı melektir!...

Cüz`i mânâda, zerresel mânâda, senin şu vücudun, trilyonlar kere trilyonlarca meleklerden meydana geldiği gibi, çeşitli katmanların yoğunlaşması ile meydana gelen ayrı melekler vardır. Bunu şöyle izah edelim:

Sizin vücudunuz, sayısız hücrelerden meydana gelmiştir... Bu hücreler değişik terkipler şeklinde bileşimler meydana getirerek, bir karaciğeri, bir kalbi, bir mideyi, bir beyni meydana getirmiştir. Karaciğerin görevi ayrıdır, karaciğerin kendine has bir bilinci vardır. O bilincin meydana getirdiği karaciğerin bir çalışma sistemi vardır. Kalp böyle, beyin böyle, mide böyle... Her bir organın kendine has bir bilinci vardır...

Ama, bizim beynimizde oluşan bilinç, buralardaki bu bilinç türlerini algılayamaz. Çünkü onu algılamak için, gerekli açılıma, gerekli kapasiteye sahip değildir... Bunu, basit olarak şöyle izah edelim:

Gözünüz, şu sehpayı görür; ama şu odada, şu salonda boşluğa baktığı zaman bir şey görmez. Halbuki şu odada, şu anda belki milyonlarca ses ve milyonlarca görüntü dalgası var.

Ancak bu odada mevcut olan milyonlarca ses ve görüntüyü, ancak o dalgaların dalga boyuna ayarlı, bir televizyon veya radyo ile tesbit edebiliriz!.

O dalga boylarını kulağımız ve gözümüz almaz!. Çünkü gözümüz, santimetrenin on binde dördü ile on binde yedisi arasındaki dalga boylarını alabilecek kapasite ile kayıtlıdır, sınırlıdır...

Kulağımız ise, 16 ile 16.000 hertz arasındaki dalgaları alabilme kapasitesiyle sınırlı ve kayıtlıdır!...

Bu ikisi arasında çeşitli mânâlar ihtiva eden, milyarlar ve milyarlarla dalga boyu var olmasına rağmen, biz bunlardan gâfil yaşıyoruz...

Burada şu hususa dikkat etmeliyiz!..

Biz, ilkel bir şartlanma sonucu olarak, sadece beş duyu verilerini var kabul edip, beş duyunun tesbit edemediği verileri yok sayıyoruz!... Gözle göremediğimizi inkâr ediyoruz!..

Bundan yüz sene öncesine kadar böyle düşünülebilirdi; ancak günümüzde bu tür fikirler geçersiz sayılmaktadır!. Çünkü, göremediğimiz bir çok şeyin varolduğunu kesinlikle biliyoruz artık...

Kesinlikle, tutamadığımız birçok şeyin, varolduğunu biliyoruz!. Duyamadığımız pekçok şeyin mevcûdiyetinden haberimiz var; ne çare ki, bunlarla iletişim kurma imkanımız yok!.

Din bize, 1400 sene öncesinden, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın ağzı ile bu gerçeği sanki şöyle haber veriyor:

"Sizin, hücresel yapılı bir bedene sahip olmanız gibi; ışınsal bedenli yapıyla meydana gelmiş cinlerin var olması gib; bunun ötesinde, ışık kuantlarından, yani Nur`dan varolmuş melekler de vardır!. Ki, evrende, bünyesinde bunları barındırmayan, bunların varlığından meydana gelmemiş hiç bir nesne yoktur!.

Evrende var olan her birim-nokta, bu ışık kuantlarından meydana gelmiştir. Yani, meleklerden meydana gelmiştir!. Ve bunlar, evrendeki mutlak bilinçten gelen bir şekilde, yapısal özelliklerine göre bilinçli birimlerdir!.

hf

MELÂİKE

 “Melâike”  kelimesi çoğul bir kelime!

Bunun aslı, orijin mânâsı “MELK”   yani  “kuvvet” anlamında...

Allah'ın kuvvetlerini ulaştırıcı varlıklar; veya Allah'ın kuvvetlerinin ulaşması, İlâhi kuvvetler, anlamında anlaşılıyor!. Her kuvvede bir mânâ!..

hf

REFİK-İ A’L 

"Refîk`i a`la" da gene semâ meleklerinden olan mukarreb meleklerdir.

Refik-i Âlâ ,"ALLAH" isminin anlamına yakîn kazanmış birimlerdir... Çeşitli âlemlerden!.

 hf

 

ALÛN  MELEKLER

 Meleklerde öyle sınıflar vardır ki, meleklerin içindeki bu sınıfların bir kısmı, "insan`a secde" emrini almamıştır!.

Buna karşın, "Adem`e secde edin!." şeklindeki Allah`ın hükümlerine tâbi olan yeryüzü melekleri vardır; ki bunların hepsi de Adem`e secde etmişlerdir.

Fakat, "Adem`e secde edin" emrini almamış, Adem`e secde etmesi mümkün olmayan melekler de vardır!.. Bunlara, "Alûn" denilir... Yani, "Makam-ı illiyin" diye bildirilen, o yüce makama has meleklerdir, varlıklardır.

Bu melekler öylesine büyük, yüce ve azâmetli varlıklardır ki, basite indirgeyerek bir misâlle anlatmak gerekirse..

Senin şu varlığında, yapında, beynindeki bir hücre neyse, bizim tüm güneş sistemi de onun varlığında basit bir nokta hükmündedir. Bunu anlayabilmek için, senin Galaksideki 400 milyar yıldızlık muazzam bir varlığı hafsalanın alması lâzım!

hf

AZRAİL

 Ölüm-dönüşüm görevlisi olan melektir.

Vehimler üzerinde tasarrufu olan melektir!

“MELEKLER” canlı-cansız diye göresel bir biçimde ayırdedilen her şeyin aslını ve orijinini meydana getirdikleri gibi; ayrıca çeşitli ölçülerde ve boyutlarda canlı-bilinçli varlıklar olarak da mevcutturlar..

Meleklerin insanlar üzerinde nasıl tasarruf ettikleri çok merak edilen bir konudur..

Meselâ Azrail isimli canlıların “ölüm”üne vesile olan melek... Sorulur ;  Tek midir, çok mudur?...   Bir anda sayısız canlıyı nasıl öldürür?...

Bunu basit bir misâl ile açıklamaya çalışayım.. Uranüs’e gitmekte olan gök aracı, NASA merkezinden gönderilen radyo dalgaları ile yönlendirilmekte veya çeşitli işlevlere hazırlanmaktadır..

Bunun gibi yörüngemizdeki sayısız uydular, hep NASA merkezi tarafından gönderilen radyo dalgaları ile yöneltilmektedir...

İşte, Azrail isimli melek de, yaydığı dalgalar ile, beyinlerdeki bir tür kontağı etkilemekte ve “ölüm” denilen beynin durmasını oluşturmaktadır... Nasıl, NASA`nın bir merkezden yaptığı yayın aynı anda binlerce uyduya ulaşıp hükmünü icra ediyorsa, Azrail`in yaptığı yayın da, aynı anda binlerce alıcı tarafından algılanarak gereği oluşmaktadır..

Azrail gibi diğer bütün melekler dahi yaymış oldukları dalga yayınlar ile beyinleri veya daha derinlemesine söyleyelim genetik dizinleri ve hatta “ruh” dediğimiz “dalga bedenlerin beyinlerini” etkileyerek hükümlerini uygularlar...

“Mümit” isminin mânâsı ağırlıklı olarak mevcut olan bir bileşim kuvveden fiile çıktığı zaman,”nur”diye bahsedilen enerji boyutunda bir varlık , bir birim oluşturulmuş ve buna da “Azrail”denmiştir,ki görevi “ölüm” denen dönüştürme” olayını oluşturmaktır.

Sadece insanın ölümünü Azrail’e bağlamak son derece yanlış ve sınırlı bir anlayıştır..ilkel bir yaklaşımdır!

“Azrail”in görevi, bir yapının varlığına son verip, o yapının son buluşu ile birlikte , ikinci bir yapının başlangıç ortamını sağlamaktır.Ancak ikinci yapıyı başlatan Azrail değildir.

İkinci yapıyı başlatan “EL BAİS”  isminden oluşan melektir! Azrail, ölümü tattırır;yani, o birimin mevcut yapısıyla alâkasını keser ; o yapıyla alaka kesilmesinin hemen akabinde, “BAİS” isminden var olmuş melek görevi alır,o birimin yeni yapısını meydana getirerek, ikinci anda  o yapı ile o varlığı meydana getirir.

hf

CEBRAİL

 Cebrail adlı "MELEK" yapısını oluşturan "ALİM", "BASİR", "FETTAH", "HAKİM" ve "MUHYİ" gibi ağırlıklı anlamların sonucu olarak görev ifa eden bir üst boyut bilincidir...

Ve görevi, seçilmiş kişileri "SIKARAK" açmak; ve daha sonra da "Allah'ın evrensel düzeni ve değerleri hakkında bilgilendirerek" o topluma yol gösterilmesine vesile olmaktır!..

İnsanların arasından seçilmiş elçilerin,nübüvvet ile görevlendirilmesi ve insanlara yön verilmesi hususunda ALLAH tarafından   vazifelendirilmiş olan melektir ki,Kur’ân-ı Kerim’i “LEVHİ MAHFUZ”dan bir defada “OKU”muş,daha sonra da peyderpey Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’a tebliğ etmeye başlamıştır.

Cebrail adlı "MELEK" yapısını oluşturan "ALİM", "BASİR", "FETTAH", "HAKİM" ve "MUHYİ" gibi ağırlıklı anlamların sonucu olarak görev îfa eden bir üst boyut bilincidir...

Ve görevi, seçilmiş kişileri "SIKARAK" açmak; ve daha sonra da "Allah'ın evrensel düzeni ve değerleri hakkında bilgilendirerek" o topluma yol gösterilmesine vesile olmaktır!..

İşte bu sebebledir ki, Cebrail Aleyhisselâm ismiyle bildiğimiz "meleğin" zâtı, Hakkın varlığı; mânâsı, esmâ terkibi; yapısı ise “nur” yani “enerji”dir!...

"NUR" yapılı "bilinç birim" olması sebebiyle, iletişim kurduğu kişiye, eriştirmek istediği anlamı taşıyan ışınsal impals göndererek, onda dilediği görüntüyü oluşturur!..

Cebrail'in "görüntüsü" olarak anlatılan, biri hariç hemen tüm "görüntü"ler, onun "algılanmasını istediği görüntüler"dir.. Çünkü orijini itibariyle, bize göre, görüntü kavramından soyut-mücerred varlık sınıfındandır..

hf

MİKÂİL

 Kişilerin ve tüm sistem varlıklarının rızıklarının ulaşmasında görevli olan melektir!

 hf

 

“İSMAİL”

 Kişilerin amellerinden oluşan meleklerin düzeniyle ilgili görev yapan melektir!

hf

SEMÂ MELEKLERİ

 “Yeryüzü Melekleri”nin boyutsal olarak fevkindeki melekler “semâ melekleri” olarak tanımlanmaktadır ki bunların içinde "mele`i a`lâ", "hazire`i kuds", "melaikei ulül`azm" gibi isimlerle işaret edilen melekler mevcuttur.

Rasûlullah Aleyhisselâm’ın âhırete intikâl etmeden önce sık sık duasında işaret ettiği "refîk`i a`â" da gene semâ meleklerinden olan mukarreb meleklerdir.

   hf

YERYÜZÜ MELEKLERİ

 Yeryüzü melekleri;yaşamakta olduğumuz madde boyutu nurânî yapılarıyla etkilemekte olan meleklerdir.

        hf

MELEKÎ BOYUT

 Teklik boyutu ile Ef’al âlemi arasındaki elçilik boyutudur!

Meleki etkileri yanlızca astrolojik etkiler olarak değerlendirmek çok yetersizdir!...

İnsanın orijin varlığı meleki boyut kökenlidir ve bu  algılanan boyuta kadar olan tüm katmanlar meleki boyutun  eseridir...

İnsan adıyla anılan meleki kökenli varlık, ayrıca dış diye   kabul edilen boyutla da her an iletişim halindedir ve ondan da  etkilenmektedir ki, buna bugünkü dilde astrolojik etkiler ifadesi kullanılabilir...

İnsan kendi “hakikatını” anladığı anda,meleki boyutta kendini tanımaya başlar!

Kişi kendi özüne doğru  olan bu yolculuğu yapmazsa , Cennet ortamının meleki varlığı olmak yerine,ruh boyutunda hakikatten perdeli olarak yaşamak zorunda kalır.

Meleki boyutunuzu kendi dışınızda aramayınız!.

Düşündüğünüz her şeyi meleki boyutun sizde yansıması olarak farkediniz...

Gerçekleştirdiğiniz her şey sizdeki meleki boyutun kuvveti iledir!.

  hf

MELEKΠ GÜÇ (MELEKÎ ŞUUR) 

Meleki kuvvetler , isimlerin  mânâlarının aşikâre çıkışı halindeki, çeşitli adlarıdır!.

Yani her melek veya her meleki  kuvvet  gücünü bir ilâhi isimden alır!..

Yaşamda, bütün olup bitenler ve bunlarda mevcut bilinçler hep bu meleki güçlerle, meleki şuurla meydana gelmektedir!

Bilelim ki ; vahiyden , yediğin yemeğin vücutta yararlı hale gelmesine ; bunların beyinde değerlendirilip, madde beden ötesi ruh bedeninin yani,halogramik mikrodalga bedeninin oluşturulması dahi hep meleki güçlerledir!

Varlığında, özünde meleki güçler vardır !

Düşünme dahi meleki boyuta  dair bir olaydır.

 hf

 

ALLAH’IN  İSİMLERİ  NASIL ORTAYA  ÇIKAR?

 -"HİÇ BİR ŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HER ŞEY O'NU HAMDIYLA TESBİH EDER.... FAKAT, SİZ ONLARIN TESBİHİNİ KAVRAYAMAZSINIZ !.." (17-44)

 İşbu canlı bilinçli katmanların varlıkları "Din" terminolojisinde "MELEK" diye adlandırılmıştır..

Din dilinde, “evrensel anlamlar ve kavramlara” "ALLAH"ın iSİMLERİnin ortaya çıkışı” denilerek işaret edilmiştir..

Evren içre boyutsal evrenlerde mevcut olan HER ŞEY, evreni oluşturan mânâ gruplarının boyut varlıklarınca algılanmasından başka bir şey değildir..

hf

MELEKLER, ALLAH  İLE  KULU ARASINDA

NASIL ARACIDIR ! ?

 İlâhi kuvvetlerin bir diğer ifade ile İlâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile dönüşmesi melekler ile olmaktadır

Melekler, Allah’la kulu arasında aracıdır,deniyor.”Kul” dediğimiz,Ef’al mertebesinde terkibin ortaya çıkışı değil mi?Allah da ,zâtı değil mi,yani mertebeler arasındaki ilişki bu kuvvetlerle oluyor. Senin ef’al mertebesinden esmâ mertebesine,urûcun bu kuvvetlerledir.

Nitekim Hz.Rasùlullah Aleyhi’s-Selâm da Mi’raca çıktığında yanında melek eşlik etmiştir. Ama belli bir noktaya kadar...O noktayı geçemez meleki kuvvetler!Çünkü zaten o meleki kuvvetler, esmâ mertebesinde hâsıl olmuştur.

Esmâ mertebesinde,meleki kuvvetler terkedilir;sıfat mertebesine geçilir. Meleki kuvvetler , isimlerin mânâlarının aşikâre çıkışı halindeki,çeşitli adlarıdır!.Yani her melek veya her meleki kuvvet gücünü bir ilâhi isimden alır!..

 hf

MELEKLERİN KANATLARI VAR MIDIR?(!)

 Hem gerçektir,hem  de işaret yollu bir açıklamadır!

İşaret yollu açıklama olması şu yöndendir ; iki kanatlı,üç kanatlı,beşyüz kanatlı gibi  ifadeler, bu sayılara tekâbül eden güçleri ve özelliklerıdir.

 

hf

MELEKLER DİŞİ Mİ,

 ERKEK Mİ ?!

 Meleklerde, orijinal yapıları itibariyle dişilik-erkeklik mefhumu yoktur! Neden?...

Gayet basit!.. Onlarda bizim gibi bir madde beden veya madde bedenden oluşan ışınsal bir beden yok ki!..

Bir enerji dalgasının dişiliği-erkekliği olur mu?... Düşünün!..

Bir telsiz dalgasının, radar dalgasının erkekliği-kadınlığı olur mu?.

Bunların erkekliği-dişiliği olmadığı gibi; bunların çok daha alt boyutlarındaki; dalgasal yapının çok daha alt boyutundaki, ışınsal yapıda da elbette ki erkeklik-dişilik diye bir kavram olmaz!.

Bu kuantsal yapıdan meydana gelmiş "NUR" kökenli varlıklarda erkeklik-dişilik olmaz!.

     hf

MELEKLERE İMAN NİÇİN ÖNEMLİ?

 Meleklere iman niçin önemlidir; ve imanın şartları arasına girmiştir?

Allah’a imanı anladık..Rasûle imanı anladık. Zarùri!...Kur’ân şart, hükümleri ulaştırıyor!..

Peki hayatımızda hiç melek görüyormuyuz?...Hayır!..

Görmek mümkün mü?..Bizimle konuşuyor mu, bir ilintisi var  mı?..Hayır!..

Peki, meleği bilsek n’olur, bilmesek n’olur?..kabul etsek ne kazanırız, kabul etmesek  ne kaybederiz?..Yani, meleği bilmek niçin önemli ve o derece önemli ki, imanın şartları arasına girmiş!..Âmentü’ye yerleşmiş!...Âmentü’nün esaslarından  olarak bildirilmiş!

“Âmentü billâhi ve melâiketihi” diyorsunuz...

Dikkat edin...”Ve kütübihi ve resùlihi”,daha sonra geliyor. Allah’tan sonra iman sırasında “meleklere iman” çok önemli.Niye?..

Allah’ın hükümlerinin bize ulaşmasında en başta gelen aracı  kat, “melekler” !

Sistemin işleyişinde ana mekanizma ,”melekler”!

Allah’ın esmâsının açığa çıkmasında ilk merhale,”melekler”!

Allah’ın esmâsını bizim anlamamıza vesile olan aracı  kat, “melekler” !

Üzerinde “DİN” dendiği zaman en az düşündüğümüz-en az ilgi duyduğumuz konu , yine ,”melekler” !

Halbuki Allah’ın yarattıklarının tamamı,(  azı-birazı-biraz çoğu- biraz çoğu nun daha  çoğu demiyorum!)Allah’ın yarattıklarının  tamamı ,  melekler ve meleklerin  varlığından  oluşmuş varlıklardır!

Gözünüzün gördüğü-kulağınızın işittiği-5 duyu dediğimiz duyularınızın algıladığı ve  5 duyu   ötesinde, belki 5 bin duyunun varolduğu beyninizin   tüm        algıladığı     her şey , esasında meleklerdir

Atomüstü boyutun tüm birimlerinin gerçekte “melek” diye anlatılmak istenen “boyut varlıkları” olduğunu farkedeceksiniz..

İnsanın veya daha geniş kapsamlı anlatımıyla varlıkta var olan herşeyin kökeni Dinde “Meleki yapı” olarak isimlendirilmiştir...

Dolayısıyla insanın varlığı gerçekte bir meleki yapı ve özellikler toplamıdır...

İnsan kendi hakikatını anladığı anda meleki boyutta kendini tanımaya başlar...

Tasavvuftan amaç da insanın kendi orijinini tanıması çalışmalarıdır...

Kişi kendi özüne doğru olan bu yolculuğu yapmazsa, Cennet ortamının meleki varlığı olmak yerine ruh boyutunda hakikatten perdeli olarak yaşamak zorunda kalır...

Şimdi, Allah’ın varlığını kabul ettiğin gibi; bu varlıkta mevcut olan bir kuvvet ve kuvvetinde ortaya çıkışı söz konusu.

Senden herhangi bir nesne, kuvveden fiile çıkmak sùretiyle gerçekleşiyor.. Kuvvede kaldığı sürece, zaten tüm varlıkta ve özde mevcut!

Onun, müşahede edilmesi, tesbit edilmesi, seyredilmesi denen olay ortaya çıkmasıyla mümkün. İlâhi kuvvetler de mânâların fiil düzeyinde seyredilmesine vesile oluyor!..Yani, esmâ âleminin, ef’al âlemi şeklindeki  müşahedesi, bu ilâhi kuvvetler dediğimiz şekilde meleki güçlerle gerçekleşiyor...

Farzımuhâl herhangi bir yıldızdaki mânâ radyasyon adını verdiğimiz kozmik ışın dalgaları ile Dünya üzerine ulaşıyor...Buna eski tâbirle 3.kat gökteki veya 7.kat gökteki emirlerini yere taşıyor deniyor.

İşte, bu İlâhi kuvvetleri tanımak, kendini tanımakta bir aşama , bir merhale..

Bu sebepten dolayıdır  ki , bu ilâhi kuvvetleri tasdik etmek gereklidir, ki onları tasdik ettikten sonra da bulasın tanıyasın ve Allah’ın gücüyle, kudretiyle-kuvvetiyle onları kullanabilesin!..

Bilmediğin, haberin olmayan bir şeyi nasıl kullanabilirsin?Ama bileceksin ki o şeyi, ondan sonra da onlar üzerinde senin tasarrufun olsun!

Ama bu senin değil, Allah’ın tasarrufu olur!..Allah ikram yollu, kulunda bu tasarrufu ortaya koyar.

Demek ki meleklere imanın  zarùreti , o meleklerin ilâhi kuvvetler olması hasebiyle!..İlâhi kuvvetlerin bir diğer ifade ile İlâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile dönüşmesi melekler ile olmaktadır.

Dolayısı ile melekleri inkâr neticede İlâhi isimlerin yani Allah’a ait mânâların inkârı demek olacağı için, bu hususa iman bu derece önemlidir.

 hf

 

MELEKLERİN TENEZZÜLÜ NE DEMEK ?

 Meleklerin tenezzülü iki yönlüdür:

 1- Varlığındaki, özündeki kuvvetlerin senin şuurunda ortaya çıkması, açılması anlamındadır...

Hakk`ın, kişinin özünden gelen meleki yoldan zuhuru; yani, tenezzülüyle varlıkta tasarrufudur...

İşte birçoklarının kafasını karıştıran bir nokta burası...

Sanıyoruz ki ötende bir tanrı var; o gökten birilerine tâlimat yağdırıyor; sonra da birileri onun istediklerini yerine getiriyor...

Oysa...

Hakkın kişinin özünden gelen melekî yoldan zuhuru; yani tenezzül yollu varlıkta zuhurunun en açık misali Nebiler ve Rasûller "Ricali Gayb"tır!.

 2-İkinci tenezzül yolu ise...

Meleklerde öyle sınıflar vardır ki, meleklerin içindeki bu sınıfların bir kısmı, "insan`a secde" emrini almamıştır!.

Buna karşın, "Adem`e secde edin!." şeklindeki Allah`ın hükümlerine tabi olan yeryüzü melekleri vardır; ki bunların hepsi de Adem`e secde etmişlerdir.

Fakat, "Adem`e secde edin" emrini almamış, Adem`e secde etmesi mümkün olmayan melekler de vardır!.. Bunlara, "Alûn" denilir... Yani, "Makam-ıilliyin" diye bildirilen, o yüce makama has meleklerdir, varlıklardır.

Bu melekler öylesine büyük, yüce ve azametli varlıklardır ki, basite indirgeyerek bir misalle anlatmak gerekirse..

Senin şu varlığında, yapında, beynindeki bir hücre neyse, bizim tüm güneş sistemi de onun varlığında basit bir nokta hükmündedir. Bunu anlayabilmek için, senin Galaksideki 400 milyar yıldızlık muazzam bir varlığı hafsalanın alması lazım!

-Sohbetin yapıldığı 17.4.989 tarihinde-, Milliyet Gazetesinde bir yazı çıktı... Bir batılı bilim adamı:

"Dünya`nın tümüyle, canlı bir organizma olduğunu ve bir canlı olarak; nasıl insan bedeni canlı olarak düzenli, sistemli bir yaşam içindeyse, dünyanın da canlı bir organizma olarak tümüyle sistemli, düzenli bir yaşam içinde olduğunu" söylüyor...

Her canlı organizmanın, kendine has, kendi boyutuna göre bir ruhu yani dalgasal ikiz vardır.

Yani, onun madde yapısına karşılık, bir de, bir manâda "maddeötesi" diyebileceğimiz bir dalgasal yapısı, bedeni vardır. Bu da onun ruhudur!.

Nitekim geçmişteki keşif-fetih sahibi tasavvuf ehlinin eserlerini okursanız,

"Ben dünyanın ruhu ile buluştum, görüştüm. Bana şöyle bir sûrette göründü, şöyle şöyle muamele etti" diye anlatır. Tasavvuf kitaplarında böyle yazar...

Bu hususu biz daha evvel söyleseydik, "hadi canım hurafe!..." denirdi... Ama, bugün bir batılı bilim adamı, dünyanın tümüyle organik yapıya sahip bir canlı olduğunu ortaya koyuyor.

Her canlının, bir ruhu vardır... Her ruhun, şuuru vardır!.

Niye?...

Çünkü, bu kâinatı meydana getiren ana güç, cevher, enerji dediğimiz şeyin, bilinçli-şuurlu bir kudret olduğunu artık biliyoruz!...

Gene biliyoruz ki, evrenin her boyutunda, her kesitinde bir düzen, sistem var!. Bu da aynı TEK özden oluşmanın getirdiği bir şuurun, bir bilincin eseri!.

Her şey, TEK bilincin yani ALLAH ilminin eseri olduğuna göre; O`ndan meydana gelmiş her yapının da, kendi yapısına, boyutuna, kapasitesine göre bir bilinci var, demektir...

Dolayısıyla, her organik veya inorganik yapının kendine göre bir ruhu ve o ruhun da kendine göre bir şuuru vardır!.

Öyleyse, burada dikkat edeceğimiz nokta,

Varlığın, mevcûdatın her boyutunda ve katmanında bilinçli varlıklar mevcuttur!...insanın dışında, cinlerin ve meleklerin sınıfları olarak!

Esasında, cinler de, insanlar gibi çok basit, sınırlı bir yapıdır birimsel özellikleri itibariyle!.

Yani, nasıl insan bu dünyada yaşıyor, cinler de bizim güneş sistemi içinde var olan varlıklarsa...

Güneş sisteminin dışındaki sayısız yıldızlarda; güneş sisteminin içinde bulunduğu galakside, Samanyolundaki sayısız yıldızlarda aklın almayacağı kadar sayısız varlıklar var...

Bunları "görmek" denen olay ise, bizim hayâlimizde olur!.

Yani insanlar tasavvurlarına göre, hayâllerinde onları şekillenmiş olarak görürler!.

Kim, "ben cini gördüm, meleği gördüm" derse, bu gördüğü varlığın orijinali değil, "kendi hayâlinde oluşan görüntüsü"dür!..

Zaten, gerçeği itibariyle, biz bir insan olarak, hiç bir zaman karşımızdaki kişiyi değil, o kişinin beynimizdeki hayâlini görürüz!.

Sen, karşımda oturuyorsun, senden çıkan ışık dalgaları geliyor, benim göz bebeğime vuruyor, göz bebeğimden sarı noktaya aksediyor. Sarı noktadan beynime bioelektrik bir mesaj geliyor, görme siniri ile... Beyin, gelen bu bioelektrik mesajı kendi hücreleri arasında değerlendirerek bir hayâl oluşturuyor.işte senin, "görüyorum!..." dediğin şey, o beyninin içinde oluşan hayâldir...

Nasıl ki rüya görüyorsun... Rüya gördüğün anda gözün kapalı, dışarıdan gelen hiç bir şey yok!.. Ama, beynindeki bilgiler, senin hayal mekânizman sonucunda bir hayâl görüntü şekline dönüşüyor.

Aynı şekilde göz açıkken gördüğün her şey de, aslında beyninde oluşan hayâller şeklindedir. Eğer gelen sinyalleri değerlendiren veri tabanın gelişmemiş ya da yetersizse,; arızalıysa, gördüğün hayâl de ona göre arızalıdır, gerçeğe uygun değildir!. Bu da senin beyninde hayâl gördüğünün isbatıdır.

Birisi bakıyor, o şeyi orijinal olarak görüyor. Öteki bakıyor, görme bozukluğu var, görme bozukluğu nedeni ile o şeyi deforme olmuş bir şekilde görüyor!. Niye öyle görüyor?.. Çünkü, görme cihazı arızalı!... Arızalı araçtan beyne yanlış bilgi gidiyor. Yanlış bilgi gelince de beyin yanlış bilgiye göre bir değerlendirme yapıyor, yanlış bir hayâl oluşturuyor...

Meleği veya cini görüyorum diyenlerin, görme olayı da şu:

O varlığı, karşısında olarak gözüyle görmüyor!.

Beynin sadece beş duyuyla çalıştığını öğrenmişiz ve her şeyi bundan ibaret sanıyoruz.. Yani, görme, işitme, koklama, tad alma, dokunma... Sonra bir de 6. duyu diye bir şey kabul etmişiz; ama onun da ne olduğundan habersiziz..

Oysa beynin, bunun dışında sayısız algılama sistemleri var!. Tıb, henüz bunu çözemedi... Çünkü tıb, beynin mikrodalga faaliyetleri alanına giremedi!.

2000`li yıllara girerken, insanlığın önündeki en büyük bilinmez, insan beynidir!.

Eğer batı dünyası, trilyonlarca doları, uzaya gitme yerine, beyini çözme yolunda kullanabilseydi, bugün insanlık hayâl edemeyeceğiniz güçlere ve özelliklere kavuşmuştu. Fakat, ne yazık ki, beyin araştırmalarına, beyinin dalgasal faaliyetlerine yeterli önem ve harcama yapılmadığı için; dışa dönük olarak, bu para değerlendirildiği için, insan beynindeki o fevkâlâde muazzam güçler henüz keşfedilemedi..

Zira bunu keşfolması için önce beynin dalgasal faaliyetlerinin ve bu dalga boylarını çözecek bir cihazın icadedilmesi zorunlu!..

Sonra da dalgaboylarının anlamını çözebilecek bir cihaz gerekli!.

Ki, bu dalga boylarının deşifresine dayanılarak beyindeki sırlar, beynin ürettiği dalgalar ve de ruh dediğimiz ışınsal beden gerçeği çözülebilsin.

Bu arada, bu konuda önemli bir olay söz konusu!.

Bir açıklamasında Rasûlullah aleyhisselâm diyor ki:

"Âhir zamanda cinler, yer yüzünde açık seçik bütün insanlara görünecek!..."

Bu, ya insanların beyninin, cinlerin dalga boyuna açık olması sebebi ile gerçekleşecek. Veya beli bir araç geliştirilecek ve bu araç vasıtasıyla... Mesela, TV gibi bir araç oluşacak, bu araç vasıtasıyla cinlerin varlıkları bütün insanlar tarafından görülebilecek...

 hf

MELEKLERİN iŞLERİ

 "Tenezzül"den bahsederken, az önce anlatmıştım ki...

 1-İçinden-özünden şuuruna yansıyan bir fikir ya da güç kullanımı şeklinde ortaya çıkar meleki ilham... Ki tenezzülün bir yönü bu!.. Nebi ve Rasûllerde ve Ricâli Gayb’ta olduğu gibi...

 2- Bir yönüyle de gerçekten, bilfiil dışımızda yaşayan birimsel varlıklar, melekler olarak aramıza inişleri...

 Mesela, normal olarak insanların arasında dolaşan, insan sûretinde melekler vardır!... Görünmeyen, çeşitli olaylarda vazifeli melekler vardır...

Çocuk 6. kattan aşağı düşüyor, bir şey olmuyor!... Akıl mantığın kavrayacağı bir olay değil!... Evet, o anda orada görevli bir melek, onun eceli gelmediği için (takdire göre) o çocuğu düşmeden evvel tutar, yumuşak bir şekilde yere bırakır. Ve çocuğa hiç bir şey olmaz!...

6 ncı kattan düşüp de bebeğe bir şey olmaması mümkün mü?... Bütün kemikleri kırılır ve ölür!. Ama bu anlaşılamadığı, idrak edilemediği için halk arasında, "melekler tuttu, korudu!" denir de bilimsel olarak da buna bir çözüm getirilemez!. Ölmeyeceği varmış, ölmedi, denir ve olay kapanır...

Rahmet melekleri ayrıdır, gazap melekleri ayrıdır vs. Şimdi, olaya şöyle bakın!...

Bir deyişe göre deprem, doğal bir olaydır!.

Bildiğimiz, depremin gerçekten doğal bir olay olduğudur.. Yer altındaki yerleşme olayları, fay kırılmaları vs. bir takım olaylar...

Ne var ki aynı olaya, bir başka yönden bakarsak farkederiz ki, bütün doğal olaylar, meleklerin iradesi ve gücü ile oluşur!.

Peki bu iki apayrı değerlendirmeyi nasıl bağdaştıracağız?...

Son bilimsel bulgulardan haberiniz varsa ve bu ilimleri Din ile birleştirebildiyseniz olayı çözmek çok kolay!...

Problem, işin mahiyetini çözme noktasında. Burası gerçekten çok önemli bir husus!.

Biz, yıllar yılı, yani 1800`lerin ortalarından bu yana, 1920`lere, 30`lara kadar koyu bir maddecilik felsefesi ile şartlandığımız için olayları çözemiyoruz!... Halbuki, 1920`lerden sonra, hele hele 1950`lerden sonra ortaya çıkan bilimsel bir gerçek var.

O gerçek şu!..

"Madde" diye bir şey yoktur!... Maddenin var kabulü, ancak beş duyunun algılamasına GÖRE söz konusudur. Beş duyu, bize maddenin varlığını gösteriyor. Gerçekte madde dediğin şey, moleküler-atomik bir yapıdır!.

Meselâ, şu odayı bir milyar defa büyütme gücüne sahip olan bir elektron mikroskobunun lâmına koyarsak, aynı beynimizle, aynı göz bebeği ile yukarıdan baktığımızda, lâmda, ne senin varlığın, ne benim varlığım, ne sehpanın, ne halının, ne de masanın varlığı kalmaz!... Burası, tek bir bileşik atomik kütle olarak gözükür, mikroskopta...

Yani, eğer algılama aracımız, gözbebeğimiz, o elektron mikroskobunun mercek kapasitesinde olsaydı; aynı beynimiz, burada insan, hayvan, nebat, maden, koltuk vs. nin varlığına değil, bu salonun salt atomik bir kütle halinde, tek bir yapı olduğuna hükmedecekti!.

Eğer bu, daha yüksek bir büyütme kapasitesi ile beyne ulaşsaydı, bu sefer tüm varlığı, mevcudatı, dalgalardan ibaret, kozmik ışınlardan ibaret bir yapı olarak görecekti...

Yani, varlığın aslı, orijinali; elektromanyetik dalgalardan oluşmuş, kozmik ışınlardan oluşmuş bir yapı...

Bu varlıkta esas, enerji dediğimiz öz - cevher, biliçli olduğuna göre; bir "Kozmik Bilinç" söz konusu olduğuna göre; varlığın katlarındaki her bir yapı da bu evreni meydana getiren kozmik enerjiden meydana geldiğine göre; her bir yapıda ve birimde bir şuur, bir bilinç vardır!...

Dolayısıyla, madde adını verdiğimiz, esasında atomlardan veya onun özü olan elektromanyetik dalgalardan oluşmuş her bir yapıda da kendine özgü bir bilinç vardır.

Evrenin her boyutunda, katmanında ve yapısında, dolayısıyla biriminde, bilinç mevcut olduğuna göre...

Şİmdi...

Konumuzun can damarı olması hasebiyle, "melek" bahsini biraz daha, açmak istiyorum...

"Melek" adı verilen varlık, orijini itibariyle, mâhiyeti itibariyle kuantsal yapı, yani bir tür enerjidendir.. Bu enerjinin yoğunlaşmış hâli olan yapı, atom boyutunu ve nihayet moleküler yapıyı meydana getirir. Bu moleküler yapılar da, çok büyük miktarlarda birleşerek, bizim, "madde" diye tesbit ettiğimiz yapıyı meydana getirir. Maddenin özü ve cevheri olan şey, orijini itibariyle melektir işte bu sebeple!.

"Melek" kelimesi ile işaret edilen melk, kuvvet, güç ve de enerji olduğuna göre; enerji de, bilinçsiz, kör-sağır bir yapı olmayıp, şuurlu olduğuna göre...

İşte bu atomaltı kuantsal yapı, atomun yapısını, özünü oluşturan yapı, melek adıyla isimlendirilmiştir, eski dilde!

Şimdi sen, istersen işin madde boyutuna bakarak değerlendirme yap, "fay kırılması depreme yol açmıştır" de; ister olayın boyutsal derinliğinden değerlendirme yap, "Melekler yol açmıştır" de!..

Hiç farketmez!.işleyen sistem, yapı, mekânizma aynıdır!.

Bu tanımlamaları sadece dünyaya has düşünmeyin.. Atomun içinde derken sadece, dünyayı oluşturan atomlar olarak düşünmeyin!.

Evrende mevcut olan her noktada, bu ışınsal yapılar vardır ve bunlar katman katman üst yapıları oluştururlar!.

Meselâ, basit dediğimiz bir yapı, enerji temelli olarak varolduğu gibi; en komplike yapılar dahi böyledir.

Yani, her yapının özü, bu boyuttan bakıldığı zaman melekten başka bir şey değildir!.

İşte bu yüzdendir ki, evrende madde olarak algıladığımız herşeyin orijini "MELEK"tir... Ve o şeyin bir "RUH"u vardır!..

Dünyanın da böyle bir "RUH"u mevcut, güneşin de; güneş sisteminin de!. Sayısız yıldızların da ruhları mevcut!.. Galaksilerin dahi kendine mahsus bir ruhu mevcut!... Yani bu yıldızların "mikrodalga ikizleri" onların "RUH"larıdır!.

Her yapıyı, kendisinden fevkalade büyük olan bir üst yapının, katmanın parçası, organı; şeklinde düşünün!...

Dolayısiyle tüm galaksinin bir ruhu mevcut!.

Ayrıca galaksilerin dahi, bir ruhu mevcut!.

Hafsalaları son derece zorlayıcı bir olay bu!.

Biz, bu boyutlara gitmeyelim de şöyle düşünelim...

Yeryüzünde ve evrende mevcut olan bildiğimiz her nesne, esasında orijini, ışınsal yapısı itibariyle, meleklerin varlığından meydana gelmiştir.

Yani, senin "Ben!.." dediğin şu bedeninin "mikrodalga ikizi" olarak beyninin ürettiği bir "ruhun" var olduğu gibi; ayrıca, vücuttaki hücrelerinin, organlarının varlığı dahi meleklerin varlığından, yani atom altı boyuttaki kuantsal yapıdan oluşan bir özü vardır!.

Hatta basit manâda, vücudun meleklerinden söz ederiz!... Yani, bu kuvvetlerin kendiliğinden, programları gereği olarak çalışması halinden söz ederiz!.

İşte, bu varlıktaki görevli ve şuurlu varlıklar, "melek" diye tavsif olunmuştur...

hf

MELEKΠ “SIKMA”

 Dindeki bir çok izahın "mecâzi" yani benzetme yollu yapılmış olduğunu bundan önceki kitap ve kasetlerimizde anlatmıştık... Şimdi "sıkma" olayının gene mecaz yollu anlatımına bir örnek verelim.

Hazreti Rasûlullah ,kabre konan kişinin haliyle ilgili olarak şöyle buyurur:

-"Kabir öylesine “sıktı” ki, neredeyse kaburgaları birbirine geçecekti... Feryadı ta arşa kadar yükseldi de insan bunu işitmedi !..."

Burada bahsi geçen "SIKMA”, anladığımız fiziksel mânâda bir "SIKMA" olmayıp, toprağın maddi olarak o kişinin üzerine yıkılıp "sıkması" olmayıp; çok daha farklı bir olaydır ki, bu olayın, bırakın o günleri bir yana, bugün dahi izahı son derece güçtür...

Ancak, ne var ki Allah'ın takdiri ve kolaylaştırmasıyla elimizden geldiğince izaha çalışacağız... Çünkü bizim varoluş görevimiz de, bu güne kadar dinde izah edilememeiş hususları olabildiğince anlaşılır hale getirmektir..

İnsan beyni, dinde "melek" diye tanımlanan ve "nur" yapılı olarak tarif edilen son derece yüksek frekanslı ışınsal varlıklar tarafından belli bir programlamaya tabi tutularak, "Allah"ın isimlerinin çeşitli formüller şeklinde açığa çıkmasını sağlarlar...

Bizler, genetik yoldan bize ulaşan tüm verilerin, kozmik yoldan oluşturulan kapasitedeki anlamlar ölçüsünde ortaya çıkışıyla elde ettiğimiz zihinsel yetenek ile yaşarız..

Beyin hücrelerimizin her biri belirli anlamlar ihtiva eden belirli frekanslarla programlanarak yeni düşünsel anlamlara sahip olur; ya da genetik yoldan gelen verilerin ortaya çıkışına yolverir..

Esasen bizden ortaya çıkan ya da çıkmayıp zihnimizde kalan her düşünce, gerçekte, "Allah" isimleriyle işaret edilen kavramların beynimizdeki bir terkibidir!. Ve bu terkip, az önce de bahsettiğim üzere, genetik’kozmik etkiler  yani,- meleki tesirler- sonucunda oluşur!.

“İnsan” ismiyle tanımlanan varlıklar, tümüyle birer "isimler terkibi" olduğu gibi, varlığını algılayabildiğimiz ya da algılayamadığımız tüm varlıklar ve elbette ki "melek"ler dahi birer "esmâ terkipleridirler"!...

İşbu sebeple...

bir "esma terkibi" olan ve varlığındaki ağırlıklı isimlerin anlamları dolayısıyla da seçilmiş kişilerin beyinlerinde gerekli programlamayı yaparak onları "okuyamamaktan" kurtarıp "OKUR" hale getiren Cebrail Aleyhisselâm, Hazreti Muhammed'i “sıktı” !...

Yani, Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın beynine "Alim", "Basir", "Hakim", "Fettah", "Muhyi" gibi bir kısım “isimlerin frekansından impulslar” göndererek, bu yolda açılım oluşturdu!... Esasen, bu “Rabbani isimlerin frekansı”, herkes gibi, doğuştan O'nun yapısında da mevcuttu... Ancak, yapısını oluşturan "terkip içindeki" oranı Nebilik kemâlâtını ortaya koymak için yeterli değildi!...

Cebrail'in müdahalesi ile, bu isimlerin beyindeki oranı, son Nebinin açıklaması gerekli olan kemâlâta yeterli kapasiteye dönüştürülüyordu...

Bu etki sonucu beyinde meydana gelen yüksek faaliyet ise kişi tarafından ancak "SIKMAK" diye tanımlanabilirdi...

İşte bu "SIKMA"; yani, “beyne gönderilen impuls sonucu oluşturulan yeni açılımlar” neticesinde Hazreti Muhammed "OKU"MAYA başladı...

İşte bu duruma işaret eden âyetler: 

-OKU!... RABBİNİN iSMİYLE iŞARET EDİLEN MANALAR ÖZÜNDE OLARAK HALKOLDUN!... Kİ PIHTILAŞMIŞ KANDAN iNSAN MEYDANA GELMİŞTİR... OKU!... RABBİN EKREMDİR... Kİ O YÜZDEN KALEMLE BİLDİRMİŞTİR... iNSANA BİLMEDİKLERİNİ TALİM ETMİŞTİR...

 hf

MELEKÎ TESİR

 İnsanın bütün özellikleri genetik yapıda BİLKUVVE gizlidir. Bu bilkuvve  (potansiyel olarak) mevcudiyetin açığa çıkması ise dışsal tesirlerle,yani onun  dışındaki tesirlerle mümkündür, ki buna genel anlamı ile “meleki tesirler”denilmiştir.

Bizim doğa şartları dediğimizden tutun,astronomik bütün etmenlere  kadar, beynin bir organ üzerindeki tasarrufuna kadar her olay,gerçekte din ıstılahında “meleki tesir” diye anlatılır.

İnsan organlarının tümünün çalışması dahi dinsel tabirle meleki tesirledir... Meselâ düşünme melekesi der eskiler... Düşünme dahi meleki boyuta dair bir olaydır... Eğer bir kitabımda "MELEK"ler ile ilgili olarak yazdığım bölümü okursanız, Melek kelimesinin kapsamına giren, atomüstü boyutun tüm birimlerinin gerçekte melek diye anlatılmak istenen boyut varlıkları olduğunu farkedeceksiniz... Dolayısıyla genetik yapının dahi bir meleki kökenli yapı olduğunu değerlendireceksiniz... Burada bütün mesele melek kavramını en kapsamlı biçimiyle algılamaktır sanırım...

Meleki etkileri yanlızca astrolojik etkiler olarak değerlendirmek çok yetersizdir!...

İnsanın orijin varlığı meleki boyut kökenlidir ve bu  algılanan boyuta kadar olan tüm katmanlar meleki boyutun  eseridir...

İnsan adıyla anılan meleki kökenli varlık, ayrıca dış diye   kabul edilen boyutla da her an iletişim halindedir ve ondan da  etkilenmektedir ki, buna bugünkü dilde “astrolojik etkiler ifadesi kullanılabilir...

İnsan adıyla anılan meleki kökenli varlık, ayrıca dış diye kabul edilen boyutla da her an iletişim halindedir ve ondan da etkilenmektedir ki, buna bugünkü dilde “astrolojik etkiler” ifadesi kullanılabilir...

hf

MELEKLERİN ALLAH İLE KONUŞMASI !

 Kur`ân-ı Kerim, insanın yeryüzünde "Halife" olarak "meydana getirilişini" "Bakara" Sûresinde 30. ayetten başlayan bölümde şöyle anlatır:

 "Ve düşün ki Rabbın melâikeye;

 -Ben yer yüzünde muhakkak bir Halife meydana getireceğim" dediği vakit, onlar da "orada fesat edecek ve kanlar dökecek bir mahlûk mu yaratacaksın, biz hamdinle tesbih ve seni takdis edip dururken" dediler.

 -Herhalde ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim!..

 buyurdu; ve Ademe bütün esmâyı tâlim eyledi!...

 Sonra O, âlemini melâikeye gösterip; 

-Haydi davanızda sâdıksanız bana şunları isimleri ile haber verin buyurdu...

 -Subhansın ya Rab!.. Bizim için senin bildirdiğinden başka ilim ne mümkün... Alîm ve Hakîm olan Sensin, dediler...

 -Ey Adem!... Bunları onlara, isimleri ile haber ver, buyurdu.. Bu emir üzerine, Adem onlara isimleri ile onları haber verince de buyurdu ki:

 -Demedim mi size Ben?... Her hâlûkârda semâların ve yerin gaybını bilirim ne açığa çıkarıyorsanız, ne gizliyorsanız!...

 Ve o vakit, melâike`ye,

 -Adem`e secde edin", dedik. Derhal secde ettiler.

 "Adem`e bütün isimleri tâ'lim etti" (2-31)

 Âyetinde, bize göre, "isimler" sözcüğü ile işaret edilen anlam "Esmâullah", yani "Allah`ın isimleri"dir!. Çünkü, insan var olana kadar mevcut olan bütün varlıklar, sadece belirli Allah isimlerinin mânâlarıyla var olan varlıklardı.

Meselâ; bir kısım melekler, "Subbûh" ve "Kuddûs" isimlerinin manâlarını izhâr için vardır... Bir kısım melekler, "Cebbâr" ve "Kahhâr" isimlerinin manâlarını izhâr için vardır.

Bunlar gibi sayısız melekler, yani bizim gözümüzün göremediği sayısız varlıklar, hep, çeşitli isim bileşimlerinin anlamlarını ortaya koyabilmek, aşikâr edebilmek için vardır.

 İşte bu noktadaki durum soru cevap sembolü içinde misâl yollu anlatımdır!.

Yeryüzündeki meleklerin, bu durumu anlayamaması, kavrayamaması son derece tabiidir. Çünkü, yeryüzündeki meleklerde bu isimlerin tamamı mevcut değildir.

Yeryüzü melekleri, o ana kadar yeryüzünde yaşamakta olan cinleri, "insansı"ları görmüşler; onların kendi aralarında kan döktüklerini, fesat çıkardıklarını, kemâlden çok uzak davranışlar ortaya koyduklarını müşahade ederek, şaşırmışlardır..

Burada, olayın zâhiri ve de mecazî - sembolik anlatımına bakıp gerçekten böyle olmuş gibi değerlendirmek insanı yanılgıya götürür!.

Melekler ile Allah`ı iki ayrı, karşılıklı varlıklar gibi düşünüp, Allah`ın meleklere hitap etmesini, meleklerin de Allah`a seslenişini iki ayrı varlığın birbirine hitabedişi gibi düşünmek son derece olgunluktan uzak bir görüştür!.

Yani, melekler de dahil olmak üzere hiç bir şeyin Allah varlığı dışında bağımsız bir varlığından sözedilemez!.

Çünkü, ne Allah, meleklerden ötede, meleklerin dışında bir yerdedir; ne de melekler, Allah`ın varlığı dışında ayrı bir vücuda, varlığa sahip varlıklardır!.

Allah, tüm varlığın olduğu gibi, meleklerin de varlığında hulûl sözkonusu olmaksızın mevcuttur!.

 İşte burada anlatılan,

 Allah`ın "yeryüzünde bir Halife meydana getireceğim"

 hükmünün âşikâr olmaya başlaması; buna karşılık yeryüzü meleklerinin

 "Sen, yeryüzünde kan dökücü, fesat çıkarıcı varlıkları mı -halife olarak- meydana getireceksin?"

 hayretinin oluşması, iki ayrı varlığın karşılıklı konuşması şeklinde değerlendirilmemelidir.

hf

 

MELEKLERİN ADEM’E SECDE ETMESİ

 "Adem" ismiyle işâret edilen "şekillenmiş çamur" yani "hücresel beden" sahibi varlığa, yani, "insansı"ya, belli bir kıvama -sevveytu- geldikten sonra Allah "ruhundan üfle"miş; böylece o, bir "mutasyon" geçirmişti!.. Bundan sonra da "insansı"lar arasında da ilk "insan" olmuştu Hazreti Adem !.

 "Onu kıvama erdirip, ruhumdan üflediğim zaman" (Sad-72)

 Burada dikkat edilmesi gereken husus, öncelikle insan bedeninin, "insanî" hakikatı ortaya çıkartabilecek bir "kıvama", kemâle gelmesidir... Ki bu da yukarıdaki ayette ön oluşum olarak belirtilmiş; daha sonra da "ruhum" ifadesiyle "esmâ-i ilahinin mânâları" anlatılmak istenmiştir! Bilindiği gibi "ruh" kelimesinin çok önemli bir anlamı da "mânâ"dır..

 "Allah, Adem`e bütün isimleri tâ`lim etmişti"!.

 "Ruh nefhi" ifadesiyle anlatılan, "esmâ-i ilâhinin" kapsamlı bir kapasiteyle ortaya çıkarılabilmesi yeteneğini oluşturan "mutasyon" olayı sonucunda, beyin kapasitesi Allah-u Teâlâ`nın "talim edilen" tüm esmâsının özelliklerini ortaya koyabilecek kemâlâta ulaşmış; böylece de cennet hâli diye bahsolan yaşama geçmişti Adem!..

Yani, kendi esmâ-i ilâhisini, zâhiren ve bâtınen bütün boyutlarda ortaya çıkarabilecek kemâl üzere Adem`i meydana getirdiği için, bu kemâlinin neticesi olarak Adem, varlıkları, mevcûdâtı değerlendirmeğe gitmişti..

Ademin, bütün varlığı ve mevcûdâtı kendisindeki geniş mânâ kapasitesi ile değerlendirmesi sonucunda, melekler şaşırmışlar, hayrete düşmüşlerdir!... Ki bu da gayet doğaldır!. Çünkü kendi bileşimlerinde o isimlerin mânâları yok, ortaya çıkmıyor...

Bunun neticesi olarak:

 "Sen mutlak olarak münezzehsin, biz ancak senin bizde izhâr ettiğin ilim kadar değerlendirme yapabiliriz..." ( 2-32)

 demişlerdir...

Ve bu deyişin ertesinde de, Adem`e "secde" etmişlerdir!.

Yani, Adem`in kemâlini, Adem`de çıkan mânâların,ilâhi isimlerin yanında kendi kapasitelerinin yetersiz kaldığını itiraf etmek sûretiyle secde etmişlerdir!... Buradaki "secde"yi, "O`nun Halife`lik kapasitesi önünde yetersiz ve âciz kaldıklarını itiraf" diye anlamak mümkündür.

hf

RÜYADA  MELEKLERİ  GÖRMEK!

 Melekler aslında, orijin yapı olarak suretsiz ve şekilsiz varlıklardır. Ancak, meleğin işlevi ile bağlantılı bir frekansı vardır!. Yani, melekler, belirli çok çok yüksek frekanslardır, titreşimlerdir!. Ve, bu titreşimlerin ihtiva ettiği anlamlar söz konusudur.

Bu frekans, her hangi bir şekilde kişinin beynine ulaştığı zaman; beyin onu, kendi veri tabanına göre tarar ve kendi veri tabanındaki en yakın frekansa uygun şekilde değerlendirir, deşifre eder!. Yani, o frekansa uygun, hayâli sureti meydana getirir. Böylece beyinde belirli bir suret oluşur.

Meselâ, rüyada ağaç konuşur!.. "ağaç konuşması" şeklinde algıladığın şey, esasında bir melek!.. Ağaç, meleğin, beyindeki veri tabanına göre en yakın ya da uygun bir şekilde sembolize olarak deşifre edilip mânâlandırılışıdır!.. Bu mânâlandırılış, veri tabanındaki tarama esnasında, o frekansın en yakını olan frekanstır.

Beyindeki veri levhaları, frekanslardır.. Beyne ulaşan frekansa en yakın frekans, beyinde hangi anlam olarak tasavvur edilmişse önceden, ona uygun suret olarak, o dalgalar beyinde açığa çıkar ve böylece rüyalar, semboller şeklinde görülmüş olur!.

hf

 MELEKÛT  ÂLEMİ

 Görme, duyma, hissetme, algılama gibi özelliklerinizin olduğu boyut, melekût âlemi olarak anlatılır

Sezgi, ilham ve benzeri yollu farkında olmadan algıladığımız; üst beyin faaliyetleri sonucu algıladığımız, kozmik yapılı âlemdir.

“Melekût âlemi”, melekler âlemi olmanın ötesinde mânânın maddeye dönüştüğü âlem olarak da bilinir.

.Bir başka anlatım ile “Melekût  âlemi”, “aklı kül âlemi”dir ki, mânâları seyir hâlidir. Ve bunlar dahi, Zât'ın kendi özelliklerini, mânâlarını seyir için meydana getirdiği tecellîlerdir.

hf

"ÜSTMADDE"

 "Üstmadde" tâbiriyle anlatmak istediğimiz şey ne?...

Bu güne kadar ki sohpetlerde, "Evrenin gerçek yapısını değil, kesitsel algılama araçlarımıza göre olan yapısını", değerlendirebildiğimizi açıklamaya gayret ettim...

Maddeden enerjiye doğru, yani madde-hücre-atom-atomaltı ve nihayet enerji yapı boyutu sıralamasını defalarca izah ettik.

Yalnız, bunun bir de "Üstmadde yapı" yanı var!. Ki buna pek değinmemiştik..

"Üst madde" var derken, "bir madde var, bir de bunun üstü var" şeklini anlamayalım!.

Madde, bizim algılama organlarımıza göre varsaydığımız yapı!. Fakat, bir de bunun bir "Üst Boyut"u var!...

Bu "üst boyut"u, bu güne kadar algılamamış, hatta üzerinde düşünmemiş bile olduğumuz için, direkt olarak anlatmam mümkün değil!.

Bunu misâl yollu anlatmaya çalışayım :

Şimdi, bir insanın vücudunu, bedenini ele alalım...

Bu bedende trilyonlarca hücre var. Bu hücreleri biz bugün, çok yüksek büyütme kapasitesi olan mikroskoplarla görebiliyoruz. Ve, esasında vücudumuzdaki bu hücrelerin milyarlarcasının faâliyetinden haberimiz yok. Farkında bile değiliz...

O hücreler ne yapıyor?. Ne tür ilişkiler içinde? Nasıl yaşıyor, nasıl ölüyor? Yerine yenileri nasıl meydana geliyor?.. Bunların hiçbirinden haberdar değiliz..

O hücrelerin her biri, belli bir canlılık ve kendi yapısal özelliği içinde de bir faâliyet halinde. Ama, dediğim gibi, biz bunun farkında değiliz!.

Trilyonlarca hücreden meydana gelmiş beden, aslında tek bir hücreden oluşmuş!... Bu tek hücrede mevcut kromozomlardaki genler, sayısız bilgileri ihtiva ediyor. Bu sayısız bilgileri ihtiva eden genlerin önerdiği doğrultuda hücreler çoğalmağa başlıyor. Ve, değişik bileşimlerle, terkiplerle bir böbreği, bir karaciğeri, bir mideyi, kalbi, beyni meydana getiriyor!.

Tümüyle apayrı görevler yapan organlar, o tek hücreden meydana gelme!. Ve, her bir organın kendine has bir bilinci, bir görevi ve bir çalışma sistemi var.

Ama, biz dışarıdan baktığımız zaman, "insan bedeni" diyoruz. Ve bunu, bir tek yapı olarak ele alıp değerlendiriyoruz.

Nasıl ki, biz hücreleri göremiyorsak, biz kendi algılama boyutumuza ve kendi algılama araçlarımız olan organlarımızla bedendeki bu faaliyetleri değerlendiremiyorsak; kütlesel bir isimle, karaciğer, kalp, böbrek gibi tanımlamalarla kaba bir biçimde olaya yaklaşıyorsak; şimdi bunun aynını bir "üst boyut"ta ele almaya çalışalım:

Tüm Galaksiyi, yaklaşık dört yüz milyar yıldızdan oluşan galaksiyi bir beden olarak ele alalım... Bu galaktik bedenin hücreleri gibi düşünelim yıldızları!. Galaktik bedenin organları veya hücreleri gibi...

Nasıl ki, karaciğerin kendine has bir yapısı, bir çalışma sistemi, bir kendi bilinci, organik bilinci ve bu bilinçle yaptığı bir görevi varsa; aynı biçimde Galaktik bedenin de organları veya hücreleri gibi olan yıldızların canlılığı söz konusudur...

Eğer uzaydan, belli bir mesafeden dünyaya bakarsanız, dünyanın üstünde doğru dürüst, ne bitkileri, ne hayvanları ve ne de insanları görürsünüz!. Dünya, tek başına bir kütledir.

Ama, dünya üzerinde bir insanlık âlemi var, hayvanlar âlemi var, sayısız nebatlar var. Bunlar da kendi içlerinde sayısız türe ayrılırlar. Herbirinin kendine has özelliği vardır..

İşte galaktik yapı da, aynı şekilde dışarıdan bakıldığı zaman, bir beden, bir birim, bir kişilik hüviyetiyle var olan bir yapıdır!.

Bu galaktik yapı, bizim "Samanyolu" adını verdiğimiz, batının ingilizcede, "Milkyway", diye adlandırdığı galaktik yapı, gerçekte bir canlı birimdir, bir canlı varlıktır... Ancak, bir başka galaktik bilinç tarafından, bu galaktik yapı bir canlı birim, bir canlı yapı olarak algılanır; bizim yapımız tarafından değil...

İnsanlık denen yapının bilinci olduğu gibi; aynen dünyanın da kendine has bir bilinci vardır. Dünya ismi ile işaret ettiğimiz bu planetin de kendine özgü bir şuuru vardır!...

Dünya`nın bir şuuru olduğu gibi, Güneş`in de bir bilinci vardır!... Güneş`in bir şuuru olduğu gibi, Galaksi`nin de bir şuuru vardır!.

Bu Galaktik bilinç indinde güneşin bilinci, bizim yapımızın şuuru yanında bir hücremizin bilinci mesabesindedir. Galaktik yapı, aynen, bir insanın bilinci gibi, evren içinde bir bilinç sahibi birim olarak mevcuttur!. Ve böylece milyarlarla galaktik birimler mevcuttur!...

Evrende milyarlarla galaksi var, diyoruz ya!. Aslında bunun anlamı, evrende galaktik boyutlarda mevcut, milyarlarla birim var demektir!...

Bizim yapımıza göre, bize oranla bir hücrenin bilinci ne düzeydeyse; Galaktik bedene, Galaktik kişiliğe nisbetle de, bu Güneş Sisteminin, Güneşin bilinci odur. Galaktik birime, benliğe göre bir yıldızın, bir güneşin şuuru ne ise, dedik...

Şimdi o güneşin yanında dünyanın, dünyanın üzerinde bir birimin yerini düşünün!... Hafsalanız acaba alabiliyor mu?.

Bir yıldızın yanında bir insanın yerini; ve de o yıldızın, Galaktik beden boyutunda yerini... Bunu anlatabilmek çok güç!...

Çünkü biz, beş duyu dediğimiz yalnızca kesitsel algılama organlarıyla ve yardımcı araçlarla hep "maddealtı"na girdik; "maddealtı" dediğimiz enerjiye giden boyutta mikrokozmosa gittik, makrokozmosu hiçbir zaman değerlendiremedik...

Neye benzer bu?...

Bir hücrenin çekirdeğinden veya bir kromozomdan, insan bedenine bakmaya benzer!.

Bir hücrenin çekirdeğindeki bir gen, bu bedene, bu bilince, bu ana yapıya bakabilir mi?. Hayır!...

O gene göre, bir organı dahi idrâk etmek, hafsalasına sığdırmak mümkün değildir!. O hücre çekirdeğini kapsayan mevcut stoplazma, sonsuz bir deniz gibi görünür, o gen`e!...

Biz de diyoruz ki;

"Bizim yaşadığımız gezegenle, falanca gezegen ile falanca yıldız arasında boşluk var, hava var"(!)... "Boşluk" kelimesi boş!...

Burayı çok iyi anlamaya çalışalım!..

Daha önceki konuşmalarımızda dedik ki :

Her şey atomlardan oluşmuş bir yapı. Ve, aslında biz, bileşik bir kütleyiz. Benim vücudum da atomlardan oluşmuş, bir başka madde de...

İşte bu nedenle, biz eğer bu gerçeği farkedebilecek bir ilme sahipsek, algılarız ki atom boyutunda bileşik bir kütleyiz.

İşte bu, "bileşik, bir kütleyiz" realitesi, bir alt boyuta, atom boyutuna indiğimiz zaman, "yıldızlar arası boşluk" kavramını ortadan kaldırıyor... Bir Tümel Yapıyı, bir tekil yapıyı farkettiriyor bize, atom boyutu itibariyle Galaktik boyutta!...

Biz, kopuk kopuk, biribirlerinden ayrı yıldızlar tasavvur ediyoruz ya gözbebeğinin verilerine GÖRE; bir yıldız burada, bir diğeri bilmem kaç ışık yılı ötede, diyerek!... Oysa gerçekte, şu bedende hücreler biribirinden ne kadar uzaksa, bunu üst boyuta aktardığımız zaman farkedeiz ki, galaktik boyutta da, o yıldızlar biribirlerinden o kadar uzaklıkta!...

İki yıldızın arasındaki boşluk, esasında boşluk değil, doluluk!... Ama biz, bu doluluğu, gerek ilmimiz, gerekse algılama araçlarımız kısıtlı olduğu için yeterince değerlendiremiyoruz; ve onun için de o muhteşem dev galaktik bedeni farkedemiyoruz. Ve, elbette o Galaktik bedende mevcut bilinci!.

Nasıl, şu bedende mevcut bir benlik kavramı ve bilinç mevcutsa, bu bedendeki benlik ve bilinç gibi, o galaktik bedende de bir benlik ve bilinç var; her ne kadar genelde algılayamıyorsak da!....

Diyoruz ki:

Evrende, bir yerel gökadalar grubu içindeki Samanyolu`nun dış çeperinde, kenarda kıyıda bir yerdeyiz... 30`a yakın galaksi var civarımızda bizim!.işte bu otuza yakın galaksi esasında, otuza yakın, "Bilinçli Galaktik Varlık"tır!. Belki de bir aile!!!.

O otuza yakın Galaktik bilinç varlığın bir tanesinin bedenindeki bir "hücre" bile değiliz biz!... Belki bir hücre, Güneş!... Biz, o Güneş Sisteminin uydularından birinin üzerindeki milyarlarla insandan bir tanesiyiz!...

İşte, din terminolojisinde, "melek" kelimesi ile kastedilen varlıkların bir türü de bu galaktik boyutlardaki "Ruh"tur, galaktik şuurdur, galaktik bilinçtir...

Nitekim geçmiş Öz`e Ermişlerden birisi diyor ki:

"Biz, öyle bir melek tesbit ettik, öyle bir varlık tesbit ettik ki, O`nun bizden haberi bile yok!... Bizim varlığımızdan haberi bile yok." Diyor.

Ve, onun büyüklüğünü çeşitli misâllerle anlatmaya çalışıyor... Detayına girmeyeceğim.

Tıpkı bizim boyutlarda olduğu gibi... Bizim bedenimizin herhangi bir yerindeki hücrenin beynimizden, beynimizdeki bilinçten haberi olmayışı gibi; beynimizin ve beynimizdeki şuurun da o hücreden haberi yok!.. O hücre, vücutta doğuyor, büyüyor, gelişiyor, çoğalıyor, ölüp gidiyor.

İşte bu yapıyı "üstmadde" adını vererek anlatmaya çalışıyoruz.

Zirâ her boyut, kendi yapısının varlıklarına veya algılayıcılarına göre "madde"dir!.. Tıpkı rüya içinde yaşarken, rüyada geçen olay ve yapıların bize "madde"ymişçesine gelmesi gibi!.

Varlık skalasını 100 cm.lik bir cetvel gibi ele alırsak, enerji, salt enerji dediğimiz noktayı sıfır noktası olarak kabul edersek, daha sonra, kuantları, kuarkları, iyonları, atomları, molekülleri, hücreleri, algıladığımız maddeyi, 50 cm.ye doğru böyle yer yer koyarsak; içinde bulunduğumuz ve bize göre madde kabulettiğimiz bu boyut, bu 50 cm.de yer alırsa; bunun daha ötesinde de evrensel boyutlara doğru, makrokosmoza doğru sayısız varlıklar vardır.

Ve biz, o varlıkların yanında, "hiç" hükmündeyiz!.

O varlıkların sonsuz-sınırsızmışçasına değerlendirebileceğimiz yapısını hafsalamıza sığdırmamıza imkan yok!...

Ancak, bunu farketmek ve düşünmek de zorundayız!..

Eğer varlığı gerçek şekliyle tanımak istiyorsak, hafsalamızı zorlamak ve bu gerçeklerin farkına varmak; en azından bunları bilmek zorundayız!.

Nasıl, atomdan hücreye, hücreden bedene bir sıralama mevcutsa; her biri bir diğerinin içinde milyarlarca defa küçük, ama kendi yapısına ve varlığına göre bilinçli ise, aynı biçimde bizim, yanında milyarda bir veya trilyonda bir oranında kaldığımız ana dev yapılar da mevcut!...

Ve biz, o bedenlerin içinde, bir "hiç" mesâbesindeyiz...

Galaksi`nin, Galaksi adını verdiğimiz varlığın bilinçli bir birim, belli bir yaşamı olan, bir bedeni olan bir canlı tür olduğunu farketmeğe çalışalım!...

Bizim yaşadığımız dünya ve bu dünyanın devamı olan, "Âhiret" adı takılan, ölümötesi yaşam platformu... Cehennem veya Cennet hep o bedenin içinde bir organ!... Belki bir organ bile değil!...

Ve, büyüklüğünü, ihtişâmını, azâmetini anlatmağa çalıştığım Galaktik büyüğümüz, Kâinattaki milyarlarla bu tür birimden bir tanesi!... Galaksimizin dahil olduğu evrenin bu köşesindeki otuz kişilik grup veya aileye mensup biri!... Neyi konuşuyor, neyi tartşıyor, neyi düşünüyorlar?... Bunlardan bîhaberiz!...

Bedende bir hücre; Galakside bir Güneş Sistemi!...

Ne hücrenin şuûrundan, yapısal özelliklerinden, duygularından haberdarız!... Ne de "Güneş`in Ruh"undan!...

Peki, bunlardan tüm insanlar bîhaber olarak mı geçip gidiyor?.

Hayır!...

İşte, işin püf noktalarından, öz noktalarından biri burası...

Ana yapı ne kadar küçülürse küçülsün veya ne kadar büyürse büyüsün, ister mikrokosmoza inelim, gen boyutuna gidelim, bakteri boyutuna gidelim, muon, kuanta boyutuna inelim... İster Güneş veya sâir yıldızlar boyutuna çıkalım, Galaktik birim, Galaktik varlık boyutuna çıkalım...

Hepsinin, "Öz"ü ve "Zât"ı itibariyle, "hologramik" esasa göre aynı varlık ve aynı cevherden meydana gelmesi nedeniyle; skalanın her hangi bir boyutundaki birim, "Öz"üne, "Zât"ına doğru bir yolculuğa çıkabilirse; veya bir diğer ifadeyle, "Zât"ına doğru bir sıçrama yapabilirse, o Nokta`da, kendisinden sayısız defa mikro veya sayısız defa makro plandaki birimlerle iletişim kurabilir!.

Bu iletişim, Zâtî iletişimdir... Ama bunun için de kişinin ilk önce kendi Zât`ını bilmesi gerekir...

Kendi Zâtını bilmekten murad nedir?

Önce, kendi bilincini, bulunduğu boyutun bir bilinci olma, kaydından soyutlayacak, bu blokajdan kurtulacak!. Şartlanmalar, değer yargıları, duygular, birimsel kabuller gibi tüm hâllerden uzaklaşacak!. Bilincini arındıracak!.

Çünkü, evren, kâinat biliyoruz ki, Sonsuz-Sınırsız Tek`in ilminden hâsıl olmuş bir yapı... Bu yapıda Evrensel Öz, Zât, İlim, her nokta`da ve zerre`de mevcuttur!...

Dolayısıyla, sizin gerçek "Öz Şuurunuz", Öz`ünüz, Zât`ınız, mikro plandaki veya makro plandaki, bir atom şuuru veya Galaktik bilinçle aynıdır..

Ama bir bedende onun şartları içinde oluşmuş "Bilinç", olmamız nedeniyle, çeşitli var kabullerle, var sayımlarla, gerçekten kopmuş, kalıplanmış, bedenlenmiş, bloke olmuş ve "birimsel bilinç" haline gelmiştir...

Oysa, bilinç dediğimiz şey, eni boyu ağırlığı, şekli olan bir şey değildir!.

Bilincin sınırları, kayıtları, blokajı kendisine yüklenen yanlış bilgilerle meydana gelir. Bilinç bu yanlış bilgilerden arındığı oranda da, mikro ve makro plandaki varlıklarla zâtî boyuttan iletişim kurabilecek hâle gelir.

Bizim altımızda, yani bizim altımızda derken; Maddeden hücreye, atoma doğru giden boyutta, çeşitli varlıklar var olduğu gibi; bizim, içinde sanki bir hücre gibi kaldığımız sayısız çeşitlikte varlıklar da mevcuttur; ve onlarla iletişim kurma imkânı dahi bazı kişiler için mevcuttur...

Belki bu anlatmaya çalıştıklarım, hafsalanızın alamayacağı boyutlarda bir konu ama bu bir gerçektir!... Ve, bilinmelidir!...

Dünyayı, Evreni, her şeyi, sadece bu gördüğümüz, algıladığımız, var kabul ettiğimiz maddeden ibaret kabul etmek son derece büyük bir gaflettir!.

Beş duyu verilerinin oluşturduğu, kesitsel değerlerden bilincimizi arındırıp, gerçek boyutlarıyla âlemi, âlemleri ve âlemlerdeki varlıkları tesbit etmek zorundayız!.

Kelimede; kelimenin şeklinde, isimlerde kalmayalım!.

Bilelim ki, şuurumuzu örten, bilincimizi örten, en büyük perdeler; Kelimeler, kelimelerin sûretleri, o kelimelerin hayâlimizde meydana getirdiği imajlardır!.. Biz o imajları gerçek sanarak, onların ardındaki mutlak gerçeklerden perdeli yaşıyoruz.

Ondan sonra, dünyamız daralıyor, basıyor üstümüze!.

Bütün davamız; yedik içtik, aldık verdik!... Niye verdik, niye alamadık?.. Neden kaybettik?...

Bunların hepsi, bu dünyada olup biten şeyler. Maddenin dar ve ilkel değerleridir bunlar...

Biliyoruz ki, çok kısa bir süre sonra, şu madde kabulettiğimiz ortamından geçip gideceğiz... Ve, oranın zaman boyutu az önce de açıklamaya çalıştığım gibi milyonlarla, yüz milyonlarla seneleri içine alıyor.

Ve de maâlesef o boyutun varlıklarından üç beş kelimeyle söz ediliyor!...

"Melek" ismiyle geçiştirilen çok büyük varlıklar mevcut o boyutta!. Mikro boyutta var olan melekler gibi, çok büyük kuvvetlere sahip makro boyutta yaşayan canlılar da var!... Ama, hep tek bir "melek" kelimesi ile bahsedilip geçilmiş!. Oysa bunlar, hep yüksek bilinç düzeyindeki varlıklar...

Eğer biz bugün, bunları farkedemezsek, yarın hiç anlamıyacağız!... Görüp geçeceğiz; ama, ne olduğunu hiç bilemeyeceğiz!.

Bu bedende nasıl, hiç görevi olmayan bir varlık, bir birim yoksa; her organın, her hücrenin, her birimin nasıl belli bir vazifesi varsa; bu bedenin içindeki mikro dalga bedenin görevi vazifesi, şuuru olduğu gibi; görev şuuru ve bilincinin getirdiği görevi olduğu gibi, makro planda da böylesine şuurlu, bilinçli varlıklar ve onların îfa ettiği görevler mevcuttur...

Ne diyoruz...

Güneş, Samanyolu`nda bir turunu, 255 milyon senede tamamlıyor... Güneş var oldu olalı, bu güne kadar, ancak sekiz tur atmış merkez çevresinde, yani 8 yaşında... Biz o Galaktik bedenin, merkezinden 32 bin ışık yılı mesafedeyiz!.

32 bin ışık yılı ne demek?... Saniyede 300 bin km... 300 bini 60 ile çarp dakikasını, 60 ile çarp saatini, 24 ile çarp gününü bul!.. 365 ile çarp, neticede çıkan ışık yılı... 32 bin ışık yılı mesafedeyiz, merkezden!...

Düşünün ki o galaktik bedenin kalbi, galaksinin merkezi ise, biz tepesindeki bir hücrenin içindeki bir elektronuz belki de!

Bu Galaktik varlığın boyutlarını hafsalanızda canlandırabiliyor musunuz?... Hiç Sanmıyorum!...

Ve, böyle milyarlarla galaktik dünya... Son bir sene, bir buçuk sene içinde yapılan araştırmalara göre yeni bir galaksinin doğuşu tesbit edildi.

Yani, doğan, büyüyen sonra da dönüşen galaktik birimler mevcut. Nasıl insan doğuyor, büyüyor, ölüyor; hücre doğuyor, büyüyor, ölüyorsa, aynen galaktik birimler de doğuyor, büyüyor, ölüyor...

Ama bilinç boyutu itibariyle "yok" olmuyorlar!. Bilinçler yaşam boyutlarını değiştiriyor sadece1.

Öyleyse, dünyanın dar sınırları içinde, kazandığına sevinip, kaybettiğine üzülüp, gördüğün rüyâdan uyandığın andaki hâl gibi, yaşadığın günü boşa geçirme!... Çok güzel bir rüya görürsün, uyandığında "vah vah ne güzel rüyaydı" dersin... Elinde ne kalmış?...

Aynı şekilde, bu dünyadan gittikten sonra da, o geçtiğin boyutta, "dünya şöyleydi, dünya böyleydi, şuna sahiptim, buna sahiptim, şu vardı şu yoktu"nun derdine tasasına düşeceksin; o ortama göre belli bir hazırlığın yoksa, çok büyük sıkıntılara, azaplara da mâruz kalacaksın!...

Zira o içine girdiğin boyutun yaşam şartları senin bugünkü ortamına hiç benzemeyecek!. Bunun misâli rüyadır...

Rüya âleminde sen hep varsın; karşında çeşitli varlıklar var. Rüya âleminde bu bedenin kâh parçalanır, kâh bozulur; eni boyu değişir, deforme olur, sonra bir anda eski haline girer, fakat asla ortadan yok olmaz!...

Rüyada bedene ne olursa olsun, senin "benlik" bilincine hiçbir şey olmaz!... Çünkü rüyada gördüğün beden, ruh türünden bir bedendir; ve ruh cüzlerden oluşmamıştır; parçalanmaz da!.

Aynı şekilde, ölümötesi yaşamda da, nelerle karşılaşırsan karşılaş, ne büyük azaplar veya zevkler yaşarsan yaşa, benlik bilincin ve Ruh`un hiç bir zaman yokolup kaybolmayacak!...

Ama, bu benlik bilincinin ve ruhunun kapasitesi ne olacak?...

O benlik bilincinin kapasitesini ve ruhunun kuvvetini şu anda dünyada yaşarken ne düzeye getirebilirsen, artık sonsuza dek öylece kalacak!.

Bu dünyada idrâk edemediğin şeyleri daha sonra idrâk etmen mümkün değil!...

Bu dünyada elde edemediğin ruh kuvvetini, daha sonra orada elde etmen veya geri dönüp telâfi etmen kesinlikle mümkün değil!.

Anlayamadığın, değerlendiremediğin, hafsalanın alamadığı şeyleri daha sonra değerlendirebilmen, alabilmen, hafsalana sığdırabilmen mümkün değil!. Bunun açıklamasını da bir çok defa yaptım. Burada detayına girmeyeceğim.

Esas anlatmak istediğim konu şu...

Bilelim ki biz, yalnızca mikrokozmozun makrosu değil, aynı zamanda makro varlıklarında mikrokozmosundayız!... Makro varlıklar, canlı şuurlu öyle makro varlıklar ki bizim yaşadığımız sistemlerden bile haberleri bile yok, çoğunun!...

Bunu, bakın!.. Din`de, Allah Rasûlu nasıl söylüyor :

 "Allah`a yakîn sahibi bir takım melekler var ki, onlar dünyanın ve insanın varoluşundan bile haberdar değillerdir."

 Tıpkı, senin, vücudundaki hücrelerin doğuşundan, büyüyüşünden, çoğalışından ve yok oluşundan haberdar olmadığın gibi...

Eğer biz, bu dünya yaşamında bilincimizi genişletip, hafsalamızı genişletip, hatta bunların ötesinde Zât boyutunda kendimizi tanımak sûretiyle, bu yüce varlıklarla iletişim kurup evrensel gerçeklere vukûf elde edemezsek, "ölüm" dediğimiz olayla birlikte yeni bir takım özelliklere kavuşarak o boyutu değerlendirebilmemiz asla mümkün olamayacaktır!.

İşte bu yüzdendir ki, şu dünya hayatını yaşarken, yarın zaten zorunlu olarak bırakıp gideceğimiz şeylerin kavgasıyla, derdiyle, sıkıntısıyla, üzüntüsüyle günümüzü boşa harcamayalım!...

Malımızı, mülkümüzü, çocuğumuzu, her şeyimizi burada bırakıp gideceğiz başka bir âleme...

Üstelik o âlemin değer yargıları buradakilerden son derece farklı, apayrı!...

Senin yapına göre bir hücre ne ifade ediyorsa; o Galaktik varlığa göre güneş sistemi ne ifade ediyorsa; gittiğin ortamda da, şu dünya ve dünyanın içinde olan her şey onu ifade ediyor!... Tıpkı, uykudan uyanan bir insana, rüyada gördüklerinin bir şey ifade etmemesi gibi...

Öyleyse, bunları anlamaya çalışalım, idrâk etmeye çalışalım. Aksi takdirde,

 "Bu dünyada kör olan, öbür dünyada da kör olacaktır." (17-72)

Hükmü, bizim için geçerli duruma gelecektir.

Elbette burada bahsi geçen "körlük" gözlerin değil, "basiretlerin" yani algılama ve değerlendirme kapasitelerinin yetersizliği anlamına gelen "mânevî" körlüktür..

"Kör"lükten kurtulmanın da yegâne yolu, önce bilincimizi, gereksiz ve yanlış bilgilerden arındırmaktır.

Bu gereksiz ve yanlış bilgilerden bilincimizi arındırıp, o gerçekleri idrâk edemezsek; o gerçeklerin gerektirdiği biçimdeki yaşam düzenine giremezsek, bilincimizi yarın bizim için hiç bir şey ifade etmeyecek şeylerle harcarsak, doldurursak, bloke ederek perdelersek, ölümden sonra bu perdelerden asla ve asla kurtulamayacağız...

Onun için de, Hazreti Muhammed Aleyhisselâm diyor ki :

 "Kişi ne hâl ile yaşarsa o hâl ile ölür. Ne hâl ile boyut değiştirirse, o hâl ile yaşamına devam eder."

 Dünyada yaşarken, bu gerçek değerleri, bu gerçek âlemleri anlayıp kavrayalım; veya hiç olmazsa o âlemleri kavrayabilecek hâle gelelim ki orada bu nimetten ebediyyen mahrum kalmayalım... Bunu yapamazsak çok yazık olacak!...

Öyleyse, konuyu özetlemeye çalışayım :

Biz, sanki bir ara boyutta yaşıyoruz!. Enerji`den, bulunduğumuz madde boyutuna kadar olan boyut katmanları ve bizim bulunduğumuz noktadan evrensel büyüklüklere kadar uzanan boyutsal katmanları...

Her boyutun kendine has birimleri, o birimleri değerlendiren algılama sistemleri; ve bu algılama sistemlerinin değerlendirmesine göre var olan kendi madde boyutları...

Hücre boyutu, hücrenin kendine göre var olan madde boyutu...

Atomun kendi şuuruna göre var olan madde boyutu...

Bedenin ve beynin algılama sistemlerine göre var olan algılama boyutu... Galaktik birimin, algılama sistemine göre var olan madde boyutu...

Ve, bunun ötesindeki algılayamadığımız sayısız katmanlar boyutu!...

Ama, özü itibariyle, orijini itibariyle hepsinde mevcut olan bilinç, Tek bir "NEFS"ten geliyor!. Tasavvufta, hüviyetine "İnsan-ı Kâmil"; bilincine de "Aklı Evvel" denmiş...

İşte biz, bulunduğumuz yeri, yapımızı, makro veya mikro plandaki âlemlerin ve bunlarla olan ilişki şeklimizi çok iyi anlamak zorundayız...

Ya bunu yapacak, ya da bunu yapamadan giden milyarlar gibi bu dünyadan geçip gideceğiz.. Görenler, bunları göremeyenlere bakacak, "Biri daha gitti!.." diyecekler... Onlar bize bakıp belki de, "vah!.." bile demiyecekler!. Daldan bir yaprağın kopması size göre neyse; o gerçekleri idrâk eden, o âlemleri yaşayanlara göre de bir birimin dünyadan gitmesi odur.

Öyleyse, şu dünyayı boşa geçirmeyelim!.. İlme sarılalım!.. Bilincimizi, ilim ile, şartlanmalardan, değer yargılarından ve bu değer yargılarının getirdiği duygulardan arındırıp, blokajdan ve sınırlarından kurtulup, "sınırsız bilinçli" varlık olmaya çalışalım!...

Umarım ki, bu, bize kolaylaştırılmıştır...

Bu bölümde, dünya bilincine göre "üstmadde" adını verdiğim makro varlıklara bakış açımızdan sözetmeye çalıştım..

Bir başka anlatımla, "ÜSTMADDE" bölümünde "Melekût" âlemine dikkatleri çekmek istedim...

 hf

“MELÎK”

  Yönetim, kurallandırma, fiilleri değerlendirme, yetki güç sahibi!

 hf

 

MELÎKİYET

Bütün “ALLAH İSİMLERİNİN mânâları”, “ALLAH” ilminde mevcuttur, dedik.

İşte bu “Rahmaniyet” mertebesinde mevcut olan esmâ-i ilâhi, “O”nun, “melikiyet” mertebesi özelliği ile mülküdür.

Bir yönü itibarı ile “Melîk”tir, bir yönü itibarıyle “Mâlik”tir.

Ancak, “melîk” ismi, “mâlik” isminden daha kapsamlıdır.

“Mâlik” ismi,” “bir şeyin sahibi” anlamındadır.

“Melîk” ise o şeyin hem “sahibi”, hemde “o şeyler üzerinde mutlak hükümdar” olandır.

Yani, “ALLAH”ın “Melîkiyet”i, “kendi esmâlarını dilediği gibi açığa ortaya çıkarması, seyretmesi” anlamındadır.

 “DİLEDİĞİNİ YAPAR.”

 “YAPTIĞINDAN SUAL SORULMAZ!”  (21-23)

 Bu âyetler “O”nun “Melikiyeti”nin eseridir..

Şartlanmaları oluşturan değişik mânâlar; yeryüzünde mevcut olan bütün şartlanmaları oluşturan manâlar, esas itibariyle ilâhi isimlerin bileşimleri sonucu olarak meydana çıkar.

Her birimde, kendi terkibine uygun bir biçimde, çeşitli ilâhi isimler ağırlıklıdır. Ve o isimlerin oluşturduğu terkib, bir mânayı ortaya koyar. O mânâ, ağırlığı nisbetinde şartlanmaları meydana getirir. Bu, Allah`ın "Melikiyet" vasfının eseridir. Yani, bir diğer ifadeyle, "Esma Mertebesindeki" mânâların, yaşanılan âlemde ortaya çıkması şeklinde görülür.

 hf

 

 “MEVLİD”

 Para karşılığı okunan, "mevlid" adı verilen törenler tamamiyle sonradan icâd olup, ibadet’le hiç ilgisi yoktur!...

İslâm Dini’nde "mevlid" diye bir ibadet mevcut değildir!.

"Mevlid", Hz. Rasûlullah Efendimiz Aleyhisselâm’ın âhırete intikâlinden yüzlerce yıl sonra, O`nu övme amacıyla yazılmış bir şiir olup; bu şiirin gazel havasında okunmasının da ibadet olması, elbette kesinlikle sözkonusu değildir!

Hz. Rasûlullah, ancak "Âlemlerin Rabbı olan "ALLAH" tarafından övülebilirdi ki; bu da Kur`ân-ı Kerim’de gerçekleşmiştir:

 -"ÂLEMLERE RAHMET OLARAK SENİ İRSÂL EYLEDİK" (21-107)

 hükmü, O`nun yüce şânını gösterir!..

Bizim gibi sınırlı anlayışlı insanların, O yüce Zâtı övmeye kalkışı ise, O`nun yüce şânına ancak kısıtlama getirir!

Ayrıca Rasûlullah bizden, kendisini övmemizi değil; getirdiklerini anlıyarak çevremize olabildiğince verici olmamızı istiyor ve bekliyor!... O`nun ulvî şahsiyetini, kendimize geçim kaynağı yapmamızı değil!.

Ayrıca kesinlikle bilelim ki, para karşılığı yapılan hiç bir çalışmanın “İslâm Dini”nde yeri yoktur!

Parayla, ne "Kur`ân" okutturabilirsiniz; ne "hatim" indirtebilirsiniz; ne de ölmüş kişilerin “namaz” veya “oruc” borçlarını ödetebilirsiniz!..

Kesinlikle bilelim ki, Kur`ân ve Rasûlullah açıklamaları kökenli “İslâm Dini”nde belirtilen ibadetler arasında, ne "mevlid"; ne de ölünün namaz-”oruc” borçlarını kapatmak için yapılan "ıskat ve devir" törenlerine yer vardır!..

Bunları yapıyorsanız, kesinlikle biliniz ki, sadece kendinizi tatmin ediyor; bu arada bazı kişilerin de bu bahaneyle geçimine yardım ediyorsunuz!..

Mevlîd okumayı ibadet sanıp, "kandil"(!) gecelerini kutlayan; müslüman olmanın ilk şartı olarak kadının başını örtmesini bilen; namaz ya da orucun göktürklerin gökteki tanrısını hoşnud etmek içinteklif edildiğini sanan dar anlayışılı kişilerin "müslüman"lığına, "İslam Dini" diye bakar ve değerlendirirler!.

Mevlid`in Süleyman çelebi`nin şiiri olup, Kur`ân-ı Kerîm’in teklif ettiği ibadetlerle hiç bir ilgisi olmadığını anlamazlar!.. Ölülere mum dikip kandil yakmanın "Din"le hiç bir ilgisi olmadığını; yalnızca, Mi`râc, Berâat, Kadir gibi gecelerin değerli saatler ihtiva ettiğini farketmezler.. Şeker ve Kurban bayramlarının olmadığını, FITR ve Hac bayramlarının yaşandığını duymamışlardır bile!. Kur`ân-ı Kerîmde teklif edilen namaz, oruç, hac gibi çalışmaların, gökteki tanrının hoşnutluğu için değil; kendi geleceklerini kurtarmaları için önerildiği hiç anlamamışlardır!

 hf

MEVT

 Ölüm!.

Mevt, yani ölüm tadılan birşeydir!...

Bir başka tanımlama ile "MEVT", "Kontrolundaki yapıyı kullanamaz hale gelmek" demektir!... Özellikle, insanın, bedeninin "kullanım dışı kalmasını" târif sadedinde bu kelime söylenir..

hf

“MEYYİT”

 Ölümü tadmış kişi!

“Ölüm” denen madde bedeni kullanamama hâlini tadmış kişi!.

hf

 MEZHEB

 Kur’ân-ı kerim ,”ALLAH” isminin mânâsını târif sadedinde iki usul ,iki yol tatbik eder.

Birincisi ,”ALLAH” isminin işaret ettiği anlamın ,insanın anlayışına göre târifidir.

İkinci tarz “ALLAH”ın anlatımı ise “ALLAH’ın bizâtihi kendisini” târif edişidir.

Bu iki yoldan “ALLAH” târifinin Kur’ân ‘da herkesin anlayacağoı bir ifadeyle yer almaması , “olayın bütünlüğünü idrâk edemeyen” insanlarda çelişkileri meydana getirmiş ; ve bu çelişkilerin sonunda da olayı çözemeyenlere göre büyük bir kaos oluşmuştur!...

İşte bu kaosun sonucunda da “kader”i değişik mânâlarda anlayan çeşitli “anlayış” lar yani “mezhep”ler meydana gelmiştir.

Mezhep; anlayış demektir.

Allah Rasûlü’nden sonraki asırlarda gelen bu konudaki belli araştırmacılar o günün şartları altında açıklamışlar, kendi aklıyla hareket edemiyenler de onları kendilerine örnek alarak  bugünkü “mezheb” kavramını oluşturmuşlardır...

 hf

HANGİ MEZHEBE TÂBİ OLMALI?!

 «Benim velilerim, kubbemin altındadır; onları kimse tanımaz» buyruluyor...

 Bilir misin bunlar kimlerdir?..

ALLAH’ın bazı kulları vardır ki, onlar dünyadan ve ukbadan sıyrılmışlar, deryaya erişip deryadan bir zerre olmuşlardır.

Bunlar, «Allah ahlakı ile ahlaklanın» buyruğuna uymuş tecellilerdir!.. Onların ne istemekle alâkaları vardır, ne de istememekle.

Onlara Rab, “sen ne dilersin”, dediği zaman; onlar, «Sen ne dilemişsen» derler!..

Çünkü onlar, daha evvelki mertebelerde idrak etmişlerdi ki, değil istek, istememeyi istek dahi bir istektir! ... Ve, bu dahi istenemez.

Zerre deryaya diyebilir mi ki, beni şu tarafa götür diye. Derya ne tarafa dilerse, sevkeder dalgalarıyla onu... Gerçek, derya ise; dalgalarda tecellileri midir acaba?...

İşte bu kişiler, sadece ve sadece, yaradılmışlar için Rabbin bir rahmet tecellisi olarak, yaşarlar... Yaradılmışlara onlardan erişir Rabbin nimeti.

 ”ŞÜPHESİZ Kİ RABBİN NİMETİ MUHSİNLERDEN ULAŞIR YARATILMIŞLARA” (7-56)

 Onlar, birer “ayna” olmuşlardır!... Kim baksa, onlarda, kendinden başkasını göremez olur!.

Onların sadece Efendileri ve Rableri vardır. Aralarına kimse giremez. Birbirlerini tanırlar onlar, bazan buluşur konuşurlar... Ama bilirler ki hepsi de tek bir gerçektendirler.

«Müferridun sizi geçti» diyerek, Efendimizin ashabına bahsettiği kişilerdir bunlar!...

Ne, bir tarikatları vardır; ne de, bir mezhepleri!.

Gazalî’nin (selâm olsun) ölürken, Kur’ân’ı göğsüne koyup «Benim mezhebim budur» dediği gibi; onlar da, bunu farketmişlerdir... ve ehlini bu konuda uyarırlar!..

Yaradılmışlar, ölmüşlerdir onlar; ve bundan dolayıdır ki. artık bir daha düşünmezler ölümü, çünkü onlar bir daha ölümü tatmazlar!

 “ONLAR, iLK ÖLÜMDEN BAŞKA ÖLÜM TATMAZLAR” (44-56)

 Ölümü, çoktan tatmışlar, sıratı geçmişler, cennete, huzur âlemine, girmişlerdir.

Onlar, Rablerini seyirle meşguldürler... Her an O’nu temaşa etmektedirler... O’nunla beraber!..

İşte bunlar, Rabbin örtüsü altındaki veli kulları, sıddîklar, müferridundur.

Eğer sen, susuz kaldıysan, onları ara ve bütün örtü ve engellerine rağmen onları tanımaya çalış... Onların halleriyle hallen; ki, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanma yolu açılsın!..

Onlar “Ferdiyet” sahipleridir!.

 Bizler sadece Kur’ân ’a...Rasûlullah’a ve dolayısıyla Allah'a tâbi olmakla mükellefiz.

Mezheb imamları ya da tarikat şeyhlerinin âhıret itibariyle hiç bir tâbi olunurluluğu yoktur... Ama bütün onlardan yansıyan bilgilerden günümüz şartlarına   uygun olanlarından istifade edilebilir.

Şunu kesinlikle bilelim ki...

Herkes, Hz. Muhammed’e tâbi olup yolundan gitmekle mükelleftir; kendi   yararı için... Bunun dışında hiç kimseye tâbi olmakla mükellef değilsiniz...

Herkes kendi ilmi ve aklı kadarıyla kendi yolunu çizecek ve sonucuna da    hiç bir mazeret gösteremeden kendisi katlanacaktır.

Bu konu sizin için ne kadar önemli ise, ona göre değer ve zaman verip   ona göre de yolunuzu çizersiniz... Kimsenin kimseye talimat verme veya Din   koltuğunu kullanarak hükmetme hakkı ve yetkisi yoktur...

İnsanlar benim bilgi birikimimden de istifade ediyor ama bana tâbi olmak   diye bir kavram sözkonusu değildir...

Bilgiden istifade etmek ayrı şeydir, tâbi olmak ayrı şey... Bütün insanlar   her dalda birbirlerinden yararlanırlar ama tâbi olunacak tek zât Rasûlullah'tır!..

Ben tahkike erecek gücü, aklı kendimde bulamıyorum diyenler, diledikleri   kişinin görüşlerinin yolundan gidebilirler... Ama hataları ve sevapları kendileri  sırtlanarak!...

Öbür tarafta ben şuna tâbi olmuştum da ondan dolayı bu yanlış fikre  kapıldım, ya da şu yanlış davranışı ortaya koydum gibi bir mazeret geçerli   olmayacaktır.

Kişinin sorularının bittiği yer, onun tatmin olma noktasıdır... Buna da    duygularla değil akılla erişilir!...

Hz. Muhammed aklı olanlara ve ilmi duyguyla değil akılla   değerlendirebileceklere yararlı olmuştur.

Duygu ve şartlanmalarla O'na yanaşanlar ise neticede O'na karşı    cephede yer almışlardır..

Dostlar, ilme sarılan kurtuluşa erer...

Kişilere sarılanın işi ise şansa kalmıştır!...

Sağlam yoldan gitmek isteyen daima akıl ve mantığını kullanarak ilim   yolunu seçsin..

Âhirete taşıyacağınız gerçek sermayeniz ilminizdir... Bilinçsiz tâbi olmalar    size yanlızca TAKLİT getirir...

Ben bilginlerin bilgisinden yararlanın ama körü körüne tabi olmayın, aklınızı   kullanarak ele aldığının konunun her yönünü kavrayın, taklitten kurtulun diyorum.

Bilgi ezberlemek değil, irfan tahsil etmektir önemli olan.

Bilgi insanın kendisini geliştirmesi ve gereğini yaşayabilmesi içindir. İlim    sahiplerinin ilminden istifade edilecektir elbette ama körü körüne, kafa çalıştırmadan  ben falancaya bağlıyım diyerek, kafa çalıştırmadan yaşamak bana göre yanlıştır.

Biz  insanların taklit yolundan gitmeyi bırakıp, tahkike yönelmelerini ve Din  konusunu hobi olmaktan çıkartıp  hayat memat  meselesi olarak değerlendirmelerini arzu ediyoruz.

Çünkü  herkes sonuçta herşeyini bu dünyada bırakıp, sonsuzluk boyutuna  geçecek ve orada yanlızca bu dünya yaşamında edindiği sermaye ile yaşayacaktır..

Dünya hayatı her yönüyle sonuçta bir oyun-eğlence olarak nitelenmektdir...

Öyle ise, herkesin tek hedefi ölümötesi yaşam yolunda Hz. Muhammed   adı altında birleşerek yürümek olmalıdır.

Herkes kendi meşrebine göre bir anlayıştan hoşlanabilir ama bu onun    özel hayatı olmalı; diğer insanlarla ilişkilerinde bu husus araya girmemelidir.

hf

ÖLÜM ÖTESİNDE, MEZHEP VE TARİKATTAN SORGU

SUAL OLACAK MI?

 Şeriat, Allah Rasùlü’nün buyruklarından ibarettir!..

Şeriat ; Kur’an ve Hadisten ibarettir!..Çünkü Kur’ân mutlak olarak, direkt ilâhi hükümleri bildirendir...Bunun dışındaki görüşler beşeri-terkibi kayıtlardır!..İlâhi hükümlerin,beşere göre yorumlanmasıdır!..

Dolayısıyla beşeri yorumlar ilâhi hükümleri kaydı altına almaz; tâbi olma zorunluluğu getirmez!..

Burası çok ince bir noktadır..

Buranın çok iyi anlaşılması gerekir!..

Ulûhiyetten gelmeyen hükümler, mutlaka beşeriyettendir!..Yani terkibiyettendir!

Eğer kişi diyorsa ki,”ben Nebi’yim. veya Rasûl’üm! ”, onun hükmüyle amel edilir!..

Ama Nebi veya Rasûl  değilse yani Allah’ın elçisi değilse, Allah’ın hükümlerini bildirmiyor ; Terkibinin meydana getirdiği hükümleri bildiriyordur...O zaman ona uymak farz değildir, gerekli değildir! Ama sen, o hükümlerde, seni ilâhi saadete ermeye götürücü bir anlam bulabiliyorsan uyabilirsin; bulamıyorsan uymayabilirsin ve bundan da mesûl değilsin!

İşte bu yüzdendir ki öldükten sonra, kimse mezhebinden veya tarikatından sual olmayacak; mezheb veya tarikat diye bir şey geçerli olmayacak; ancak ilâhi hükümlere uyup uymamanın neticeleri ile karşılaşacaktır!..

hf

"Mi`R A C"

 "Mi`râc" konusunu anlatan âyetleri, Elmalılı Tefsiri diye bilinen "Hak Dini Kur`an dili" isimli eserin 3142. sayfasından okuyacağımız bir hadisle açmak istiyorum...

İsrâ sûresinin ilk âyeti...

Elmalı`lı Hamdi Yazır`ın verdiği meâl şöyle:

Mi`rac nedir, şimdi de bunun üzerinde duralım...

"Tenzih O Suphan`a ki, Kulunu bir gece Mescid-i Haram`dan, O havalisini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa`ya "İsra" buyurdu. O`na Âyetlerimizden gösterelim diye. Hakikat bu. O`dur işiten, gören."

Bizim, "Mi`râc" diye bildiğimiz olayı, Kur`ân,İsrâ Sûresinin ilk âyetinde anlatıyor.

Bu "Mi`râc" olayı öyle entresan bir olay ki, "Mi`râc" hadisesinin akabinde, o güne kadar iman ettiklerini söyleyen bazı kişiler, bu olayı hafsalaları almadığı için, reddedip dinden çıktılar!... Hazreti Ebu Bekr de "Sıddık" lakabını "Mi`râc" olayı vesilesiyle aldı!.

Ertesi sabah, "Mi`râc" olayını Rasûlullah Aleyhisselâm çevresindekilere anlatmağa başladığı zaman, bunu duyanların bir kısmı, münafıklar, şüpheliler, koştular, Ebu Bekr`e...

-Ya Eba Bekr!... Bak, senin adamın diyor ki; bu gece Mescid-i Aksa`ya gitmiş, oradan da göklere çıkmış. Orada gördüklerini anlatıyor. Ne dersin sen bu işe ?...

- O`nun ağzından böyle mi çıktı, böyle mi dedi ?...

-Evet!. Aynen dediğimiz gibi dedi...

-Eğer O dediyse doğrudur, kesinlikle hiç şüphe etmiyorum, kabul ediyorum...

ve sözlerine şunu ilave etti :

"Siz bana ne şaşıyorsunuz!. Hiç bir yere gitmediği halde, gökten geldiğini söylediği o emirlerin hepsine bu kadar zamandan beri inanıyorum da, buna niye inanmayayım..?"

Ebu Bekr`in bu ifadesi Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’e ulaşınca :

" O, Sıddîk`dır; tasdik edicidir!." dedi...

"Mi`râc" olayı nasıl gerçekleşti ?...

"Mi`râc" olayında, "İsrâ" ve "Mi`râc" aşamaları var.

Mekke`den, Mescid-i Aksâ`ya, yani Kudüs`e bir anda gidişinin adı, "İsrâ"dır.

Kudüs`den göklere yükselmek, diye anlatılmaya çalışılan, oysa gerçekte dalga(wave) boyut olan berzâh âlemini gezmesi de, "Mi`râc" denen olay...

Evvela bunu öğrenelim. "İsrâ" kelimesi, Mekke`den Kudüs`e gidişi anlatıyor.

Kudüs`den sonra, göklere yükselmesi, çeşitli âlemleri gezmesi olayı da "Mi`râc" kelimesi ile tanımlanıyor.

Bundan sonrasını bu tefsirden naklediyorum aynen...

Daha sonra, bunları anladığımız kadarı ile izâha çalışacağım.

"Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm, o gördüğü, yaşadığı hâli, yani Kudüs`e gidip orada gördüklerini anlatmağa başlayınca, bulunduğu topluluğun içinde Kudüs`ü bilenler, görenler vardı ki...

Bunlar Kudüs`ün haline müteallik bir takım suallar sordular, târiflerini istediler.

O anda Rasûlullah`ın karşısında "Beyt-ül Makdis" görünür hâle geldi ve oraya bakarak, karşısında gördüğü Kudüs`e bakarak, Mescid-i Aksa`ya bakarak tarif etmeğe başladı.

Hz. Rasûl, kendisinin ifadesinde;

-"Sual sordular" diyor... "Suali sordukları zaman, onların sordukları şeylerin hiç birine, ben oraya gittiğim zaman dikkat etmemiştim... Fakat, Cenâb-ı Hak o anda perdeyi kaldırdı ve sanki karşımdaymış gibi Mescid-i Aksâ`yı görmeğe başladım ve cevap verdim onlara" diyor.

Ne kadar pencereleri vardı?... Kapısı nasıldı?... Bu gibi sualler soruluyor.

Bu suallerin cevabını da anında görerek veriyor!. Daha sonra soruyorlar, peki diyorlar:

-O yolda bizim bir kervan var, o kervandan haber ver bakalım?. Bizce bu daha mühim. Gerçekten gittin mi? Madem ki gittin, yolda onlara rastladın mı ?...

-Evet!... filanların kervanına rast geldim. Revha denilen yerdeydi. Hatta bir develerini yitirmişler, onu arıyorlardı. Yüklerinde bir de su çanağı vardı, susadım, o çanağı alıp su içtim. Sonra da aldığım yere koydum çanağı, geldiklerinde sorun bakalım, çanağı bulmuşlar mı ?...

-Bu bir işarettir!.

Dediler... Sonra da kervan hakkında başka sorular sordular.. Develerin adedini, yüklerini, heyette kimlerin bulunduğunu vs...

Bu defa da gözümün önüne kervan temessül ettirildi; ve sorduklarının hepsine tek tek cevapla kervandan haber verdim.

Buyurdu ki :

-İçlerinde falan filan var, Önde de karamtırak bir deve, beyaz bir deveyi güdüyor ve üzerinde de iki tane "harar", iki tane yük var ve falanca gün, güneşin doğuşu ile birlikte buraya gelecekler!...

Onlar:

-Bu da başka bir işarettir, senin doğruluğuna dediler ve o hızla yola çıktılar.

Güneşin doğuşunda kervanı beklediler; ta ki gelmesin de, yalancı çıksın ve herkese bu yalanı yayılsın, diye...

Derken içlerinden birisi, "Güneş doğduuu" diye haykırdı, bir diğeri de:

-Kervan geliyooor!.. Önünde de o karamtırak deve vaaar!.. Aynen dediği gibi falan var, filan da var!" deyip saydılar...

Hâl böyle iken, iman etmemişlerin bir kısmı gene iman etmedi!.

Rasûlullah buyurdu ki;

:-Beyt-ül Makdis`de, yani Kudüs`de Kudsal Câmi`de onlardan ayrıldıktan sonra, "Mi`râc" getirildi. Ben, ondan güzel bir şey görmedim ve o getirilen şey, Mi`râc o dur ki, ölümü tadan kişi, intizâr vaktinde gözlerini o`na diker.

Sahibim, beni onun içinde ta kapılardan bir kapıya varana kadar çıkardı ki, ona "Hafaza" kapısı denir.

Semâ muhafızlarının beklediği, Semâi dünya kapısıdır.

Bilahare o kapıda Cebrail de yanımdaydı...

"Kim o ?.." denildi...

Denildi ki, "Muhammed!..." Cebrail tarafından!...

-Peki, çağırıldı mı?...

"Evet !..." dedi Cebrail ve hemen açtılar.

Beni selâmladılar... Görevli bir Melek semâyı muhafaza ediyor ve O`naismail, deniyor. Mahiyetinde yetmiş bin melek ve her birinin mahiyetinde de yüz bin melek var...

Derken, bir erkekle, bir kişiyle beraber oldum ki, görünüşü Allah`ın halk ettiği günkü gibi!. O`nda hiç bir şey değişmemiş ve kendisine zürriyetinin ruhu arz ediliyor.

Mü`min ruhu ise, hoş bir rayiha!... " Bunun kitabını illiyin`de kılın" diyor!.

Kâfir ise, habis ruh, habis koku!. "Bunun kitabını da Siccîn`de kılın" diyor.

-Ya Cebrail, bu kim?.. dedim.

-Baban Adem!... dedi.

Ve, O bana selâm verdi, hoş eyledi, hayır ile dua eyledi.

Sonra baktım, bir kavim gördüm civarda, dudakları deve dudağı gibi... Bunlara bir takım memurlar bağlanmış, onların dudaklarını kesiyorlar ve ağızlarına ateşten bir taş koyuyorlar. Ağızlarına koydukları bu taş içlerinden geçiyor ve aşağlarından çıkıyor.

-Ya Cebrail!.. Bunlar kimler?.. dedim.

-Bunlar, yetim mallarını zulmen yiyen kişiler... dedi.

Sonra baktım, bir kavim var ki, derilerinden sırım kesiliyor ve ağızlarına tıkılıyor ve yediğiniz gibi yiyin burada da, deniliyor. Bu onlara iğrenç bir şey oluyor.

-Ya Cebrail!... Bunlar kimler?... dedim.

-Bunlar, o hammazlar, gammazlar ki, insanların dedikodusunu, gıybetini yaparlar böyleceinsanların etlerini yerler; onların ırz ve namuslarına dil uzatırlar, dedi.

Sonra baktım, bir kavim var ki, önlerine bir sofra kurulmuş, üzerinde benim gördüğüm etlerin en güzellerinden kebaplar var, fakat etraflarında da cîfeler var. Onlar o güzel etleri bırakıp bu ci`felerden yemeye başladılar.

- Bunlar kim?.. Ya Cebrail!... dedim.

-Bunlar, zinâ yapanlardır!. Allah`ın helâl kıldıklarını bırakır da, Allah`ın haram ettiklerini yerler. dedi...

Sonra baktım bir kavim var, karınları evler gibi şişmiş ve bunlar Firavun`un nesli üzerinde bulunuyor.

Firavun nesli, sabah ve akşam ateşe arz olunurlarken bunlara uğruyor; uğradımı da, bunlar bir fırlıyor üstüne basılmasın diye; fakat fırlayınca her biri karnının meyline düşüyor ve binaenaleyh Firavun nesli de bunları ayaklarıyla çiğneyip geçiyor...

Cebrail’e dedim ki;

-Bunlar kimler?...

-Bunlar, ribâ yiyenler!... dedi.

Sonra baktım. bir takım kadınlar memelerinden asılmış ve bir takım kadınlar baş aşağı ayaklarından asılmış.

-Ya Cebrail!... Bunlar kimler ?... dedim.

-Bunlar, zinâ eden kadınlarla, evlatlarını doğduktan sonra öldürenler veya doğmadan öldürenler. Dedi...

Ondan sonra ikinci kat Semâ`ya çıktım. Orada Yusuf ile buluştum. Ümmetinden kendisine tâbi olanlar etrafında idi. Yüzü, dolunay gibiydi.

Bana selâm verdi "merhaba!..." dedi...

Sonra, üçüncü semâ`ya geçtim. Orada iki teyzezâde Yahya veisa ile buluştum. Giyimleri her şeyleri biribirlerine benziyordu. Bana selâm verdiler."merhaba!..." dediler...

Sonra dördüncü semâ`ya geçtim.idris`le buluştum Bana selâm verdi, "merhaba!..." etti...

Nitekim beşinci semâ`ya geçtim. Orada kavmine sevdirilmiş olan Harun ile buluştum. Etrafında ümmetinden bir çok teb`ası vardı, uzun sakallıydı. Sakalı neredeyse göbeğine değecekti. Selâmlaştık. "Merhaba !.." etti.

Sonra, altıncı semâ`ya geçtim. Orada Musa ile buluştum. Üzerinde iki gömlek olsa, kılları ondan çıkacak şekilde vücudu kıllıydı. Musa dedi ki :

"İnsanlar beni en ekrem kişi diye bilir... Halbuki sen varken bana söz söylenmez."

Sonra, yedinci semâ`ya geçtim. Oradaibrahim ile buluştum. Sırtını Beyt-i Ma`mûr`a dayamış, beni selâmladı.

Ve, bana denildi ki:

"Senin mekânın ve ümmetinin mekânı burasıdır."

Ondan sonra, "Beyt-i Mamûr"a girdim, içinde namaz kıldım ki o "Beyt-i Ma`mûr"a her gün yetmiş bin melek girer, kıyamete kadar dönmezler. Bir daha geri gelmezler.

Sonra baktım bir ağaç var. bir yaprağı bütün bu ümmeti bürür!. Bunun kökünde bir menbâ akıyor ki, iki şubeye ayrılmış.

-Ya Cibrîl!... Bu nedir? dedim

-Şu Rahmet Nehri... Şu da Allah`ın sana verdiği Kevser!... dedi.

Bunun üzerine Rahmet ırmağında yıkandım. Geçmiş gelecek bütün günahlarımdan mağfiret olundum.

Sonra, Kevser istikametini tuttum, ta Cennet`e girdim!.

Ne bakayım, orada göz görmedik, kulak işitmedik, insan aklına, şuuruna, hayaline gelmedik şeyler var!.

Bundan sonra, Allahü Teala bana emrini verdi ve elli vakit namaz farz kıldı bir günde!.

Daha sonra, dönüşte Musa`ya uğradım.

-Rabbin ne emretti?.." dedi.

-Üzerime elli namaz farz kıldı, dedim.

-Senin ümmetin bunun altından kalkamaz, git bunu hafiflet, niyaz et!", dedi.

Bunun üzerine tekrar Rabbime döndüm, hafifletilmesini niyaz ettim. O da bunu on tenzil etti.

Sonra tekrar Musa`ya döndüğümde, Musa,

-Tekrar hafifletilmesini iste!.." dedi.

Tekrar gittim, tekrar azaltıldı; ve sonunda beş vakit namaz farz kıldı.

Bundan sonra Musa:

-Yine başaramazlar, hafifletilmesini iste!.." dedi.

-Artık çok fazla istedim, müracaat ettim, daha fazlasını isteyemem, dedim...

Bunun üzerine bana;

-Beş vakit namaz farz oldu, fakat hasenede elli namazdır!... Her kim iyiliğe himmet eder de işleyemezse, ona bir iyilik yazılır. O iyiliği işleyene de on iyilik yazılır. Her kim de bir kötülük ederse, o kötülüğü meydana getirmedikçe ona bir şey yazılmaz. Eğer o kötülüğü yaparsa ona bir kötülük yazılır. denildi..

 Burada, namaz bahsine ilâve olarak şu gerçeği belirleyelim:

Namazlar, beş vakit namaz farz olunmadan evvel, sabah ve yatsı olmak üzere iki vakit namaz kılınıyordu.

Ondan önce de namaz, sadece gece kılınan bir namaz şeklinde idi.

Daha sonra sabah namazı ve yatsı namazı şeklinde günde iki defaya çıktı.

Efendimiz, Rasûlluğünü, bildirmesinden on sene sonra, bu, "Mi`râc" ve "İsrâ" olayı gerçekleşti; bu olayla namaz beş vakte çıkarılmış oldu. Yani, belli bir tekâmül bekleniyor kişilerden, beş vakit namaz istenene kadar... Kur`ân ‘da gördüğümüz bir incelik bu husus!.

Şİmdi gelelim "İsrâ" gecesiyle ilgili diğer bilgilere...

Efendimiz Aleyhisselâm’ın Mekke`den Kudüs`e gittiği, "İsrâ" dediğimiz olayı gerçekleştiren araca, "Burak" tabir ediliyor... "Mi`râc"a çıkış olayı başlangıçta, "Mi`râc" ile...

"Mi`râc" bizim bu günkü anlayışımıza göre, bir tür, boyut değiştirme!.. Madde boyutundan dalgasal boyuta geçerek, o boyutun yaşamını seyretmei..

Daha sonraki, "Allah`ın huzuruna çıktı" diye târif edilen olaydaki "Mi`râc" yani yükseltici de "Refref"...

Bunu böylece öğrendikten sonra, bu günkü anlayış içinde olayı nasıl değerlendirebileceğiz?...

hf

Mİ`RÂC

 RASÛLULLAH, MİR’ÂC ‘TA GÖKLERE Mİ ÇIKTI ?!

 Şimdi bunun üzerinde duralım..

"Mi`râc" konusu bu güne kadar,İslam`da, gördüğü kadar düşünebilenler için anlaşılması en zor, en çetrefilli konulardan biri olarak kalmıştır!... Çünkü buna, mevcût ilmimize göre bir izâh yapılmamış.

Böyle bir olay oluyor; Rasûlullah Aleyhisselâm bunu yaşadığını söylüyor!.

Bize, ya O`na itimat edip, güvenip, inanıp, "tamam, madem ki O böyle bir şeyin olduğunu söylüyor, olmuştur.. Anlayamasam da nasıl olduğunu, O`na inandığım için, kabul ederim!..." Demek düşüyor!..

Ya da "bu O`nun uydurmasıdır" diyerek herşeyiyle Rasûlullah`ı reddetmek!.

Çünkü bu olayın somut bir şekilde izah edilebilmesi için, o şeyin benzerlerinin olması lazım; ki biribirine kıyas yoluyla, olayları biribirine bağlamak yoluyla, bir açıklama getirilebilsin!.

Durum böyle, ama gene de bu konunun üzerinde biraz durmak gerek.

"İsrâ", denen olay, yani bir anda Mekke`den, Mescid-i Aksa`ya gitme denen olay; evliyânın yapmakta olduğu ve bizim "tayy-i mekân" diye bildiğimiz olaydır... Mesafenin kısaltılmasıdır. Bu, evliyâya,  Rasûlullah mûcizesinden mirâstır!.

Yalnız, "tayy-i mekân"dan farklı bir yönü vardır, buradaki "İsra" olayının...

Velilerin yaptığı tayy-i mekân" iki türlüdür;

Birinci tür "tayy-i mekân"da; bir veli bedenini bırakıp, ruh olarak her hangi bir yere gider; ve orada ruh, bir madde görüntüsü verir bir hâlde görünebilir.

Hızır Aleyhisselâm’ın günümüzdeki yaşamı bunun benzeridir.. Hızır Aleyhisselâm, madde boyutundaki biyolojik bedenden, "berzah" denilen dalgasal boyutun ışınsal beden yaşamına geçmiş olmasına rağmen; istediği zaman, bu ışınsal bedenini yani "ruh"unu, biyolojik bedene dönüştürerek dünyamızda yeralmaktadır..

Kısa bir süre sonra dünyamıza geri gelecek olan İSA Aleyhisselâm da, halen ışınsal bedeniyle dalga boyutta yaşamaktadır!. Bir süre sonra Allah`ın hükmü ve iradesiyle bu ışınsal bedeni yoğunlaşarak, biyolojik beden şekline dönüşecek ve böylece dünyamızda yerini alacaktır..

Bunları niye anlatıyorum...

Bilelim ki ışınsal bedenin, biyolojik bedene dönüşmesi mümkündür; Allah`ın dilediği hâllerde, dilediği kişiler için!... Mümkün olan bir şeyin de Allah`ın dilediği bu kişiler için gerçekleşmesi son derece kolaydır!.

İkinci tür "tayy-ı mekân"da, beden, ruh gücünün oluşturduğu bir koruyucu manyetik alan içine girer, yani çevresinde koruyucu bir manyetik alan oluşur. Bu koruyucu manyetik alan, yüksek hızın getireceği zararları keser!. Çünkü aşırı hıza bu vücut, normal şartlarda dayanamaz!. Fakat O Zât, belli ruh kuvvetiyle çevresinde belli bir koruyucu alan meydana getirir ve o hız ona zarar vermeden istediği yere gider.

Ancak, burada, Efendimiz Aleyhisselâm’a has olmak üzere, orijinal bir olay var ki bu olay, tayy-i mekândan farklı kılıyor "İsrâ" hadisesini... O da "Burak" denen nesne!. Bir taşıyıcı güç, bir melek!...

Şimdi, bunun sebebi nedir?...

Bir veli`de mevcut olan tayy-i mekân gücününün kat bekat üstünde bir güce sahip olan Rasûlullah Aleyhisselâm, tayy-i mekân yoluyla yani, bir velideki gibi, kendisindeki üstün ruhanî kuvveti kullanmak sûreti ile değil de, bu seyahati neden "Burak"la yaptı?...

Siz eğer, çok önemli bir misafiri ağırlayacaksanız; o size göre, çok üstün, çok değerli biri ise ne yaparsınız?. Arabanızı yollarsınız, onu evinden alıp getirirsiniz!. Bu, onun büyüklüğüne, yüceliğine, üstünlüğüne olan saygının ifadesidir.

İşta burada "Burak", Efendimiz aleyhisselâmın yüceliğini ortaya koymak için sunulan bir araçtır!. Hz. Rasûlullah aleyhisselâm, kendisinde ki kuvvetle gidebilirdi. Fakat, O`nun şerefine, O`na "Burak" denilen bu araç tahsis olunmuş!.

Burada birinci olay, Mekke`den Kudüs`e gitmesi...

Oraya, "Burak" denen taşıyıcı araçla gitmiştir!...

Orada, gelmiş geçmiş bir çok Nebi ve Rasûl, hazır bulunuyordu..

Onlarla beraber orada namaz kıldı.. Rasûlullah Aleyhisselâm imam oldu ve onlara namaz kıldırdı!. Bu bildiğiniz şekli bir namazdan ibaret kulluk değildi yalnızca!... Bu namaz, bilinç boyutunda yükseliş; ya da bir başka ifade ile "Hakikat"ının semâsında özüne erişi sağlayan bir "URÛC" idi!.. Bu namaz "urûc"un hazırlanışıydı!..

Bu namaz sonrasında, "Mi`râc" denilen olay meydana geldi... Boyut değiştirdi!...

"Mi`râc"da evvela dünya semâsına çıktı.

Öncelikle şunu iyi farkedelim ve anlayalım...

"Mi`râc" yani yükselme ile "berzâh âlemi" de denilen kabir âlemindeki yani semâ katlarındaki gezinti tamamiyle BOYUTSAL bir olaydır!.. Kesinlikle fizik beden-madde boyutunda cereyan eden bir olay değildir!..

"Dünya semâsının kapısında..." denildiği zaman, bununla, madde ötesi boyuta geçiş, yani bir başka ifade ile ervâh(ruhlar) âlemine geçiş anlatılmak istenmektedir!..

"Ölümü tadan her kişi gözünü Mi`râca diker" şeklindeki Efendimiz Aleyhisselâm’ın açıklaması da buna işarettir!

Dünya semâsı içinde bir takım ruhların, kişilerin çektiği azapları müşahede etti ki, Berzâh Âlemi denen âlem, bu yedi kat semâyı içine alan bir âlemdir!...

Daha sonra da, Adem Aleyhisselâm’ın ruhu ile karşılaştı.

Ölmüş kişilerin ruhlarının ne halde olduğunu orada Adem Aleyhisselâm müşahede ediyor... Rasûlullah Aleyhisselâm, Nebi  ve Rasûller ve şehitler âyet hükmü ile sâbittir ki, kabirlerinde hapis değillerdir. Onlar serbest dolaşırlar...

Birinci kat semâ dediğimiz gök; 2. kat semâ, 3. kat semâ, yani 7 kat semâ... Güneş sistemi içindeki yedi gezegenin yörüngeleridir. Kısacası Güneş sistemidir!.

Güneş sistemi, içinde bulunduğumuz Galaksi`de bir hiç mesabesindedir!.

Son tesbitlere, verilere göre; Samanyolu adını verdiğimiz Galaksi`de 400 milyar güneş var... "İNSAN ve SIRLARI" isimli Kitabı yazdığım zamanki -1984-, verilere göre, Samanyolu`nda 100 milyar yıldızın tesbiti yapılmıştı. Şu anda (sene 1994), aldığımız verilere göre Samanyolu`nda 400 milyar güneşin var olduğu tesbit edilmiş.

Bir açıklamasında Rasûli Ekrem şöyle diyor:

"Dünyanız ve yedi kat semâ, Kürsi`nin içinde çöle atılmış bir yüzük halkası kadardır. Kürsi de Arş`ın içinde gene çöle atılmış bir yüzük halkası gibidir." diyor...

Burada bahsedilen, "Kürsî" kelimesi ile ifade edilen saha, yapı, bizim Galaksi dediğimiz ve Samanyolu ismiyle tanımladığımız yapıdır; bizim tesbitlerimize göre. Yani, 400 milyar güneşten, yani yıldızdan oluşan bir sistem...

Eğer gerçekten, şöyle bir hafsalamızı genişletip de biraz düşünürsek, o 400 milyar güneşin içinde bizim güneş, çöldeki bir yüzük halkasından başka bir şey değildir.

Ayrıca bu 400 milyar güneş benzerinin meydana getirdiği Galaksi gibi; şu andaki tesbitlere göre milyarlarla Galaksi var!. 400 milyar güneşten oluşan Samanyolu Galaksisi gibi... Milyarlarla galaksi var evrende!...

İş bu kadarla da bitmiyor!...

Bu yıldızların, galaksilerin her birinde bizim algılayamadığımız dalgasal boyutlarında ve onun da altındaki kuantsal boyutta sonsuz sayıda âlem ve canlı-bilinçli varlık türü mevcut!..

Ve eğer anlayabilirsek, o milyarlarla galaksinin içinde bizim Samanyolu dediğimiz 400 milyarlık galaksi, çöldeki bir yüzük halkası gibidir...

Nitekim bu konuda Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm şöyle buyuruyor:

-Fesubhânallah!... Semâ gıcırdıyor!.. Secde edilmedik bir karış yer yok semâda!..

Elbette bu "semâ" tanımlamasıyla "göze" hitabeden yapıyı değil, "berzah" denilen "âhıret" denilen evrendeki dalgasal boyutu anlıyacağız..

İşte bu milyarlarla galaksiyi ilminde barındıran, kapsamına alan yapının bilinç yani dinî tabirle ilim boyutu, tasavvufî deyimiyle esmâ âlemi o günde "Arş" kelimesi ile izah ediliyor!..

Daha evvelki konuşmalarımızda, üzerinde durduğumuz gibi, şunu hiç hatırdan çıkarmayalım:

Efendimiz Aleyhisselâm, gördüğü, tesbit ettiği, hissettiği, aldığı, kendisine vahyolunan bilgileri; o günkü insanların anlayışını da göz önüne alarak, onların hafsalalarının alamayacağı ve inkarlara yol açacak bir biçimde, GERÇEK HALİYLE DEĞİL, benzetme yollu, misal yollu, teşbih yollu anlatmıştır.

Dolayısıyle, aklımızın almadığı veya ters düşen bir şeyle karşılaştığımız zaman, ilkel bir insan gibi hemen inkâr etmeyip; evet bu böyle ifade ediliyor, ama, acaba bu anlatımla neyi anlatmak istedi, diyerek o söyleneni anlamaya çalışalım.. Bu, din konusunun en önemli, püf noktasıdır!.

Evet!.. Bu yedi boyut semâyı aştıktan sonra, sayısız âlemleri gezdi ve bu sayısız âlemlerde çok çeşitli melekleri gördü..

"Melek" dendiği zaman iki tür yapı anlayacağız.

Birinci tür yapı; Evren`de ve içinde bulunduğumuz sistemde var olan her şeyi meydana getiren, bu günkü tanımıyla, kuantsal kökenle açığa çıkan yapıdır... "Melk" kökünden gelen melek, kuvvet, enerji yapı anlamındadır.

Bildiğimiz gibi enerjinin yoğunlaşması ile kuantlar, mezonlar, nötrinolar, nötronlar. elektron, pozitron, atom ve atom bileşiklerinden, atom moleküllerinden oluşan maddeler...

Evet!... Biz, her hangi bir madde, dediğimiz zaman, bu madde, beş duyu verilerine göre, maddedir!.. Yani, "görece madde"dir!.

Bugün modern bilim tesbit etmiştir ki, gerçekte madde diye bir şey yoktur!. Beş duyu dolayısıyle, biz maddenin varolduğuna hüküm veriyoruz.. Oysa gerçekte, evrende var olan her şey, çeşitli dalga boylarındaki mânâlardan ibarettir.

Her ne kadar 1900`lerin başına kadar, koyu bir maddecilik, "madde vardır, ötesi yoktur" görüşü hakim olsa da , dünya üzerinde, 1910`lardan, 1920`lerden, bilim dünyasında başlayarak günümüze gelen bilim seviyesi artık, madde diye bir şeyin var olmadığını, sadece, bizim beş duyumuzun maddeyi bize var gösterdiğini, esasında madde denilen her şeyin atomlardan ve atomların da ışık kuantlarından, çeşitli dalga boylarından var olduğunu gösterdi...

İşte var olan; Dünya üzerinde ve Evrende var olan her şeyin meleklerden meydana gelmesi demek, bu dalgasal yapı ve atom altı boyutun, ışınlarından ve kuantsal enerjiden meydana gelmesi demektir...

Yalnız, burada çok önemli bir husus var. Burayı hiç bir zaman gözden kaçırmamak gerekir...

En azından, olaya basit bir şekilde baktığımız zaman, evrenin tüm katmanlarında, boyutlarda geçerli olan bir "sistem" görüyoruz.

Her boyutun, her katmanın kendine has bir "sistemi ve düzeni" var!. Kısaca, evrende kaos yok, kargaşa, karmaşa yok!. Belki, sistemin ve düzenin getirdiği, gerekçesini henüz farkedemediğimiz lokalize kaoslar var; ya da bize öyle geliyor ki gerçekte o da sistemin bir parçası!. Her şey bir sistem içinde doğuyor, büyüyor, ölüyor!. Yok olmuyor, bir başka şekle dönüşüyor!. "Yok" olmuyor, yani, yok olma diye bir şey evrende yok!. Çünkü zaten "yok"tan varolmuş ve aslı yok olan, hiç bir zaman "var" olmadı ki, "yok" olsun!. Bu da bir sistemin sonucu; sistem ise bir bilincin ifadesi...

Maalesef, batı bilim dünyasının çok iyi bildiği bu gerçekleri, henüz Türkiye`de bilen adam sayısı parmakla gösteriliyor. Ve... Bugün ilim, artık Batı`dan geliyor... Güneş dünyaya batıdan doğuyor(!).

Şu anda biz, "madde var" diyoruz!...

Bilim dünyası diyor ki:

"Madde diye bir şey yok, bu gözle gördüğümüz, içinde yaşadığımız her şey bizim hayâlimizden, şuurumuzun oluşturduğu hayâlden ibarettir!.."

Bu varlıkta gördüğümüz her şey, enerjiden, enerjinin yoğunlaşması ile meydana geldiğine göre, demek ki bu varlıkta olan her şey, dinî tâbirle meleklerden meydana gelmiştir!. Her şeyin aslı melektir!...

Cüz`i mânâda, zerresel manâda, senin şu vücudun, trilyonlar kere trilyonlarca meleklerden meydana geldiği gibi, çeşitli katmanların yoğunlaşması ile meydana gelen ayrı melekler vardır. Bunu şöyle izah edelim:

Sizin vücudunuz, sayısız hücrelerden meydana gelmiştir... Bu hücreler değişik terkipler şeklinde bileşimler meydana getirerek, bir karaciğeri, bir kalbi, bir mideyi, bir beyni meydana getirmiştir. Karaciğerin görevi ayrıdır, karaciğerin kendine has bir bilinci vardır. O bilincin meydana getirdiği karaciğerin bir çalışma sistemi vardır. Kalp böyle, beyin böyle, mide böyle... Her bir organın kendine has bir bilinci vardır...

Ama, bizim beynimizde oluşan bilinç, buralardaki bu bilinç türlerini algılayamaz. Çünkü onu algılamak için, gerekli açılıma, gerekli kapasiteye sahip değildir... Bunu, basit olarak şöyle izah edelim:

Gözünüz, şu sehpayı görür; ama şu odada, şu salonda boşluğa baktığı zaman bir şey görmez. Halbuki şu odada, şu anda belki milyonlarca ses ve milyonlarca görüntü dalgası var.

Ancak bu odada mevcut olan milyonlarca ses ve görüntüyü, ancak o dalgaların dalga boyuna ayarlı, bir televizyon veya radyo ile tesbit edebiliriz!.

O dalga boylarını kulağımız ve gözümüz almaz!. Çünkü gözümüz, santimetrenin on binde dördü ile on binde yedisi arasındaki dalga boylarını alabilecek kapasite ile kayıtlıdır, sınırlıdır...

Kulağımız ise, 16 ile 16.000 hertz arasındaki dalgaları alabilme kapasitesiyle sınırlı ve kayıtlıdır!...

Bu ikisi arasında çeşitli mânâlar ihtiva eden, milyarlar ve milyarlarla dalga boyu var olmasına rağmen, biz bunlardan gâfil yaşıyoruz...

Burada şu hususa dikkat etmeliyiz!..

Biz, ilkel bir şartlanma sonucu olarak, sadece beş duyu verilerini var kabul edip, beş duyunun tesbit edemediği verileri yok sayıyoruz!... Gözle göremediğimizi inkâr ediyoruz!..

Bundan yüz sene öncesine kadar böyle düşünülebilirdi; ancak günümüzde bu tür fikirler geçersiz sayılmaktadır!. Çünkü, göremediğimiz bir çok şeyin varolduğunu kesinlikle biliyoruz artık...

Kesinlikle, tutamadığımız birçok şeyin, varolduğunu biliyoruz!. Duyamadığımız pekçok şeyin mevcûdiyetinden haberimiz var; ne çare ki, bunlarla iletişim kurma imkanımız yok!.

Din bize, 1400 sene öncesinden, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın ağzı ile bu gerçeği sanki şöyle haber veriyor:

"Sizin, hücresel yapılı bir bedene sahip olmanız gibi; ışınsal bedenli yapıyla meydana gelmiş cinlerin var olması gib; bunun ötesinde, ışık kuantlarından, yani Nur`dan varolmuş melekler de vardır!. Ki, evrende, bünyesinde bunları barındırmayan, bunların varlığından meydana gelmemiş hiç bir nesne yoktur!.

Evrende var olan her birim-nokta, bu ışık kuantlarından meydana gelmiştir. Yani, meleklerden meydana gelmiştir!. Ve bunlar, evrendeki mutlak bilinçten gelen bir şekilde, yapısal özelliklerine göre bilinçli birimlerdir!.

Bu açıklama ne zaman yapılıyor?... Bundan 1400 sene evvel!. Kimlere...!?

Bunu iyi değerlendirebilmek için, 1400 sene öncesinin şartlarının ne olduğunu araştırıp; o günkü insanların nasıl yaşadıklarını, nasıl taşları dikip karşısında tapındıklarını; ayıp olmasın diye kız çocuklarını nasıl diri diri toprağa gömdüklerini; ölen bir adamın karısını oğlunun nasıl aldığını bilmek lazım!.

Böylesine ilkel değerlerle yaşayan bir toplumda, bugünün ilmiyle bile çözemediğimiz şifreleri veren, açıklayan bir Zât!... Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhisselâm...

Ve bu Zât, bizim bugün bile hafsalamızın almayacağı bir takım olayları bize anlatıyor...

Aslında bu, büyük bir müjde!...

Çünkü, şu madde boyutundan kurtulmamızdan sonra, şayet belli çalışmalar yaparak ruhumuzu güçlendirebilirsek, nelere ulaşabileceğimizi müjdeliyor!.

Yani, "Ben bu ruh gücüyle, buralara ulaştım, bunları gördüm, yaşadım. Böyle şeyler var ve bunlar sizin için de mümkün olabilir." diyor...

"Mi`râc" hadisesi, bedenle mi oldu, ruhen mi oldu? Anlaşılmamış ve geçmişin bilgileri ışığında çok tartışılmış bir konu...

Kudüs`e kadar olan kısmı biyolojik yani maddi bedenle oldu!...

Kudüs`den sonra "Mi`râc" olayına çıkış; "Berzah" içindeki yolculuğu da ışınsal bedenle yani ruhla gerçekleşti.

Zira bize intikal eden bilgilere göre, nice veliler var ki, onlar da benzer türden "Mi`râc" yaptılar... Bu değişik âlemlere giderek oradan bilgi topladılar.

Bunlardan biri de Muhyiddin-i A`rabi`dir... "Âlemi Semseme" -kendisi bu ismi veriyor- denilen bir yere gittiğini; o âlemin canlı varlıkları ile görüştüğünü, konuştuğunu, sohbet ettiğini, onların dünyayı bildiğini, dünyadan haberler sorduklarını" açıklıyor "Fütühât-ı Mekkîye" adlı kitabında...

Evet.. Bu semâlarda yapılan yolculuk da bedenle; fakat az önce belirttiğim üzere bu bir ışınsal beden!.

Rasûlullah Aleyhisselâm "Mi`râc"a çıktığı zaman, mikrodalga boyuta geçerek, çeşitli gezegen ve yıldızların İKİZLERİNDE yani mikrodalga boyutlarında yaşayan ve Din`de kısaca melek adı altında sözedilen, değişik boyutlardaki varlıklarla ilişki kuruyor...

Onların yaşam şartlarını, güçlerini, dünya ile olan ilişkilerini görüyor. Ayrıca gelecekte kişilerin çekeceği azapları gördüğü gibi, cennetleri de görüyor... Cennetlerde insanların ne şekilde bir yaşama gireceğini görüyor...

"AKIL veiMAN" isimli kitabımızın "Meleklere iman" bahsinde ve meleklerin yapısından söz ettiğim bir konuşmamda;insanların, cehennemden geçtikten sonra, Rahmet Irmağına dalarak, ruh bedenin yapısının değişeceğini ve meleki, "nurî" bedenlere kavuşacaklarından söz etmiştim...

Rasûlullah Aleyhisselâm’ın açıklamalarında da, cehennemden geçip, cehennemde yapıları yıpranmış kişilerin, Rahmet Irmağına daldırılarak yepyeni bir bedenle var olacakları, onların yapılarının son derece şeffaf olduğu, hatta içine bakıldığı zaman iliklerinin görüleceği ifade edilir!.

Bizim anlamayanlar da sorar...

-Canım!.. Cennet`de insanlar var, huriler var, baktığın zaman onların iliğini görüyorsun... Ne gereği var ilik-kemik görmenin?.."

"İlik görmekte" diye anlatılmasından gaye, o boyuttaki yapıların şeffaf, latif, ve nurânî bir yapı olduğudur!. Yani, bizim bugün bildiğimiz yoğunluklu maddemsi bir yapı olmadığını ifade sadedindedir.

Ve insanların, bu boyut değiştirmelerinden sonra; geçtikleri ortamda, meleki bir yaşam sürecekleri; bedenlerinin, meleki vasıflarla vasıflanmış melek, yani "nur" yapılı... Ancak insanların bilinç düzeylerinin bir kısım meleklerden üstün olacağı da ifade ediliyor!.

Bir hususa da açıklık getirmek gerekir.

Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm, Cebrail’i gördüğünü ifade ediyor, "Mi`râc"dan dönerken... "Altı yüz kanadı ile bütün ufku kaplamıştı." diyor.

Altı yüz kanadı ile bütün ufku kaplayan Cebrail Aleyhisselâm, bu derece büyüklüğe sahip olmasına karşın; kendi varlığında, Cebrail`in varlığını hissetmeyen Melekler de mevcut!...

Sen, nasıl vücudunda, bir karaciğerini, bir mideni, hiç hissetmiyorsun, iç organlarının varlığının farkında bile değilsin, dışarıdan söylemeseler...

Aynı şekilde, öyle melekler var ki, Cebrail, o meleğin yanında, yapısı içinde bir melek, bir kuvvet, bir organ!. Ve O varlık, O`nun varlığını hissetmiyor, farkında bile değil!..

Öyle bir Melekten söz ediliyor ki, insanın ve dünyanın varlığından, var oluşundan habersiz!!!.

400 milyar yıldızlık galaksinin içinde, Güneş`in yeri nedir?... Hiç!!!.

"Mi`râc"da, Hazreti Rasûlullah, Rabbi ile karşı karşıya geldiği zaman Hazreti Rasûlullah`a:

"Et tahiyyatu el mubareketu ves selavatu vet tayyibat" demiştir.

Buna karşın, Rabbi`sinden kendisine gelen cevap:

"Es Selâmu aleyke eyyühen nebiyyü ve rahmetullahi ve berekatuh" olmuştur...

Bunun üzerine âlemlere rahmet olarak var kılınmış Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhisselâm;

"Es selâmü aleyna ve âlâ ibâdillahis sâlihin".

"Selâm", Allah`ın bütün ibadına, Allah`a kulluk eden bütün varlıklara da yaygındır... Anlamında cevap vermiştir...

Ki, namazlarda son oturuşta ve orta oturuşlarda, okuduğumuz, "Et tahiyât" diye bildiğimiz duadır bu. Esası bu, "Mi`râc"da meydana gelmiştir... Cenâb-ı Rasûlullah Aleyhisselâm’ın Rabbi ile konuşması neticesinde...

Ondan sonra bize de şehadet gereklidir elbet;

"Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhameden abduhu ve Rasûluhu"..

Burada bir nükteyi işaret ederek geçeceğim, derinine girmeyeceğim...

İstidadı olan, istidadı ölçüsünde bunu değerlendirebilir..

Bütün mü`minlere namazda, "Et tahiyyatu"yu okumak şarttır. "Et tahiyyatu"da siz, "Et tahiyyâtu lillah, ves salâvatü vet tayyibât" dersiniz ve Rabbinizden karşı cevap gelir...

"Es selâmü aleyke eyyühen nebiyy!..."

Burada bir açıklamaya dikkatinizi çekeyim... Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm buyurur ki :"Cenab-ı Allah, benim nurumu yarattı ve bütün mahlûkatın nurunu da benim nurumdan halketti..."

O`nun Nur`undan halk olan bütün mahlûkatta, O`nun Nur`u mevcuttur!.

Dolayısıyla, Cenâb-ı Hak`dan; "Es selâmü aleyke eyyühen nebiyy" hitabı gelen mahal, sizdeki Hazreti Nebiyullah`ın makamıdır!...

Ama, bu makam size örtülü kalırsa, siz Cennetteki basîret ehlinden olmazsınız. Eğer bu makam açılırsa size, o zaman Cennetin kemâl ehlinden olursunuz.

Öyleyse,ilâhi hitabın niçin bizler tarafından da okunduğu ve tekrar edildiğini çok çok iyi düşünmek lazım!.

Niye lazım?... Çünkü:

"Namaz mü`minin Mi`râcıdır" buyuruluyor...

"Mi`râc"ı olmayanın namazı olmaz!.." diyor, Abdülkadir Geylanî Hazretleri, "Risâle-i Gavsîye" isimli eserinde...

"Mi`râc" namazdır!... Namaz ise "Mi`râc"!. Öyle ise namazın amacı "Mi`râc"!.

"Mi`râc"ı yaşayan ise, "devamlı namaz" hâlindedir!..

Bu "Mi`râc" olayını yaşadıktan sonra Hazreti Rasûlullah, gerçekten insanlar için büyük bir imtihan vesilesi oldu...

Bir çokları, hafsalaları almadığı için, böyle bir olay olabileceğini inkâr etti. Bu olayı gerçekleştiği yönüyle düşünüp, anlayıp, idrak edebilen bir çok kişi de çok yüksek mertebelere ulaştı!..

Kimini inkâr, ebeden mahrumlardan kılarken; kimini de tasdik, en yüce mertebelere ulaştırdı..

O, imanı tasdik sayesinde, en başta, Hazreti Ebu Bekr, "Sıddıkiyet" vasfını aldı. Hazreti Ebu Bekr es-Sıddık diyoruz. Sıddıkiyetin mertebesi odur ki:

"Yer yüzündeki bütün insanların imanı terazinin bir kefesine, Ebu Bekr`in imanı öbür kefesine konsa, Ebu Bekr`in imanı ağır basar..."

diyor, Hazreti Rasûlullah ...

Bunun getireceği neticenin bir tanesi de şudur:

İnsan, hiç bir zaman, o ana kadar için öğrendiklerinin; hafızasına girmiş olan verilerin sonucu ile, söylenen herhangi bir olayı inkâr etmemelidir!.

Evet senin bu ana kadar bildiklerin, böyle bir şeyi idrak etmene müsaade etmeyebilir; ama, yarın yeni öğreneğin bir takım şeyler neticesinde onu bal gibi de kabullenmek mecburiyetinde kalabilirsin.

Öyleyse, niye bugün inkar?...inkar etme!... Evet, böyle bir şey olabilir, ama ben şu anda bunu anlayamıyorum, idrak edemiyorum, araştırıyorum. aslını ve nedenini, de!... ve, müsbet yaklaş!.

Çünkü; bak!..

"Ben insanı yeryüzünde Halife yarattım."

diyor Kur`ân`da, Bakara Sûresinde...

Burada çok önemli bir nokta, erkeklere ve kadınlara çok büyük müjde var... Ben erkekleri Halife olarak yarattım, demiyor!...

Âyet-i Kerime`de, "Ben insanı yeryüzünde Halife olarak var ettim!." diyor...

Öyleyse, "Halife" olma, yani ilahi özelliklerle bezenmiş olma hali, her bir insana verilmiş!.

Şu bildiğimiz maddi güçler ötesinde,ilâhi güçler, hepimizde mevcut!...

Yok; ben sadece et-kemikten ibaretim; dersen, sen bu güçlerin hiç birini bilip, bulup, ortaya çıkaramazsın...inkarın, seni bu güçlerden mahrum bırakır!.

Buna karşın, "madem ki böyle deniyor, bu güçler bende var, inanıyorum" deyip de bunları araştırmaya, bu yolda çalışmaya başlarsan, bunları peyder pey ortaya çıkarırsın, başarırsın...

Bu güçlerin en başında ilim gücü gelir.

Bak!.. Dün bilmediğin bir çok şeyleri bugün öğreniyorsun... Bugün bilmediğin bir çok şeyleri de yarın öğreneceksin!.

"Her şey benim bildiklerimden ibarettir, başka bir şey yoktur!.." der kendini yeniye karşı kilitlersen, daha fazlasını asla elde edemezsin.. Burada tıkanır kalırsın!.

Ama, "benim bildiklerimin ötesinde, bilmediğim pekçok şeyler var, bunları da öğreneyim!..." der; haddini bilirsen, gün be gün yeni şeyler öğrenirsin.

"ALİM" ismiyle işaret edilen ilim gücünden başka, "MÜRİD" ismiyle işaret edilen irade gücün de var!...

Senin bundan on sene evvel, irade gücün ne kadar basit şeyler yapmaya yetiyordu?... Geçen on sene içinde irade gücün sana neleri getirdi?... Dün "yapamam!.." dediğin, neleri bugün rahatlıkla yapabiliyorsun?... Nasıl?...irade gücünü kullanarak!.

Esasen, bu irade gücü dediğimiz güç, meleki diye tabir edilen güçlerin bir tanesi..

İşte "Mi`râc" ile insan bu meleki güçleri de tanımış olur..

Peki ya "Mi`râc" yapamayanlar?...

Onlara da bir hak tanınmış!..

“KADR Gecesi"!

hf 

MUHAKEME

Farklı şeyleri değerlendirmeye tâbi  tutarak ortaya bir mânâ çıkarma özelliğidir.

İnsanı bilinçli bir varlık olarak diğer mahlûkattan ayıran şey; “tefekkür” dediğimiz derin ve kapsamlı düşünce ve “muhakeme”dir.

Yani bir insanın , insan olabilmesi için , gerçek yaşam değerlerini iyi kavraması, yaşam sistemi üzerinde yeterli araştırmalar yapması ve bu araştırmalardan çıkacak sonuçlara göre de kendine yön çizmesi zorunludur.

hf

 MUHAMMEDÎ MEŞREB

FAKR yani tam olarak "yok"luğunu hissedip yaşama hâli ancak Hz.Rasûlullah  vârisi olan son derece yüksek mertebeli evliyaullahtan bir-ikisine nasib olur. Ki bu zâtlara "Muhammedî meşreb" denilir.

Velilerin hepsi de belli bir kemâlâta erdikten sonra ya "Museviyyül meşreb" ya da "İseviyyül meşreb" olarak iki meşrebten birinde yerini alır.

Ancak, İnsân-ı Kâmil, Gavsı zaman olan Gavs-ı Âzam, gibi "vârisi Muhammedî" olan zevâtı kirâm bu görev öncesinde, "Muhammedî meşreb" olarak "tenzih ve teşbihi" görüşlerinde cem ederler.

Bunların dışında, fakr halindekilerin hepsinde de ya tenzih ya da teşbih ağırlıklı görüş hakimdir. Ve bunların cümlesi de Hak'tır!..

Fakr tamam olduğunda o mahalde seyredilen, görülen, konuşulan artık kişi değil, Hak'tır; esmâi ilâhîdir!..

Mukarreb Velilerin bir kısmı Hz.Musa’nın meşrebi üzere,kimisi de Hz.İsa’nın meşrebi üzeredir.

Eğer velâyette “Ulül Azm” mertebesine geçerlerse ve “Aktabiyet” veya “Müferridun”luk durumu hâsıl olursa, “Muhammedî Meşreb”e geçerler; ve bunun sonucunda onlarda “Tenzih” ile “Teşbih” görüşünün eşit ağırlıkta sentezi olan “Tevhid” müşahedesi meydana gelir...Onlar,Muhammedî meşrebdir.

 hf 

“MUHAMMEDÎ “  OLMAK

Soru:

-Sizin tarikatınız ne?. Hangi yolu tâkip ediyorsunuz?

Cevap:

 -Ben, “yollar” düşünmüyorum. Benim yolum, benim anlayışım; “Muhammedîlik” tir.

Bağlı olduğum; Kur’ân ve Hazreti Muhammed’tir.

Bunun dışında, gelmiş geçmiş ne kadar hakikate ermiş zât varsa, hepsinden de istifade ederim.

Hepsi, Allah’ın yarattığı ayrı bir mükemmeliyete sahiptir.

Bendeki mükemmeliyet, hiç bir insanda yoktur!..

Her hangi bir insandaki mükemmeliyet de bende yoktur!.

Allah, her bir insanı ayrı bir mükemmeliyetle var etmiştir.

Dolayısıyle, her birimiz bir diğerimizden istifade etmek durumundayız, eğer kendimizi geliştirmek istiyorsak!..

Bunun için ben, Ahmed Rufaî’dan da istifade ederim, Abdulkadir Geylani’den de istifade ederim, Muhittin Arabi’den de!..

Ne kadar  tahkike erdiğini fark ettiğim kişi varsa hepsinden de ayrı ayrı istifade ederim.

Her birinde açılan ayrı bir sır vardır.

Dolayısıyle ben, “yol” adamı değilim!. Ben, Muhammedîyim!.

Temelde tâbi olduğum, bağlandığım, inandığım, yoluna baş koyduğum kimse Hazreti Muhammed’dir..

Ben Melâmi, O Kadiri, diğeri Nakşi, gibi ayırımlar başlar, “yol” deyince!..

Ama, “Ben Muhammediyim!.”  Dediğim zaman, hepsini kucaklamış oluyorum.

Bu nedenle , benim bakış açımda; Türk, Kürt, Alevi, Sünni, Nakşi, Kadiri, Şia vs. gibi bir ayırım yok!.

Biz hepsini kucaklıyoruz.. Bizim için hepsi değerli!..

Önemli olan, insanın taklitten kurtulup tahkike ermesi. Yaptığının gerçeğine ermesi!. Neticede yaptığından pişmanlık duymaması!..

Bunun için en çok yapacağınız dua;

“Allahım!. Sonunda pişmanlık duyacağım şeyden beni koru!.”olmalıdır..

“Zâhiri veya bâtıni, Allahım!. Sonunda pişmanlık duyacağım şeyden beni koru!..”

hf

MUHAMMED ÜMMETİ

 İlâhi hükümler , 4  yönde mütalâa edilebilir...

 Birincisi, kişinin tabiâtına yönelik ilâhi hükümler...

İkincisi,terkibiyetine yönelik ilâhi hükümler...

Üçüncüsü , nefsinin hakikatını bilmeye yönelik ilâhi hükümler...

Dördüncüsü de zâtını bilmeye yönelik ilâhi hükümler...

 Bunlardan dördüncüsü,sadece Ümmeti Muhammed’e , yani Hz.Muhammed Aleyhi’s-selâm’ın ümmetine gelmiş hükümlerdir!...

Bu lütfa mazhar olmuş kişiler , “Hz.Muhammed’in ümmeti”dir!..daha önceki hükümlerse diğer Nebilere varolan kemalâttır!..

 

hf

HZ.MUHAMMED’İN  VÂRİSLERİ

 İlâhi Zât’ı zâtında müşahede eden ilk beşer Hz.Muhammed Aleyhissalâtu Vesselâmdır!..

Bu yönden de O’nun mertebesi , târifi mümkün olmayan,eşsiz bir mertebedir!

Hiçbir Nebi ve Rasûl , onun yanında ismini geçiremez!

Hz.Muhammed’in vârislerinin de O’nun bu mânâsının vârisi olması hasebiyle,diğer Nebi ve Rasûllerin arasında geçer adları,mânâ âleminde!

O’nun vârisleri kimlerdir?

O’nun vârisleri ancak “İNSAN-I KÂMİL”lerdir!..

“İnsan-ı Kâmil”ler umùmi mânâda anlaşılan “kâmil insanlar” değildir!..

“İNSAN- KÂMİL” ler,Gavsiyet mertebesini dahi ihraz eden , yüksek kemâlât sahibi, Devrinin “Zât” larıdır!..Ve varlık onlar üzerine dönmektedir ve onların  hükmüyle yürümektedir!..

 hf

“MUNTAKİM” ESMÂSI

 Doksandokuz isim olarak özetlenen esmâdan bir isim de "El Muntakim"dir. Yapılan bir fiilin karşılığı olarak, kişiyi fiilinin neticesini yaşamaya mecbur edendir...

Herkes, er ya da geç yaptıklarının neticeleriyle karşılaşacaktır. Ki bu "cezâ"dır!.. Kişinin hoş olmayan fiillerinin neticesiyle karşılaşması "müntakim" isminin mânâsının oluşturduğu bir hâldir.

 "BU SENİN FİİLLERİNİN KARŞILIĞIDIR(sonucudur)! ALLAH KULLARINA ZULMEDİCİ DEĞİLDİR." (22-10)

 Bir misâl olarak verdiğimiz bu ve gerekse de aynı mânâdaki pek çok âyet, insanın hep amellerinin (yaptıklarının) sonuçlarıyla karşılaşacağını; bunun mevcut ilâhî sistem neticesi olarak meydana geleceğini anlatmaktadır.

Esasen "Muntakim" isminin mânâsı, halk arasında kullanıldığı gibi bir intikâm alma değildir. Bu isim, bir sistemin işleyişinin adıdır.

"Muntakim" ismi, karşısındakine veya başkalarına zarar verme veya onları istismar etme gibi davranışların karşılığının, benzeri davranışlarla karşılaşmak suretiyle ödenmesini amaç edinmiş sistemin adıdır!.. Ve bu sistem otomatik olarak çalışmaktadır.

Dolayısıyla, bu sistemden bahsedilerek, bilmeyenler uyarılmaktadır ki, ne yaparsanız, yaptıklarınızın neticesine katlanmak zorunda kalacaksınız, bundan asla kurtuluş yoktur; öyle ise ona göre davranışlarınızı düzenleyiniz!!..

hf

MUSEVÎ MEŞREB

 Velilerin hepsi de belli bir kemâlâta erdikten sonra ya "Museviyyül meşreb" ya da "İseviyyül meşreb" olarak iki meşrebten birinde yerini alır.

"Musevî meşreb" olanlar , tenzih ağırlıklı müşahede halindedirler.

"Bâtın" ismi varoluşlarında ağırlıklı olduğu için, Hak’kı her şeyin bâtınında, özünde müşahede ederler ki, bu "neyi görsek, özünde Hak'kı müşahede ederiz" cümlelerine yol açar. Elbette ki bu görüşte "Tenzih" esası ağırlık kazanır.

Musa Aleyhisselâm’ın vârisi olanlar, -ki bu gün de Musa`nın vârisleri vardır-; kendilerinde “tenzih” görüşü ağır basan velilerdir!..

Hz. Musa Aleyhisselâm’ın zamanımızdaki vârisleri, çevresindekileri, “göremezsiniz” hükmünden yetiştirir!.

hf

MUTMAİNNE  NEFS

  Kişi ilhamlarının, müşahedelerinin neticesinde, eğer meseleyi daha da bir tahkik yoluna giderse; o zaman görür ki, kendindeki ilâhi isimler, yani "Hak" oluşu bir terkib yönüyledir!..

Yani, kendindeki belli isimler, çeşitli anlarda, kendinde olan mânâları meydana getirecek bir biçimde, bir terkib şekliyle, o fiilleri meydana getiriyor.

Allah’da ise, bu isimler terkib yönüyle değil, mutlâkiyeti yönüyle mevcuttur!

Bunu müşahede edebilirse, o zaman Cenâb-ı Hak ona, -“Mutmainne nefs” olma yolunu açmış demektir!.. Niçin?..

Kendi varlığının ilâhi isimlerin bir terkibi şekliyle varolduğunu gördüğü zaman, bu isimlerin hepsini, dilediği anda, dilediği şekilde, dilediği biçimde kullanamadığını müşahede edecektir!.. Bütün isimlere dilediği anda dilediği şekilde bürünemediğini, bu isimlerde tasarruf edemediğini görecektir. İsimlerin onun varlığına hâkim olduğunu görecektir!..

O zaman, hem varlığının -Hak’ olduğunu kabullenecek; hem de ilâhi emirlere kulak vermek mecburiyetinde kalacaktır!..

Rasûlullâh'a kulak verecektir. Allah Rasûlü ilâhi emirleri tebliğ etmiştir. Bu tebliğ kapsamında, ulûhiyet mertebesinin, isimler mertebesine sâri olduğu gibi; sıfat mertebesini ve zât mertebesini de içine alan bir mertebe olduğunu görecek; dolayısıyla, o isimlerin ait olduğu varlığın, dilediği gibi isimlere bürünebilme durumunda olduğunu idrak edecektir.

Oysa kendisinde bu isimler dilendiği gibi o anda zuhur ediyor!.. Ve böylece kendisinin, bir isim terkibi olduğunu müşahede edecek ve bu terkibiyetinin neticesinde de belli bir tabiatı, belli bir huyu, belli bir kişiliği, yapısı, davranışları olduğunu hissedecektir.

Ancak bundan ilahi emirlere uymak suretiyle yani Rasûlullah’a tam anlamıyla tabi olmak suretiyle, isimlerin terkibiyet kaydının dışına çıkıp, Allah’a vâsıl olabileceğini; bundan sonra Allah’a vâsıl olmanın mümkün olduğunu görebilecek, anlayabilecektir.

İşte bu serbestlikten bu bağımsız anlayıştan sonra yeniden Hz. Rasûlullah’ın bildirdiği bütün emirlere tâbi olmak yoluna gidecektir.

Duyguların ve tabiâtın hükmü altında iken, velîsi rabbı idi. Kendi terkibini meydana getiren isimlerdi!..

Halbuki şimdi velîsi Allâh oldu!..

Velisinin Allâh olması, Allah ahlâkıyla ahlâklanmaya başlaması demektir!

İşte böylece Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya başladığı andan itibaren "Mutmainne Nefs" olur. Yani Allâh’ın varlığına itminan hâsıl olmuş, Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya başlamıştır.

Bu durumda o kişide zâhir olan isimler bileşiminde "VELÎ" isminin mânâsı ağırlık kazanır.

Mutmainne`den sonra Mülhime`ye geri dönüş olmaz!.

İşte onun için :

 "Allah velileri için ne bir korku, ne de mahzun olurlar" (10-62)

 uyarısı gelmiştir...

Artık sanma ki, Mutmainne`ye geldikten sonra onda bedene dönük istek ve arzular görülür!. Artık, onda bedene dönük istek ve arzular kalmamıştır... Niye?... Çünkü, Hak`ın hakikatını yaşamağa başlamıştır... Cem makamı denilen bu bilinç seviyesinde varlıkta "Hak"tan gayrı bir şey olmadığı müşahede edilir.

"Ene`l Hak" anlayışı burada açığa çıkar.. Vahdeti vücud anlayışı buradan başlanarak yaşanır..

"....Görür gözü, işitir kulağı, söyler dili BEN olurum"!...

Kudsî Hadisinin işaret ettiği anlamda, orada "Ene`l Hak" diyen Hak`kın kendisi olur!... Tıpkı, ateşten Musa aleyhisselama "Kesinlikle Ben ALLAH`ım" hitabının gelmesi gibi... Sanma ki, gördüğün kuldur o sözü söyleyen!.

 "ATTIĞINDA SEN ATMADIN, ATAN ALLAH`TI" (8-17)

 Âyetinin anlamı bu mertebede farkedilir ve yaşanır!.

"Fenâ Fillah" yani Allah varlığı yanında kendi "yok"luğunu yaşama mertebesidir; ki "velâyet" dahi burada başlar.

Velâyetin ilk basamağı, girişidir Nefs-i Mutmainne bilincindeki idrâk ve yaşam...

Nefs-i Mutmainne halini yaşayan ne kendinde, ne de çevrede Hak`kın varlığından başka bir şey görmez!. Var olan sadece, Hak`tır! Hak`kın dışında da hiç bir şey yoktur, der...

 Bazı kişilerde, yapılan belli çalışmalar sonucu, Ruh kuvvetinde gelişme olur.

Beynin çalışan kapasitesi belli çalışmalar sonunda bazı özelliklere ve kuvvetlere kavuşur!. Bu hassasiyete kavuşma neticesinde de ruhâniyetinde yükselme olur. Ve, beynindeki bu kapasitenin getirdiği özellik ile belli şeyleri görebilir, sezebilir veya belli mânevî çalışmaları yapabilir, mânevî seyahatleri gerçekleştirebilir ve hatta mânevî bazı görevleri yapabilecek düzeye ulaşabilir...

O zaman bu kişiye belli çalışmalar, görevler yaptırılır. Gerek alıştırma düzeyinde, gerekse ihtiyaç duyulan düzeyde, üsttekiler tarafından ona belli görevler tevdi edilir.

Fakat bu kişi, Nefs terbiyesi aşamasından tam geçmediği için, yani Nefs, bilincini tam arındırıp, kendini beden kabul etme aşamasından geçemediği için, onda keşif ve fetih denen haller kesinlikle olmaz!.

Avam, "keşf"in ne olduğunu bilmediği için, cinlerden aldığı bilgileri satan kişileri evliyadan ve "keşif" sahibi sanır!. Oysa "keşif" ancak Mutmainne mertebesinde "veli"lerde başlayan bir kemâldir.

İşte, "sen kapalı gidiyorsun, sen kapalı olarak bazı görevler yapıyorsun" denen hâl, Nefsin kendini beden kabul etme halinden kurtulamaması dolayısıyle, onun beyin gücünün üst düzeydekiler tarafından kullanılmasıdır.

O, kendindeki bu kuvvetin ve kullanılışın farkında değildir... Ancak, onun bu yeteneğini daha üst mertebedekiler, onun beyni vasıtasıyla kullanırlar. O kişi birtakım şeyler yapar, fakat bundan haberdar değildir.

Bundan haberdar hale gelebilmesi ancak kendisinin, kendini beden kabul etme halinden kurtaracak çalışmalarla bundan kurtarabilmesiyle mümkündür.

Aksi takdirde, o kişinin beyininin devrede olan kapasitesi kuvve olarak "Mutmainne" düzeyininkine ulaşmıştır; ama Nefsi bilinci itibariyle, henüz "Levvame"de veya "Mülhime"dedir!...

Oysa önemli olan, her ikisinde de "Mutmainne"ye ulaşmasıdır. Her iki yönden de "Mutmainne" kemâlâtında bütünleşmedikçe o kişi kendi yaptığı mânevî görevlere, mânevî çalışmalara muttali olamaz.

Bir de, "Falanca evliyâdan kişi derecesinden düştü, Velâyetini kaybetti" derler. Bu, falanca "velinin mertebesinden düşmesi, Velâyetini kaybetmesi" denen olay vardır...

Bu durum kişinin sadece ruhâniyeti ile Mutmainne`ye ermiş, fakat Nefsin bilinci itibariyle Mülhime`de olmasından; yani Velâyeti kazanamamış, velâyete alışma düzeyinde olmasından ileri gelir.

Yoksa, hem Nefs, hem Ruh olarak, Mutmainne`ye ulaşmış kişide kaybetme, geri dönme, kayma olmaz!.. O, Âyet`in kapsamı altındadır:

"Allah`ın Evliyâsı için hüzün ve korku yoktur.." hükmü, ancak Nefs ve Ruh`un, yani benliğindeki Tek`lik şuuruyla birlikte ruh gücünün bir arada olması ile mümkündür...

Velâyet istidadına sahip, o yolda bir takım çalışmalar yapan kişi, aldığı güçlü ilim, idrâk ettiği hakikatla, ruhanîler arasında manevî olarak bulunabilir, staj amacı ile bulunabilir, bir takım görevler yapar. Ancak yeterli Nefs arınması olmadığı için; yani Nefs, kendini beden kabul etmeyi terkedemediği, bilincini aldığı müsbet ilhamlar sonucu arındırıp kemâle erdiremediği için Mutmainne`ye ulaşamamıştır ve hâlâ tehlikededir!.

En büyük tehlike de buradadır!... Çünkü ruh, o kuvvete kavuşmuş, fakat Nefs, birim olma bilincini atamamış; ilham yollu aldığı kemâlâtı kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır.. Ne zaman ki Nefs de bununla birlikte Mutmainne`ye oturur, artık onuniçin kaybetme tehlikesi bitmiştir...

Nakşi ve benzeri tarikatlar, ruh gücünü artırmaya gider ve "ruh gücü" belli bir düzeye geldikten sonra zaten Nefsi de kontrol eder ve onu yetiştirir" der... Bu tarzı tatbik eder...

Kadirî, Rufaî, Bedevî ve benzeri tarikatler, "Nefsi" öncelikle tabiat kaydından kurtarmaya ağırlık verilir.

Nakşibendî`likte ise Nefs`in tabiat kaydından kurtarılmasıyla birlikte Nefs`in hakikatına dair bilincinin geliştirilmesine de önem verilir.. Tarikatlar arasındaki farklardır bunlar... Esas olarak, tarikatların tarzı, farkı buradadır...

Elbette bu anlattıklarımız, tarikatların orijinal gelişleri itibariyledir; bugünkü uygulamalarla alakâlı değil.

Mutmainne düzeyine geldikten sonra Nefs, "Velî" adını alır... Mutmainne düzeyindeki kişi, "ilmel yakîn" düzeyindedir. Mutmainne, Fenafillah`ın başlangıcıdır.

"Mülhime"de Fenâ-i ef`al ve sonucu olarak "tevhid-i ef`âl"; Fenâ-i esma ve sonucu olarak "Tevhid-i esmâ; Fenâ-i sıfat ve ertesinde de "tevhid-i sıfat" yaşanılır...

Fenâ-i Zat`la birlikte Nefs, kendini beden kabul etme fikrinden arınmaya başlar. Bunun neticesinde de "Fenâfillah"a girer; ki "Fenâfillah", esas "Mutmainne"de başlar; velâyet mertebesidir!.

Mutmainne ve Mutmainne`yi takiben Râdiye "Fenâfillah"dır...

Mardiye, "Bakâ Billah"tır...

Mutmainne`de, kişide Allah`ın Tek`liği konusunda tam bir itminan hâsıl olur.

Nerede, ne fiil görürse görsün, "bu fiilin fâili hakikisi Allah`tır" der ve nerede, kimde ne hâl görürse görsün, "Hak böyle yapmayı diliyor, böyle yapıyor" der...

Kınama, ayıplama, ters görme, yanlış görme gibi haller, Mutmainnede`ki Veli`de kalkmıştır... "

Bu, Mutmainne`de oturma hali, yerleşme hali neticesinde kişide "tecelli-i esmâ" meydana gelir ve "Rıza hâli" oluşur...

Görmektedir ki her şeyi meydana getiren Hakk`ın kendisidir!. Hakk`ın kendisidir derken, Nefs`in hakikatının da Hak olduğunu bilir, ama gene de kendini bir beden görme hali tam kaybolmamıştır... Şirk-i hafî, henüz burada mevcuttur...

Mutmainne`de ve Radiye`de Şirk-i hafi henüz mevcuttur; tam olarak yokolmamıştır!. Yani, varlığın aslının Hak olduğunu bilir; "Ene`l Hak" der!... Ama buna rağmen, "Ene`l Hak" sözünün içinde gizli bir benlik vardır.

Oysa bu hâl içindeyken, her şeyden razıdır!... Ne duysa, ne görse, ne olsa, "Böyle dilemiş, böyle yapmış" der ve o hal içinde, razı`dır... "Nefs-i Râziye" tâbir edilir...

Yalnız burada bir fark var... Mutmainne`de iken fiilleri seyreder, o fiillerin fâili olarak Hakk`ı görür. Nefs-i Râziye`ye geçtiği zaman Fiiller Boyutundan, İsimler Boyutuna çıkmıştır...

Artık, fiiller üzerinde durmaz; o fiilleri meydana getiren mânâların müşahadesine geçer. Yani, o ismin neticesinde, meselâ "Rahman, Rahiym tecelli etti ve merhametle böyle yaptı" der.

Mutmainne`de; "Merhamet etti, şu parayı verdi!.." der. Fiili konuşur.

Râziye`de; rahmeti, merhameti müşahade eder. Oradan özellikleri meydana getiren isimleri, mânâları seyretmeye başlar.

Burada, Tecelli-i Esmâ vardır... Burada isimlerin zuhuru seyredilir ve onlara dayalı olarak fiîllerin varlığndan sözedilir..

Yani, birinde bir fiîl var, o fiil bu isimler bileşiminin doğal sonucu olarak zaten çıkacaktır ortaya, başka çaresi yok!...işte bu fiîlin ortaya çıkışı bir isimler bileşiminin otomatik olarak oluşturduğu bir görüntüdür. Bu anlayışa gelince kişi,isimlerin ağırlığını seyretmeye başladı.işte bu isimleri ağırlıkla seyretmesi ile "Râziye" oluştu, ve Tecellî-i Esmâ`ya geçti.

"Tevhid"ler, yani "tevhid-i ef`âl", tehvid-i esma", tevhid-i sıfat" ve tevhid-i zat" hep uruç yollu, kişini kesretten vahdete doğru seyrinde yaşanılan idraklardır..

"Tecelli"ler, yani "tecelli-i esmâ", "tecellii sıfat" ve tecellii zât" ise nüzûl yollu, teklikten çokluğa doğru olan bakış açısının yaşanılmasıdır.

Levvâme, başlı başına bir grup, Mülhime başlı başına bir grup, Mutmainne ise, Râziye`yi de içine alan bir gruptur...

hf

MUTTAKΠ

Korunan!

"TAKVA", karşılaşacağı bir tehlikeden korunma anlamınadır... Kişinin neticede azap ve sıkıntı, üzüntü duymasına yol açacak her türlü olay mânâsına gelir...

Muttakî sınıfı evliyâdır denemez!.. Veli, takva sahibidir!..

"MUTTAKÎ" ise "KORUNAN" anlamını ihtiva eder...

"KORUNMAK" isteyenler için olayın üç boyutu vardır...

 1- “Şirk”ten korunma... Allah yanı sıra tanrı kabullenmekten kaçınma...

2- “Günah” kabul edilen hususlardan uzak kalmak suretiyle korunma...

3- "ALLAH"ın "KULU"na yakışmayan düşüncelerden arınmak suretiyle korunma...

 Bir ve ikinci tür korunmalar her yerde anlatıldığı için tekrarını zaid addederek, kısaca üçüncü tür "korunmayı" izah etmeye çalışalım...

"ALLAH" "KULU"na yakışan odur ki...

Her an, her yerde, her nefeste, daima, "ALLAH"a “kulluk” için varolduğunun bilincinde olarak; O'nun esmâ ve sıfatıyla var olduğunu; O'nun yanında bir “hiç” olduğunu; tüm duygu, düşünce ve fiilinde “benliksiz” bir biçimde O'nunla olduğunu hissedip yaşasın...

Karşısındakinin dahi, "ALLAH" esmâ ve sıfatının mazharı olarak var göründüğünü; fiillerinin yaratıcısının "ALLAH" olduğunu müşahededen bir an bile kesilmesin... Ve her halinde bu "korunma" üzere olsun...

Şimdi olaya bir de en geniş kapsamlı haliyle bakalım... "KORUNMA" neden?... Ve niçin bütün insanlara "hidâyet değil" de, sadece "korunmak isteyenlere hidâyet" ?..

Hatırlayalım  Âyetin mânâsını:

 -"KUŞKULANILABİLİR HİÇ BİR YANI OLMAYAN O KİTAP, KORUNMAK İSTEYENLERE HİDÂYETTİR..."

 "ALLAH" düzeni olan bu evrensel SİSTEMDE, görülmektedir ki, her birim varolmakta, yaşamakta, üremekte ve ölmekte yani dönüşüme tabi olmaktadır.. Herkes için geçerli olan kural budur!..

Buna göre, bir insanın geleceğini yani ölüm-dönüşüm ötesini düşünüp, en azından bu köşenin ardında kendisini bekleyeni araştırması zorunludur...

Burada Hazreti Ali'nın birisine verdiği cevap son derece ilgi çekici ve ibret vericidir...

Ölümötesinin konu edildiği sırada, karşısındaki sorar:

-Âhirete hazırlanmamı istiyorsun Ya Ali; ama ya ölümötesinde dediklerinin hiç birisi yoksa?.

Hazreti Ali son derece güçlü bir derin düşünce ve mantık eseri olan uyarıyı yapar:

-Şayet senin inancın üzere, ölümötesinde hiç bir şey yoksa; şu anda bunları yapmaktan dolayı benim ölümötesinde hiç bir kaybım olamayacaktır!... Ancak, ölümötesinde peygamberin haber verdikleri karşına çıkınca; ve sen de o haber verilenlere göre hazırlıklı değilsen; ebediyyen başına gelecekleri düşünüyor musun?.. Bu durumda neleri yitirmiş olacağını ve bir daha da asla telâfi edemiyeceğinin acaba bilincinde misin?..

Şimdi en basit düzeyde düşünelim...

Ölüm ihtimali olan yükseklikten kendinizi aşağıya atmıyorsunuz!..

Gene aynı tehlike sözkonusu ise, denize de girmiyorsunuz!... Başınıza gelecek tehlikeden "korunmak için"!.

Demek ki doğal olan, tehlikeden “korunma” düşüncesidir!.. Hele bazılarının şu sözü ne kadar enteresandır...

-Canım öldükten sonra bakarız!... Eğer devamı varsa hayatın, o zaman elbette bir şeyler yaparız!...

Adama hiç yüzme bilmiyor... Uyarıyorsun,bir gün denize düşersin; iyisi mi şimdiden tedbirini al, yüzme öğren!...

Cevap veriyor size...

-Denize düştüğüm zaman yüzmeyi öğrenirim elbet!!!...

Öyle ise evrensel Kitap olan yaşam SİSTEMİ gerçeği de, "okunabildiği" takdirde farkedilecektir ki; insan için ölümötesi yaşam sözkonusu olduğunda pek çok tehlikeler mevzubahis olacaktır... Bu durumda akıllı bir insan için de yapılacak en iyi iş elbette ki bu tehlikelere karşı "korunma" tedbirlerine başvurmaktır...

 hf

MÜCAHEDE

 Perdelenmiş bir akıl için , vehmin oluşturduğu değer yargılarından arınmak-hakikati  görmek ve yaşamak için bu yolda yapılan çalışmalardır.

Kişinin nefsani tabiatından yani terkibinin meydana getirdiği tabiatından kurtulmanın zarureti ve kurtulmamanın cehennemini meydana getireceği hususunda “İnsan-ı Kamil”de şöyle bir kayıt var;Sùret-i Muhammediye bahsinde...Abdülkerim Ceyli Hazretleri şöyle anlatıyor;

“Dünya hayatındaki nefsani tabiat,anlatılan duruma benzer.Bir kimse hakkın cezbesine kapılır;Mücahede ve riyazatla tezkiye yolunu tutursa,bahsedilen,cehennem ateşi diye anlatılan durum,bu kimsenin haline benzer.Bu mücahede ve riyazatla,nefsani tabiat yok olup gitti dersen bu sözünde de sadık kalırsın.

Yani senin yaptığın mücahede ve riyazatlar neticesinde,sendeki o tabiat ortadan kalktı dersen doğru..”

Niye?..Çünkü o mücahede ve riyazat denen şey,senin belli fiilleri ortaya koymandır..Bu fiilleri ortaya koyarken,bu fiilleri ortaya getiren isimlerin mânâları sende aşikâre çıkıyor.

Onlar kapalı kalmıştı,o mânâları kullanmıyordun .terkibin ilk oluşması hasebiyle,o kapalı kalan isimleri ortaya çıkarmak,ancak bu “mücahede ve riyazat” adı verilen belli fiilleri ortaya koymakla mümkün olur!..Aksi takdirde de o isimler,mutlak olarak sende kuvvede kalır...Kapalı kalışı,sende tabiat dediğimiz oluşumdur!Ve bunun neticesi de “cehennem” denen tabii gelişmelerdir...

Ancak,nefsani tabiat yok oldu gitti deme de,ilâhi nurların tezkiyesi altında o tabiatın , sende kapalı kaldı de!..

Sende .belli fiiller neticesinde belli isimler ortaya çıktı mı,çıktı!..O isimler ortaya çıktığı anda, o terkibin tabiatını meydana getiren diğer isimler,yok mu oldu?..Hayır! Onlar gene var!...

Gene var ama bu yeni çıkan isimlerin ağırlığı dolayısıyla,onların artık eski ağırlığı ile hükmü geçmez oldu; yani, o oluşu meydana getiremiyorlar,yeni çıkan isimlerin ağırlığı sebebiyle!..Hatta buna,isimler yönünden bakarak,yeni fiillerle ortaya çıkarttığın belli isimlerin mânâlarının aşikâre çıkışı dolayısıyla,diğer isimler örtülü kaldı diyebilirsin;veyahutta ef’al düzeyinden bakarak tabiatını yok edip alışkanlığını kaldırdı da diyebilirsin!..

Birisi,ef’al mertebesi düzeyinden tarif edilmiştir;diğeri esmâ mertebesi düzeyinden tarif ediştir!..

Netice tabiatı oluşturan isimler,hiçbir zaman yok olmaz,kalkmaz!..

Ancak,diğer isimlerin mânâlarının aşikâr oluşu o isimlerin dengelenişine,hükmünü artık icra edemez hale gelişine ; senin terkib hükmünün değişmesine yol açmış olur..

Buna,ilâhi nurların aşikâre çıkışı da denilebilir!..

Mücahede ve riyazatlar , bunlar benzeri meşakkat yollu işler..

Bir şeyin meşakket olması , sana güç gelmesi,eziyet vermesi,senin tabiatına ters düşmesi dolayısıyladır...Rahatım dediğin şey , senin tabiatının gereğinin yerine gelmesidir...Rahatını bozan , sana güçlük,eziyet,sıkıntı veren şeyler de tabiatına ters gelmesi dolayısıyladır..

İşte bu gibi işler,cehennem ehlinin vehennem günü uğrayacağı şiddet ve azab yerine geçer!Ayrıca âhirette azab’ın çeşitli oluşu,fazlası noksanıyla burada yapılacak zikir,riyazat , mücahede ve nefse muhalefet durumları misâl gösterilir.Ama nefsani tabiatın tezkiyesinde yerini bulan kimse için!..kaldı ki tabii nefse yani terkibinin oluşturduğu tabiatına tam mânâsı ile yüklenmedikten sonra bu zâhir olmaz!..Çok çok yorulmak lâzım!..Yani bir konuda büyük gayret sarfedeceksin!..

Her an şuurlu olacaksın!..Her an yaptığın işin,tabii terkibinin sonucu olduğunu müşahede edip, onun aksine olan bir fiili meydana getireceksin..Alışkanlığından dolayı bir iş yapmayacaksın!..Meleke kesbetmiş olmandan dolayı yapmayacaksın!..Tabii terkibinin gereği olarak yapmayacaksın!..Burada,elbette ki,nefse çok çok yüklenmek gerekiyor...

Tabii,hevaya uymayan arzular,özünde yerleşmeyen için böyle bir durum yok!..Yani şiddetli bir mücahede ve riyazat yok!..

Yani,bir şey sende ne kadar çok yerleşmişse,onun atılması için de o kadar çok güç,gayret sarfetmek gerek!..Ama o şey , senin içine o kadar çok yerleşmediyse , atılması içinde o kadar çok gayret sarfetmeye gerek yok!..Az bir şeyle, o derhal çıkar gider..İşte bu kişinin durumu da azab görüp cennete çıkarılan,cehennemden kurtarılan kişiye benzer!..

Kimi cehennemde daha çok yanıp gidecek,kimi az yanıp gidecek!..

Sende ne kadar oturmuş alışkanlıklar,ne kadar gelişmiş bir tabiat varsa,senin azabın o kadar kuvvetli!..

Adam “SİGARA”ya öylesine alışmış ki;bırakamıyor!..Serseme dönüyor,bırakmaya kalksa; bunun azabı elbette daha çok olacak,karşı mücadelede!...

Burada yapmazsa,öbür tarafta ister istemez bu oluşacak!..Ya da yeme -içmeye düşkünlük...Sekse düşkünlük...Ne kadar düşkünsen o kadar azabın olur!...

Zikir, devamlı mücahede,riyazat ve muhalefetle zâhir olup giden bu işler ancak,Allah ehli olan kişilerin hazzıdır..

Rab kulu değil,Allah kulu olan ; Allah ehli olan kişiler , bunlardan ancak haz duyar..

Birimsellikten uzaklaştırıcı olarak yaptığı her bir fiille,Allah’a yaklaştığını müşahede eder ve onları yapmaktan zevk duyar!..

Mücahededen,riyazattan,zikirden , nefse muhalefetten zevk alır!..

Bu zevk,Allah’a yaklaşmanın , Allah’ı müşahedenin verdiği bir zevktir...Ama bu zevki alamıyorsa , o nefsinin , hakikatı olan rabbının kuludur.

Nitekim,şu âyetle de işaret var:

 “HERKES CEHENNEME UĞRAYACAKTIR,BU RABBIN KATINDA KESİN BİR HÜKÜMDÜR”(19-71)

 Herkes , doğuşu ,oluşumu , belli bir yaşa gelişi itibariyle bedeni tabiatına sahip oluyor...Terkib itibariyle !..Dolayısıyla bu hale geliş , cehennem azabına giriş noktasıdır!..Eğer bu halden ; dünyada iken çıkarsa , dünyada iken cehennemden azad olmuş olur!..

Tabii terkibini,yani terkibinin oluşturduğu tabiatı,zikir,nefse muhalefet,mücahede,riyazat gibi hallerle atamazsa o takdirde , öldüğü anda kabir cehennemine girer,burada yeteri kadar yandıktan sonra,yani bu hallerden arındıktan sonra neticede cennete girebilir!..Aksi halde bunlar gitmeden,atılmadan,cennete girmek mümkün değil..

Ama onlar bunu dünyada iken geçirirlerse,dünyada iken atlatılan sıkıntıdan sonra cehennem ateşine uğramazlar.

Dünyada iken uğranılan bu sıkıntılar,âhirette olacak bir başka azab’a karşılıktır.

Nitekim Hâdis-i Şerif’te Rasùlullah:

 ”Sıtma her mü’minin cehennemden hazzıdır”

 demiştir.

Sıtma cehennem ateşinin yerine kaim olunca,riyazat,mücahede,nefse muhalefet gibi durumlar,artık ne olur sen düşün!..Halbuki bu mücahede her şiddetli şeyden daha şiddetlidir.

Sana birçok karşılaştığın azab verici olaylardan,daha büyük azab verir,muhalefet,riyazat,mücahede!Çünkü sende yıllardır oturmuş,kökleşmiş bir şeyi söküp atmak zorunluğu çıkıyor ortaya!.Bunun içinde çok büyük gayret sarfedilecek..

Bir olayla karşılaşıyorsun o gün,3 gün sonra,5 gün sonra unutulur gidilir!..Ama bu tabiatla mücadele senin yaşamın boyunca devam edecek bir şey!..30 senenin,40 senenin,50 senenin verdiği bir alışkanlık,tabiat var!..

Dolayısıyla her şeyden daha şiddetlidir.Ta ki nefis asli temizliğini buluncaya kadar bunların zorluğu devam eder senin için.

Anlatılan mânâ dolayısıyladır ki Rasùlullah Efendimiz nefisle mücadeleye “Cihad-ı Ekber” dedi!..Kılıç çalınıp yapılan cihada ise “Cihad-ı Asgar” adını verdi..

Hâsılı düşmanla çarpışma zamanında hâsıl olan durum çok daha kolaydır.Allah ehlinin nefsi ile cihada göre...

 hf

MÜCAHİD

  Nefs mücahedesi denen şey, Nefsi, şartlanmalardan arındırma ve tabiata tabi kılmama mücadelesidir!.

Bu, öyle bir mücadele, öyle bir savaştır ki bütün yaşamın boyunca devam edecektir.

Rasûlullah Aleyhisselâm’ın yanındakilere,

 "Biz küçük cihaddan, büyük cihada dönüyoruz"

 cümlesi, bu mânâya işaret eder..

Burada da farkedilmesi gerekli olan nokta şudur.. Rasûlullah Aleyhisselâm’ın yukarıdaki açıklamasında kullanılan kelime "cihad"dır.. Bunu bildiğimiz "harb-savaş" diye anlamak yanlıştır. Buradaki anlamı "mücahededir".. Yani, kazanmaya azmederek o konuda mücadele vermek, cihaddır.. Bunu yapan kişiye de mücahid denilir.

 hf

“MÜCEDDİD”

 Üstün aklı Uranüs meydana getirir. Uranüs`ün getirdiği feyz eğer Şiron`un da nuruyla desteklenmişse, o kişi velâyet mertebelerinde yüksek derecelere gider. Bunlara ilâveten Plüton`un da uygun açıyla kişinin din evinde yer alması ise "müceddid"lik görevine imkan sağlar...

her hicri yüz yılın başında gelen "Müceddid"ler yani "yenileyici"ler vardır. Çünkü her yüz yılda bir, dünyanın şartları değişir.

Dünya`nın genel şartları değiştiği için, o günün şartlarına göre, Din`i tecdit etmek = değişen anlayışa ve toplumun gelişmelerine göre Dini yeniden yorumlama ve açıklama gerekir.

Dini tecdit ederken yapılan iş, Din`de yeni şartlar getirmek değil; Dini, o günün şartlarına, anlayışına göre anlatmaktır.işte bunu, 100 yılda bir gelen "Müceddid"ler yapar...

"Müceddid"ler "Rüesa" mertebesinde çok yüksek dereceli zevât`tır... "Müceddit"ler yenileme görevini yaparlar. Bu yaptıkları görevin gereğini icrâ kurulu tatbik eder. Bir yandan da "Kutb-ul irşâd" ile ortak çalışır.

"Müceddid"ler esas itibariyle "Kutb-ul irşad"la ortak çalışırlar.

"Müceddid"ler yenilemeyi yapar, o tecdit istikametinde "Kutb-ul irşâd"la diğer kutuplar feyzi yayarlar...

"Kutb-ul Aktâb", emrindeki diğer görevlilerle beraber dünyanın idarî, siyasî veya fizikî olaylarını yönlendirir.

"Kutb-ul irşâd",ilâhi feyzi yönlendirir.ilâhi feyzin yönlenişi de, "Müceddid"in, yenilediği konuya dönük olarak oluşur. Dolayısıyla, "Müceddid", "Kutb-ul irşâd"la parelel çalışır. "Müceddid"in olmadığı zamanlarda da "Kutb-ul irşad" görevlidir. O, devam eder... Ancak, tecdit babında, "Müceddid" geldikçe, "Müceddid"in istikametinde O`nunla paralel çalışır.

"Kutb-ul irşâd"lar, "Nübüvvet-i Tâ`rifiyye" kemâlâtıyla görev yaparlar... Tecdid görevini yaparlar, fakat yüzleri halka dönüktür. "Müceddid" de, "Nübüvvet`i tâ`rifiyye" kemâlâtından hissedâr olarak gaybından alır, halka verir.

"Müceddid", gaybından aldığı ilmi, "Kutb-ul irşâd"ın boyutsal olarak afâktan aldığı feyizle birleştirir, halka yayar. Çevresine yayışı kendindendir; dünya üzerine yayışı, "Kutb-ul irşâd"ın gücünden yararlanaraktır...

"Müceddid-i zaman" yüzyılda bir gelir. Dinin, o günün insanlarının anlayışına göre yenilenmesi görevini îfa eder. O da “DİVAN” ehlindendir. Son müceddid de "Mehdî" lâkabıyla bilinen Zât-ı kirâmdır. Aynı zamanda "İnsan-ı Kâmil"dir Mehdî!..

 hf

“MÜEZZİN” 

Dünya imamını duyduk belki de; ya gerçek “müezzin” kimdir dünyada?

 “İnsanların en kayıpta olanı salâtta secde ve rükûnun hakkını vermeyendir”

 şeklindeki Rasûlullah uyarısından söz eden “imam” etiketliye sordum:

-Secdenin hakkını vermek, kafatasını, alnını toprak üstünde uzunca tutmak mıdır?

Bilgisiz insanın, “insan” olduğunu fark etmesi için önce bilgiye ihtiyacı vardır.

“Kur’ân” bilgi kitabıdır!.

“Allah Rasûlü”, Allah’tan zâhir olan ilim ile, algıladığı vahiy ile “insan”ı uyaran; HAKİKATE TAM DÂVET EDENDİR!.

“Tanrı ve tanrılık kavramı yoktur sadece ALLAH” vardır vurgulamasıyla nâzil olan bu Bilgi Kitabı'nı; “tanrı” fikrinden “arınmamış” olanların algılaması ise asla mümkün değildir!.

Kur’ân, baştan sona, “Tanrı” ve tanrılık kavramı mevcut değildir temeline dayalı olarak, “insan”lara yol göstermeye çalışmaktadır.

Kur’ân NUR’dur!… Işıktır!… Karanlıkta kalmış beyinlere, ışık tutmaktadır gerçekleri görmeleri için!.

Kurân kıyâmete kadar, nasıl geçerli olabilir?

Bu çağdışı göktanrı anlayışımızla mı? Yoksa yukarıda anlatılan senaryoyu yazıyor denerek mi?

Yoksa işaret ettiği gizli sırlar deşifre edilerek; mecazlar, semboller çözümlenerek mi?

Sır ,

 “Biz size her şeyi misâllerle anlattık”

   uyarısında!

Eğer bu sırrın ipucunu değerlendirmezsek, bir çok saçma fikirlere saplanır; kendi anlayışımızdaki bu saçmalıklar yüzünden de, zaman üstü Bilgi Kitabı’ndan hiç yararlanmadan; özümüzdeki gerçeklere ve kuvvelere eremeden; hayâlimizde varsayıp içinde yaşadığımız uydurma bir dünya ile cehennemi boylarız!

Kitab’ı tebliğ eden Allah Rasulü…

“Salâta dâvet edildiğinizde….” Uyarısında bulunuyor!

Kitab’ı, günde en az beş defa “oku”maya dâvet ediliyoruz!.

Apdestsiz “salât”, niye olmaz?… nedir apdest; nasıl alınır?

Niçin, “FÂTİHA’sız “salât” olmaz”?

Acaba farkında mıyız?…

Müezzin…

Ezan…

İle çağrıda bulunuyor inananlara…

Neye dâvet ediliyoruz?

Müezzin vâkıf mı, neye dâvet ettiğine?

Dinleyen farkında mı neye dâvet olunduğuna? Niye dâvet edildiğine?

Nasıl abdest almak, yani neden ARINMAK gerekiyor, müezzinin dâvetine icabet için?

Allah Rasûlü, “DUA ve ZİKİR” kitabında naklettiğim üzere, her ezan arkasından şöyle başlayan bir duayı “oku”mamızı tavsiye ediyor:

“Bu TAM dâvetin Rabbi olan Allah’ım….”

Neden, TAM dâvet?… Neye, TAM dâvet?

Müezzin, neye dâvet ediyor?

Sakın, “namaza” demeyin, tüm ezan duymamışlar gibi!

Her “namaza” duran, müezzinin dâvetine icabet etmiş midir?

Farkında mısınız, müezzinin sizi, “müminin mi’râcı olan salâ”ya dâvet ettiğinin!.

Artık fark edin ki, ezanı seslendiren, “salât”la yaşanan “mi’râc”a dâvet ediyor günde beş ayrı zamanda!.

“Mi’âc” mı “salât”; salât” mı “mi’râc”?

“Mi’râc”a dâvet edene mi, “müezzin” deniyor yoksa?

 hf

“MÜFERRİDUN”

 Allah`ın yüce velileri içinde "müferridun" farkı vardır"!.

"Ferdiyet sahibi" olan bu Zâtlar, insanlık içinde fevkalâde değerli varlıklardır... Yani, Onlara rast gelmek dahi, muazzam bir lütfu ilâhî`dir...

Yeryüzünde bir insana ulaşacak en büyük nimet, "Müferridun"dan olan bir Zât`a rastlamaktır. Bir insan için ondan daha büyük bir nimet düşünülemez!...

Kişi, eğer böyle bir Zat`a rastlarsa, bile ki bu Zat direkt tasarruf sahibidir.

Müferridun`dan olan Zât, Gavs`ın tasarruf halkası dışındadır!.

Onlar, isterse eğer, her hangi birisini, Allah`ın kudret ve kuvvetiyle seçer alır. Hiç bir tarikat şeyhi O`na karşı koyup, müdahale edemez!.. O, istediğini seçer, alır!.

 "Allah, dilediğini kendine seçer" (42-13)

 Ayeti, Müferridun`dan da tecelli eder!. Ve o, dilediğini kendine seçer... Seçen O`dur!.

O adam, şu hâldedir, bu haldedir... Çamura batmıştır, şöyle olmuştur, böyle olmuştur, şuna bağlıdır... Bu hiç önemli değildir!... Mühim olan, O`nun dilemesi ve onu seçmesidir... İcabında en berbat batakhanenin göbeğinde bile olabilir o kişi. Bir anda döner!..

"Nazar-ı ilâhîye`ye mâruz kaldı" derler, bu duruma... Nazar-ı ilâhî tecellî eder, "Müferridun" denen Zât`tan! O, her şeyi değiştirir!...

Evet biz, bunların hep hikâyesini yazıp okuyoruz; konuşup, dinliyoruz!... Hakikatı nasıl olur?.. Onu da ehli bilir...

Aman haddimizi bilip, "edep" üzere olalım!..

Bilmeden bir "ehli"nin yanında cahilliğimizi ortaya saçıp, kendimizi küçültmeyelim!.

Elindeki çemberi otomobil diye şöföre anlatmaya çalışan çocuk durumuna düşmeyelim!. Sonra gün olur, çok utanırız!.

İşte bunun için "edep" çok önemlidir..

Dünyada, Allah'ın bazı tecellîlerine mazhar olan öyle kullar vardır ki, onların hallerine, kendilerinde izhâr olan ilahî sıfatlara hiç kimsenin vukûfu mümkün olmaz.

Bir diğer deyiş ile bu zevât, "vârisi Rasûlullah" olarak öyle bir sırra ve bu sırrın neticesi olarak öyle özelliklere sahib olmuşlardır ki, bunları dışarıdan bir kimsenin anlaması imkân dışıdır.

Bu hususa Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm şöyle işaret etmektedir:

 "Benim öyle bir zamanım olur ki ne bir nebiyyi mürsel, ne de meleki mukarreb o hâlime vakıf olamaz!.."

 İşte yukarıda bahsedilen kişiler, Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhisselâm’ın yaşadığı bu halden miras almış "FERDİYET" sahibi kişilerdir ki, bunların durumuna da şöyle işaret edilmiştir ashaba hitaben:

 "- Müferridûn sizi geçti!.."

 "Ferdiyet" sahibi denilen zevâtın sayısı devre göre on - oniki civarında olup, Gavs'ın tasarruf dairesi dışındadırlar.

Zât tecellîsine mazhar kişilerdir. İdarî bölümde, sadece "Dİvân" toplantılarına katılan zevâttır. "Dİvân" ehli dışında kimse onları tanımaz. "Divân ehli"nin bir kısmı dahi onların hallerine muttali olamaz. Onlar Allâh'u Teâlânın yeryüzündeki en değerli kullarıdır.

Bunlar, sadece Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’a karşı sorumlu olan zevâttır.

Bilmeden, farkında olmadan, bunlardan birine rastlamak dahi insanın hayatı boyunca rastlayacağı en büyük nimettir. Onları üzen Allâh'ı üzmüş, onların gönlünü hoş eden Allâh'ı hoş etmiş olur.

Gavs-ı zamanda olduğu gibi, bunlarda da zâtıyla tecellî eden Cenâb-ı Hakk, burada bir farkla, idarî tasarruf izhâr etmez. Ancak irfan, aynı irfandır!..

Bu zevâtın durumuna ne geçmişteki herhangi bir nebî, ne de herhangi bir melek vâkıf olamaz. Çünki öylesine örtülüdürler ki, bu örtüleri bile bilmek çok büyük bir iştir.

Gerçekte, bu "müferridûn" denilen zevât, sûret âlemi dolayısıyla, bu âleme izâfeten bu ismi alırlar. Oysa onlar, Hakk'ın zâtî sıfatları ile bu âlemdeki zuhûr mahallerinden başka bir şey değillerdir. Bundan daha ötesini söylemek de vardır, ama dar havsala kâselerini çatlatmamak için ötesine gitmeyelim.

Bu zevât, içinde yaşadığımız şu dünyada kimse tarafından tanınmadığı gibi, öbür âlemde de gene tanınmayacaktır kimse tarafından!..

Ne cennet denilen ortamın halkının lideri olan Rıdvan isimli Melek tarafından bilinir; ne de elbette onun altındakiler tarafından!.. Hele hele, cehennem ehli tarafından bilinmeleri tamamiyle imkânsızdır. Elbette, Cehennem halkının lideri Mâlik isimli varlık tarafından dahi bilinmeleri muhâldir.

 hf

MÜKELLEFİYET

 Mükellefiyet nedir?

Teklif olunan şeyi, yerine getirme mecburiyetidir.

Yani, sana bir şey teklif edilecek ve sen o şeyi yerine getirmek zorunluğunda olacaksın.İşte, senin bu hâline mükellefiyet denir.

Şimdi varlığının bu esmâ terkibinden başka bir şey olmadığını idrak ettiğin anda, Rabbı müşahede ediyorsun!.. Bu Rabdır!

Peki, "Rab" nasıl mükellef olur? Rab bir şeyi yerine getirmekle nasıl mükellef olur?..

O takdirde, kendi varlığının ve aslının "Hak" olduğunu anladığın için mükellefiyet hali kalkıyor üzerinden (!) Hak mükellef olur mu?.. Olmaz (!) diyorsun, kalkıyor!..

Fakat gerçekte kalkar mı, kalkmaz mı?

İşin önemli yanı burası! Eğer, bunu anlamakla kalkacak bir nesne olsa; bunu anladığın zaman, bütün mükellefiyet kalkar, denir; din bu noktaya kadar olup, bundan sonra geçerli olmaması lâzım gelirdi!..

Halbuki geçerli!..

Geçerliyse, nasıl ve neden geçerli?İşte bu noktaya geldik. Senin belli bir esmâ terkibi olarak, belli fiilleri ortaya koyuşunun neticesinde, beşeriyet yönünden, belli huy, tabiat, karakter diye adlandırdığımız yönlerin var.

Rabbının hükmü olan bu esmâ terkibi olarak yaşadığın sürece, sen zaten Rabbının zikrindesin ve hâkiki mânâda ibâdetini yapmadasın; varoluşunun hakkı yerine gelmede! Ama bir ince nokta var!

Zâhir yönünden sen, bu terkib olarak yaşadığın sürece, bu terkibin ortaya koyduğu fiil; zâhir yönünden konuşuyorum; belli bir enerjinin "ruhâniyet" dediğimiz radyasyonun, ruhta oluşmasını sağlayamıyor!.. Sadece, normal hayvanın yaşadığı gibi yiyiyor, içiyor, görüyor, biliyor fakat ekstra bir enerji üretimine geçerek bu radyasyonla ruhâniyetini kuvvetlendiremiyorsun!.

Bu ruhâniyetin kuvvetlenememesi dolayısıyla da öldükten sonra cehennemden kendini kolaylıkla kurtarıp, sırattan kolayca geçip, cennete varılamıyor!..işin zâhir yönünden sebebi bu.

Bâtın yönünden sebebi: Senin varlığının Hak olmasına ve sen rabbının kulu olmana rağmen, Rabbının kayıtlarından Rabbani kayıtlardan kendini kurtarıp, Allah'ı tanıyamıyorsun ve Allah'tan mahrum kalıyorsun!

Allah ismi, 99 ismin, 99 isim diye tarif edilen isimlerin ve daha nice sayısız isimlerin mânâlarının karşılığıdır. Halbuki sen, bu terkib olarak kaldığın sürece, her ne kadar bu isimler senden çıkıyorsa da, kendi tabiî haliyle senden çıkıyor!.. Terkib oluş şekliyle senden çıkıyor!.. Tabiî haliyle, senden çıktığı için de, senin "senliğini" oluşturuyor ve "senliğinde" tahakküm ediyor!.. Hüküm altındasın!

Burada bu isimler bunu meydana getirdiği gibi, tabiî olarak daha sonra da yani biyolojik bedenin terkinden sonraki hayatta da, gene aynı tabiî akış içinde gidecek ve bu tabiî akışları meydana getirecek!.. Bu da cehennemin mânevî azâb yönü!

Bunun dışında, Allah'ı tanımaktan mahrum kalmak en büyük azâb!.. Niye?.. Çünkü sen kayıtlı, sınırlı, ölçülü, tahditli bir biçimde yaşama durumundasın!..

Kendi Hakikatının genişliğinden mahrumsun! Rabbının hükmünden çıkamıyorsun!..

Rabbının hükmünden çıkamaman, Allah’ı tanımaman demektir!...

 hf

MÜLHİME  NEFS

 NEFS, bu noktadan çıkışla ve aldığı ilhamlarla, çok değişik tesbitlere erer ki; ilhamlar alan anlamına "mülhime nefs" diye isimlenir... Bu kişiye de "Ârif" denilir..

Kendini beden kabul eden insan tamamiyle bedene ait tatmin ve zevkler doğrultusunda yaşar ki, bilinç bu düzeydeki düşünceleri itibariyle "emmare nefs" adını alır...

Bilinç, kendinin beden olmayıp, bedenden sonra da yaşamı devam edecek madde ötesi bir varlık olduğunu farkettiği zaman; gerek kendi özünü, hakikatını tanıma yolundan alıkoyan davranışları, günahları, gerekse de düşünceleri dolayısıyla pişmanlıklar içine girer; yani arapçasıyla kendisine "levm" eder... Bu yüzden de "levvame nefs" adını alır... Bu anlayış içinde olan kişiye, abid, zahid, derviş gibi isimler verilir...

Bu pişmanlığın sonucunda kendi hakikatını araştıran bilinç, yaptığı çalışmalar ve aldığı ilhamlarla da farkeder ki, evrende varolan her şeyin aslı ve hakikatı "TEK"tir!.. Her şeyi vareden varlık her şeyiyle "TEK"tir ve "O"ndan gayrı da mevcut değildir!.

Öyle ise yine farkeder ki, "ben" dediği zaman işaret ettiği varlık eskiden beri zannedegeldiği kendisi değil, herşeyin hakikatı olan "O"dur!...

NEFS, bu noktadan çıkışla ve aldığı ilhamlarla, çok değişik tesbitlere erer ki; ilhamlar alan anlamına "mülhime nefs" diye isimlenir... Bu kişiye de "ârif" denilir..

Madde dünyasında, fiiller boyutunda, yapılması gereken çalışmaları yaptıktan sonra bir kişi, kendisinde meydana gelen uyanıklık ile konunun derinliklerini araştırma gereğini duyar.

Varlığın aslını, özünü, hakikatı, kendisinin ve gördüklerinin neden, nasıl ve hangi gaye ile meydana geldiğini araştırarak yukarıda bahsedildiği üzere tarikat çalışmalarına başlar. Ve böylece melekût âleminin inceliklerine sırlarına nüfuz eder.

Melekût âlemine nüfuz eden kişi burada müşahede etmeye başlar ki, pek çok varlıktan oluşan bu âlemde faili hakiki TEK'tir!.. Her bir varlık, gerçekte O TEK varlığın isteğine uygun bir şekilde, O'nun irade ve kudretiyle kaim ve görev yapmaktadır. Gerçekte o varlıkların asla bağımsız birer vücudları yoktur!..

İşte bu seyre târikat seyri denilir ve nihayeti Ceberût âlemine varır. Müşahedesinde çokluk kavramı kaybolur, çokluk görüntüsünün ardındaki TEK'in irfanı başlar!.. Kişi bu durumda Nefs mertebeleri diye anlatılan sıralamada 3. basamakta yer alan "Mülhime nefs" seviyesindedir!..

Ancak burada çok önemli bir nokta var ki, eğer burayı anlamadan geçersek, daha ilerideki merhalelerde çok büyük yanılmalar oluşur.

"Mülhime Bahsi" ve "Bilincin arınışı" isimli söyleşi kasetlerimiz de ve "TEK'İN SEYRİ" ismli kitabımızda çok geniş bir şekilde izah ettiğimiz gibi, bu geçiş basamağı son derece önemli bir yükseliş bölümüdür.

Eğer "Mülhime nefs" mertebesi iyi tanınmazsa, kişi yanlış değerlendirmesi yüzünden "küfr"e veya "gizli şirke" çok rahatlıkla düşebilir!..

Kişi kendisini görürken, vehmî benliği ortadan kalkmamışken, Hak'kın dışında varlıklar görme hali devam ederken ben Hak'kım" demesi "küfr"ü yani hakikatı inkârı, gerçeği örtme halini meydana getirdiği gibi; Tek'lik yanısıra, çokluk isbatı dolayısıyla gizli şirke düşme halini dahi yaşayabilir.

Kişi belli çalışmalar yapar, bu belli çalışmalarının sonunda belli hakikatları idrak etme durumuna geçer; belli ilhamlar alırsa. Bu aldığı ilhamlar neticesinde, kendisinin müstakil bir varlık olmayıp, kendi varlığı ile kaim bir varlık olmayıp; Allah’ın varlığı ile kendi varlığının kaim olduğunu; kendi benliğinin, ilâhi isimlerin bileşimi olarak meydana geldiğini; kendi varlığının netice olarak "Hakk"ın varlığına dayandığını, "Hakk"ın varlığı olduğunu; "ben" diye bir şeyin olmadığını idrak ederse, o zaman bu nefs, "mülhime nefstir" deniyor.

"Mülhime", ilham alan anlamınadır. Yani bu düzeye gelen kişi kendisinin üstünde olan çeşitli mertebelerden gelen ilhamları almağa başlar; arınması, nefsini tezkiye etmesi nisbetinde. Bu sebeple de ilhamın geldiği mertebenin özelliğine göre haller yaşamaya başlar!..

Kâh, mutmainneden ilhâm alır, kâh râzıyeden, kâh mardiyye'den!.. ve bu ilhâmlar onda yaşandığı süreç içinde, o kendini sanki o mertebeleri yaşıyormuş, o mertebelerin ehliymiş gibi hisseder. Oysa gerçekte "mülhime" nefs durumunun tabiî neticelerini yaşamaktadır!..

Buranın en büyük özelliği, kişinin kendisini, zaman zaman bir vücud sahibi birim olarak görmesine rağmen, zaman zaman da varlığın TEK'liğini algılama ve hissetme yönünden "ÖZÜNDEKİ" Hak'kı müşahede etmesi; ve bu yüzden de "Ben Hak'kım" diyebilmesidir.

Şayed tahkik neticesinde kendisinden bu ifade çıkıyorsa, elbette ki bu halinden dolayı suçlanamaz. Mâzurdur!..

Ancak buralardan geçmiş, bu mertebenin inceliklerini iyi bilen bir aydınlatıcısı var ise ve kendisi de o kişiye gerçekten inanıp teslim olmuş ise, burada meydana gelecek yanılgılardan ve ayak kaymalarından dolayı kolayca kurtularak bir yukarı mertebeye terakki edebilir.

Tevhid-i ef'âl, tevhid-i esmâ, tevhid-i sıfat ve tevhid-i zât ve bunların neticesi olarak fenâ-i ef'âl, fenâ-i esmâ, fenâ-i sıfat ve fenâ-i zât bu makamda yerini bulur ve neticede Fenâfillah başlar!..

"Mülhime nefs" yani nefs mertebelerinin üçüncü basamağı olan ilhama dayalı olan "İMAN" sonucu oluşan idrak ise kişiyi varlığın "hakikatına dair mârifete" götürür... Ki bu yüzden de bu kişiye "ÂRİF" ismi verilir!...

Cinlerin, "ârif"leri kandırmaları ise, "varlıklarının "Hak" olması sebebiyle hiç bir ibadet ve taate ihtiyaçları olmayacağı, ne yaparlarsa yapsınlar cehennemin onları yakmayacağı" yolundaki telkinlere dayanır!.. Ancak burada farkedilemeyen son derece önemli bir husus vardır:

Her boyutun kuralı kendine hastır; bir boyutun kuralı diğer bir boyutta geçmez!...

Yani, zât boyutunun, veya esmâ boyutunun gerçeği, ef’al boyutunun kurallarını ortadan kaldırmaz, veya geçersiz kılmaz!..

Bu sebepledir ki... Yeterli çalışmayı yaparak gerekli enerjiyi ya da nuru toplamayan kişi, hakikatı itibariyle "HAK"da olsa, cehennem ortamına gittiği zaman yanar!... Tıpkı bugün, hakikatı "HAK" olan kağıdın, hakikatı "HAK" olan ateşte yanması gibi!...

Tasavvufta, tarikatta öğretilen bilgiler; hakikatte öğretilen bilgiler; mârifete dair bilgiler; bunların hepsi de doğrudur!... Ama bunların hepsi de, bilinç boyutunda, şuur boyutunda geçerlidir!.

"Ârif"in şayet bu basamaklardan geçmiş bir yetiştiricisi yoksa, buradayken rahatlıkla "mülhime mârifetine sahip cinin" yoldan çıkartıcı telkinlerine kapılarak, "Mülhime nefs" mertebesine gelmişken yeniden "emmare nefs" düzeyine düşer!..

Taklidi iman yani "levvame nefs" düzeyinde olanları cinler "mülhime"nin "mârifetinden" mahrum bıraktırmak için "B" sırrından perdelerler... Bunun için de her türlü saptırıcı fikri ilham ederler...

İnsanın kendindeki üstün özellikleri keşfetmesi; ancak "ALLAH" varlığıyla mevcut olduğunu" anlamasından ve özündeki "ALLAH"ı keşfetmesinden geçer!...

ŞEYTAN denen cinler ise,insanı özündeki "ALLAH"ı keşfetmekten perdelerler; ve insanın kendini madde bedenden ibaret bir varlık olarak, bir hayvan türü olarak kabullendirmeye çalışırlar...

"ŞEYTAN" lâkabıyla bilinen cin neslinin insana verdiği en büyük zarar, onu ÖZÜNDEKİ "ALLAH"ı keşfetmekten alakoymak; ve bu yolda ona ulaşan bilgilere karşı perdelemektir!

Şunu kesinlikle bilelim ki, fiiler sahasında, davranışların ve yapıların kuralları, kanunları geçerlidir.

Nasıl ki yeterli gıda almadığın zaman, vücudun enerjisiz kalırsa; aynı şekilde, namaz zikir, oruç gibi çalışmalar yapılmadığı zaman da ruh yani dalga(wave) beden enerjisiz kalır!... Bu bedenin kanunudur!...

Beden kanunu, deyince yalnızca şu andaki madde biyolojik bedeni algılamayın...ister madde, ister maddeötesi dalga(wave)-ruh beden!.

Yani senin, her halukarda bir madde beden yapın var!..ister bu dünyada ister bunun ötesinde...

Bugün için beş duyuna GÖRE, sadece bu bedenine "madde" diyoruz ama; yarın o dalga(wave) ortama geçince, "o dalga(wave) bedenine de madde beden" diyeceksin!...

Zira o ortamın şartlarına ve algılama organlarına göre, o beden de yine "bir tür madde" bedendir.

Dolayısıyle, senin madde bedenin sonsuza kadar ortadan kalkmaz!.

Bu yüzdendir ki, madde bedenle yapman gereken çalışmaları, şu andan, ölüm gerçekleşene kadar, yapmak zorundasın!.

Ne zaman beyin ortadan kalkar bu ölüm denen olayla birlikte, ondan sonra zaten bu çalışmalar da biter; böylece ruha yeni enerji ve ilim yükleme olayıda sona erer.. Ruh artık, o güne kadar yüklenmişiyle başbaşa kalır.

Burada çok önemli bir nokta var... Dikkat edin!..

Eğer hakikat bilincini taşıyan madde bedenin, o bilinci taşıyacak dalga(wave) bedeni, yani ruh gücünü dünyadayken elde edememişse; vay haline!.

Zira ruh bedenin, bu enerjiden yoksun kaldığı için, güçsüz bir hal ile son derece güçlü bambaşka varlıkların ortamına gidecektir!.

Yani, şu anda sen hakikat bilincini ruhuna yükledin ama maddi çalışmalar yapmadın, namaz, oruç, zikir, hac gibi... Dolayısıyla da bunların sağlayacağı enerjiden de mahrum kaldın!...

O ortamdaki şartlar içinde, mevcut olan yüklenmiş tüm bilgiler, kendini tüketip gidecektir; çünkü o ilmi değerlendirecek yeterli enerjin yok!... Hakikate dair bildiğin bilgilerin hepsi de, güneşin altındaki buzdan heykelin yavaş yavaş eriyip buhar olması gibi eriyip buhar olacaktır... Sana öbür tarafta bir yararı olmayacaktır.

CİNLERİN de sahip oldukları "mülhime irfanı"; aynen "mülhime"den "emmare"ye dönmüş kişilerin hakikate dair irfanının bir süre sonra kayboluşu gibi, cehennem ortamında yok olup gidecektir...

İşte bunun basit misâli...

Şu anda hakikate dair bilgilere sahipsin, ama giriyorsun öyle bir toplumun içine ki, kavga gürültü, üstünde yoğun baskılar; ve o fiiller devamlı sürüp gidiyor... Derken yavaş yavaş sendeki o hakikat bilinci, azalıp hafifliyor; ve nihayet o ortama kendini kaptırıp; oranın bir bireyi gibi davranışlar ortaya koymaya başlıyorsun!.

İşte aynı şekilde, öbür dünyada, yani ikinci bedenle yaşamda, eğer bu hakikat bilincini taşıyabilecek düzeyde bir enerji potansiyeline sahip değilse ruh bedenin; içine gideceği ortamda ister istemez karşılaşacağı şartlar altında, o hakikat bilgisi yavaş yavaş kaybolup silinecek; neticede, azap verecek olan bir ortamın yaşamı seni kuşatacaktır.

İşin bu yanlarına, yani mârifetullaha dayanan bu sırlarına vakıf olmayan gerek tarikat ve gerekse hakikat ehli olduklarını kabullenen kişiler; o hissettikleri halin veya saptırıcı fikirler ilham eden cinnin etkisi altında, yapılması zorunlu çalışmaları ihmal ederler.

İşte bu ihmal, onların öbür tarafta pek çok şeyleri yitirmelerine; ve bildiklerinin gereğini yaşayamamalarına yol açar, ruhlarındaki güç yetersizliği dolayısıyla!.işte işin bütün püf noktası buradadır.

İşte ister Hz. Rasûlullah olsun; ister Muhyiddin A`rabi olsun, ister Abdulkadir Geylâni olsun; üst düzey mârifete ermiş kim olursa olsun, çalışmalarına devam etmelerinin kökeninde bu sır yatar.

Hakikati bilmenin getirdiği sarhoşluk ya da cinlerin bilincine yolladığı saptırıcı fikirler, mesajlar eğer seni bir takım çalışmaları yapmaktan alakoyuyorsa, bu hakikat bilgisi senin için yaralı değil zararlı oluyordur!.

Peki "HAKİKAT" ilmini terkedelim mi?

Kesinlikle hayır!..

O ilmi değerlendirmezsek pek çok şeyden mahrum kalırız!. O ilme sakın uzak kalmayalım!.

Evet dostum, "HAKİKAT" ilmini mutlaka değerlendir!... O ilmin halini şuur boyutunda muhafaza et; ama beden boyutunda da, nasıl yemenin, içmenin, giyinmenin, soğuğa-sıcağa tedbir almanın hakkını veriyorsan; aynı şekilde bedenen yapılması gereken "ibadetlerin" de hakkını vermek zorundasın!...

Kim ki bu dediklerimin aksini söylerse, o hâl lisanı ile "henüz benim mârifet konusunda ilmim yoktur" diyerek kendini târif etmektedir...

 "mülhime nefs" mertebesi "TEK"liği biliş mertebesi; yani "ilm-el yakîn" halidir; ki, orada birimsel "BEN"liğe, yani "tekebbür"e, yani büyüklenmeğe asla yer yoktur!...

Çünkü "TEK"lik anlayışında birimsel mânâda "ben"liğe yer yoktur... Bu anlayış bir alt basamak olan "levvame" mertebesinde olabilir...

"Mülhime nefs" ilhamlarının idrakında tüm varlık "TEK"tir, ve dolayısıyla secde edilen varlık da "TEK"tir!...

 hf

"MÜLHİME" GİRDABI !.

 "Mülhime nefs" bilincinde karşılaşılan bu vartalar son derece önemli olduğu için sık sık bu konu üzerinde duruyorum...

Sayısız insan, Teklik temasının getirdiği anlayış içinde, tabiatla mücadele dediğimiz olayı terketmek yüzünden, beden kabulüne dayanan fiiller içinde boğulmuştur...

Teklik anlayışı, kesin kez, yaşam boyunca tabiatla mücadele ile birlikte sürdürülecek bir olaydır!.

Bu yüzdendir ki Rasûlullah eriştiği dereceye rağmen yoğun ibadete vermiş kendini!... Tabiatla mücadele yolunda yoğun çalışmalar yapmış...

Şimdi, bilgi veya ilham yollu gelen düşünceler vehimle karışınca iltibasa -ikileme- düşersin; senin içinde vesvese uyanır, dersin ki :

"Benim varlığım Hakkın varlığıdır!. Hakkın varlığı dışında da bir varlık yoktur!. Öyleyse, tabiat diye bir şey de yoktur... Dolayısıyla, "tabiatla mücadele" de bu idraktan sonra sözkonusu olmaz!

Ben zaten tabiatla mücadele etmeye kalktığım zaman; Teklik görüşünün içinde olmama rağmen tabiatla mücadeleye kalktığım takdirde kendimi bu beden kabul etmiş olurum!. Ben, kendimi bu beden kabul edip, onu kontrol altına almak için tabiatla mücadeleye girdiğim takdirde şirke düşmüş olurum..."!!!...

Bu anlattığım olay çok hassas bir olaydır!. Ve "mutmainne nefs" bilincine yaklaşmış, evliyalık derecesine yaklaşmış, "veli" olacak kabiliyette bir çok insan, buradan geri dönmüş; "mülhime irfanı"yla dönmüş olduğu "emmare" batağında boğulmuştur!.

Sırf, açıklamaya çalıştığım bu ikilem yüzünden!.

Evet, burada birçok doğru var; doğrulardan geliniyor buraya...

"Mademki benim varlığım Hakkın varlığıdır, ve varlık da Tek`tir. Benim varlığım da Hakkın varlığıdır. Öyleyse ben bu beden değilim, eğer ben kendimi bu beden kabul edersem bu bedenle bir mücadeleye girmek, bu bedenin tabii arzularını sınırlamak için ben bu mücadeleye girersem, kendimi bu beden kabul etmiş olurum.

Ben bu beden olmadığıma göre, bu bedenin davranışları da beni hiç ilgilendirmez.ister yesin içsin, isterse seks yapsın, ne yaparsa yapsın beni hiç ilgilendirmez"

Ne var ki, bu defa da bu bedenin istek ve arzularına yenik düşmek sûretiyle neticede o Teklik yaşamından uzaklaşmış olursun!.

Teklik konusunu en güzel şekilde açan, yayan Muhyiddin-i Arabi de dahil bu konunun bütün uzman kişileri, tabiatla mücadeleyi bütün yaşamları boyunca devam ettirmişlerdir...

Çünkü, bu mücadelenin olmadığı anda, bilinç, farkında olmadan kendini beden kabul etmek ve sadece onun isteklerine cevap vererek gerçek mertebesinden düşmek durumuyla karşılaşır.. Bilinç, beyinden geliyor, dikkat edin!.. Burayı hiç unutmayın!..

Mevcut olan bilinciniz, beynin eseri, beyin faâliyetinin eseridir. Beyin ne ile meşgul olursa bilinç o şekilde oluşur ve gelişir.

Bu yüzdendir ki sen, Tekliği anlamâna rağmen ne zaman ki bedenin istek ve arzuları, içgüdüleri, dürtüleri istikametinde davranışlara girdin; o andan sonra da o beden istikametinde, bedenin çalışmalarıyla yaşam tarzı istikametinde bir kişilik bir düşünce, bir bilinç oluşacaktır sende; böylece de Vahdet bilincinden mahrum bir hâle geleceksin.

İşte bu nokta, bu yolda ilerlemiş sayısızca kişiyi yolundan alakoymuş, tam bulma, erme noktasına gelmişken her şeyini yitirme durumuna düşürmüştür.

Öyleyse bizim, özellikle bilincimizi, şartlanmaların getirdiği değer yargılarından korurken; saf bilincimizin sınırsız mânalarını değerlendirme idrakına yükselirken, en önemli olarak üzerinde duracağımız husus, bedenin tabiatına, biokimyasal özelliklerine elden geldiğince tâbi olmamak hususudur..

Bu, öyle bir mücadele, öyle bir savaştır ki bütün yaşamın boyunca devam edecektir.

İşte, Rasûlullah  Aleyhisselâm’ın yanındakilere,

 "Biz küçük cihaddan, büyük cihada dönüyoruz"

 Cümlesi, bu mânâya işaret eder..

Burada da farkedilmesi gerekli olan nokta şudur.. Rasûlullah Aleyhisselâm’ın yukarıdaki açıklamasında kullanılan kelime "cihad"dır.. Bunu bildiğimiz "harb-savaş" diye anlamak yanlıştır. Buradaki anlamı "mücahededir".. Yani, kazanmaya azmederek o konuda mücadele vermek, cihaddır.. Bunu yapan kişiye de mücahid denilir. Harb-savaş anlamı ise arapçada "kıtal" kelimesiyle ifade edilir.

Nefs mücahedesi denen şey, Nefsi, şartlanmalardan arındırma ve tabiata tabi kılmama mücadelesidir!.

Bildiğim bir çok kişi, Teklik esaslarını öğrendikten sonra, kendilerini o Teklik şuuru içinde salıvermişlerdir..

Yani, kendilerine Mehdî`leri geldikten sonra Deccal`larına tâbi olmuşlar; bedenin istek ve arzuları doğrultusunda yaşayıp, Teklik dünyasında yaşadıklarını vehmetmişlerdir!.

Aynen bir salyangozun, uyanıkken ta direğin tepesine çıktıktan sonra gece uyuduğunda kayarak direğin en altına inip, kendini hâlâ çıktığı o en yüksek noktada zannederek yaşaması gibi bir olaydır.

Eğer bu gerçekleri farkedebiliyorsak, çevremizdeki kişilerin bizi dünyada bırakıp gideceğimiz şeylere dönük şartlandırmalarına kapılmayarak; onların, bedensel dürtülere, bedenin tabiatına dönük bizi yönlendirmelerine aldanmayarak, ölüm ötesi yaşama dönük veya Öz Bilincimize ermeye yönelik zihinsel veya bedensel çalışmalar içinde olmaya mecburuz.

Aksi takdirde, yitirilecek bu ömürden sonra elimize geçecek ikinci bir yaşam şansı mevcut değildir...

 "Dünyada a`mâ olarak ölen, Âhirette ebedî olarak a`mâdır"

 Hükmü, asla ve asla hatırımızdan çıkmamalıdır...

Şu anda tek bir şansımız var... O da sağlıklı olarak dünyada bulunduğumuz bu günleri çok iyi değerlendirebilmektir!.

Eğer biz bu günleri ilim istikametinde değerlendiremiyorsak; bilincimizi ilmin icaplarına göre arındıramıyorsak, geliştiremiyorsak; şartlanmalara tâbi olarak yaşıyorsak; ömrümüzü tabiatımız, yani bedensel dürtülerimiz istikametinde harcıyorsak, bunun getireceği manevî azap hiç bir maddi azapla kıyaslanamayacak kadar büyük olacaktır!.

Çünkü siz, saflaşmış bilincinizin sahip olacağıilahi özelliklerden mahrum kalacaksınız, bu yaptığınız hatanın neticesinde!.

Allah, bütün esmâsı, yani isimlerinin mânâlarıyla sizin varlığınızda, beyninizde, bilincinizde mevcut olduğu halde; siz, şartlanmalara ve bedeninizin tabiatına bağımlı ve onların yönettiği bir biçimde yaşadığınız için, bu özellikleri ortaya çıkarmaktan mahrum olarak bu dünyadan çekip gideceksiniz.

Yarın yanınızda ne anneniz ne babanız ne karınız veya kocanız ne de çocuğunuz olacak. Tek başınıza gideceğiniz önünüzdeki bu alemde kendi gerçek değerlerinizi ortaya çıkaramadıysanız çok büyük bir azap sizi bekliyor demektir.

Ben şu yaşa kadar yaşayayım, ondan sonra yapayım, demek en büyük aldanıştır!. Zira bir trafik kazasında, rahmetli Ayhan 44 yaşında gitti berzah âlemine. Yanında eşi vardı, 38 yaşında ona eşlik etti... Yanında oğlu vardı, 16 yaşında ölümü tattı!.

Erdinç genç yaşında matkapla duvarı delerken, duvardaki elektrik kablosuna isabet ederek bir anda elektrik çarpmasıyla geçti gitti aramızdan!.işte bunlar gibi hergün gazetelerde, televizyon kanallarında sayısız kazaları görüyorsunuz..

Bunlardan biri bizim başımıza geldiği anda, bütün bunları bilerek üstelik, acaba ne yapacağız. Kim bizi kurtarabilecek?. Hiç kimse!.

Bilin ki her birimiz kafamızın içinde bir saatli bomba taşıyoruz; ve saat kaça kurulu olduğunu da bilmiyoruz!.. Ancak kesin gerçek şu ki, muhtemelen hiç ummadığımız bir anda bu saatli bomba patlıyacak; dünyadaki yaşamımız son bulacak!.

Kimin hangi yaşta, hangi zamanda ve şartlar içindeyken bu dünyadan ayrılacağı bilinmiyor, meçhul.

Peki hazır mıyız bu yeni yaşam boyutuna ve şartlarına?. Elinizi vicdanınıza koyunuz ve kimsenin duymayacağı bir şekilde kendinize gerçeği itiraf ediniz... Hazır mısınız ölümötesi yaşama?...

Kesinlikle bilin ki, oraya geçtikten sonra artık hiç bir şey yapamıyacaksınız!.

Çünkü Kur`ân ‘da bir çok defa tekrar edilen şu ayetler çok açık:

Ölümü tattığın anda, veya Mahşer yerinde, veya Sırat köprüsünde, veya Cehennemde; yani her bir safhada yaşanılan gerçekleri gören kişilerin şu sözleri söyledikleri bize naklediliyor:

 "Keşke dünyaya geri dönsek de, yapamadıklarımızı yapsak; derler... Fakat, bu kesinlikle mümkün değildir"!. (23-100)

 Ölümü tattığımız andan itibaren, yani şu bedenin kullanım dışı kalması anından başlayarak büyük bir pişmanlık söz konusu olacak, eğer gereken hazırlığı yapmamış isek!... Çünkü geriye dönüş imkansız!.

Öyle ise kendimizi böyle bir riske atmak ne dereceye kadar akıllı iş olur?.

Zekî insan, gününü en güzel şekilde değerlendirmek için yaşar!. Ne var ki günlük zevkler bir sonraki günde hayâl olur!.

Öte yandan yaşadığımız günler ebedi olan geleceğe dönük bir biçimde değerlendirildiği takdirde, bu çalışmalar başımıza gelecek olan azaptan bizi sonsuz dek korur.

 hf

KIYÂMET ALÂMETLERİNİN BÂTINDA ZUHÛRU

  Açıklama için “Kıyâmet” bölümüne bakınız. 

hf

BİLİNCİN ARINMASI

 Burada en önemli şey şudur...

Bu vadiye giren insanların binde biri dahi "Mülhime nefs" bilincinde oluşan vartalardan kendini kurtaramaz... Eğer bu işi iyi bilen birisi yanında yoksa, akıl danışacağı, ehil bir zât tanımıyorsa, binde dokuzyüz doksandokuzu burada boğulur, gider... Bunun sebebi nedir?...

Bunu izah etmeğe çalışalım :

Şimdi sen, gerek tefekkür yollu, gerekse sezgi yollu, ilham yollu bir gerçeği algıladın... Farkettin ki, “ben bu beden değilim. Bu beden çürüyüp yok olup gidecek!. Ben bugün bu bedenle varım, ama bu beden değilim!. Öyle ise yarın da bu bedenin oluşturduğu ruh bedenle varım; ama gene ben, o ruh beden de değilim. Peki bu takdirde ben neyim?...” dedin ve bilincinle boyutsal yoldan varlığın özüne inmeye başladın. Varlığın, mevcudâtın özüne doğru bir yolculuğa çıktın.

Madde dünyasından başladın, atom altı boyuta indin. Kuant boyutuna ve nihayet kozmik enerji, Kozmik bilinç boyutuna erdin ve sonunda farkettin ki...

Tümüyle Evren, gerçekte Tek bir varlık, Tek bir bilinçtir!.

Ve gene, bu anda anlayıp fark ettin ki, bilincinin aslı, gerçekte, evreni meydana getiren O "Kozmik Evrensel Bilinç"...

İşte bunu anladığın anda tasavvuftaki tâbiri ile:

"Benim varlığımda, Hak'tan başka bir şey yoktur!."... Dedin.

"Ben kelimesi ile işaret edilen varlık gerçekte Hak`tır!"... Dedin.

Dediğin anda da hakikata giden yoldaki en korkunç batağa adımını attın!.

Çünkü, sen o anda bilgi yetersizliğinden dolayı elinde olmadan, "mademki benim varlığım Hakkın varlığıdır, madem ki bu varlık Tek`tir; bu durumda Hak, hiç bir şeyle kayıt altına girmez!. Hak dilediğini yapar!. Hak, mes`ûl değildir!" gibi düşüncelere saplandın!

Sonra da tamamen bedenin istediği bir biçimde yemeye, içmeye, uyumaya, sekse ve dünyalık işlere doğru hızla kaydın!.. Artık bundan sonra, canın ne isterse onu yemek, onu giymek; canın ne dilerse onu yapmak gibi, bilincini tamamen bedenin esiri kılan davranışların içine girersin.

Ve böylece, her ne kadar başlangıçta kendi bilincinin Kozmik Bilinç, o Evrensel Bilinç olduğunu farketsen, kabullensen dahi; "hakikatı" elle tutacak derecede o "hakikat"e yaklaşsan dahi; edindiğin bu yanlış kanaat dolayısıyla, bedensellik boyutuna kaydın ve o bilincin gereği olan yaşamı-hissedişi yitirerek, kendini şu beden kabul ederek, bu bedene dönük yeme içme, seks, rahatlık gibi konularla bu tabiat batağında boğulma yoluna girdin.

İşte burada önemli bir konu daha var :

Bazıları geçmişte, önce "tabiatı terki" ele almışlar.

Bir diğer kısmı, "şartlanmaları terki" ele almışlar.

Bir diğer kısmı da, "vehmi, varsayılan bireysel benliği terki" esas almışlardır..

Geçmişte, tasavvufta, "ruhu kuvvetlendirme" denilen bilinci vahdete erdirme yolunu seçmiş olanlar, Bilinçteki Tek'lik düşünce ve hissini geliştirerek, maddeden arınma çalışmalarına girmişler; fakat çoklukla bunun getirdiği "benlik" hâlini genelde tam atamamışlardır.

Buna mukabil, "Nefsi arındırma" denen çalışmaları yapan bir takım tarikatlar ve ekollerde aşırı riyâzata, yani tabiatla mücadeleye önem vermişler. Fakat bunları yapan, yine kendileri olduğu için "Tek"lik kavramının idrâk edilmesi çok güç olmuştur...

Buna mukabil, Varlığın Tekliği esasından, yani "Vahdet görüşü"nden hareket eden Melâmîlik, Bektaşîlik gibi tarikatlarda, "Ben bu beden değilim, varlık Tek'dir" şeklindeki demin bahsettiğim görüşten yola çıkmışlar; ne var ki bu defa da tabiatla mücadeleyi geri bırakmışlar; ve Teklik bilgisine rağmen, bedende Tekliği yaşamak handikapına düşerek, gene Vahdet`in hakikatına ulaşmaktan mahrum kalmışlardır!.

Yükselen, itibariyle, ateş yapılı burçlar, yani koç, aslan, yay tipi burçların oluşturduğu bünyelerde vehmi benlik, bireysel benlik kuvvetlidir. Bunun atılması zordur. Bunlarda, "dediğim dedik" kuvvetlidir. Canlarının istediğini, akıllarına eseni yapmak isterler.

Su grubu olan, yani yengeç, balık, akrep gibi burçların tesiri ile yükselen burçları oluşan birimlerde tabiat özellikleri yani bedene dönük istekler ağır basar. Yemeye, içmeye, sekse düşkünlük ağırlıklıdır.

Buna karşılık toprak karakterli boğa, başak, oğlak burçlarının özellikleri yükselen burçlarında ağır basan kişilerde de şartlanmalar, değer yargıları gibi hükümler ağırlıklı olarak yaşamlarına yön verir.

Hava grupları, diğerlerinde görülen birçok dezavantajlardan daha uzak olmalarına karşın, havanın seyyaliyeti ve istikrarsızlığı dolayısıyle, onların da herhangi bir konuda istikrarlı bir şekilde yol alabilmeleri güçtür.

Hava grubundan bir kişi, her ne kadar bedene yani tabiata aşırı düşkün değilse, şartlanmalara aşırı bağlı değilse, benlikçi değilse de; buna karşılık, istikrarlı, düzenli, disiplinli bir çalışmaya giremediği için hedefe ulaşması güçtür.

Burada yetiştiricinin, her kişiye kendine özgü yapısal özelliklerine göre hangi tür mücadele gerekiyorsa onu öne geçirerek tavsiye etmesi hususu oldukça önemlidir. Çünkü her birinin öne geçirmesi ve yapması gereken çalışmalar farklıdır.

Birisi, önce tabiatı esas alan bir mücadele şekliyle daha kolay hedefe ulaşır. Bir diğeri, şartlanmaları öne alan bir çalışma şekliyle daha çabuk hedefe ulaşır. Bir diğeri vehmi benliği ortadan kaldıran Teklik görüşünü esas alarak hedefe daha kolay ulaşabilir.

Ancak, hangisi ele alınırsa alınsın, birinin ele alınması sonucu, onun hafiflemesi ile birlikte düşünülecek ikinci bir olay vardır...

Meselâ, siz şartlanmaları kaldırmak yolunu tutarsınız...

Şartlanmalar, birtakım toplumsal yasakları getirir.

Siz toplumsal yasakların şartlanmalarla oluştuğunu, karşınızdakine idrâk ettirdiğiniz zaman; eğer bu kişi tabiattan arınma yolunda bir takım idrâklara ulaşamamışsa, "etraf ne derse desin, bana vız gelir", deyip bedenin tabii istekleri doğrultusunda yemek, içki, seks, kumar ve bedenin değişik saplantıları istikametinde bir yaşama doğru kayar.

Şartlanmaları oluşturan değişik mânâlar; yeryüzünde mevcut olan bütün şartlanmaları oluşturan mânâlar, esas itibariyle ilâhi isimlerin bileşimleri sonucu olarak meydana çıkar.

Her birimde, kendi terkibine uygun bir biçimde, çeşitli ilâhi isimler ağırlıklıdır. Ve o isimlerin oluşturduğu terkip, bir mânâyı ortaya koyar. O mânâ, ağırlığı nispetinde şartlanmaları meydana getirir. Bu, Allah`ın "Melikiyet" vasfının eseridir. Yani, bir diğer ifadeyle, "Esmâ Mertebesindeki" mânâların, yaşanılan âlemde ortaya çıkması şeklinde görülür.

"Nefs", "Rubûbiyet" mertebesinde meydana gelmiş olduğundan; "Rubûbiyet"in şânında da hüküm altına girmemek yattığından, her bir birimde ortaya çıkan "nefs" bilincinin gereğini, dilediği gibi yapmayı arzu eder; yaptığı işi, sonunun kendisine yarar mı zarar mı getireceğini düşünmeden yapar.

İşte bu, "bilincin Rubûbiyet gereğince özelliklerini ortaya koymasındandır"...

Eğer "tabiat ve şartlanmalar" yönünden gerekli kadarıyla olgunlaşamamış ve arınamamışsa bilinç, bu durum o kişinin neticede büyük azaplara, ızdıraplara düşmesine yol açar.

Birisi, önce tabiatı esas alan bir mücahede şekliyle daha kolay hedefe ulaşır. Bir diğeri, şartlanmaları öne alan bir çalışma şekliyle hedefe ulaşır. Bir diğeri vehmi benliği ortadan kaldıran Teklik görüşünü esas alarak hedefe daha kolay ulaşabilir.

Bunlardan hangisi uygulanırsa uygulansın, o şıkkın ele alınması sonucu, onun hafiflemesi ile birlikte, karşımıza olayın ikinci ve üçüncü şıkları problem olarak çıkacaktır.

Sizin ona, sadece şartlanmalardan kurtulma yolunda yapacağınız bir yardım, bir çalışma, onun bu defa tabiat batağında boğulmasına yol açacaktır. “Tamam, şartlanmaları attım” diyecek; ondan sonra yemeye, içmeye, sekse, bedenin alışkanlıklarına tabi hale gelecek ve bilinç, beden bataklığında boğulup, helâk olup gidecektir. Ondan sonra da, beden batağından kolay kolay çıkması imkânı yoktur.

Eğer inandığı ve itimat edip teslim olduğu güçlü bir yetiştiricisi varsa, o, olaya müdahale eder, yönlendirir ve kurtarabilirse kurtarır. Ama, böyle biri yoksa, o, yüzde yüz beden batağında boğulur gider.

Veya aksini düşünelim;

Tabiatla mücadele konusunda yola çıktı...

Tabiatı terk yolunda bir takım riyazâtlar yapıyor. Fakat bu riyazâtlar, bu çalışmalar bir takım açılımlar getiriyor ve idraklar oluşturuyor. Onda oluşan bu mânâlar bu sefer kendini değerli bir varlık, bir birim olarak görmeye düşürtüyor. Yani, "Enâniyete" sürüklüyor...

Tasavvuftaki tâbiri ile, bu tabiatı terk yolunda başarılı halleri, enâniyete-benliğe sürükleyince, kendini yüksek mertebede bir kişi olarak hayâl ediyor.

Veya ona "Vahdet" sırrını açıyorsunuz, gerçek değerleri veriyorsunuz. Bu sefer; "Ben bu beden değilim" diyerek bedeni salıveriyor; düşüyor bedensel arzu ve isteklerin içine!. Yani, olay sürekli böyle dönüşümlü. Her an bataklığa kayışı söz konusu oluyor..

Oysa, şu gerçeği iyi anlamak icabeder..

Okyanustaki balık için su bitmez tükenmez olarak algılanmasına rağmen, ona dünyayı kuşatan gerçeğin hava olduğunu kolay kolay anlatamazsınız!. Dünyayı kuşatan hava "hakikatı"nı ona anlattığınız zaman o sonunda bu gerçeği kabullense; ve sudan çıkarak havada yaşamak istese bu kesinlikle mümkün olmaz!..

Dünyayı kuşatan hava gerçeğine rağmen, o su içinde dünyaya gelmiştir ve yaşamına su şartlarına göre yön vermek zorundadır.. Zaman zaman suyun dışına sıçrayıp havayı gören, tanıyan bu istidat ve kabiliyette balıklar olmasına rağmen, onlar dahi diğer su mahluklarına örnek olamazlar..

Balık, bedeninin doğası gereği suyun şartlarına göre kendini geliştirmek zorundadır, her ne kadar hava gerçeğini bilse dahi!.

"VAHDET" hakikatı, mutlak gerçek olmasına rağmen, yalnızca bilinç boyutunda yaşanır; insan, bedeni itibariyle, yeraldığı boyutun şartları tâbidir!.

Dolayısıyla, kişinin bütün yaşamı boyunca, bedenin istek ve arzularından kendini kontrol edebilmesi, şartlanmaların ve şartlanmaların getirdiği değer yargılarının, bu değer yargılarının kendisinde oluşturacağı duyguların üstüne çıkabilmesi; daha sonra da bunlardan arınmış bir halde, varlığı oluşturan "Nefsi Küll"ün bilinciyle kendini tanıyıp hissetmesi gerekir.

Eğer bunu gerçekleştirebilirse, gerek Rubûbiyet itibariyle, gerek Melîkiyet itibariyle, gerekse Rahmaniyet itibariyle kendini tanımış olur...

 "Rahman arş üzerine ıstiva etti"

 Âyeti artık onun için tecelli etmiş ve varlık âlemini her an seyreden; varlık âleminde tasarruf edebilen olmuştur.

Şimdi, bu hususu biraz daha genişletelim.

"Bilincin arınışı sonunda" dediğimiz, ya da "Nefsin tezkiyesi" diye bilinen özbilinç noktasında yani "Sâfiye Nefs" boyutunda kendini tanıyabilme durumuna işaret eden bir uyarı vardır:

 "Allah`ın ahlâkı ile ahlâklanınız"!..

 Bu mertebedeki bakışa İsa Aleyhisselâm da şöyle işaret etmiştir:

"Sen insan gibi düşünüyorsun, Allah gibi değil"!.

Evreni var eden Mutlak Varlığın ilmi ile, algılananları değerlendirmek; anlamında kullanılan bir ifade.

Şunu hatırlayalım ki, varlık âleminde ne görüyorsak, ne algılıyorsak, ne düşünüp tahayyül ediyorsak, bütün bunların hepsi de "Allah" ismi ile işaret ettiğimiz yüce Zât`ın ilmi ve kudreti ile, ilminde, esmâsındaki mânâların açığa çıkması sûretiyle meydana gelmede...

Yani, her şey, "şey"in varlığı, isteği, iradesi dışında; evreni meydana getiren Zât`ın, ilmi ve iradesi istikâmetinde oluşuyor.

Bütün algılanan zıtlar aynı Tek kaynaktan meydana geldiğine göre, O Tek kaynak, bütün bu zıtların fevkindedir!.

Esasen, kâinatta, mevcudatta "zıt" yoktur!. Çünkü, Allah`ta zıt yoktur!. "zıt" kavramı bize göredir!.

Burada farkedilmesi gerekli olan husus şudur:

Zulmet, nur`un zıddı değil; onun açığa çıkmaması hâlinin adıdır!.

Dalâlet, hidâyetin zıddı olarak varolmayıp; hidâyetin açığa çıkmaması halinin adıdır.

Varlıkta asıl, Allah isimlerinin işaret ettiği mânâlardır.. Bu isimlerin işaret ettiği mânâların ise zıtları varolmayıp, esas olarak bilinen ismin manâsının açığa çıkmaması dolayısıyla algılanan o durum "zıd" diye düşünülür.

Yani, asıl olan isimlerin özelliklerinin algılayıcıya yeterli oranda açığa çıkmaması hâli, o ismin mânâsının zıddı olarak kabul edilir.

Meselâ varlıkta asıl Nur`dur.. Nur`un algılayıcıya göre yeterli oranda açığa çıkmaması halinde, içinde bulunulan durum o birime göre zulmet olarak nitelendirilir.

Zıd olarak kabul edilip de, Allah isimleri içinde yer almayan her mânâ, asâleten var olmayıp; asla göre, izâfeten var kabul edilen mânâlardır. Çünkü varlıkta var olan yapılar, varlıklarını Allah isimlerinden, yani Allah`tan alırlar ki, Allah zıt kavramlar içinde olmaktan münezzehtir!

Esmâsı yönünden;

 "Allah âlemlerin Rabbı'dır"..

 Fakat;

 "Allah âlemlerden Ganî`dir"!.

 Allah âlemlerin hem Rabbıdır ve hem de Allah âlemlerden Ganî`dir!.

Hiç bir zaman bu iki ana düsturu, prensibi unutmayacağız ve bu iki prensibe gâfil olmayacağız...

Eğer, "Allah âlemlerden Ganî`dir" kavramı ağır basarsa, "Tenzih" ağırlıklı olarak, âlemlerden ötede bir "TANRI" anlayışına kayma ihtimali doğar. Bundan dolayı da da şirk oluşur!.

Dolayısıyla,

"Âlemlerin Rabbı'dır ALLAH"!...

Ve,

"Âlemlerden Ganî`dir"

istikametinde hem tüm mânâları ve bu manâların fiile dönüşüş hallerini Allah'a bağlayacağız... Hem de Allah'ın bu mânâlarla kayıt altına girmekten münezzeh olduğunu vurgulayacağız..

Yani aynı anda aynı şekilde geçerli olan iki gerçekten birinde saplanıp kalmayacağız!.

Bu Allah`a ait bir realite!.

Ve...

Varlıkta da O'nun varlığı dışında bir "şey" mevcut olmadığına göre, bu senin "Nefs"ine ait olan bir realite!.

Senin gerçekte, "Sâfiye" asıllı olan ve o düzeyde olması gereken "nefs"inin bilinci ne zaman ki bu vasıflarla vasıflanmaktan örtülüyor; ve sen belli kayıtlar altına giriyorsun, işte o anda sen vehmi, zanni benlikle son derece sıradan "koza içi" bir yaşama girdin demektir!..

Bu girişin tabii sonucu olarak da ister istemez çevresel şartlanmalar senin üzerinde etkisini gösterecektir...

"Saf" olması gereken bilinç kendi öz değerlerinden örtülü olduğu zaman çevresel şartlanmaların kaydı ve hükmü altına girer.

Ana baba şartlanmasından, okul şartlanmasından, bulunduğu topluluğun şartlanmasından, çeşitli TV ve basın yayın organlarının şartlanmasından aşama aşama, sayısız şartlanmaların içine girer.

Ve, bu şartlanmaların içine girdiği andan itibaren de artık bütün davranışları, o şartlanmalar istikametinde kendisinden ortaya çıkar...

Toplum veya yakın çevresi kendisine neyi değerli olarak empoze etmişse, öyle şartlandırıldığı için değerli kabul ettiği şeyin peşinde koşar.

Yalnız, burada önemli bir hususu daha vurgulayalım!...

Meselâ, o kişi ateş karakterli bir burcun karekteristiğine sahip ise, o özellikleri doğrultusunda o şartlanmaları değerlendirir. Veya toprak özellikleri ağırlıklı bir burcun karakteristiğine sahipse, şartlanmaları o toprak karakterli vasıflara göre değerlendirir. Veya su yapılı ise onun karakteristiğine ve davranışlara doğru yönelir...

Şartlanmalar, kişinin isimler terkibi doğrultusunda onu etkiler.

Şartlanmalar, kişide belli değer yargılarını meydana getirir.

Şöyle düşünün bu olayı...

Siz çevreniz tarafından bir şey hakkında, "bu değerlidir" diye şartlandırılmışsınız. Böyle şartlandırıldığınız sırada sizin gerçek kişiliğiniz, gerçek benliğiniz ortaya çıkmamış; henüz gelişmemiş durumdasınız. Bir zeki mahlûk halinde yaşıyorsunuz... Çevren de sana, "bu değerlidir, bunu al; sana bu lazım, sen şuna layıksın, sen şöylesin, sen böylesin" diyor. Sen de bu şartlanmalara tâbi bir birim olarak, onu ele geçirmek istiyorsun!.

Benlik, dilediğini yapıyor!.