AHMED HULÛSİ’DE

KAVRAMLAR

M

 

AV. ASUMAN BAYRAKÇI

www.allahvesistemi.org

 

   Yayınlarımızın Telif Hakkı Yoktur. Sitemizdeki tüm bilgiler, Hz. MUHAMMED'in (aleyhisselâm) bildirip açıkladığı "ALLAH" ismiyle işaret edilenin hakikatinin ne olduğunun öğrenilmesi ve "DİN" denilen yaşam sisteminin bu vizyonla değerlendirilebilmesi için, tüm insanlarla karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır. Tüm yayınlarımızı ücresiz okur; dinler, bilgisayarınıza indirebilir, çoğaltabilir; YAZAR ve KAYNAK BELİRTMEK ŞARTIYLA her yoldan bütün çevrenizle paylaşabilirsiniz. Allah ilmine karşılık alınmaz. Prensibimiz maddî ya da manevî karşılıksız paylaşımdır.

  FİHRİST

·    Madde

-     Madde Âlemi (Bkz."Ef'al Âlemi")

·    Madde Boyutu(Bkz.

·    Mahşer Âlemi

·    “Maiyet Sırrı”

·    Mâlik

    Mâna

·    Mânâların Kuvveden Fiile Dönüşmesi

·    Mânevi Yardım

·    Mantık

·    Mantra

·    Mardiye Nefs

·    Mârifet

·    Mârifet Nûru

·    Kalbin Mârifet Nûru ile Dirilmesi

·    Mâsiyet

·    Meczub

·    Medyum

·    "Mehdi"

·    Mehdi Ve Mehdilik

·    Mehdi'ler Niçin Çoğaldı ?!

·    Bazı Velilerin "Mehdi" Sanılmaları

·    Mekân

·    Mekr

·    İlim Mekri

·    Mekr'in Kesen Tek Şey  Nedir?

·    Melek

·    Melâike

·    Refik-i A'la

·    Alûn Melekler

·    Azrail

·    Cebrail

·    Mikail

·    İsmail

·    Semâ Melekleri

·    Yeryüzü Melekleri

·    Meleki  Boyut

·    Melekî  Güç (Melekî Şuur)

·    “Allah’ın İsimleri” Nasıl Ortaya çıkar?

·    Melekler,Allah'la Kulu Arasında Nasıl Aracıdır?!

·    Meleklerin Kanatları Var mıdır?!

·    Melekler Dişi mi, Erkek mi?!

·    Meleklerin Adem'e  Secde Etmesi(Bkz.Meleklere İman Niçin Önemli?)

·    Meleklerin Tenezzülü Ne Demek?

·    Meleklerin İşleri

·    Meleki “SIKMA”

·    Meleki  Tesir

·    Meleklerin  ALLAH  ile Konuşması!

·    Meleklerin Adem’e Secde Etmesi

·    Meleğin Ruhu Nefhetmesi(Bkz.Işınsal Beden-

·    İnsanî Ruh)

·    Rüyada Melekleri Görmek!

·    Melekût Âlemi

·    "Melîk"

·    Melikiyet

·    "Men Arefe Sırrı" (Bkz."Allah'a Vâsıl Olmak"Nefsini Bilen Rabbbını bilir!)

·    "Mevlid"

·    Mevt

·    “Meyyit”

·    Mezhep

·    Hangi Mezhebe Tâbi Olmalı?!

·    Ölüm Ötesinde Mezhep Ve Tarikattan Sorgu Sual Olacak mı?

·    "Mi'rac"

·    " Mi'rac"ın Açıklaması

·    Muhakeme

·    "Muhammedî" Olmak

·    Muhammedî Meşrep

·    Muhammed Ümmeti

·    Hz.Muhammed'in Vârisleri

    Mukallit-Muhakkik (Bkz.Taklid-Tahkik Ehli)

    Mukarrebùn (Bkz. "Vâkıfıyn")

·    "Muntakim" Esmâsı

·    Musevî Meşreb

·    Mutmainne Nefs

·    Muttaki

    "Mübdi Mârifet  Sırrı"( Bkz."Allah'a Vâsıl Olmak")

·    Mücahede

·    Mücahid

·    Müceddid

·    "Müezzin"

·    Müferridun

·    Mükellefiyet

·    Mülhime Nefs

·    Mülhime Girdabı

    Kıyâmet Alâmetlerinin Bâtında Zuhuru(Bkz.Kıyamet)

·    Bilinç Sıçraması

·    Mülk Âlemi

·    “Mülk Âlemi”nden “Melekût Âlemi”ne Nasıl Geçilir?

·    Mümin

·    Münâfık

·    Mürşid

·    Mürşid'e Bağlanmak

    Mürteci (Bkz."İrtica")

·    Müslim

·    "Müslüman"

·    Müslümanlık

·    Materyalist Müslümanlık

·    Hissi Müşahede

    "Müşrik" (Bkz."Kâfir)

 

 MADDE

 "Madde" , direkt olarak, "nûr"un çok daha yoğunlaşmasıyla meydana gelmiştir!..

Her boyut, kendi yapısının varlıklarına veya algılayıcılarına göre "madde"dir!.. Tıpkı rüya içinde yaşarken, rüyada geçen olay ve yapıların bize "madde"ymişcesine gelmesi gibi!.

hf

 MAHŞER ÂLEMİ 

“Kabir aleminde kabuslar içinde veya güzel görüntülerle” yaşamlarını sürdürenler ile “berzah” aleminde serbest dolaşanların tümünün bir araya geleceği ve herkesin Dünyada yaptıklarının kesin neticelerini görüp alacağı süreçtir!

Mahşerin bedenleri ruh bedendir ve şu anda bize göre latif bedense de o ortama göre somut bedenlerdir... Rüyada birisini gördüğünde onun latif beden olduğunun farkında mısın?... Mahşerde de kimse kimsenin bedeni için bu lâtif bedendir, demeyecektir... Herkes aynen burada olduğu gibi birbirini görecektir...

 hf

 

“MÂİYET SIRRI”

 Her birimi ve tüm varlığı kendisinden ve kendisiyle meydana getiren "ALLAH",  yarattıklarıyla sınırlanmaktan ve kayıt altına girmekten; ve onlar olmaktan beri ve ötedir!..

Tüm varlık isimleri altında ortaya çıkan kudret ve mânâ hep O'na aittir...

Tüm varlıklar ve oluşturdukları tasarruflar hep O'na aittir; ve onların her biriyle bir diğerini etkilemektedir!...

Ancak bütün bunlara rağmen de, ne mikro ne de makro plandaki hiç bir "şey" için "ALLAH"tır denemez!...

Fakat, oradaki "vücûdu" da inkâr edilemez!.

Bu yüzdendir ki Rasûlullah Aleyhisselam, şöyle buyurmuştur:

 -"İnsanlara şükretmiyen, ALLAH'a şükretmiş olmaz!...

 Ayrıca;

 -"ALLAH iHSAN EDENLE BERABERDİR..."

 âyetinde işaret edilen bir biçimde, "ihsan edende veren Hak'tır"!...

Tasavvuftaki "mâiyyet sırrı"da budur işte!..

Tasavvufta, "mâiyyet sırrı" denilen hususa işaret eden "ind" tâbiri Türkçe'ye "katından" diye çevrilmektedir ki bu asla yeterli olmayıp; bilakis konunun inceliğini örtmektedir.

hf

 “MÂLİK”

 Sahib olduğu üzerinde, özgürce ve tasarrufundan dolayı kimseye hesap vermeksizin, dilediğini yapan!

hf

 

 MÂNÂLARIN  KUVVEDEN  FİİLE  DÖNÜŞMESİ

 Bir mânânın beş duyuya hitap eder şekilde ortaya çıkışına “Fiil” diyoruz.Yani beş duyuyla tesbit ettiğin her oluş , bir fiildir.Ve bu fiile de bir isim verilir.O isimle bir mânâyı kendi içinde taşır ve dolayısıyla isme bağlanır.

Netice olarak isim ve fiil aynı mânâya işaret eder.

Bir fakire merhamet edip-acıyıp verdiğin sadakada, fiili “sadaka vermek” diye târif ederiz.Fakat  burada sadaka vermek fiili ile  “merhamet” aynı duygudan çıkmaktadır.Çünkü sendeki merhamet duygusu yani “merhamet” isminin karşılığı olan mânâ, fiil düzeyinde o kişiye oo nesneyi verme şeklinde görünür.Yani netice mânânın fiile dönüşmesi belli bir isim olarak sanki fiil mânâdan ayrı bir yeşmiş gibi görüntü meydana getirir.

İlâhi isimler mevzuuna gelince;varlıktaki bütün fiiller 99 ilâhi isim olarak adlandırılan “mânâ grupları” bünyesinde oluşur.Bu açıdan bakılınca evren tümüyle bu ilâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile çıkmış hâlinden başka bir şey olmaz.

Meseleyi biraz daha açmak gerekirse ; ister beş duyuyla tesbit sahamız içinde kalsın , isterse de mevcut algılama sistemimizin dışında olsun,bir şey hariç olmamak üzere herşey , bu ilâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile dönüşmesinden başka bir şey değildir.

Yalnız burada dikkat etmemiz gereken bir konu var, bu kuvveden fiile çıkış asla Allah’ın içinde veya dışında gibi bir mânâ kabul etmez.Çünkü böyle bir mânâyı “Allah” ismi ifna eder.Biz, Allah’ın dışında bir nesne mevcut değildir derken, varlığını Allah’tan almayan , varlığı Allah’ın varlığı ile kaim olmayan, varlığında ilâhi isimlerin mânâ terkiplerinden başka bir şey mevcut olmayan “ anlamını kastediyoruz.Yoksa,Allah’ın içinde veya dışında gibi Allah’a mekân,mahâl.şekil,ölçü biçici bir mânâyı kastedmiyoruz!..

Aksi takdirde kâinat ve kâinatın dışında bir TANRI ; ya da kâinatın içinde yer almış bir TANRI; ya da, kâinatın yer aldığı mahalli paylaşmada olan bir TANRI anlayışları doğar ki , bu üç anlayışta Hz.Muhammed’in tebliğ ettiği  “Tevhid” anlayışına ters düşer.

hf

MÂNEVİ  YARDIM

 Mânevi yardım denilen şey, beyinlerin tek bir gayeye odaklanarak güç yaymalarından başka bir şey değildir...

hf

 

MANTIK 

Akıl, dıştan, bizim farkında olarak ve üzerinde değerlendirme yaparak bir sonuç çıkarttığımız olayları irdeleme özelliği!.

Bu özellik belli bir sistematik kullanıyorsa, buna “mantık” adını veriyoruz. Sistematik değerlendirmeden yoksun fikir zincirine ise “mantıksızlık” ismini takıyoruz.

“Mantık”, zekâ tarafından da kullanılır; akıl tarafından da.

hf

MANTRA

 Yoga’da genellikle kullanılan ve budizmde «mantra» kelimesiyle tanımlanan özel anahtar kelimeler vardır ki, bunların yogada trans ya da teveccüh ya da yönelim gibi kelimelerle kastedilen hallerde tekrarı sözkonusudur.

Bundan başka böyle bir kelime de kendisi bulup; bu kelimeyi tekrar ederek bir şey elde edemez mi insan?..

Bu sualin cevabını tam olarak anlayabilmek için çok geniş boyutlarda meseleye bakmak mecburiyetindeyiz!..

İslâm’daki «zikir» kelimeleri olan Allâh’ın isimleri, esas olarak varlıkta yürürlükte olan mânâlardır ve beyinde de bu mânâları ortaya çıkartıcı devreler zaten kozmik plandan düzenlenmiştir. Siz bu kelimeleri tekrarlayarak, beyninizin kozmik plana göre bir tür frekans ayarlarını yaparsınız ve evrensel mânâlar ile iletişim içine girersiniz!.. Meleklerle görüşmeye başlarsınız!..

Oysa bu anlama gelmeyen «mantra»larla sadece beyinde rasgele bir hassasiyet, alıcılık oluşturursunuz ki, bu da sizin «CİN» denilen ateşin-manyetik bedenli varlıklarla iletişim kurmanıza yol açar!.. Bunların ise en iyileri bile pek çok şeyden mahrum kalmanıza yol açar!

    hf

MARDİYE  NEFS

 Mardiye`ye geçmek, evliyaullah içinde yüz binde bir kişiye nasib olan bir hâldir... Ancak ve ancak Mardiye`de tam olarak şirk-i hafî kalkar...

Nefs bilinç olarak, "Mardiye" düzeyine geldiği zaman, Vâhidiyet mertebesinde kendini bulur. Vâhidiyyet mertebesinde kendini tanıyan Nefs,ilâhi vasıflarla kendini tanır.

"Hayy"dır, "Alîm"dir, "Mürîd"dir, "Kâdir"dir, "Semi"dir, "Basîr"dir, "Mütekellim"dir.

Bütün bu vasıfların oluşturduğu sonuç, "Mükevvin" oluşudur!.. Yani "Tekvin" sıfatı!. Bunun tafsilâtına girmiyorum, ehli bilir; ehli olmayanın da bu mertebeyi anlaması mümkün değildir.. Çünkü orada, Nefs-i Küll olduğunu anlar, idrâk eder ve tahakkuk eder!..

Yani, Mülhime`de bilinç Nefs-i Küll olduğunu anlar, fark eder... Ancak bu kemâlin tahakkuku Mardiye nefs bilincindedir.

Mardiye`dekinde ise, Nefs-i Küll olarak tasarruf edendir!... Burası 7`lerin, 4` lerin makamıdır. Yedi kutub, dört kutub, Nefs-i Mardiye düzeyindedir, Nefs-i Küll olarak... Onlara 7`ler derler, yedi`dir ama yedisi birdir. Yedi kişidir onlar, ama aslında yedisi de birdir. Yedi ayrı Nefs`dir, fakat Bir bilinçtir...

Nefs-i Mardiyye sahipleri, "fetih" sahibidir. Nefs-i Mutmainne`de ve Nefs-i Radiye`de keşif vardır. Onların ilimleriilmi Bâtın`dır. Kalp gözü açıklığı denen, varlığın bir takım sırlarına vâkıf olma hali vardır. Mardiye Nefs sahibinde fetih vardır; kedilerinde yaşanılan ilim, ilmi Ledün`dür!...

"Evliyâya eğri bakma!.. Kevn-i mekân elindedir." beyiti, Mardiye Nefs durumundaki Evliyaullah içindir...

Mutmainne`deki, Veli`dir. Radiye`deki, Veli-i Mükemmel`dir. Mardiye`deki, Veli-i Kâmil`dir. Safiye`deki evliyâullah ise "Ulül Azm" olarak bilinir, belli bir görevi olan bu zevât ya "Müceddid"dir; "Gavs"dır ya da Kutb-ul Aktab veya Kutb-ulirşâd`dır!..

"Mardiye", sıfat mertebesidir, dedik.ilahi vasıflarla vasıflanmış kişidir...

"Mutmainne" ve "Radiye", "Velâyet-i Suğra"dır.

"Mardiye", "Velâyet-i Kübrâ"dır. Enbiyâ velâyetinin kemâlâtından hisse alınır. Bakâ Billah mertebesidir!. Bu mertebeden evvel kimsedeilmi Ledün olmaz!..

Bir de "Velâyet-i Uzmâ", vardır.. Bu, "Müferridûn"un ve Rüesâ`nın velâyetidir... Bu velâyet mertebesi, Velâyeti Kübrâ`nın üst sınıfıdır; fakat Velâyeti Ulyâ`nın kapasitesine de sahip değildir

Velâyeti Uzmâ, "Ferdiyet" makâmında olanların velâyetidir. Bunlar, Gavs`ın tasarruf dairesinin dışındadırlar. "Gavsiyyet" görevini yüklenecek kemâlâta sahiptirler, fakat "Gavs" bir tane olduğu için bunlar, Gavs`ın dışındaki kişilerdir.

Varlığın Hakk`ın varlığı olduğu, Hakk`ın bu sûretlere bürünerek var olduğu ve bu sûretlerde Hakk`ı seyretme hâli "Mutmainne" ve "Radiye"de ağır basar.

Eğer buradan, bir üst boyuta sıçrama yapılırsa, bu idrak ve yaşam düzeyinde şuur, birimler, sûretler müşahede yaşam halini yitirir.

İşte "Mardiye"nin en önemli vasfı, şekli budur!.

Burada, şuursal bir "Tek"lik, yaşamı vardır!. Kesret-çokluk müşahedesi tamamen kalkar!. "Tecelli-i sıfat" denen yaşam tarzıdır. "Hakk-el yakin" hâlidir!.Yani,ilâhi vasıflarla tahakkuk etme hali ki; bu ikisi arasındaki hâl, ancak yaşanarak farkedilir. Dilde bunu anlatmak çok zor bir şey!.. Çünkü biz, öyle bir şey düşünmemişiz, hayâl bile etmemişiz. Onun için bunlar böyle mecaz yollu anlatılır ama gerçeği ancak yaşanarak bilinir!.

Burada şuur, tek varlık olarak kendi vasıflarını seyre koyulur. Burada çokluk müşahedesi söz konusu değildir, sûrete bürünmüşlük söz konusu değildir...

Bunu basit bir misâlle şöyle anlatalım:

Gözle bakınca; koltuk, masa, çiçek, insan, hayvan, tahta, halı vs. vardır. Fakat, bir milyar defa büyüten bir elektronik mikroskop ile tüm varlığa baktığın zaman bu isimlerle anılan varlıkların hepsi gözden kaybolur, sırf atomlardan ibaret bir bileşik kitle görülür!.

Burada artık ayrı ayrı birimler gözükmez!. Ne ben kalırım, ne sen kalırsın, ne koltuk kalır, ne de masa!...

İşte bu misâlde olduğu üzere, "Mardiye" ismiyle anılan şuur boyutunu yaşayan kişinin müşahadesinde kesret, çokluk hali yoktur!.

O TEK şuur vardır; ve O şuur kendi vasıflarını seyir halindedir.

Bu hal, "Tecelli-i sıfat" mertebesi olarak târif edilir. Tabii bu, çokluk içindeki bir izah için, bir yaklaşım için anlatılan bir haldir...

Eğer farkediliyorsa bu hal, bu şuur, bir evvelki boyutta anlattığımız "Mülhime-Mutmainne-Radiye" bütünlüğünün getirdiği müşahededen çok farklı bir yaşam tarzıdır...

İşte; Evliya-ı Kamil, Evliya-ı Mukarreb yani Allah`a yakın kazanmış veliler, Kurbet Velileri bu yaşam içinde olanlardır... Bunlar, sayıları yer yüzünde gerçekten çok çok mahdut olan kişilerdir. Yüz yirmi dört bin veli içinde bunların sayısı onlarla ifade edilir...

"Tevhid"in "vahdet"e dönüşmesi ancak "Mardiye"de hâsıl olur.

Hakikatın öncesinde gelen, "mârifet" mülhimede  "ilâhî ikram" yollu kulda hâsıl olan mârifeti ilâhîdir.

Hakikatten sonra, Mardiyye'de bütün kemâliyle hâsıl olan mârifet ise "mârifetibillah"tır ki, sanki birincisiyle aralarında sadece bir isim benzerliği vardır... Bu mârifetin yeryüzündeki zuhur mahallinin 7'ler, 4'ler, 3'ler ve "müferridun" gibi çok sayılı sınırı vardır.

Mardiye başlangıç itibariyle sıfat mertebesi, kemâli itibariyle zât mertebesidir.

hf

 

MÂRİFET

  "Marifet" ikiye ayrılır:

 1 - Maarifi iLALLAH.

 2 - Maaarifi "B"illah.

 

 1-MaarifiiLALLAH:

 "ALLAH"a olan imanın dolayısıyla erdiğin sırlardır.

Henüz nefs ortadan kalkmamıştır... Yani, şirk-i hafi dediğimiz şey halen mevcuttur!. Varsayımın olan nefsin vardır!.

Ancak buna rağmen, nefsinin yöneldiği "ALLAH" ve ALLAH`a ait bazı hakikatlar sana açılmaya başlar... Bu açılan hakikatlar dolayısıyla belli sırlara âgâh olursun.

Bu "maarifiiLALLAH"tır... Yani, "ALLAH"'a yönelik mârifet!.

 

2-"Maarifi "B"illah"

 "Hakikat"a erip "ikan" noktasını geçtikten sonra artık ikilik kavramı kalmaz!... Şirk kalkar!.

Var olan tek varlık, mutlak varlık "ALLAH"tır!.

Bâki olan "ALLAH"!. Fâni olan zaten yoktu; "yok"luğu farkedilerek ortadan yani idraktan kalktı!.

"Bâki olan "ALLAH"" gerçeği ortaya çıktığı zaman; senin gözünde gören, kulağında işiten, dilinde söyleyen, elinde tutan, ayağında yürüyen hep ve sadece "ALLAH"'tır!.

"ALLAH" bilir; "ALLAH" görür; "ALLAH" algılar; "ALLAH" söyler; "ALLAH" şehâdet eder!.

İşte o zaman sende izhâr olan ilim, Maarif-i Billah`tır; izhar olana da "Ârif-i Billah" derler. Büyük kutuplar yani "Kırklar" ve üstündekiler "Ârif-i Billah" hükmündedir... "Ârif-i Billah" olanlar her şeyin sırrını bilirler.

Neyle?

Kendilerindeki ilmi ilâhi ile!

Birinci Mârifet, "Mülhime"de hâsıl olur.

Belli riyâzetlar ve tabiatla mücadeleler sonucunda, kişide belli mârifetler oluşur. Bu marifetler belli kevnî -madde boyutuna ait- kerâmetleri de doğurur!. Bunlara "ârif" denilir!. Bunlar daha "velî" değildirler!.

İlmî kerâmetler ise ikinci marifet mertebesi olan "Mârifetullah" sahibi "mardiye nefs" bilincine erişmiş evliyaullah hazerâtına aittir... Bununla karıştırılmaya!

Burada, henüz "benlik" kavramı vardır bilinçte!. Ancak yoğun riyâzet dolayısıyla beyinde belli bir hassasiyet meydana gelmiştir. Ve bu hassasiyet ile belli olağan üstü fiilleri ortaya koyar.

Bu, Allah`a yöneliş sırasında oluşan bir mârifet`dir. Ve, bu düzeydeki kişiye "Ârif" derler... Yani, işin hakikatına ârif olmuş belli bir "mârifet" sahibidir. Bu, daha sonra "Mutmainne"de, "hakikat"e döner...

"Mârifet"den sonra, "Mutmainne"de ve "Râdiye"de "hakikat" yaşanır.

Bu "hakikat" sonrasında "Mardiye"ye yükselirse, o zaman "Mârifet-i Billah" meydana gelir. Yani, "Allah`ın indinden ihsan ettiği ilimle" bilme hâli ki, o takdirde bu kişiye "Ârif-i Billah" derler...

"Mülhime" mertebesindeki mârifet sahibi "ârif"dir.

"Mardiye" makamında hasıl olan ikinci mârifetin sahibine "Ârif-i Billah" derler.

Yani, varlığındaki Allah`ın ilmi ile her şeye ârif olan Zât demektir "Ârif-i Billah"!... Bu, "Hakikat"ten sonra gelen mârifet-i Billah`tır...

İşte, bazılarının, "Şeriât-Tarikat- Mâ`rifet -Hakikat" demeleri, bazılarının da, "Şeriât-Tarikat- Hakikat -Mâ`rifet" demelerinin nedeni, bu farka dayanır.

"Hakikat"den sonra "Mâ`rifet" diyenler, "Mardiye"deki "Marifetullah"dan söz ediyorlar. "Mâ`rifet"ten sonra "Hakikat", diyenler ise "Mülhime"de yaşanılan irfândan söz ediyorlar.

"Levvâme"deki, "Tarikat"dır...

"Mülhime"de, "Mârifet" hâsıl olur...

Bu "Mârifet" neticesinde de, şayet takdirinde varsa "Mutmainne" ve "Râdiye"de, "Hakikat"e vâsıl olunur...

Mârifet devresi olan "Mülhime" bilincindeki ârifte, bu idraktan sonra "tarikat" kavramı kalmaz!. "Şeyh" kavramı kalmaz!..

Eğer hâlâ o kişide bu kavramlar varsa, o zaten "marifet"e ermemiş, "ârif" olmamış; çokluk kavramından geçip "TEK"lik müşahedesine ulaşamamış; benlik kavgası içinde, menfaatleri uğrunda savaş verip, tasavvufun da hoş sohbetleriyle vaktini değerlendiren "dervişân" sınıfındandır!

Yunus Emre kırk yıl hizmetten sonra "Mülhime"de kemâle ulaşınca, Taptuk tarafından yanından uzaklaştırılarak, "mutmainne"ye geçmesi için önü açılmıştır!. Hiç bir ârif, şeyhinin yanında "mülhime"nin kemâlini yaşayamaz; bu yüzden de "mutmainne" bilinç mertebesi kendisine açılamaz!

"Vahdet-i Vücud"un bilgisi "mülhime"de; kemâl haliyle yaşamı ise "mutmainne"de oluşur!.. Elbette bu müşahede de "tarikat" kavramlarına yer kalmaz!

Eğer veli, bu mertebelerden sonra, "Vahdet-i şuhûd" müşahedesinin yaşandığı "Bakâ Billah"a geçer ve "Mardiye" bilinciyle, "fethe" ermiş olarak "Mârifetullah"a sahib olursa, işte o zaman "Ârifi Billah" olur!... Bu durum içinde, "Hakikaten sonra, Mârifet gelir" derler...

Hakikatın öncesinde gelen, "mârifet" mülhimede "ilâhî ikram" yollu kulda hâsıl olan mârifeti ilahîdir. Özellikle "Rufaî" sisteminde hâsıl olur ve yaşanır.

Hakikatten sonra, Mardiyye'de bütün kemâliyle hâsıl olan mârifet ise "mârifetibillah"tır ki, sanki birincisiyle aralarında sadece bir isim benzerliği vardır...

"Rauf" ismi birime izâfeten çok büyük ve geniş bağışlayıcılık olarak anlaşılır.

"Rauf" isminin gerçek tecellîsi ise "mardiyye" isimli nefs mertebesinde yaşanır.

Vahidiyet mertebesinin yaşamı olan mardiyye bilincinde, varlıktaki tüm suretler, o bilincin organları gibidir ve tümünde tasarruf eden O bilinçtir!..

Bu sebepledir ki, O'nun yanında tümü de bağışlanmaya değerdir!..

Kendi tecellilerini seyreden, görür ki, görmektedir ki, onlardaki tüm fiillerin hakiki mutasarrıfı kendisidir, elbette ki bağışlayıcı olur. Esasen, bu mertebede, yanlış-doğru yok, hikmetlerin zuhûru vardır. 

hf

 

 MÂRİFET  NURU

 İnsan, "iman nuru" ile bilincin sınırlarını aşar, "mârifet nuru" ile de bilincin sınırları dışında yeralan gerçekleri değerlendirebilecek kapasiteyi elde eder!..

Allah tüm yaşamımız boyunca, kesintisiz olarak, bir an bile "iman nuru"ndan ve "mârifet nuru"ndan mahrûm bırakmasın.

Zirâ, "iman nuru"ndan mahrûm olan bloke olmuş bir bilinçle "kör" yaşar; ve "mârifet nuru"ndan mahrûm olan da, bilincinin sınırları ötesindeki gerçekleri asla düşünemez ve değerlendiremez.Bu yüzdendir ki, her vesile ile Allah’tan "iman nuru" ve "mârifet nuru" istemeliyiz; ve bunun sonsuza dek kesintisiz bir şekilde bağışlanmasını niyâz etmeliyiz.

hf

KALBİN MÂRİFET NÛRUYLA DİRİLMESİ!

 İslâm terminolojisinde "şûur" ya da bugünkü deyimiyle "bilinç", "kalp" kelimesiyle, "gönül" kelimesiyle tanımlanır. Bilincin dirilmesi ise ancak mârifet nûru ile  mümkündür.

hf

 

  MÂSİYET

 Kişinin Allah’ın rızasına uymayan fiil veya düşünce üzere olmasıdır.

Kişinin kendisine,Allah’ın varlığından gayrı bir varlık ve  vücud atfetmesi ise mâsiyetlerin en başta gelenidir ki, buna” gizli şirk” denilmektedir.

Mâsiyet, genel anlamıyla kötü davranışlar olarak kullanılır. İnsanı Allâh'tan uzak düşüren, bencil, bedene dönük çıkarlar peşinde koşturan davranışlar olarak ele alınmaktadır.

Mâsiyet, kişinin Allah'tan perdeli olmasına yol açar!..

İnsan'ın "NEFS"ini bilmeyişi, kendini beden kabul edişi dolayısıyla yaptığı pek çok davranış ve ortaya koyduğu fiil vardır ki, bunların hepsi de “mâsiyet” hükmünü alır.

Çünki insanın bedeni, bedensel zevkleri için yaşaması, onun sadece bir beden olduğu yolundaki görüşlerinin perçinlenmesine yol açar ki, bu da sonuçta "ÖZ"ündeki hakikatten ebediyyen mahrum kalmasına sebeb olur!..

Mâsiyet ehli, fiilleriyle kendi kendilerini Allah'a karşı perdelerler. Çünki, yaşamları ne doğrultuda sürüyorsa, ölümötesinde dahi o doğrultuda devam edecektir.

 "Kişi ne hâl ile yaşarsa, o hâl ile ölür ve hâl ile bâ's olur!.."

 anlamındaki hadîs-i şerîf gereğince, burada, kimin meşgalesi, konusu neyse, ölümötesi yaşamda ve kıyâmet sonrasında da odur!..

İşte bu yüzdendir ki, bir kimse mâsiyetiyle, yani bedene ve bencilliğe dönük faaliyetlerle ömrünü tüketirse, ölümötesi hayatında da benzeri tür duygu ve düşüncelerle devam edegider. Böylece de Allah'tan perdeli bir yaşama kendini mahkûm etmiş olur.

hf

 “MECZUB”

 Vuslata ermişlerin yaşamı ise neticede iki hâlden biridir.

Ya, " meczûb" olarak kalmak..

Ya da, mânevî vazife ile halk içinde, halkın yaşamına uygun bir tarzda yeralmak..

"Meczûb" kelimesi genelde halk arasında deli divâne olarak anlaşılır. Yemesine, içmesine, giyim ve kuşamına, oturup kalkmasına dikkat etmeyip, edep âdap bilmeyen kurallara uymayan birine şayet biraz da dinsel kelâm ediyorsa, hemen "meczûb" yaftası yakıştırılıverir.

Oysa gerçekte, "meczûb", Allâh'ın cezbetmiş olduğu kişi anlamındadır. Allâh'ın cezbetmesi sonucu, O'na yönelmiş, O'nun varlığı yanında yokluğunu idrak etmiş ve nihâyet yokolmuş; varlığında Allâh'ın Bakî kaldığı kişidir "Meczûb"!..

 "ALLAH DİLEDİĞİNİ KENDİNE SEÇER." (42-13)

 Âyeti Kerîmesi bu gibi "seçilmiş"lerin durumunu açık seçik vurgular!.. Hakiki mânâsıyla meczûblar, Allâh'ın kendine seçtikleridir!..

hf

 MEDYUM

 Medyum, cinlere aracılık edenlere, cincilere denir.

     hf

"MEHDÎ"MESELESİ

 Yüz yıllardır olduğu gibi, günümüzde de bir takım insanlar bazı Hadîs-i şerîfleri yanlış yorumlayıp, âdeta, "BEYAZ ATLI, ELİNDE SİHİRLİ KILIÇ" olan bir "MEHDİ"nin sanki gökten iner gibi gelip; bütün insanları zorla müslüman etmesini, dünya devletlerinin rejimlerini değiştirmesini bütün fakirleri zengin edip, kurtla kuzunun dost bir halde yaşatılmasını beklemektedirler.

Böyle olağanüstü güçlü bir kişi gelebilir mi?.. Gelirse, uzay teknolojisine sahip Amerika'nın tüm gücüyle arka çıktığı İsrail'i nasıl ortadan kaldırır?.. Elindeki sihirli kılıçla, nasıl bir anda tüm rejimleri yıkıp İslâm dinini esas alan devlet düzenini kurar!?.. Bilemiyorum!.

Allah'ın yeryüzündeki en sevgili kulu olduğuna inandığımız Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın sahip kılınmadığı böylesine olağanüstü güç O'na verilir mi verilmez mi bilemem!..

Toplumların çok çok büyük çoğunluğu, dünyevî menfaatlerini ölümötesi menfaatlerden üstün tutarken; ölümötesi yaşamın gerçeklerini idrak etmeyip, sadece âdet kâbilinden, şartlanma yollu bazı ibadetleri tatbik edip; idrak düzeyinde din hakkında hiçbir karara varamazken; böyle bir "BEYAZ ATLI"nın pat diye orta yere çıkacağını hiç sanmıyorum!..

Geçmişte sayısız değerli âlim ve evliyâdan olduğu söylenen zevâtı kirâm Mehdî'nin önlerindeki yüzyılın başında geleceğini umduklarını söylemişler ve bunların hiçbiri de gerçekleşmemiştir.

Esasen, gelmemesi için gerekli işaret de söz konusudur ki, gözlerden kaçmıştır. Bu işaret şudur:

Bu konuyla ilgili Hadîsi şerîflerde şu hususun üzerinde durulmaktadır.

Hazreti Mehdî görevde iken İSA Aleyhi's-selâm dünyaya inecektir. Ve beraberce bir süre yaşıyacaklardır. Ve bu arada Deccal çıkmış olacak, Hz.isa tarafından da öldürülmüş olacaktır.

İşte Hz.iSA'nın gelişi sırasında, müslümanların başında olacağına işaret edilen "MEHDİ"den

 "Sizden olan imamınız başında olduğu halde"

 diye bahsedilmektedir konuyla alâkalı Hadîsi şerîflerde. Yani, çoğunluk, İslâm dînini bütünüyle kabul etmiş ve dinin gereklerini tatbik eder hale gelmiş iken anlamı da mevcuttur muhtemelen bu ifadede.

Oysa bugün dünya üzerinde, genelde islâmî esasları arzulayan bir çoğunluk mevcut değildir. Ve -sizden olan imam’ yani böyle bir topluluğa dayanan -lider’de gelemez.

Hazreti Rasûlullah , yaşamını insanların belli şeyleri idrak edip, iman edip tatbik etmeleri ve böylece ölümötesi yaşamın tehlikelerinden kendilerini kurtarabilmeleri için değerlendirmiştir.

Bizlere de düşen, çevremizi, ölümötesi yaşamın gerçekleri hususunda uyarmak, ona göre tedbir alınmasını tavsiye etmek ve bildiklerimizi onların anlıyacağı şekilde izah etmektir.

Mehdî dahi geldiği zaman, -ki hadîsler böyle bir Zât’ın geleceğini haber vermektedir- insanları geleceğe yönelik tehlikelere karşı uyarma görevini yerine getirecektir zannediyorum. Ve bu çalışmalarında, üstün bir kâbiliyetle yaratılması sonucu takdir sonucu, öylesine muvaffak olacaktır ki; bir hac döneminde kendisini ilân etmesini isteyecekler; o neticede bunu kabullenecek ve daha sonra onu ortadan kaldırmak üzere Ortadoğu’dan üzerine bir ordu yollanacak ve neticede bu ordu yere batacaktır!.. Hadîs-i şerîflere göre!..

Cenâb-ı Hakk’ın kanunları asla değişmez. Dolayısıyla, yaşamda kitleleri altüst edecek olağanüstülüklere de katiyyen yer yoktur!.. Endonezya'lı veya Pakistan'lı veya Arabistan'lı ya da bir başka ülkeden çıkıp,insanlığa İslâm Dini'nin niye, niçin, hangi gayeyle gelmiş olduğunu idrak ettirici bu yüce kişi gelip çalışmalarını ortaya koyana kadar, esas bizim kendi bünyemizde yapmamız gereken çalışmalar önemlidir.

Mehdî gelmeden öldüğümüz takdirde; "biz Mehdî'yi bekliyorduk da onun için daha hazır değiliz" gibi bir mazeret, asla bizi ölümötesi yaşamın gerçeklerinden kurtarmayacaktır!..

Mehdî, zamanı geldiğinde, gelir ve vazifesi neyse yapar ve ölümü tadar!..

Ancak, biz varız ve ne zaman da ölümü tadıp, bu dünyayı terkedeceğimiz meçhul!!!.. Belki çok kısa bir süre sonra.

Soralım kendimize...

Ölümötesi yaşamın gerçeklerini biliyor muyuz ve o yaşama hazır mıyız?..

Şayet cevabımız "hayır" ise, bize düşen, her şeyi düzeltecek olan Mehdî hazretlerini beklemek değil, bir an önce kendimizi ölümötesi yaşama hazırlamaktır.

Kendisinin MEHDİ olduğunu iddia eden; ve MEHDİ ile âhir zamanda yeyüzüne inecek olan İSA`nın aynı şahıs olduğunu söyleyen; ve sonuç olarak, işte kendisinin "bu" kimse olduğunu sanan Mirza Gülam Ahmed Kadyani, kaba görüşle her ne kadar islamiyeti yaymış ve genişletmeye çalışmış ve bunda bir ölçüde de başarılı olmuşsa da; mesele inceden inceye araştırıldığı zaman görülür ki, ortada, CİN`lerin önce bir kişiyi, sonra onun aracılığıyla binlerce kişiyi kendilerine bağımlı kılmaları; ve bu iş için de İSLAMİYETİ KOZ olarak kullanmaları durumu mevcuttur...

CİN`lerin kendilerine bağımlı kılıp, bu tip özelliklerle donattığı kişlerin en üstün vasıfları, Muhyiddin A`rabi Hazretlerinin "Fütuhatı Mekkiye" kitabında da bahsettiği üzere, "kibir ve gurur"dur...

Bu gibi kimseler genellikle kendilerini zamanın en yüksek kişisi olarak görürler... Hatta dikkatle incelendiğinde, son Nebi Hz Muhammed Aleyhisselâm’dan sonra gelmiş, en yüksek kişi olduklarını iddia ettikleri dahi tesbit edilir...

İslam topluluğuna bağlı olanların bir kısmına göre, kıyametin kopmasından yüz veya ikiyüz yıl önce yeryüzünde görülecek ve dünyaya İslamiyetin yayılmasına sebep olacak; bir çok olağanüstü güçlere sahip bulunacak bir dini liderin lâkabıdır "MEHDİ"!..

CİNler, aldatıp kendilerine bağımlı kılarak büyüttükleri pek çok kişiye kendisinin beklenen "MEHDİ" olduğunu ilham etmiş; ve onların bu sanı ile yaşayıp; çevrelerini de kandırmalarını sağlamışlardır...

İşte konumuzla bu yönden ilgisi dolayısıyla "MEHDİ ve MEHDİ`lik hakkında" kısaca bilgi vemeyi gerekli görüyorum...

hf

 

MEHDİ VE MEHDİLİK

 Mehdî, "tenzih" ve "teşbih" esaslarının eşit oranda bileşimi olan İslâm Dini`nin "Tevhid" ilmini ortaya koyan görüşü temsil eder..

Hz. Muhammed Aleyhisselâm`ın bazı açıklamalarında görüldüğü üzere, “ALLAH”u Teâlâ`nın her yüzyıl yılda, bir dini yenileyici, canlandırıcı kişi gönderdiği; ve bu kişinin İslam dini’nin yayılması için görev yaptığı, İslam dinini benimsemiş olanlar ve tüm mâneviyat ehli kişiler tarafından kabul edilmektedir.

Bu kişinin görevi, gene Rasûlullah açıklamalarına göre, "İslam dinini günün anlayışına göre izah etmek", dinin eski insanlara ait bir şey olmadığını onlara anlatmak; ve böylece onların hakikate yönelmesini sağlamaktır...

"MEHDÎ" adıyla anılan ve Hz.Rasûlullah’ın onikinci torunu olan kimse daha altı yaşındayken bir kuyuya düşerek boğulmak suretiyle ölmüş olduğundan, aslında beklenen şahsın bu kimseyle katiyyen bir alâkası yoktur...

Beklenen kişinin lâkabıdır "MEHDÎ"...

Bazı açıklamalarında Hz. Rasûlullah’ın "Benim adımı taşıyan bir müceddid gelir ki..." sözü bazı yorumcular tarafından, bu kişinin adının "Ahmed" veya "Muhammed" olacağı şeklinde tefsir edilmiştir... Nitekim yukarıda bahsettiğimiz Kadyanlı Mirza Gülam, adının Ahmed olması hesabıyla ve CİNlerin de iğfal edişleriyle kendisinin "MEHDİ" olduğunu sanmıştır...

Bu konuda "İbn MACE" isimli hadis kitabında epeyce bilgi vardır...

Tasavvuf ehlinin çok yakından bildiği 2000 yılının hicri tarih müceddidi diye nam salan İmam-ı Rabbani Ahmed Faruki Serhendi ise "Mektubat" isimli kitabında "MEHDİ"nin derecesi hakkında şu bilgiyi vermektedir:

 "Geleceği haber verilmiş bulunan Hz. MEHDİ`nin de Rabbi, ilim sıfatıdır...

Bu zât da, Hz. Ali gibi İsa aleyhisselam`a bağlıdır...

Sanki İsa aleyhisselam`ın iki ayağından birisi Hz. Ali`nin başı üzerinde, ikinci ayağı da Hz.MEHDÎ'nin başı üzerindedir..."

 İslam ansiklopedisinde ise, "MEHDİ" lâkaplı beklenen kişi hakkında özetle şu bilgi verilmektedir:

"MEHDİ`nin mânâsı, kendisine "ALLAH" tarafından yol gösterilen kişi şeklindedir... Kelime, geçmişte bazı kişiler; gelecekte de kıyamet öncesinde gelecek bir kimse için kullanılmaktadır.

Bu kelime ilk defa olarak Emevi halifesi 2. Ömer için "müceddid" olarak kullanılıyor ve 2. Ömer , "ALLAH"`ın rehberliğine mazhar kabul ediliyordu...

Daha sonraki devirlerde ise, müceddidlerin birincisinin 2. Ömer olduğu, nihayet 7`inci ve sonuncusun da, iki görüşe göre, "MEHDİ" veya "İsa" olacağı kabul edilmektedir..."

İbn-i Haldun`un "Mukaddime" isimli eserinin "Fâtıma nesli ve onun hakkında insanların düşündükleri ve bu meseleyi saran karanlığın kaldırılması" faslında "MEHDİ" lâkaplı kişi için de şöyle bahsedilmektedir:

"Muhtelif devirlerde İslam halkının hepsi tarafından genellikle kabul edilmiştir ki;

Zamanın sonlarında, kıyamete doğru, Rasûlullah ailesinden, dine yardım edecek ve adaleti muzaffer kılacak bir kimse zuhur etmesi zaruri olarak icabeder; ki müslümanlar O`na tâbi olacaklardır...

O, müslüman ülkelerde hâkim olacak ve kendisine "EL-MEHDİ" denilecektir...

Dünya`ya hâkimiyeti ise, İsa aleyhisselam`ın nüzulü ile birlikte olacaktır...

Mevsuk (sahih) hadislerle tesbit edilmiş olan, kıyamet gününü diğer alâmetleriyle Deccal`in zuhuru, ondan sonra vukua gelecektir...

İsa Aleyhisselâm O`nun ortaya çıkmasından sonra inecek; ve O`nun çıkışından bir müddet sonra ortaya çıkacak olan Deccal`ı öldürecektir"

İbn-i Haldun "Mukaddime"sinde "MEHDİ" ile alâkalı 24 hadisi uzun uzadıya nakledip 6 değişik şekli ilave ve hepsinin de sıhhatini münakaşa eder... Bu hadislerden 14`ünde yenileyiciye -müceddide- "MEHDİ" denilmiştir...

Evet, işte "MEHDİ" hakkında İslam dünyasında düşünülenler, konuşulanlar, bu minval üzere sürüp gitmektedir.

Keza kıyamet konusunda da, İslam dünyasındaki genel kanaat, hicri takvimle 1600 yılından evvel kopacağı şeklindedir... Ki bu da gene birgün Hz.Rasûlullah kendisine sorulan:

 -Kıyâmet ne zaman kopar ya Rasûlullah?..

 Sorusuna:

 -Ümmetim iyi giderse 1000`i geçer!..

 Şeklinde vermiş olduğu cevaptan çıkartılmaktadır...

Keza halk arasında dolaşan:

"1500`de varmam, "1600`e kalmam"

Şeklinde söyleyişler dahi aslında bu hadise dayanmaktadır...

Çünkü yorumcular 2000 rakamının verilmemesinden kıyametin 1000 ila 2000 yılları arasında kopacağını çıkartmışlardır ki, bu da yaklaşık bir hesapla 1400 ile 1600 yılları arasına rastlamaktadır.

Nitekim bu hesap üzerinde duran bazı müslümanlar, her müceddid`in 200 yılda bir gelmesi hesabına da katarak 7. ve son müceddid`in 1400 yılı başlarında geleceğini ve bunun da son müceddid olması hesabıyla lâkabının "MEHDİ" olması gerektiğini ileri sürmektedirler...

Gene bu çevreler, "MEHDİ" denilen kişinin en yüksek dereceli veli olacağını; istediği anda dünyanın istediği yerini görebilecek; istediği anda istediği yerde yönetim gücünü kullanabilecek güçte olacağını  İslam dünyasından küfrü kaldıracağını; daha sonra da, nüzul edcek olan İsa  A.S ile birlikte bütün yeyüzünde tek din olarak İSLAM`ı anlatıp bütün MEZHEPLERİ kaldıracağını; tarikatları kaldırarak, Rasûlullah Aleyhisselâm`ın devrindeki inanç sistemini ihya edeceğini söylemektedirler...

Çeşitli yerlerde ve tarihlerde bazen ortaya çıkıp, bazen de gizlice çevrelerine "MEHDİ" olduğunu empoze eden pek çok kişi yaşamıştır ve halen de yaşamaktadır.. Bunlar çevrelerindeki insanların bu konulardaki bilgilerinin son derece zayıf olmasından da istifade ile, insanları rahatlıkla kandırabilmektedir.

Öte yandan bu kişilerin büyük bir kısmı da zaten farkında olmadan CİNLERİN HÜKMÜ ALTINDA olan kişilerdendir. Ve CİNlerin oyununa gelerek kendilerini "MEHDİ" sanmaktadırlar. Çünkü ya gördükleri CİN kaynaklı rüyalar, ya da aldıkları çeşitli CİNNİ ilhamlar onlara kendilerini "MEHDİ" sandırmaktadır.

Kendilerindeki CİNni destek ile çevrelerindeki insanları etkileyebilen bu insanlara karşı, ilim sahibi olmak ile "CİN DUASINI" okuyarak etki alanlarından kurtulmaktan başka çare de söz konusu değildir, bildiğimiz kadarıyla..

Gelişi müslümanlarca her an beklenen "MEHDİ"nin kesin geliş tarihine dair hiç bir delil yoktur ve "DİVAN" ehli hariç, evliyaullah dahi bu konuda bilgisizdir..

İslami takvimle zamanın 1400 yılını onyedi geçeye yaklaşması, konuyu günümüzde daha da konuşulur hale getirmiş; ve bu yüzden çeşitli yerlerde kendini "MEHDİ" sanan kimseler bir hayli türemiştir!.

Günümüzde, esef vericidir ki, ilimsiz pek çok kişi, kendini sırf CİNlerin aldatıcı ilhamları yüzünden boş hayallere kaptırarak, "MEHDİ" sanmakta ve çevrelerini de yanlış yollara sürükliyerek topluca CİNLERİN EĞLENCESİ olmaktadırlar.

Oysa, "MEHDİ", Rasûlullah açıklamalarına göre, Mekke`de ortaya çıkacak; sonra Medine`ye geçecek; üzerine bir ordu gönderilecek ve bu ordu tamamiyle yere batacaktır. Bu olaylar, O`nun "MEHDİ" olduğunun delili olacaktır..

Aklı başında hiç bir insan, İstanbul, Ankara, İzmir, Denizli ya da başka bir şehirde oturup kendinin "MEHDİ" olduğunu iddia etmez!. Şayet ediyorsa, konu ya psikyatrinin sahasına, ya da CİN tedavicilerinin ihtisas alanına giriyor demektir..

Bu konudaki düşüncemize gelince...

Biz, bu konunun zamana bırakılması; ve "bekle gör" görüşünün tatbik edilmesi taraftarıyız.. Zira, her hac mevsiminde "MEHDİ" bu yıl ortaya çıkacak beklentisi içine girip; tüm geleceğe dönük planlarını yapan insanların yaklaşık yirmi yıldır sürekli hüsrana uğradığını gördük..

Buna rağmen...

Ne aczin dile gelişi anlamında inkâra sapar; ne de hakkında kesin deliller olmadığı ve imanın şartlarında bulunmadığı için, tasdik eder; eğer böyle bir kişi gelecek olursa, ve biz de onu görürsek, o zaman kesin kararımızı eldeki donelere göre verir; davranışlarımızı ona göre düzenleriz.

Şüphesiz ki zaman, en iyi açıklayıcıdır!.

Kıyâmet alâmeti olarak bildirilen Deccal’in çıkışı gerçekleşmeden, o devrin müceddidinin kim olduğunu da kimse bilemez!.

Çünkü, “Müceddid”lik bâtında görülen bir işlevdir; ve Kutbul irşad gibi bâtınen yapılan bir yayın sözkonusudur bu görevde... Geldikleri çağın toplumunun anlayışına göre İslâm Dini’ni anlatan, açıklayan, “Din” anlayışını geçmişteki eklenti ve hurâfelerden arındıran zâtlarmış “müceddid”ler.. Kendilerini yaşadıkları topluma açıklamaları gerekmezmiş…

Nitekim, şu an hicrî 1418’de olmamımıza ve yüzyıl başını 18 sene geçmemize rağmen, -kesinlikle bu devrin müceddidi gelmiş olmasına rağmen- ortada bir müceddid görememekteyiz Dünya üzerinde!

Demek ki bu yüzyıln müceddidi de, -Allah bilir nerede ve ne zaman- gelmiştir ve bâtınen görevini yapmaktadır… Ama ne yönde ve nasıl?

Ayrıca, “müceddid”ler, bir ülkeye değil, dünya toplumuna ve dünya yaşamına dönük olarak görev yaparlar duyduğum kadarıyla...

Halbuki insanların çoğu siyasi anlamda bir müceddid ve halife hayaliyle yaşamaktalar; siyasî anlamda İslam saltanatı beklemektedirler benim düşüncemin tersine olarak!.

İnsanlar İsa Aleyhisselâm’dan siyasi krallık ummuşlardır; yanılmışlardır; çünkü o kendi krallığına değil semânın krallığına yani ölümötesi boyutta saltanat sürmeye davet etmiştir onları.. İnsanlar yanılmıştır O'u değerlendirme konusunda..

İnsanlar Muhammed Aleyhisselâm’ı da siyasî lider gibi görmek, kral gibi düşünmek istemişlerdir; yanılmışlardır; çünkü O da insanları gidecekleri boyutun sultanı olarak yaşamaya davet etmiş ve bu dünyada bir yolcu gibi yaşamaya davet etmiştir onları..

Rasûlullah Aleyhisselâm’ın bütün vârisleri dahi, siyasetle ilgilenmemiş ve “Rasûl”lük yolundan yürüyerek, insanlara ölümötesi yaşama kendilerini hazırlamalarını; “Halife” olarak bu dünyadan ayrılmalarını tavsiye etmişlerdir…

Bizim tesbitimiz -yanılıyor olabiliriz ama- böyle!.

hf

"MEHDİ"LER NİÇİN  ÇOĞALDI(!)

 Günümüzde "MEHDİ"lerin sayısında bir hayli büyük artış gözlenmektedir. Neredeyse her şehirde bir kaç tane "MEHDİ" olduğu hayaliyle çevresini kandırmakta olanlar vardır; ve üzücüdür ki, bu saf bilgisiz insanlar kendilerini o kişilerin CİNlerine kaptırmışlardır bir kere!.. Artık tesirden kurtulmaları çok zordur!..

Bunların kimisi basın aracılığıyla iyice şişirilerek patlatılmak isteniyor; kimisi de sessiz sedasız, elde kılıç kıyâm(!) edeceği günün hayâliyle yaşıyor!..

Neredeyse, kendisine her selâm vereni dervişi sayarak, kendisini onbinlerin "ŞEYHİ" kabul eden süper "MEHDİ"lerin böylesine çoğalmasının en önde gelen sebebinin, farkında olmadan hükmü altına girmiş oldukları CİNler olduğunu daha önce izah etmiştik..

Şimdi de işin ikinci yanından sözedelim...

Eğer televizyonda bir yayın arıyorsanız, şöyle bir durumla karşılaşırsınız...

Önce, o aradığınız yayının parazitli, çarpık-çurpuk, görüntüsü net olmayan dalgaları ekranınızı kaplar!.. Sonra seçilemeyen dalgaları ekranınızı kaplar!.. Sonra, biraz daha yayına yaklaşırsınız, çarpıklıklar kaybolur ve karlı bozuk görüntüler ekranda yer alır... Ve nihayet biraz ötede net orijinal yayının görüntüsü ile karşı karşıya kalırsınız!..

Daha önce de anlattığımız gibi, dünyada oluşan, tüm olup bitenler çeşitli kozmik dalgaların etkisiyle, aşama aşama meydana gelir... Sıfırdan başlar en yükseğe kadar çıkar, zirveyi bulur; tekrar inişe geçer ve sıfır olur!.. Sistemin kesin ve şaşmaz düzenidir bu!..

Her şey dünyada belirli sikluslar halinde oluşur; belirli devirlerde belirli akımlar ve eğilimler günümüz tabiriyle "MODA" olur!...

Bize belki 20 yıldır, çeşitli çevrelerden o yıl "MEHDİ"nin çıkacağı söylenirken cevabımız hep "Hayır" oldu!. Ve de ilâhi lütuftur ki mahcup olmadık!... Çünkü, yaptığımız araştırmalar "MEHDİ" denen kişinin çıkışına daha epeyce zaman olduğu yolundaydı...

Öyle iken, niçin günümüzde daha "Âmentü"nün getirdiklerini ve sonuçlarını idrak edemeyen; hayali tanrı ve din anlayışı içinde olan kişiler kendilerini "MEHDİ" zannediyorlardı!..

Bu durumun iki ana sebebi vardı...

Birincisi, farkında olmadan CİNlerin hükmü altına girerek ihtiyatsız bir şekilde olaya kendilerini kaptırmaları ve bu konuda ilmi olmayan kişileri de böylece peşlerinden sürüklemeleri...

İkincisi de, orijinalinden önce gelmeye başlayan parazitli yan dalgalar!..

"MEHDİ"lik anlamını ve duygusunu taşıyan yan dalgalar dünya üzerine ulaşmaya başlamıştır...

Keza "MESİH"iyet dalgaları da öyle!..

Bu sebeple önümüzdeki yıllarda çeşitli şekillerde kendilerini "MEHDİ" ve "İSA" olarak kabul edip çevresindekilere yol göstermek isteyen daha bir çok insan türeyecektir!..

Bu durum karşısında insanların kanmamaları ve gerçekçi bakış açısına sahip olabilmeleri içi bazı belirli ve kesin gerçekleri bilmeleri gerekmektedir...

Başta Kütüb-ü Sitte denen hadis kitapları olmak üzere pek çok eserde ittifak halinde, Hz. İSA`nın yeryüzüne geri geleceği bildirilmektedir. Ve bu geliş Hz. İSA tarafından, o devirde yapılan açıklamaya göre 2000 yıl sonra olacaktır...

Bu arada dikkat!...

Hz. İsa eğer 2000 yıl sonra geleceğini söylemiş ise, ve bunu ölmeden önce söylemişse, 33 yaşında yani milâdi 33 yılında söylemiş olur ki; bu olayın gerçekleşmesi de 2033 yılını bulur; anlamına gelebilir.

Hz. İSA yeryüzünde ortaya çıkmadan önce "DECCAL" ismiyle işaret edilen ve olağanüstü sayısız güçler ortaya koyan bir varlık insanlık için büyük bir fitne olacaktır...

Kendisinin “TANRI” olduğunu; göklerden geldiğini; yıllardır beklenen, insanlığın "RABBİ" olduğunu belirtecek bu varlık yeryüzünde 40 gün kalacak ve bu sürenin sonunda yeryüzüne inecek olan Hz.iSA tarafından öldürülebilecektir!..

Hz. İSA yeryüzünde 40 yıl yaşayacaktır. Bu 40 yıllık sürenin 9-11 senelik süresi de MEHDİ ile birlikte geçecektir.

Yani, "MEHDİ" ömrünün son 9-11 senesini İSA Aleyhisselâm`la birlikte geçirecek ve ondan sonra ölümötesi yaşama geçecektir.

Deccal da, "MEHDİ" lâkaplı kişinin ömrünün son 9 veya 11 sene öncesinde ortaya çıkacaktır.

Rahmetli hocam, (Medine`li veya Beykoz`lu da denilirdi) Hacı Osman Efendi, 1963 yılında bana şöyle demişti:

-MEHDİ`nin yıldızının doğmuş olduğunu yaklaşık şu kadar yıl önce Kahire gazeteleri yazmıştı, Mısır`lı müneccimlere atfen... O şimdi aramızda(dünyada) büyüyor..."

Bütün bu bilgiler ve yazamadıklarıma dayanarak görüşüm odur ki...

Allah'ın sünneti olduğu üzere, önce insanları ALLAH'a inanmaya, O'nun SONSUZ - SINIRSIZ TEK olduğuna; tapınılacak bir TANRI olmadığına, her türlü, şekil, renk, ışık ve bu tür kavramlardan münezzeh yüce bilgi ve güç sahibi evrenüstü, enerji üstü bir kavram olduğuna işaret edip uyaracak olan "MEHDİ" lâkablı kişi çıkacak.

Arkasından da bu anlayışın imtihanına tâbi tutulmak üzere insanlar, DECCAL ortaya çıkacak; ve insanların asırlardır tapındıkları gökyüzündeki TANRISI olduğunu bildirecek ve onları kendine tapınmaya, kendi TANRI'lığını kabul etmeye davet edecek.

"MEHDİ"nin açıkladığı ALLAH kavramını idrâk etmiş olanlar, bu gerçeği farkettikleri için, ne kadar olağanüstü olaylar ortaya koyarsa koysun, DECCAL lâkablı TANRI"lık iddiasındaki varlığa inanmıyacaklar ve Hazreti Muhammed'in Kur'ân-ı Kerîm ile bildirmiş olduğu esaslara bağlı kalarak ölümötesi yaşama geçeceklerdir.

Kur'ân-ı Kerîm'de "İHLAS" sûresinde açıklanan "ALLAH" kavramının mânâsını anlamamış; kafasında yarattığı bir TANRI'ya "ALLAH" ismini etiketliyerek yönelen insanlar ise, tasavvurlarındaki gökte bir yerde yaşayan TANRI'larını karşılarında bulunca, hemen O'na koşacaklar ve sonuçta, kendilerine yapılan uyarıya kulak vermemenin cezasını büyük bir hüsran ile alacaklardır.

MEHDİ`nin ortaya çıkmasından önce, 3. dünya savaşının olacağı, Avrupa da taş taş üstünde kalmayacağı; bunlardan sonra "MEHDİ" lakaplı kişinin bir Hac sırasında Mekke`de Ricali Gaybın ısrarları üzerine ortaya çıkacağı; sonra Medine`ye geçeceği; orada üzerine Şam tarafından bir ordu gönderileceği ve bu ordunun Medine yakınlarında tümüyle yere batacağı; ve O, İstanbul`da iken DECCAL`ın ortaya çıkacağı; çeşitli değerli kaynaklarda anlatılmaktadır...

Dolayısıyla MEHDİ`nin Mekke`de ortaya çıkmadan önce; Avrupa, Amerika, Rusya ve Ortadoğu`da çok büyük siyasi değişiklikler ve savaşların beklenmekte olduğuna işaret edilmektedir.

Kısacası bu olayların başlanıcı, nereden bakılsa, en yakın 2000`li yılların başlarına doğru uzanmaktadır...

Zaten astrolojik veriler de Uranüs`ün 1996`da Kova burcuna geçişinden sonra önemli olayların başlamasına dikkati çekmektedi... Keza, yaklaşık aynı tarihlerde, Plüton`un, Yay burcuna gireceği de dikkate alınırsa, ne gibi önemli olaylarla karşılaşılacağı konunun ilgilileri tarafından görülebilir...

Evet. bu sürenin böylesine yaklaşması kendini "MEHDİ" veya "İSA" Aleyhisselâm gibi düşünenler çıkmasına yol açacağı gibi, sahte DECCAL`lar çıkmasına da sebep olacaktır.

Hz. Rasûlullah’ın bir açıklamasına göre, gerçek DECCAL çıkmadan önce 30`a yakın sahte DECCAL ortaya çıkacak ve bunlar kendilerinin "PEYGAMBER" olduklarını iddia edeceklerdir...

Bu da her orijinalin öncesinde ve sonrasında yan dalgalardan oluşan sahtelerin ortaya çıkacağına işaret etmektedir...

Yukarıda bir TANRI; veya "ALLAH "ı âdeta bir "GÖK TANRISI" gibi kabul etme yanlışlığının sonucu olarak insanlar, bekledikleri DECCAL`a kavuşunca, onu TANRI olarak kabullenme gafletine düşeceklerdir!..

DECCAL`a karşı insanların kendilerini koruyabilmelerinin tek yolu ise Hz. MUHAMMED`İN AÇIKLADIĞI "ALLAH"`ın ne olduğunu iyi idrak etmeleridir...

Kur`ân-ı Kerim`in tarif etmiş olduğu "ALLAH "ın ne olduğunu idrak etmemiş olanlar ise bir sahte "TANRI"nın kurbanı olmakla yüzyüzedirler bizim görüşümüzce!..

Herkes, Hz.Muhammed’e tâbi olup yolundan gitmekle mükelleftir ;kendi yararı için...Bunun dışında hiç kimseye tâbi olmakla mükellefdeğilsiniz...

Herkes kendi ilmi ve aklı kadarıyla kendi yolunu çizecek ve sonucuna da hiçbir mâzeret gösteremeden kendisi katlanacaktır...

Bu konu sizin için ne kadar önemli ise , ona göre değer ve zaman verip ona göre de yolunuzu çizersiniz...Kimsenin kimseye tâlimat verme veya din koltuğunu kullanarak hükmetme hakkı ve yetkisi yoktur...

Artık şunu iyi bilin ki...

Günümüzde bir takım insanlar hâlâ bir müceddit, bir MEHDİ, bir kurtarıcı bekliyorlar; gelip kendilerini kurtarsınlar diye...

Eğer bugüne kadar kendini Mehdi ilan edenler(!) bir yana konursa, bilin ki, bundan sonra ortaya çıkacak olan bir müceddit veya Mehdi olmayacaktır!.

1400''ün ilk on yılı içinde (İmamı Rabbani’ye göre), ya böyle biri çıktı ve   Dünyanın herhangi bir yerinde kendi halinde görevine devam etmede; ya da böyle biri hiç gelmeyecek..

İşte bu sebeple, beklentileri bırakıp, herkes kendini geliştirmeye ve   hazırlamaya baksın... Öbür boyuta geçiş, beklentilerimizden çok daha yakın bizler   için!.

Önemli olan mertebe isimleri değil, yaşamının kendini tatmin etmesidir...

İsimler daima perde teşkil etmektedir müsemmâya!..

hf

BAZI VELİLERİN "MEHDİ" SANILMALARI

 Ancak burada, sırası gelmişken, bir konu üzerinde daha durmak istiyorum...

Gerçekten CİNlerle ilgisi olmayan, bazı büyük velilerin yolunda ve onların koruması altında yetişen kişlerde de "MEHDİ"lik anlayışı ve zannı meydana gelmektedir... Peki, CİNlerin etkisi olmadığı halde ve korumada bulunmalarına rağmen nasıl olup da bunlar kendilerini "MEHDİ" zannetmekte ve çevrelerindekilere o zannı verebilmektedirler...

Tasavvufta, kişinin devam ettiği yolda ilerlemesi sırasında rastladığı ve geçtiği bazı haller vardır... Meselâ "Makamı Gavsiyet", "Makamı Hızır", "Makamı MEHDİyet" gibi...

İşte bu yolda ilerleyen kişi, ehlince bilindiği gibi, bu makamdan geçerken, kendisine o makamın özellikleri yansır... Ve o da aynen kendisine yansıyan güneş ışıklarını çevresine aksettiren ayna gibi, bu defa kendisini ışık kaynağı zannetmeye başlar...

İşte bu durumda olan kişiler, bulundukları yerin verdiği zevk dolayısıyla da bazan uzun bir süre oradan ayrılamazlar ve kendilerini makamından geçtikleri kişiler sanmaya başlarlar... Keza, çevresinde hakikatı henüz tam anlayamamış olanlar da onu, makamından geçtiği kişinin hakikatı sanmaya başlarlar...

Bu durumda olan kişi eğer, yürütücüsü kuvvetliyse, kolaylıkla oradan kurtulur ve hakikatı anlar... Fakat yürütücüsü zayıf ise, kemale ulaşamamış bir kimseyse, bu takdirde uzunca bir zaman, 5-10 sene hatta bazan da bir ömür boyu orada kalır ve kendini öyle sanmaya devam eder... Ve çevresindekileri de elinde olmadan kandırmış olur...

hf

Deccal devrinde olacakları söylenenlerin neredeyse hepsi gerçekleşmiş… İnsanlar, cennet diye cehenneme davet ediliyor; cehennem cennet gösteriliyor; cennetse cehennem!…. Ve hâlâ daha, DECCAL bekleniyor!.

Dünya Mehdî’lerden geçilmiyor, belki de bunlardan biri gerçeği; biz hâlâ eli kılıçlı beyaz atlı Mehdi gelip yeldeğirmenleriyle savaşacak beklentisi içindeyiz!

Acaba gerçek Mehdi ya da nezir veya her ne isimle anılırsa anılsın o işlevde biri, böyle bir dünyada elinde kılıçla ortaya çıkıp yeldeğirmenleriyle savaşacak kadar salak bir savaşçı olabilir mi!.

Beyni iflas etmiş, düşünmesini unutmuş, emir-komuta ile denilenleri yayan yaşayan ölüler olan zombiler arasında kalmış beyin sahiplerine,  iman ehline, Allah güç kuvvet, direnç, sabır ve yürek ihsan buyursun… Gerçekleri idrâk ettirsin.

hf

MEKÂN

 Mekân kavramı, Güneş sistemi dışında, galaksiye uzanır...

“Din”deki bunun dışında kalan tüm tanımlamalar varlıklar ise tamamiyle BOYUTSALDIR!...

Esasen bizim kullanmakta olduğumuz "KOZMİK" kelimesi dahi günümüzdeki kullanım şekliyle, “BOYUTSALLIĞI” ifade içindir... Yoksa kasdımız, bu kelimenin orijinalinden gelen "Evrene ait" anlamında olarak “mekân” ifade eder bir anlam değildir...

  hf

  MEKR

 Dünyadayken, yaptığının cezasını çekmeye başlama sisteminin adı Kur’ân dilinde “MEKR”dir!.

Erkekse, günü, yatakla-işi; kadınsa günü, yatakla-mutfak arasında geçer!… Yarın âhırette kendisine hiç bir yarar sağlamıyacak dünya işleriyle ömrünü tüketir!… Hatta dünyası eskisinden daha da mâmur olur; ki bu da “MEKR”in sonucudur!…

Ne varki, o kişi bunu bir türlü değerlendiremez, “Allahtan” lânetlenmiş (uzaklaşmış) olduğunu farkedemez; ve hatta temiz kalpli(!) bir insan olduğu için Allahın kendisini nimetlere boğduğunu sanır!… Söylenir, anlamaz!.. Rahmet üzerine yağar, fakat içine nüfuz edip, tesirini icra etmeden, üzerinde kurur gider!..

Allah” adıyla işaret edileni idrak ve günlük yaşamda, O’nun bakışıyla yaşamak kavramından ne kadar uzak olduğunu; başta “kader” olmak üzere, imana taalluk eden konularda imanının gereğini yaşamaktan uzak olması yüzünden ne kadar yandığını;   bunun sonucunun kendisini âhirinde de nasıl bir cehenneme ulaştıracağını idrak bile edemez!.

Bilmiyerek Allah Rasulü’ne uzatılan dil; kişinin tüm basiretini kör eder!…

Bilinçsizce Allah velisine uzatılan dil, kişinin tüm velâyet nurlarından mahrum kalması sonucunu getirir!…

Bu sonucu da bir başkası ona hazırlamayıp; yalnıca kendi kendisini cezalandırmaktadır sistem gereği!.

Mekr”, insanın, taklitte olduğu halde, kendini tahkik ehli olarak zannetmesinin adıdır!.

Eğer bir kişi, iman bilgisiyle yaşıyor; fakat iman esaslarının gerektirdiği şekilde yaşamı ve olayları değerlendiremiyorsa; o kişi “mekr”e uğramışlardandır ki; bundan kurtulması da ancak Allah’a tevbe etmesine bağlıdır!. Karşısındakine “hakkettiğini” vermesine bağlıdır!.

Önemli olan, “mekr”e uğramamaktır!…

Zira uğradıktan sonra, bundan kurtulabilmek fevkalade ender sayıda insana nasip olabilen bir nimettir… Çünkü yanlış yanlışı getirirken, arada doğruyu farkedebilmek, son derece güç bir iştir…

Bunu şöyle de izah edebiliriz…

Beyinde, ilgili konudaki hücreler arasında bir faâliyet vardır; ve bu faâliyet zaman içinde kendi doğrultusunda yayılır ve genişler… Dolayısıyla da yanlış günden güne artar!. İşte bu gelişme ortamında iken, insanın İlahi bir zorlama olmaksızın, düzen değiştirmesi fevkalâde güçtür!…

O sebepledir ki, bizler düşüncelerimize hâkim olmak; ve hangi konu içinde olursak olalım, o konuya Allah gibi bakmak ve değerlendirmek; ya da en azından, iman esasları noktasından o konuyu ele alarak değerlendirmek zorundayız.

Bir insan, iman bilgisini, iman esaslarına imanın gereği gibi yaşam, hâline dönüştürmedikçe, “mekr” belâsından kendisini kurtaramaz!.

  hf

 “İLİM MEKRİ”

 PARAnın MEKR olmasından daha büyük MEKR nedir bilir misiniz?

En büyük MEKR nedir bana göre onu söyliyeyim size...

İLİM dir!.

Allah yoluna baş koyan insanlar için, eğer bu yola uygun yaşam biçimi    oluşmazsa, ellerine geçen İLİM onlara MEKR olur...

Allah yolundayım diyen kişi eğer İLİM MEKRİNE uğramışsa bu nasıl   anlaşılır?

Bilebildiğim kadarıyla arzu ederseniz onu anlatmaya çalışayım...

İlim sahibi olan kişi çevresindekilere o ilmi naklederken...

YALAN SÖYLİYEBİLİYORSA sıkıştığında...

DEDİKODU yapıyorsa...

İnsanlar arasında birleştirici değil gruplaştırıcı, ayırıcı oluyorsa...

Çevresindekiler ilmin vakarına değil laubaliliğe ve şaklabanlığa dönük

Kendisi ilmin gereğini yaşamıyorsa...

O ilimle insanların hizmetinde değilİ onlara hükmetme ve kendini   tatmin etme mesabesinde ise...

Derim ki ben AHMED HULUSİ olarak o kişi İLİM MEKRİNE   UĞRAMIŞTIR: bunun farkında değildir.

Dostlarım bilin ki MEKRin en şiddetlisi İLİM MEKRİDİR!.

İLMİN MEKR oluşu ne demektir?...

İsterseniz bu konu üzerinde duralım biraz...

Allah Rasülü’nün açıklamasına göre ilim esas olarak ikiye ayrılır... Din ilmi  ve Tıb ilmi...             

Tıp ilmi insanın sağlıklı yaşamı için gereklidir... Din=sistem ilmi ise    insanın içinde yaşamakta olduğu ve yaşayacağı boyutları farkedip    değerlendirebilmesi içindir...Yani ilim tahsili bu ikisine dönük olur...

Ancak bu ilimlerle uğraşanların amaçları farklı farklıdır...

Kimi bu ilimlerle uğraşır, para kazanmak için... Kimi isim yapmak nam    kazanmak için...Kimi de varlığın ve kendinin hakikatını anlamak için...

Din ilmi”, bildiğimiz bütün ilimleri kapsamına alan genel isimdir.

 Hangi ilimle uğraşılırsa uğraşılsın, sonuçta Allah adıyla işaret edilenin   yaratmış olduğu SİSTEM ve DÜZEN ile ilgili birşeyler öğrenilmektedir...

 Kişi içinde yaşadığı sistem ve düzeni ne kadar tanırsa, bu sistem ve    düzenden yararlanması o kadar mümkündür…

Hangi ilimle uğraşılırsa uğraşılsın, sonuçta Allah adıyla işaret edilenin   yaratmış olduğu SİSTEM ve DÜZEN ile ilgili birşeyler öğrenilmektedir...

Şimdi varlıktaki canlıları bir düşünün... hepsi birbirinin yararına dönük   olarak çalışmakta ve yaşamaktadır, ister bunun farkında olsun ister olmasın...

Bu mahlûkat içinde istiyerek verme özelliği olan tek tür ise İNSAN  türüdür...O başkalarına bir şey kazandırmak için karşılıksız verebilmek yetisine    sahiptir...

İnsanın bu karşılıksız verebilme özelliği, Allah için verme diye  tanımlanmıştır...

Bir insan, ilmini insanlarla karşılıksız olarak paylaşmıyorsa; para, pâye,  ünvan, saygı vs. vs. bekliyerek onlara açıklıyorsa o kendi hakikatına yazık   ediyordur!.

Gerçek ilim adamı, yağmur gibi herkesin üstüne yağar... Bir kısım   insanları kendine seçip onlara açıklayıp, diğerlerinden esirgemez...               

Yalan söylemez; dedikodu yapmaz, insanları arkalarından çekiştirmez;    gıybet etmez; iftira kavramını bilmez!.

İlim sahibi bilir ki, herkes her şeyi FITRATI kadarıyla değerlendirebilir;    dolayısıyla kimseyi kınamaz, küçük görmez!.

Dini dedikodu; dedikoduyu din edinmez!.

İlim, insanın öncelikle kendi araştırmacılığını ve gerçeği bulma arzusunu    tatmine yönelikse, çıkar için tahsil edilmiş olur..

Ben 35 yıldır bu ilimle uğraşıyorsam ve daha yaşadığım kadar   uğraşacaksam nasipse; bunu sırf kendim için yapıyorum; öğrendiklerimi de    kendime saklamayıp, karşılıksız olarak tüm insanlıkla paylaşıyorum..

Bunlar doğru veya yanlış olabilir ama benim çalışmalarımın mahsulü    budur işte!.

Ama bir kişi elde ettiği bilgileri nakde tahvil ediyorsa bir kişi bu onun için   biraz sorun getirecek demektir sistem gereği!.

Şimdi bir kişi kendini bilgili görüp, âlim sanıp, diğer yandan da yalan    söylüyorsa, dedikodu yapıyorsa, insanlarla uğraşıyorsa, gıybet ediyorsa, pâye    bekliyorsa, o kişi ilim yollu MEKRE uğramış demektir!.

 İlim sahibi SİSTEMİ ve FÂTIR’ı bildiği için bunların hiç birini yapmaz!.   

Birleştiricidir; parçalayıcı-bölücü değil!.

Hoşgörülüdür; azarlayıcı değil!.

Herkesi inancı gereği davranışlarda serbest bırakır; zorlayıcı değil; iş ki başkalarına zarar verici olmasın!.

Evet dostlar... Yaşamımıza bakalım...

Hayatımızda, hiç yalan söylemediğimiz kaç kişi var?

Hiç dedikodusunu yapmadığımız kaç kişi var?

Hiç gıybetini yapmadığımız kaç yakınımız var?

Öyle ise soralım kendimize ne kadar dürüstüm, diye...

Kişisel çıkarları için yaşayan ve en yakınlarına bile yalan söyliyecek kadar enteresan bir yaşam süren bizler...

Alim miyiz?... Evliyadan mıyız?... Mertebemiz nedir?... Ne bekliyoruz hayattan?...

Gerçekçi olmak çok zordur!...

Kendini aldatmamak ise hiç kolay değildir!.

Kim olursanız olunuz, lûtfen gerçekçi bir şekilde mercek altına koyup seyrediniz kendinizi... Ne kadarıyla kendiniz için yaşıyorsunuz; ne kadarıyla    çevrenizdekilere birşeyler kazandırmak ve bunu karşılıksız yapmak için    yaşıyorsunuz?

hf

 

 “MEKR”İ KESEN TEK ŞEY NEDİR?

 Mekr” ateşini söndürecek tek unsur ise iman esalarına göre yaşamı değerlendirmek ve geçmişteki yanlışlarına tevbe edebilmektir.

Hiç bir iyilik “ceza”sız kalmaz!.

Hiç bir yanlış da karşılıksız kalmaz!.

Kimse, yaptığı yanlıştan dolayı nasıl cezalandırılmış olduğunu pek farketmemektedir!

Zira, yanlış yapan, yaptığı yanlıştan dolayı cezalandığını farketse, ya da etrafındakiler anlasa, bu defa zorunlu inanca kapı açılacaktır!… Oysa, sistem, kimsenin dünya hayatı içinde, kolay kolay yaptığı yanlışların cezasını çektiğini anlamaması üzerine kurulmuştur!. Artık o kişi taklidi din anlayışıyla yaşar ve tüm uğraşısı dünyada bırakıp gideceği şeyler olur!.

“Mekr”i kesen tek şey kişideki “tevbe-i nasûh”tur!.

Bunun da işareti, kişinin, “Allah Rasûlü”nün yolunda yürümeye başlamasıdır…

hf

 

MELEK

 Ruh-u Muhammedî ya da Ruh-u Âzam  ismiyle işaret edilen orijin ilk varlıktan O’nun ilminde-O’nun enerjisiyle-kudretiyle meydana gelmiş nur yapılı varlıklardır.

Işık kuantlarından yani Nur’dan varolmuştur.

“Melek” kelimesi” ,melk”ten gelir ki , “güç,kuvve” anlamınadır.”ALLAH”ın kuvvede mevcut özelliklerinin-esmâsının-açığa çıkması ile oluşan birimler anlamınadır.

Bu itibarla ;Melekler, “ALLAH” Rasûlleridir!

Melâike varlığını “ALLAH”ın “Esmâ-ül Hüsnâ”sından alır! “ALLAH”’ın isimleri  yani Esmâ-ül Hüsnâ,(güzel isimler) mânâlarını ortaya koymaya başladığı anda oluşan mânâ varlıklar “melek” adını alır.

“Melek” ler de insanlar  gibi “esmâ terkipleri”dirler!..Tek bir ismin açığa çıktığı birimler değil!...

Yani, "melek" denen varlıklar da ana yapılarının mâhiyeti itibariyle "ALLAH" isimlerinin bir bileşimidirler... Ne var ki, bileşimlerinde bir veya bir kaç ismin mânâsı büyük ağırlıklı olarak açığa çıkmaktadır...

Belirli çok çok yüksek frekanslardır,titreşimlerdir!

Melekler aslında , orijin yapı olarak sûretsiz ve şekilsiz varlıklardır.Ancak meleğin ,işlevi ve bağlantılı bir frekansı vardır!  Ve bu titreşimlerin ihtiva ettiği anlamlar sözkonusudur.

İnsan bedeninde nasıl bir karaciğer, canlı ve bilinçli olarak yapısının özelliklerini ve gereğini ortaya koyuyorsa; ve öte yandan bedeninin diğer organlarıyla da birleşerek, beden dediğimiz üst yapıyı oluşturuyorsa; ve bu bedenden de bedenüstü bir varlık olan "İNSAN ŞUURU-BİLİNCİ" meydana geliyorsa;

aynı biçimde atomaltı ve atomüstü boyutun kendine özgü canlı-şuurlu varlıklarından oluşan sistemik, galaktik ve galaksiler bileşiği "CANLI BİLİNÇ SAHİBİ" özgün varlıklar da sözkonusudur ki, bunların da dini terminolojideki adı "MELEK"lerdir!..

Melekler nur yapılıdır.bunu bugünkü dille ifade etmek gerekirse, enerji kökenlidir diyebiliriz.

Herşey enerjiden meydana gelmiştir dendiği zaman , burada bahsedilen enerjidir!

Enerji ,”ALLAH”ın “kudret” vasfının kuvveden fiile çıkması halindeki adıdır.Yani “Nur”dur.

”Nur”diye bahsedilen şey “salt enerji”dir.Bu bilinçli enerji(kudret),-kozmik bilinç- evrende var olan herşeyi kendisinden meydana getirmiştir.

Bir diğer ifade ile, bu kâinatta var olan herşey , O “RUH” adlı meleğin gücünden“O”nun ilmiyle meydana gelmiştir!

Varlıkların tüm nesneler,yani kesitsel algılama araçları ile algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız ; tesbit edemediğimiz ama akıl yollu varlığını kabul ettiğimiz bütün varlıklar , gerçekte hepmeleklerin varlığından ibarettir.Çünkü, evrende varolan her şey”enerji”den meydana gelmiştir.yani , “nur”dan meydana gelmiştir.

Esasen yaşamda varolan her şey, “CAN”lılığını ve “BİLİNCİNİ” bahsetmekte olduğumuz “MELEK”lerden alır..

Kâinatta yaygın ve de evrenin hammaddesi varlıklar da “MELEK”ler…

“MELEK” denilen varlıkların yapısının anacevheri, foton türlerinden bir yapıdır. “NURÂNİ”dir yapıları…

Hatta bir diğer ifade ile şöyle izaha çalışayım.

Biz sayısız türden ışınları incelerken, aslında “Melek”lerin orijin yapısını incelemekteyiz ve bunun bilincinde değiliz!..

Bilgisayar kelimesiyle işaret ettiğimiz yapının varlığındaki atomlar ve ışık kuantları, nasıl bir boyutsal derinlik ve öze işaret ediyorsa; “insan” veya “hayvan” veya “cin” dendiğinde de, onların alt yapısını oluşturan öze, cevhere, alt yapıya “MELEK” denir..

Bu yüzdendir ki, insan ve cin ve hayvan denilen tüm varlıkların orijini tümüyle meleklerdir..

Meleklerin varlığı da “nur”dur ;Dolayısıyla, meleklerden meydana gelmemiş hiç bir şey yoktur!

Atomüstü boyutun tüm birimleri gerçekte “melek”diye anlatılmak istenen boyut  varlıklarıdır.

İnsan” denen varlığın aslı,orijini de melektir

İnsanlar, Cennete meleki yapıya dönüşmüş olarak gireceklerdir.

“Genetik yapı” dahi bir melek kökenli yapıdır

Cin veya bunların insanları saptırıcı türü olan şeytanların, iblis’in orijin hammaddesi de melektir!

Cehennem varlıkları olup “zebâni” adıyla tanınanlar da “melek”tir!

Maddenin aslı melektir!

"Melek" dendiği zaman iki tür yapı anlayacağız;

Birinci tür yapı; Evren`de ve içinde bulunduğumuz sistemde var olan her şeyi meydana getiren, bu günkü tanımıyla, kuantsal kökenle açığa çıkan yapıdır... "Melk" kökünden gelen melek, kuvvet, enerji yapı anlamındadır.

Bildiğimiz gibi enerjinin yoğunlaşması ile kuantlar, mezonlar, nötrinolar, nötronlar. elektron, pozitron, atom ve atom bileşiklerinden, atom moleküllerinden oluşan maddeler...

Evet!... Biz, her hangi bir madde, dediğimiz zaman, bu madde, beş duyu verilerine göre, maddedir!.. Yani, "görece madde"dir!.

Bugün modern bilim tesbit etmiştir ki, gerçekte madde diye bir şey yoktur!. Beş duyu dolayısıyle, biz maddenin varolduğuna hüküm veriyoruz.. Oysa gerçekte, evrende var olan her şey, çeşitli dalga boylarındaki mânâlardan ibarettir.

Her ne kadar 1900`lerin başına kadar, koyu bir maddecilik, "madde vardır, ötesi yoktur" görüşü hâkim olsa da , dünya üzerinde, 1910`lardan, 1920`lerden, bilim dünyasında başlayarak günümüze gelen bilim seviyesi artık, madde diye bir şeyin var olmadığını, sadece, bizim beş duyumuzun maddeyi bize var gösterdiğini, esasında madde denilen her şeyin atomlardan ve atomların da ışık kuantlarından, çeşitli dalga boylarından var olduğunu gösterdi...

İşte var olan; Dünya üzerinde ve Evrende var olan her şeyin meleklerden meydana gelmesi demek, bu dalgasal yapı ve atom altı boyutun, ışınlarından ve kuantsal enerjiden meydana gelmesi demektir...

Yalnız, burada çok önemli bir husus var. Burayı hiç bir zaman gözden kaçırmamak gerekir...

En azından, olaya basit bir şekilde baktığımız zaman, evrenin tüm katmanlarında, boyutlarda geçerli olan bir "sistem" görüyoruz.

Her boyutun, her katmanın kendine has bir "sistemi ve düzeni" var!. Kısaca, evrende kaos yok, kargaşa, karmaşa yok!. Belki, sistemin ve düzenin getirdiği, gerekçesini henüz farkedemediğimiz lokalize kaoslar var; ya da bize öyle geliyor ki gerçekte o da sistemin bir parçası!. Her şey bir sistem içinde doğuyor, büyüyor, ölüyor!. Yok olmuyor, bir başka şekle dönüşüyor!. "Yok" olmuyor, yani, yok olma diye bir şey evrende yok!. Çünkü zaten "yok"tan varolmuş ve aslı yok olan, hiç bir zaman "var" olmadı ki, "yok" olsun!. Bu da bir sistemin sonucu; sistem ise bir bilincin ifadesi...

Maalesef, batı bilim dünyasının çok iyi bildiği bu gerçekleri, henüz Türkiye`de bilen adam sayısı parmakla gösteriliyor. Ve... Bugün ilim, artık Batı`dan geliyor... Güneş dünyaya batıdan doğuyor(!).

Şu anda biz, "madde var" diyoruz!...

Bilim dünyası diyor ki:

"Madde diye bir şey yok, bu gözle gördüğümüz, içinde yaşadığımız her şey bizim hayâlimizden, şuurumuzun oluşturduğu hayâlden ibarettir!.."

Bu varlıkta gördüğümüz her şey, enerjiden, enerjinin yoğunlaşması ile meydana geldiğine göre, demek ki bu varlıkta olan her şey, dinî tâbirle meleklerden meydana gelmiştir!. Her şeyin aslı melektir!...

Cüz`i mânâda, zerresel mânâda, senin şu vücudun, trilyonlar kere trilyonlarca meleklerden meydana geldiği gibi, çeşitli katmanların yoğunlaşması ile meydana gelen ayrı melekler vardır. Bunu şöyle izah edelim:

Sizin vücudunuz, sayısız hücrelerden meydana gelmiştir... Bu hücreler değişik terkipler şeklinde bileşimler meydana getirerek, bir karaciğeri, bir kalbi, bir mideyi, bir beyni meydana getirmiştir. Karaciğerin görevi ayrıdır, karaciğerin kendine has bir bilinci vardır. O bilincin meydana getirdiği karaciğerin bir çalışma sistemi vardır. Kalp böyle, beyin böyle, mide böyle... Her bir organın kendine has bir bilinci vardır...

Ama, bizim beynimizde oluşan bilinç, buralardaki bu bilinç türlerini algılayamaz. Çünkü onu algılamak için, gerekli açılıma, gerekli kapasiteye sahip değildir... Bunu, basit olarak şöyle izah edelim:

Gözünüz, şu sehpayı görür; ama şu odada, şu salonda boşluğa baktığı zaman bir şey görmez. Halbuki şu odada, şu anda belki milyonlarca ses ve milyonlarca görüntü dalgası var.

Ancak bu odada mevcut olan milyonlarca ses ve görüntüyü, ancak o dalgaların dalga boyuna ayarlı, bir televizyon veya radyo ile tesbit edebiliriz!.

O dalga boylarını kulağımız ve gözümüz almaz!. Çünkü gözümüz, santimetrenin on binde dördü ile on binde yedisi arasındaki dalga boylarını alabilecek kapasite ile kayıtlıdır, sınırlıdır...

Kulağımız ise, 16 ile 16.000 hertz arasındaki dalgaları alabilme kapasitesiyle sınırlı ve kayıtlıdır!...

Bu ikisi arasında çeşitli mânâlar ihtiva eden, milyarlar ve milyarlarla dalga boyu var olmasına rağmen, biz bunlardan gâfil yaşıyoruz...

Burada şu hususa dikkat etmeliyiz!..

Biz, ilkel bir şartlanma sonucu olarak, sadece beş duyu verilerini var kabul edip, beş duyunun tesbit edemediği verileri yok sayıyoruz!... Gözle göremediğimizi inkâr ediyoruz!..

Bundan yüz sene öncesine kadar böyle düşünülebilirdi; ancak günümüzde bu tür fikirler geçersiz sayılmaktadır!. Çünkü, göremediğimiz bir çok şeyin varolduğunu kesinlikle biliyoruz artık...

Kesinlikle, tutamadığımız birçok şeyin, varolduğunu biliyoruz!. Duyamadığımız pekçok şeyin mevcûdiyetinden haberimiz var; ne çare ki, bunlarla iletişim kurma imkanımız yok!.

Din bize, 1400 sene öncesinden, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın ağzı ile bu gerçeği sanki şöyle haber veriyor:

"Sizin, hücresel yapılı bir bedene sahip olmanız gibi; ışınsal bedenli yapıyla meydana gelmiş cinlerin var olması gib; bunun ötesinde, ışık kuantlarından, yani Nur`dan varolmuş melekler de vardır!. Ki, evrende, bünyesinde bunları barındırmayan, bunların varlığından meydana gelmemiş hiç bir nesne yoktur!.

Evrende var olan her birim-nokta, bu ışık kuantlarından meydana gelmiştir. Yani, meleklerden meydana gelmiştir!. Ve bunlar, evrendeki mutlak bilinçten gelen bir şekilde, yapısal özelliklerine göre bilinçli birimlerdir!.

hf

MELÂİKE

 “Melâike”  kelimesi çoğul bir kelime!

Bunun aslı, orijin mânâsı “MELK”   yani  “kuvvet” anlamında...

Allah'ın kuvvetlerini ulaştırıcı varlıklar; veya Allah'ın kuvvetlerinin ulaşması, İlâhi kuvvetler, anlamında anlaşılıyor!. Her kuvvede bir mânâ!..

hf

REFİK-İ A’L 

"Refîk`i a`la" da gene semâ meleklerinden olan mukarreb meleklerdir.

Refik-i Âlâ ,"ALLAH" isminin anlamına yakîn kazanmış birimlerdir... Çeşitli âlemlerden!.

 hf

 

ALÛN  MELEKLER

 Meleklerde öyle sınıflar vardır ki, meleklerin içindeki bu sınıfların bir kısmı, "insan`a secde" emrini almamıştır!.

Buna karşın, "Adem`e secde edin!." şeklindeki Allah`ın hükümlerine tâbi olan yeryüzü melekleri vardır; ki bunların hepsi de Adem`e secde etmişlerdir.

Fakat, "Adem`e secde edin" emrini almamış, Adem`e secde etmesi mümkün olmayan melekler de vardır!.. Bunlara, "Alûn" denilir... Yani, "Makam-ı illiyin" diye bildirilen, o yüce makama has meleklerdir, varlıklardır.

Bu melekler öylesine büyük, yüce ve azâmetli varlıklardır ki, basite indirgeyerek bir misâlle anlatmak gerekirse..

Senin şu varlığında, yapında, beynindeki bir hücre neyse, bizim tüm güneş sistemi de onun varlığında basit bir nokta hükmündedir. Bunu anlayabilmek için, senin Galaksideki 400 milyar yıldızlık muazzam bir varlığı hafsalanın alması lâzım!

hf

AZRAİL

 Ölüm-dönüşüm görevlisi olan melektir.

Vehimler üzerinde tasarrufu olan melektir!

MELEKLER” canlı-cansız diye göresel bir biçimde ayırdedilen her şeyin aslını ve orijinini meydana getirdikleri gibi; ayrıca çeşitli ölçülerde ve boyutlarda canlı-bilinçli varlıklar olarak da mevcutturlar..

Meleklerin insanlar üzerinde nasıl tasarruf ettikleri çok merak edilen bir konudur..

Meselâ Azrail isimli canlıların “ölüm”üne vesile olan melek... Sorulur ;  Tek midir, çok mudur?...   Bir anda sayısız canlıyı nasıl öldürür?...

Bunu basit bir misâl ile açıklamaya çalışayım.. Uranüs’e gitmekte olan gök aracı, NASA merkezinden gönderilen radyo dalgaları ile yönlendirilmekte veya çeşitli işlevlere hazırlanmaktadır..

Bunun gibi yörüngemizdeki sayısız uydular, hep NASA merkezi tarafından gönderilen radyo dalgaları ile yöneltilmektedir...

İşte, Azrail isimli melek de, yaydığı dalgalar ile, beyinlerdeki bir tür kontağı etkilemekte ve “ölüm” denilen beynin durmasını oluşturmaktadır... Nasıl, NASA`nın bir merkezden yaptığı yayın aynı anda binlerce uyduya ulaşıp hükmünü icra ediyorsa, Azrail`in yaptığı yayın da, aynı anda binlerce alıcı tarafından algılanarak gereği oluşmaktadır..

Azrail gibi diğer bütün melekler dahi yaymış oldukları dalga yayınlar ile beyinleri veya daha derinlemesine söyleyelim genetik dizinleri ve hatta “ruh” dediğimiz “dalga bedenlerin beyinlerini” etkileyerek hükümlerini uygularlar...

“Mümit” isminin mânâsı ağırlıklı olarak mevcut olan bir bileşim kuvveden fiile çıktığı zaman,”nur”diye bahsedilen enerji boyutunda bir varlık , bir birim oluşturulmuş ve buna da “Azrail”denmiştir,ki görevi “ölüm” denen dönüştürme” olayını oluşturmaktır.

Sadece insanın ölümünü Azrail’e bağlamak son derece yanlış ve sınırlı bir anlayıştır..ilkel bir yaklaşımdır!

Azrail”in görevi, bir yapının varlığına son verip, o yapının son buluşu ile birlikte , ikinci bir yapının başlangıç ortamını sağlamaktır.Ancak ikinci yapıyı başlatan Azrail değildir.

İkinci yapıyı başlatan “EL BAİS”  isminden oluşan melektir! Azrail, ölümü tattırır;yani, o birimin mevcut yapısıyla alâkasını keser ; o yapıyla alaka kesilmesinin hemen akabinde, “BAİS” isminden var olmuş melek görevi alır,o birimin yeni yapısını meydana getirerek, ikinci anda  o yapı ile o varlığı meydana getirir.

hf

CEBRAİL

 Cebrail adlı "MELEK" yapısını oluşturan "ALİM", "BASİR", "FETTAH", "HAKİM" ve "MUHYİ" gibi ağırlıklı anlamların sonucu olarak görev ifa eden bir üst boyut bilincidir...

Ve görevi, seçilmiş kişileri "SIKARAK" açmak; ve daha sonra da "Allah'ın evrensel düzeni ve değerleri hakkında bilgilendirerek" o topluma yol gösterilmesine vesile olmaktır!..

İnsanların arasından seçilmiş elçilerin,nübüvvet ile görevlendirilmesi ve insanlara yön verilmesi hususunda ALLAH tarafından   vazifelendirilmiş olan melektir ki,Kur’ân-ı Kerim’i “LEVHİ MAHFUZ”dan bir defada “OKU”muş,daha sonra da peyderpey Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’a tebliğ etmeye başlamıştır.

Cebrail adlı "MELEK" yapısını oluşturan "ALİM", "BASİR", "FETTAH", "HAKİM" ve "MUHYİ" gibi ağırlıklı anlamların sonucu olarak görev îfa eden bir üst boyut bilincidir...

Ve görevi, seçilmiş kişileri "SIKARAK" açmak; ve daha sonra da "Allah'ın evrensel düzeni ve değerleri hakkında bilgilendirerek" o topluma yol gösterilmesine vesile olmaktır!..

İşte bu sebebledir ki, Cebrail Aleyhisselâm ismiyle bildiğimiz "meleğin" zâtı, Hakkın varlığı; mânâsı, esmâ terkibi; yapısı ise “nur” yani “enerji”dir!...

"NUR" yapılı "bilinç birim" olması sebebiyle, iletişim kurduğu kişiye, eriştirmek istediği anlamı taşıyan ışınsal impals göndererek, onda dilediği görüntüyü oluşturur!..

Cebrail'in "görüntüsü" olarak anlatılan, biri hariç hemen tüm "görüntü"ler, onun "algılanmasını istediği görüntüler"dir.. Çünkü orijini itibariyle, bize göre, görüntü kavramından soyut-mücerred varlık sınıfındandır..

hf

MİKÂİL

 Kişilerin ve tüm sistem varlıklarının rızıklarının ulaşmasında görevli olan melektir!

 hf

 

“İSMAİL”

 Kişilerin amellerinden oluşan meleklerin düzeniyle ilgili görev yapan melektir!

hf

SEMÂ MELEKLERİ

 “Yeryüzü Melekleri”nin boyutsal olarak fevkindeki melekler “semâ melekleri” olarak tanımlanmaktadır ki bunların içinde "mele`i a`lâ", "hazire`i kuds", "melaikei ulül`azm" gibi isimlerle işaret edilen melekler mevcuttur.

Rasûlullah Aleyhisselâm’ın âhırete intikâl etmeden önce sık sık duasında işaret ettiği "refîk`i a`â" da gene semâ meleklerinden olan mukarreb meleklerdir.

   hf

YERYÜZÜ MELEKLERİ

 Yeryüzü melekleri;yaşamakta olduğumuz madde boyutu nurânî yapılarıyla etkilemekte olan meleklerdir.

        hf

MELEKÎ BOYUT

 Teklik boyutu ile Ef’al âlemi arasındaki elçilik boyutudur!

Meleki etkileri yanlızca astrolojik etkiler olarak değerlendirmek çok yetersizdir!...

İnsanın orijin varlığı meleki boyut kökenlidir ve bu  algılanan boyuta kadar olan tüm katmanlar meleki boyutun  eseridir...

İnsan adıyla anılan meleki kökenli varlık, ayrıca dış diye   kabul edilen boyutla da her an iletişim halindedir ve ondan da  etkilenmektedir ki, buna bugünkü dilde astrolojik etkiler ifadesi kullanılabilir...

İnsan kendi “hakikatını” anladığı anda,meleki boyutta kendini tanımaya başlar!

Kişi kendi özüne doğru  olan bu yolculuğu yapmazsa , Cennet ortamının meleki varlığı olmak yerine,ruh boyutunda hakikatten perdeli olarak yaşamak zorunda kalır.

Meleki boyutunuzu kendi dışınızda aramayınız!.

Düşündüğünüz her şeyi meleki boyutun sizde yansıması olarak farkediniz...

Gerçekleştirdiğiniz her şey sizdeki meleki boyutun kuvveti iledir!.

  hf

MELEKΠ GÜÇ (MELEKÎ ŞUUR) 

Meleki kuvvetler , isimlerin  mânâlarının aşikâre çıkışı halindeki, çeşitli adlarıdır!.

Yani her melek veya her meleki  kuvvet  gücünü bir ilâhi isimden alır!..

Yaşamda, bütün olup bitenler ve bunlarda mevcut bilinçler hep bu meleki güçlerle, meleki şuurla meydana gelmektedir!

Bilelim ki ; vahiyden , yediğin yemeğin vücutta yararlı hale gelmesine ; bunların beyinde değerlendirilip, madde beden ötesi ruh bedeninin yani,halogramik mikrodalga bedeninin oluşturulması dahi hep meleki güçlerledir!

Varlığında, özünde meleki güçler vardır !

Düşünme dahi meleki boyuta  dair bir olaydır.

 hf

 

ALLAH’IN  İSİMLERİ  NASIL ORTAYA  ÇIKAR?

 -"HİÇ BİR ŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HER ŞEY O'NU HAMDIYLA TESBİH EDER.... FAKAT, SİZ ONLARIN TESBİHİNİ KAVRAYAMAZSINIZ !.." (17-44)

 İşbu canlı bilinçli katmanların varlıkları "Din" terminolojisinde "MELEK" diye adlandırılmıştır..

Din dilinde, “evrensel anlamlar ve kavramlara"ALLAH"ın iSİMLERİnin ortaya çıkışı” denilerek işaret edilmiştir..

Evren içre boyutsal evrenlerde mevcut olan HER ŞEY, evreni oluşturan mânâ gruplarının boyut varlıklarınca algılanmasından başka bir şey değildir..

hf

MELEKLER, ALLAH  İLE  KULU ARASINDA

NASIL ARACIDIR ! ?

 İlâhi kuvvetlerin bir diğer ifade ile İlâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile dönüşmesi melekler ile olmaktadır

Melekler, Allah’la kulu arasında aracıdır,deniyor.”Kul” dediğimiz,Ef’al mertebesinde terkibin ortaya çıkışı değil mi?Allah da ,zâtı değil mi,yani mertebeler arasındaki ilişki bu kuvvetlerle oluyor. Senin ef’al mertebesinden esmâ mertebesine,urûcun bu kuvvetlerledir.

Nitekim Hz.Rasùlullah Aleyhi’s-Selâm da Mi’raca çıktığında yanında melek eşlik etmiştir. Ama belli bir noktaya kadar...O noktayı geçemez meleki kuvvetler!Çünkü zaten o meleki kuvvetler, esmâ mertebesinde hâsıl olmuştur.

Esmâ mertebesinde,meleki kuvvetler terkedilir;sıfat mertebesine geçilir. Meleki kuvvetler , isimlerin mânâlarının aşikâre çıkışı halindeki,çeşitli adlarıdır!.Yani her melek veya her meleki kuvvet gücünü bir ilâhi isimden alır!..

 hf

MELEKLERİN KANATLARI VAR MIDIR?(!)

 Hem gerçektir,hem  de işaret yollu bir açıklamadır!

İşaret yollu açıklama olması şu yöndendir ; iki kanatlı,üç kanatlı,beşyüz kanatlı gibi  ifadeler, bu sayılara tekâbül eden güçleri ve özelliklerıdir.

 

hf

MELEKLER DİŞİ Mİ,

 ERKEK Mİ ?!

 Meleklerde, orijinal yapıları itibariyle dişilik-erkeklik mefhumu yoktur! Neden?...

Gayet basit!.. Onlarda bizim gibi bir madde beden veya madde bedenden oluşan ışınsal bir beden yok ki!..

Bir enerji dalgasının dişiliği-erkekliği olur mu?... Düşünün!..

Bir telsiz dalgasının, radar dalgasının erkekliği-kadınlığı olur mu?.

Bunların erkekliği-dişiliği olmadığı gibi; bunların çok daha alt boyutlarındaki; dalgasal yapının çok daha alt boyutundaki, ışınsal yapıda da elbette ki erkeklik-dişilik diye bir kavram olmaz!.

Bu kuantsal yapıdan meydana gelmiş "NUR" kökenli varlıklarda erkeklik-dişilik olmaz!.

     hf

MELEKLERE İMAN NİÇİN ÖNEMLİ?

 Meleklere iman niçin önemlidir; ve imanın şartları arasına girmiştir?

Allah’a imanı anladık..Rasûle imanı anladık. Zarùri!...Kur’ân şart, hükümleri ulaştırıyor!..

Peki hayatımızda hiç melek görüyormuyuz?...Hayır!..

Görmek mümkün mü?..Bizimle konuşuyor mu, bir ilintisi var  mı?..Hayır!..

Peki, meleği bilsek n’olur, bilmesek n’olur?..kabul etsek ne kazanırız, kabul etmesek  ne kaybederiz?..Yani, meleği bilmek niçin önemli ve o derece önemli ki, imanın şartları arasına girmiş!..Âmentü’ye yerleşmiş!...Âmentü’nün esaslarından  olarak bildirilmiş!

Âmentü billâhi ve melâiketihi” diyorsunuz...

Dikkat edin...”Ve kütübihi ve resùlihi”,daha sonra geliyor. Allah’tan sonra iman sırasında “meleklere iman” çok önemli.Niye?..

Allah’ın hükümlerinin bize ulaşmasında en başta gelen aracı  kat, “melekler” !

Sistemin işleyişinde ana mekanizma ,”melekler”!

Allah’ın esmâsının açığa çıkmasında ilk merhale,”melekler”!

Allah’ın esmâsını bizim anlamamıza vesile olan aracı  kat, “melekler” !

Üzerinde “DİN” dendiği zaman en az düşündüğümüz-en az ilgi duyduğumuz konu , yine ,”melekler” !

Halbuki Allah’ın yarattıklarının tamamı,(  azı-birazı-biraz çoğu- biraz çoğu nun daha  çoğu demiyorum!)Allah’ın yarattıklarının  tamamı ,  melekler ve meleklerin  varlığından  oluşmuş varlıklardır!

Gözünüzün gördüğü-kulağınızın işittiği-5 duyu dediğimiz duyularınızın algıladığı ve  5 duyu   ötesinde, belki 5 bin duyunun varolduğu beyninizin   tüm        algıladığı     her şey , esasında meleklerdir

Atomüstü boyutun tüm birimlerinin gerçekte “melek” diye anlatılmak istenen “boyut varlıkları” olduğunu farkedeceksiniz..

İnsanın veya daha geniş kapsamlı anlatımıyla varlıkta var olan herşeyin kökeni Dinde “Meleki yapı” olarak isimlendirilmiştir...

Dolayısıyla insanın varlığı gerçekte bir meleki yapı ve özellikler toplamıdır...

İnsan kendi hakikatını anladığı anda meleki boyutta kendini tanımaya başlar...

Tasavvuftan amaç da insanın kendi orijinini tanıması çalışmalarıdır...

Kişi kendi özüne doğru olan bu yolculuğu yapmazsa, Cennet ortamının meleki varlığı olmak yerine ruh boyutunda hakikatten perdeli olarak yaşamak zorunda kalır...

Şimdi, Allah’ın varlığını kabul ettiğin gibi; bu varlıkta mevcut olan bir kuvvet ve kuvvetinde ortaya çıkışı söz konusu.

Senden herhangi bir nesne, kuvveden fiile çıkmak sùretiyle gerçekleşiyor.. Kuvvede kaldığı sürece, zaten tüm varlıkta ve özde mevcut!

Onun, müşahede edilmesi, tesbit edilmesi, seyredilmesi denen olay ortaya çıkmasıyla mümkün. İlâhi kuvvetler de mânâların fiil düzeyinde seyredilmesine vesile oluyor!..Yani, esmâ âleminin, ef’al âlemi şeklindeki  müşahedesi, bu ilâhi kuvvetler dediğimiz şekilde meleki güçlerle gerçekleşiyor...

Farzımuhâl herhangi bir yıldızdaki mânâ radyasyon adını verdiğimiz kozmik ışın dalgaları ile Dünya üzerine ulaşıyor...Buna eski tâbirle 3.kat gökteki veya 7.kat gökteki emirlerini yere taşıyor deniyor.

İşte, bu İlâhi kuvvetleri tanımak, kendini tanımakta bir aşama , bir merhale..

Bu sebepten dolayıdır  ki , bu ilâhi kuvvetleri tasdik etmek gereklidir, ki onları tasdik ettikten sonra da bulasın tanıyasın ve Allah’ın gücüyle, kudretiyle-kuvvetiyle onları kullanabilesin!..

Bilmediğin, haberin olmayan bir şeyi nasıl kullanabilirsin?Ama bileceksin ki o şeyi, ondan sonra da onlar üzerinde senin tasarrufun olsun!

Ama bu senin değil, Allah’ın tasarrufu olur!..Allah ikram yollu, kulunda bu tasarrufu ortaya koyar.

Demek ki meleklere imanın  zarùreti , o meleklerin ilâhi kuvvetler olması hasebiyle!..İlâhi kuvvetlerin bir diğer ifade ile İlâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile dönüşmesi melekler ile olmaktadır.

Dolayısı ile melekleri inkâr neticede İlâhi isimlerin yani Allah’a ait mânâların inkârı demek olacağı için, bu hususa iman bu derece önemlidir.

 hf

 

MELEKLERİN TENEZZÜLÜ NE DEMEK ?

 Meleklerin tenezzülü iki yönlüdür:

 1- Varlığındaki, özündeki kuvvetlerin senin şuurunda ortaya çıkması, açılması anlamındadır...

Hakk`ın, kişinin özünden gelen meleki yoldan zuhuru; yani, tenezzülüyle varlıkta tasarrufudur...

İşte birçoklarının kafasını karıştıran bir nokta burası...

Sanıyoruz ki ötende bir tanrı var; o gökten birilerine tâlimat yağdırıyor; sonra da birileri onun istediklerini yerine getiriyor...

Oysa...

Hakkın kişinin özünden gelen melekî yoldan zuhuru; yani tenezzül yollu varlıkta zuhurunun en açık misali Nebiler ve Rasûller "Ricali Gayb"tır!.

 2-İkinci tenezzül yolu ise...

Meleklerde öyle sınıflar vardır ki, meleklerin içindeki bu sınıfların bir kısmı, "insan`a secde" emrini almamıştır!.

Buna karşın, "Adem`e secde edin!." şeklindeki Allah`ın hükümlerine tabi olan yeryüzü melekleri vardır; ki bunların hepsi de Adem`e secde etmişlerdir.

Fakat, "Adem`e secde edin" emrini almamış, Adem`e secde etmesi mümkün olmayan melekler de vardır!.. Bunlara, "Alûn" denilir... Yani, "Makam-ıilliyin" diye bildirilen, o yüce makama has meleklerdir, varlıklardır.

Bu melekler öylesine büyük, yüce ve azametli varlıklardır ki, basite indirgeyerek bir misalle anlatmak gerekirse..

Senin şu varlığında, yapında, beynindeki bir hücre neyse, bizim tüm güneş sistemi de onun varlığında basit bir nokta hükmündedir. Bunu anlayabilmek için, senin Galaksideki 400 milyar yıldızlık muazzam bir varlığı hafsalanın alması lazım!

-Sohbetin yapıldığı 17.4.989 tarihinde-, Milliyet Gazetesinde bir yazı çıktı... Bir batılı bilim adamı:

"Dünya`nın tümüyle, canlı bir organizma olduğunu ve bir canlı olarak; nasıl insan bedeni canlı olarak düzenli, sistemli bir yaşam içindeyse, dünyanın da canlı bir organizma olarak tümüyle sistemli, düzenli bir yaşam içinde olduğunu" söylüyor...

Her canlı organizmanın, kendine has, kendi boyutuna göre bir ruhu yani dalgasal ikiz vardır.

Yani, onun madde yapısına karşılık, bir de, bir manâda "maddeötesi" diyebileceğimiz bir dalgasal yapısı, bedeni vardır. Bu da onun ruhudur!.

Nitekim geçmişteki keşif-fetih sahibi tasavvuf ehlinin eserlerini okursanız,

"Ben dünyanın ruhu ile buluştum, görüştüm. Bana şöyle bir sûrette göründü, şöyle şöyle muamele etti" diye anlatır. Tasavvuf kitaplarında böyle yazar...

Bu hususu biz daha evvel söyleseydik, "hadi canım hurafe!..." denirdi... Ama, bugün bir batılı bilim adamı, dünyanın tümüyle organik yapıya sahip bir canlı olduğunu ortaya koyuyor.

Her canlının, bir ruhu vardır... Her ruhun, şuuru vardır!.

Niye?...

Çünkü, bu kâinatı meydana getiren ana güç, cevher, enerji dediğimiz şeyin, bilinçli-şuurlu bir kudret olduğunu artık biliyoruz!...

Gene biliyoruz ki, evrenin her boyutunda, her kesitinde bir düzen, sistem var!. Bu da aynı TEK özden oluşmanın getirdiği bir şuurun, bir bilincin eseri!.

Her şey, TEK bilincin yani ALLAH ilminin eseri olduğuna göre; O`ndan meydana gelmiş her yapının da, kendi yapısına, boyutuna, kapasitesine göre bir bilinci var, demektir...

Dolayısıyla, her organik veya inorganik yapının kendine göre bir ruhu ve o ruhun da kendine göre bir şuuru vardır!.

Öyleyse, burada dikkat edeceğimiz nokta,

Varlığın, mevcûdatın her boyutunda ve katmanında bilinçli varlıklar mevcuttur!...insanın dışında, cinlerin ve meleklerin sınıfları olarak!

Esasında, cinler de, insanlar gibi çok basit, sınırlı bir yapıdır birimsel özellikleri itibariyle!.

Yani, nasıl insan bu dünyada yaşıyor, cinler de bizim güneş sistemi içinde var olan varlıklarsa...

Güneş sisteminin dışındaki sayısız yıldızlarda; güneş sisteminin içinde bulunduğu galakside, Samanyolundaki sayısız yıldızlarda aklın almayacağı kadar sayısız varlıklar var...

Bunları "görmek" denen olay ise, bizim hayâlimizde olur!.

Yani insanlar tasavvurlarına göre, hayâllerinde onları şekillenmiş olarak görürler!.

Kim, "ben cini gördüm, meleği gördüm" derse, bu gördüğü varlığın orijinali değil, "kendi hayâlinde oluşan görüntüsü"dür!..

Zaten, gerçeği itibariyle, biz bir insan olarak, hiç bir zaman karşımızdaki kişiyi değil, o kişinin beynimizdeki hayâlini görürüz!.

Sen, karşımda oturuyorsun, senden çıkan ışık dalgaları geliyor, benim göz bebeğime vuruyor, göz bebeğimden sarı noktaya aksediyor. Sarı noktadan beynime bioelektrik bir mesaj geliyor, görme siniri ile... Beyin, gelen bu bioelektrik mesajı kendi hücreleri arasında değerlendirerek bir hayâl oluşturuyor.işte senin, "görüyorum!..." dediğin şey, o beyninin içinde oluşan hayâldir...

Nasıl ki rüya görüyorsun... Rüya gördüğün anda gözün kapalı, dışarıdan gelen hiç bir şey yok!.. Ama, beynindeki bilgiler, senin hayal mekânizman sonucunda bir hayâl görüntü şekline dönüşüyor.

Aynı şekilde göz açıkken gördüğün her şey de, aslında beyninde oluşan hayâller şeklindedir. Eğer gelen sinyalleri değerlendiren veri tabanın gelişmemiş ya da yetersizse,; arızalıysa, gördüğün hayâl de ona göre arızalıdır, gerçeğe uygun değildir!. Bu da senin beyninde hayâl gördüğünün isbatıdır.

Birisi bakıyor, o şeyi orijinal olarak görüyor. Öteki bakıyor, görme bozukluğu var, görme bozukluğu nedeni ile o şeyi deforme olmuş bir şekilde görüyor!. Niye öyle görüyor?.. Çünkü, görme cihazı arızalı!... Arızalı araçtan beyne yanlış bilgi gidiyor. Yanlış bilgi gelince de beyin yanlış bilgiye göre bir değerlendirme yapıyor, yanlış bir hayâl oluşturuyor...

Meleği veya cini görüyorum diyenlerin, görme olayı da şu:

O varlığı, karşısında olarak gözüyle görmüyor!.

Beynin sadece beş duyuyla çalıştığını öğrenmişiz ve her şeyi bundan ibaret sanıyoruz.. Yani, görme, işitme, koklama, tad alma, dokunma... Sonra bir de 6. duyu diye bir şey kabul etmişiz; ama onun da ne olduğundan habersiziz..

Oysa beynin, bunun dışında sayısız algılama sistemleri var!. Tıb, henüz bunu çözemedi... Çünkü tıb, beynin mikrodalga faaliyetleri alanına giremedi!.

2000`li yıllara girerken, insanlığın önündeki en büyük bilinmez, insan beynidir!.

Eğer batı dünyası, trilyonlarca doları, uzaya gitme yerine, beyini çözme yolunda kullanabilseydi, bugün insanlık hayâl edemeyeceğiniz güçlere ve özelliklere kavuşmuştu. Fakat, ne yazık ki, beyin araştırmalarına, beyinin dalgasal faaliyetlerine yeterli önem ve harcama yapılmadığı için; dışa dönük olarak, bu para değerlendirildiği için, insan beynindeki o fevkâlâde muazzam güçler henüz keşfedilemedi..

Zira bunu keşfolması için önce beynin dalgasal faaliyetlerinin ve bu dalga boylarını çözecek bir cihazın icadedilmesi zorunlu!..

Sonra da dalgaboylarının anlamını çözebilecek bir cihaz gerekli!.

Ki, bu dalga boylarının deşifresine dayanılarak beyindeki sırlar, beynin ürettiği dalgalar ve de ruh dediğimiz ışınsal beden gerçeği çözülebilsin.

Bu arada, bu konuda önemli bir olay söz konusu!.

Bir açıklamasında Rasûlullah aleyhisselâm diyor ki:

"Âhir zamanda cinler, yer yüzünde açık seçik bütün insanlara görünecek!..."

Bu, ya insanların beyninin, cinlerin dalga boyuna açık olması sebebi ile gerçekleşecek. Veya beli bir araç geliştirilecek ve bu araç vasıtasıyla... Mesela, TV gibi bir araç oluşacak, bu araç vasıtasıyla cinlerin varlıkları bütün insanlar tarafından görülebilecek...

 hf

MELEKLERİN iŞLERİ

 "Tenezzül"den bahsederken, az önce anlatmıştım ki...

 1-İçinden-özünden şuuruna yansıyan bir fikir ya da güç kullanımı şeklinde ortaya çıkar meleki ilham... Ki tenezzülün bir yönü bu!.. Nebi ve Rasûllerde ve Ricâli Gayb’ta olduğu gibi...

 2- Bir yönüyle de gerçekten, bilfiil dışımızda yaşayan birimsel varlıklar, melekler olarak aramıza inişleri...

 Mesela, normal olarak insanların arasında dolaşan, insan sûretinde melekler vardır!... Görünmeyen, çeşitli olaylarda vazifeli melekler vardır...

Çocuk 6. kattan aşağı düşüyor, bir şey olmuyor!... Akıl mantığın kavrayacağı bir olay değil!... Evet, o anda orada görevli bir melek, onun eceli gelmediği için (takdire göre) o çocuğu düşmeden evvel tutar, yumuşak bir şekilde yere bırakır. Ve çocuğa hiç bir şey olmaz!...

6 ncı kattan düşüp de bebeğe bir şey olmaması mümkün mü?... Bütün kemikleri kırılır ve ölür!. Ama bu anlaşılamadığı, idrak edilemediği için halk arasında, "melekler tuttu, korudu!" denir de bilimsel olarak da buna bir çözüm getirilemez!. Ölmeyeceği varmış, ölmedi, denir ve olay kapanır...

Rahmet melekleri ayrıdır, gazap melekleri ayrıdır vs. Şimdi, olaya şöyle bakın!...

Bir deyişe göre deprem, doğal bir olaydır!.

Bildiğimiz, depremin gerçekten doğal bir olay olduğudur.. Yer altındaki yerleşme olayları, fay kırılmaları vs. bir takım olaylar...

Ne var ki aynı olaya, bir başka yönden bakarsak farkederiz ki, bütün doğal olaylar, meleklerin iradesi ve gücü ile oluşur!.

Peki bu iki apayrı değerlendirmeyi nasıl bağdaştıracağız?...

Son bilimsel bulgulardan haberiniz varsa ve bu ilimleri Din ile birleştirebildiyseniz olayı çözmek çok kolay!...

Problem, işin mahiyetini çözme noktasında. Burası gerçekten çok önemli bir husus!.

Biz, yıllar yılı, yani 1800`lerin ortalarından bu yana, 1920`lere, 30`lara kadar koyu bir maddecilik felsefesi ile şartlandığımız için olayları çözemiyoruz!... Halbuki, 1920`lerden sonra, hele hele 1950`lerden sonra ortaya çıkan bilimsel bir gerçek var.

O gerçek şu!..

"Madde" diye bir şey yoktur!... Maddenin var kabulü, ancak beş duyunun algılamasına GÖRE söz konusudur. Beş duyu, bize maddenin varlığını gösteriyor. Gerçekte madde dediğin şey, moleküler-atomik bir yapıdır!.

Meselâ, şu odayı bir milyar defa büyütme gücüne sahip olan bir elektron mikroskobunun lâmına koyarsak, aynı beynimizle, aynı göz bebeği ile yukarıdan baktığımızda, lâmda, ne senin varlığın, ne benim varlığım, ne sehpanın, ne halının, ne de masanın varlığı kalmaz!... Burası, tek bir bileşik atomik kütle olarak gözükür, mikroskopta...

Yani, eğer algılama aracımız, gözbebeğimiz, o elektron mikroskobunun mercek kapasitesinde olsaydı; aynı beynimiz, burada insan, hayvan, nebat, maden, koltuk vs. nin varlığına değil, bu salonun salt atomik bir kütle halinde, tek bir yapı olduğuna hükmedecekti!.

Eğer bu, daha yüksek bir büyütme kapasitesi ile beyne ulaşsaydı, bu sefer tüm varlığı, mevcudatı, dalgalardan ibaret, kozmik ışınlardan ibaret bir yapı olarak görecekti...

Yani, varlığın aslı, orijinali; elektromanyetik dalgalardan oluşmuş, kozmik ışınlardan oluşmuş bir yapı...

Bu varlıkta esas, enerji dediğimiz öz - cevher, biliçli olduğuna göre; bir "Kozmik Bilinç" söz konusu olduğuna göre; varlığın katlarındaki her bir yapı da bu evreni meydana getiren kozmik enerjiden meydana geldiğine göre; her bir yapıda ve birimde bir şuur, bir bilinç vardır!...

Dolayısıyla, madde adını verdiğimiz, esasında atomlardan veya onun özü olan elektromanyetik dalgalardan oluşmuş her bir yapıda da kendine özgü bir bilinç vardır.

Evrenin her boyutunda, katmanında ve yapısında, dolayısıyla biriminde, bilinç mevcut olduğuna göre...

Şİmdi...

Konumuzun can damarı olması hasebiyle, "melek" bahsini biraz daha, açmak istiyorum...

"Melek" adı verilen varlık, orijini itibariyle, mâhiyeti itibariyle kuantsal yapı, yani bir tür enerjidendir.. Bu enerjinin yoğunlaşmış hâli olan yapı, atom boyutunu ve nihayet moleküler yapıyı meydana getirir. Bu moleküler yapılar da, çok büyük miktarlarda birleşerek, bizim, "madde" diye tesbit ettiğimiz yapıyı meydana getirir. Maddenin özü ve cevheri olan şey, orijini itibariyle melektir işte bu sebeple!.

"Melek" kelimesi ile işaret edilen melk, kuvvet, güç ve de enerji olduğuna göre; enerji de, bilinçsiz, kör-sağır bir yapı olmayıp, şuurlu olduğuna göre...

İşte bu atomaltı kuantsal yapı, atomun yapısını, özünü oluşturan yapı, melek adıyla isimlendirilmiştir, eski dilde!

Şimdi sen, istersen işin madde boyutuna bakarak değerlendirme yap, "fay kırılması depreme yol açmıştır" de; ister olayın boyutsal derinliğinden değerlendirme yap, "Melekler yol açmıştır" de!..

Hiç farketmez!.işleyen sistem, yapı, mekânizma aynıdır!.

Bu tanımlamaları sadece dünyaya has düşünmeyin.. Atomun içinde derken sadece, dünyayı oluşturan atomlar olarak düşünmeyin!.

Evrende mevcut olan her noktada, bu ışınsal yapılar vardır ve bunlar katman katman üst yapıları oluştururlar!.

Meselâ, basit dediğimiz bir yapı, enerji temelli olarak varolduğu gibi; en komplike yapılar dahi böyledir.

Yani, her yapının özü, bu boyuttan bakıldığı zaman melekten başka bir şey değildir!.

İşte bu yüzdendir ki, evrende madde olarak algıladığımız herşeyin orijini "MELEK"tir... Ve o şeyin bir "RUH"u vardır!..

Dünyanın da böyle bir "RUH"u mevcut, güneşin de; güneş sisteminin de!. Sayısız yıldızların da ruhları mevcut!.. Galaksilerin dahi kendine mahsus bir ruhu mevcut!... Yani bu yıldızların "mikrodalga ikizleri" onların "RUH"larıdır!.

Her yapıyı, kendisinden fevkalade büyük olan bir üst yapının, katmanın parçası, organı; şeklinde düşünün!...

Dolayısiyle tüm galaksinin bir ruhu mevcut!.

Ayrıca galaksilerin dahi, bir ruhu mevcut!.

Hafsalaları son derece zorlayıcı bir olay bu!.

Biz, bu boyutlara gitmeyelim de şöyle düşünelim...

Yeryüzünde ve evrende mevcut olan bildiğimiz her nesne, esasında orijini, ışınsal yapısı itibariyle, meleklerin varlığından meydana gelmiştir.

Yani, senin "Ben!.." dediğin şu bedeninin "mikrodalga ikizi" olarak beyninin ürettiği bir "ruhun" var olduğu gibi; ayrıca, vücuttaki hücrelerinin, organlarının varlığı dahi meleklerin varlığından, yani atom altı boyuttaki kuantsal yapıdan oluşan bir özü vardır!.

Hatta basit manâda, vücudun meleklerinden söz ederiz!... Yani, bu kuvvetlerin kendiliğinden, programları gereği olarak çalışması halinden söz ederiz!.

İşte, bu varlıktaki görevli ve şuurlu varlıklar, "melek" diye tavsif olunmuştur...

hf

MELEKΠ “SIKMA”

 Dindeki bir çok izahın "mecâzi" yani benzetme yollu yapılmış olduğunu bundan önceki kitap ve kasetlerimizde anlatmıştık... Şimdi "sıkma" olayının gene mecaz yollu anlatımına bir örnek verelim.

Hazreti Rasûlullah ,kabre konan kişinin haliyle ilgili olarak şöyle buyurur:

-"Kabir öylesine “sıktı” ki, neredeyse kaburgaları birbirine geçecekti... Feryadı ta arşa kadar yükseldi de insan bunu işitmedi !..."

Burada bahsi geçen "SIKMA”, anladığımız fiziksel mânâda bir "SIKMA" olmayıp, toprağın maddi olarak o kişinin üzerine yıkılıp "sıkması" olmayıp; çok daha farklı bir olaydır ki, bu olayın, bırakın o günleri bir yana, bugün dahi izahı son derece güçtür...

Ancak, ne var ki Allah'ın takdiri ve kolaylaştırmasıyla elimizden geldiğince izaha çalışacağız... Çünkü bizim varoluş görevimiz de, bu güne kadar dinde izah edilememeiş hususları olabildiğince anlaşılır hale getirmektir..

İnsan beyni, dinde "melek" diye tanımlanan ve "nur" yapılı olarak tarif edilen son derece yüksek frekanslı ışınsal varlıklar tarafından belli bir programlamaya tabi tutularak, "Allah"ın isimlerinin çeşitli formüller şeklinde açığa çıkmasını sağlarlar...

Bizler, genetik yoldan bize ulaşan tüm verilerin, kozmik yoldan oluşturulan kapasitedeki anlamlar ölçüsünde ortaya çıkışıyla elde ettiğimiz zihinsel yetenek ile yaşarız..

Beyin hücrelerimizin her biri belirli anlamlar ihtiva eden belirli frekanslarla programlanarak yeni düşünsel anlamlara sahip olur; ya da genetik yoldan gelen verilerin ortaya çıkışına yolverir..

Esasen bizden ortaya çıkan ya da çıkmayıp zihnimizde kalan her düşünce, gerçekte, "Allah" isimleriyle işaret edilen kavramların beynimizdeki bir terkibidir!. Ve bu terkip, az önce de bahsettiğim üzere, genetik’kozmik etkiler  yani,- meleki tesirler- sonucunda oluşur!.

“İnsan” ismiyle tanımlanan varlıklar, tümüyle birer "isimler terkibi" olduğu gibi, varlığını algılayabildiğimiz ya da algılayamadığımız tüm varlıklar ve elbette ki "melek"ler dahi birer "esmâ terkipleridirler"!...

İşbu sebeple...

bir "esma terkibi" olan ve varlığındaki ağırlıklı isimlerin anlamları dolayısıyla da seçilmiş kişilerin beyinlerinde gerekli programlamayı yaparak onları "okuyamamaktan" kurtarıp "OKUR" hale getiren Cebrail Aleyhisselâm, Hazreti Muhammed'i “sıktı” !...

Yani, Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın beynine "Alim", "Basir", "Hakim", "Fettah", "Muhyi" gibi bir kısım “isimlerin frekansından impulslar” göndererek, bu yolda açılım oluşturdu!... Esasen, bu “Rabbani isimlerin frekansı”, herkes gibi, doğuştan O'nun yapısında da mevcuttu... Ancak, yapısını oluşturan "terkip içindeki" oranı Nebilik kemâlâtını ortaya koymak için yeterli değildi!...

Cebrail'in müdahalesi ile, bu isimlerin beyindeki oranı, son Nebinin açıklaması gerekli olan kemâlâta yeterli kapasiteye dönüştürülüyordu...

Bu etki sonucu beyinde meydana gelen yüksek faaliyet ise kişi tarafından ancak "SIKMAK" diye tanımlanabilirdi...

İşte bu "SIKMA"; yani, “beyne gönderilen impuls sonucu oluşturulan yeni açılımlar” neticesinde Hazreti Muhammed "OKU"MAYA başladı...

İşte bu duruma işaret eden âyetler: 

-OKU!... RABBİNİN iSMİYLE iŞARET EDİLEN MANALAR ÖZÜNDE OLARAK HALKOLDUN!... Kİ PIHTILAŞMIŞ KANDAN iNSAN MEYDANA GELMİŞTİR... OKU!... RABBİN EKREMDİR... Kİ O YÜZDEN KALEMLE BİLDİRMİŞTİR... iNSANA BİLMEDİKLERİNİ TALİM ETMİŞTİR...

 hf

MELEKÎ TESİR

 İnsanın bütün özellikleri genetik yapıda BİLKUVVE gizlidir. Bu bilkuvve  (potansiyel olarak) mevcudiyetin açığa çıkması ise dışsal tesirlerle,yani onun  dışındaki tesirlerle mümkündür, ki buna genel anlamı ile “meleki tesirler”denilmiştir.

Bizim doğa şartları dediğimizden tutun,astronomik bütün etmenlere  kadar, beynin bir organ üzerindeki tasarrufuna kadar her olay,gerçekte din ıstılahında “meleki tesir” diye anlatılır.

İnsan organlarının tümünün çalışması dahi dinsel tabirle meleki tesirledir... Meselâ düşünme melekesi der eskiler... Düşünme dahi meleki boyuta dair bir olaydır... Eğer bir kitabımda "MELEK"ler ile ilgili olarak yazdığım bölümü okursanız, Melek kelimesinin kapsamına giren, atomüstü boyutun tüm birimlerinin gerçekte melek diye anlatılmak istenen boyut varlıkları olduğunu farkedeceksiniz... Dolayısıyla genetik yapının dahi bir meleki kökenli yapı olduğunu değerlendireceksiniz... Burada bütün mesele melek kavramını en kapsamlı biçimiyle algılamaktır sanırım...

Meleki etkileri yanlızca astrolojik etkiler olarak değerlendirmek çok yetersizdir!...

İnsanın orijin varlığı meleki boyut kökenlidir ve bu  algılanan boyuta kadar olan tüm katmanlar meleki boyutun  eseridir...

İnsan adıyla anılan meleki kökenli varlık, ayrıca dış diye   kabul edilen boyutla da her an iletişim halindedir ve ondan da  etkilenmektedir ki, buna bugünkü dilde “astrolojik etkiler ifadesi kullanılabilir...

İnsan adıyla anılan meleki kökenli varlık, ayrıca dış diye kabul edilen boyutla da her an iletişim halindedir ve ondan da etkilenmektedir ki, buna bugünkü dilde “astrolojik etkiler” ifadesi kullanılabilir...

hf

MELEKLERİN ALLAH İLE KONUŞMASI !

 Kur`ân-ı Kerim, insanın yeryüzünde "Halife" olarak "meydana getirilişini" "Bakara" Sûresinde 30. ayetten başlayan bölümde şöyle anlatır:

 "Ve düşün ki Rabbın melâikeye;

 -Ben yer yüzünde muhakkak bir Halife meydana getireceğim" dediği vakit, onlar da "orada fesat edecek ve kanlar dökecek bir mahlûk mu yaratacaksın, biz hamdinle tesbih ve seni takdis edip dururken" dediler.

 -Herhalde ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim!..

 buyurdu; ve Ademe bütün esmâyı tâlim eyledi!...

 Sonra O, âlemini melâikeye gösterip; 

-Haydi davanızda sâdıksanız bana şunları isimleri ile haber verin buyurdu...

 -Subhansın ya Rab!.. Bizim için senin bildirdiğinden başka ilim ne mümkün... Alîm ve Hakîm olan Sensin, dediler...

 -Ey Adem!... Bunları onlara, isimleri ile haber ver, buyurdu.. Bu emir üzerine, Adem onlara isimleri ile onları haber verince de buyurdu ki:

 -Demedim mi size Ben?... Her hâlûkârda semâların ve yerin gaybını bilirim ne açığa çıkarıyorsanız, ne gizliyorsanız!...

 Ve o vakit, melâike`ye,

 -Adem`e secde edin", dedik. Derhal secde ettiler.

 "Adem`e bütün isimleri tâ'lim etti" (2-31)

 Âyetinde, bize göre, "isimler" sözcüğü ile işaret edilen anlam "Esmâullah", yani "Allah`ın isimleri"dir!. Çünkü, insan var olana kadar mevcut olan bütün varlıklar, sadece belirli Allah isimlerinin mânâlarıyla var olan varlıklardı.

Meselâ; bir kısım melekler, "Subbûh" ve "Kuddûs" isimlerinin manâlarını izhâr için vardır... Bir kısım melekler, "Cebbâr" ve "Kahhâr" isimlerinin manâlarını izhâr için vardır.

Bunlar gibi sayısız melekler, yani bizim gözümüzün göremediği sayısız varlıklar, hep, çeşitli isim bileşimlerinin anlamlarını ortaya koyabilmek, aşikâr edebilmek için vardır.

 İşte bu noktadaki durum soru cevap sembolü içinde misâl yollu anlatımdır!.

Yeryüzündeki meleklerin, bu durumu anlayamaması, kavrayamaması son derece tabiidir. Çünkü, yeryüzündeki meleklerde bu isimlerin tamamı mevcut değildir.

Yeryüzü melekleri, o ana kadar yeryüzünde yaşamakta olan cinleri, "insansı"ları görmüşler; onların kendi aralarında kan döktüklerini, fesat çıkardıklarını, kemâlden çok uzak davranışlar ortaya koyduklarını müşahade ederek, şaşırmışlardır..

Burada, olayın zâhiri ve de mecazî - sembolik anlatımına bakıp gerçekten böyle olmuş gibi değerlendirmek insanı yanılgıya götürür!.

Melekler ile Allah`ı iki ayrı, karşılıklı varlıklar gibi düşünüp, Allah`ın meleklere hitap etmesini, meleklerin de Allah`a seslenişini iki ayrı varlığın birbirine hitabedişi gibi düşünmek son derece olgunluktan uzak bir görüştür!.

Yani, melekler de dahil olmak üzere hiç bir şeyin Allah varlığı dışında bağımsız bir varlığından sözedilemez!.

Çünkü, ne Allah, meleklerden ötede, meleklerin dışında bir yerdedir; ne de melekler, Allah`ın varlığı dışında ayrı bir vücuda, varlığa sahip varlıklardır!.

Allah, tüm varlığın olduğu gibi, meleklerin de varlığında hulûl sözkonusu olmaksızın mevcuttur!.

 İşte burada anlatılan,

 Allah`ın "yeryüzünde bir Halife meydana getireceğim"

 hükmünün âşikâr olmaya başlaması; buna karşılık yeryüzü meleklerinin

 "Sen, yeryüzünde kan dökücü, fesat çıkarıcı varlıkları mı -halife olarak- meydana getireceksin?"

 hayretinin oluşması, iki ayrı varlığın karşılıklı konuşması şeklinde değerlendirilmemelidir.

hf

 

MELEKLERİN ADEM’E SECDE ETMESİ

 "Adem" ismiyle işâret edilen "şekillenmiş çamur" yani "hücresel beden" sahibi varlığa, yani, "insansı"ya, belli bir kıvama -sevveytu- geldikten sonra Allah "ruhundan üfle"miş; böylece o, bir "mutasyon" geçirmişti!.. Bundan sonra da "insansı"lar arasında da ilk "insan" olmuştu Hazreti Adem !.

 "Onu kıvama erdirip, ruhumdan üflediğim zaman" (Sad-72)

 Burada dikkat edilmesi gereken husus, öncelikle insan bedeninin, "insanî" hakikatı ortaya çıkartabilecek bir "kıvama", kemâle gelmesidir... Ki bu da yukarıdaki ayette ön oluşum olarak belirtilmiş; daha sonra da "ruhum" ifadesiyle "esmâ-i ilahinin mânâları" anlatılmak istenmiştir! Bilindiği gibi "ruh" kelimesinin çok önemli bir anlamı da "mânâ"dır..

 "Allah, Adem`e bütün isimleri tâ`lim etmişti"!.

 "Ruh nefhi" ifadesiyle anlatılan, "esmâ-i ilâhinin" kapsamlı bir kapasiteyle ortaya çıkarılabilmesi yeteneğini oluşturan "mutasyon" olayı sonucunda, beyin kapasitesi Allah-u Teâlâ`nın "talim edilen" tüm esmâsının özelliklerini ortaya koyabilecek kemâlâta ulaşmış; böylece de cennet hâli diye bahsolan yaşama geçmişti Adem!..

Yani, kendi esmâ-i ilâhisini, zâhiren ve bâtınen bütün boyutlarda ortaya çıkarabilecek kemâl üzere Adem`i meydana getirdiği için, bu kemâlinin neticesi olarak Adem, varlıkları, mevcûdâtı değerlendirmeğe gitmişti..

Ademin, bütün varlığı ve mevcûdâtı kendisindeki geniş mânâ kapasitesi ile değerlendirmesi sonucunda, melekler şaşırmışlar, hayrete düşmüşlerdir!... Ki bu da gayet doğaldır!. Çünkü kendi bileşimlerinde o isimlerin mânâları yok, ortaya çıkmıyor...

Bunun neticesi olarak:

 "Sen mutlak olarak münezzehsin, biz ancak senin bizde izhâr ettiğin ilim kadar değerlendirme yapabiliriz..." ( 2-32)

 demişlerdir...

Ve bu deyişin ertesinde de, Adem`e "secde" etmişlerdir!.

Yani, Adem`in kemâlini, Adem`de çıkan mânâların,ilâhi isimlerin yanında kendi kapasitelerinin yetersiz kaldığını itiraf etmek sûretiyle secde etmişlerdir!... Buradaki "secde"yi, "O`nun Halife`lik kapasitesi önünde yetersiz ve âciz kaldıklarını itiraf" diye anlamak mümkündür.

hf

RÜYADA  MELEKLERİ  GÖRMEK!

 Melekler aslında, orijin yapı olarak suretsiz ve şekilsiz varlıklardır. Ancak, meleğin işlevi ile bağlantılı bir frekansı vardır!. Yani, melekler, belirli çok çok yüksek frekanslardır, titreşimlerdir!. Ve, bu titreşimlerin ihtiva ettiği anlamlar söz konusudur.

Bu frekans, her hangi bir şekilde kişinin beynine ulaştığı zaman; beyin onu, kendi veri tabanına göre tarar ve kendi veri tabanındaki en yakın frekansa uygun şekilde değerlendirir, deşifre eder!. Yani, o frekansa uygun, hayâli sureti meydana getirir. Böylece beyinde belirli bir suret oluşur.

Meselâ, rüyada ağaç konuşur!.. "ağaç konuşması" şeklinde algıladığın şey, esasında bir melek!.. Ağaç, meleğin, beyindeki veri tabanına göre en yakın ya da uygun bir şekilde sembolize olarak deşifre edilip mânâlandırılışıdır!.. Bu mânâlandırılış, veri tabanındaki tarama esnasında, o frekansın en yakını olan frekanstır.

Beyindeki veri levhaları, frekanslardır.. Beyne ulaşan frekansa en yakın frekans, beyinde hangi anlam olarak tasavvur edilmişse önceden, ona uygun suret olarak, o dalgalar beyinde açığa çıkar ve böylece rüyalar, semboller şeklinde görülmüş olur!.

hf

 MELEKÛT  ÂLEMİ

 Görme, duyma, hissetme, algılama gibi özelliklerinizin olduğu boyut, melekût âlemi olarak anlatılır

Sezgi, ilham ve benzeri yollu farkında olmadan algıladığımız; üst beyin faaliyetleri sonucu algıladığımız, kozmik yapılı âlemdir.

“Melekût âlemi”, melekler âlemi olmanın ötesinde mânânın maddeye dönüştüğü âlem olarak da bilinir.

.Bir başka anlatım ile “Melekût  âlemi”, “aklı kül âlemi”dir ki, mânâları seyir hâlidir. Ve bunlar dahi, Zât'ın kendi özelliklerini, mânâlarını seyir için meydana getirdiği tecellîlerdir.

hf

"ÜSTMADDE"

 "Üstmadde" tâbiriyle anlatmak istediğimiz şey ne?...

Bu güne kadar ki sohpetlerde, "Evrenin gerçek yapısını değil, kesitsel algılama araçlarımıza göre olan yapısını", değerlendirebildiğimizi açıklamaya gayret ettim...

Maddeden enerjiye doğru, yani madde-hücre-atom-atomaltı ve nihayet enerji yapı boyutu sıralamasını defalarca izah ettik.

Yalnız, bunun bir de "Üstmadde yapı" yanı var!. Ki buna pek değinmemiştik..

"Üst madde" var derken, "bir madde var, bir de bunun üstü var" şeklini anlamayalım!.

Madde, bizim algılama organlarımıza göre varsaydığımız yapı!. Fakat, bir de bunun bir "Üst Boyut"u var!...

Bu "üst boyut"u, bu güne kadar algılamamış, hatta üzerinde düşünmemiş bile olduğumuz için, direkt olarak anlatmam mümkün değil!.

Bunu misâl yollu anlatmaya çalışayım :

Şimdi, bir insanın vücudunu, bedenini ele alalım...

Bu bedende trilyonlarca hücre var. Bu hücreleri biz bugün, çok yüksek büyütme kapasitesi olan mikroskoplarla görebiliyoruz. Ve, esasında vücudumuzdaki bu hücrelerin milyarlarcasının faâliyetinden haberimiz yok. Farkında bile değiliz...

O hücreler ne yapıyor?. Ne tür ilişkiler içinde? Nasıl yaşıyor, nasıl ölüyor? Yerine yenileri nasıl meydana geliyor?.. Bunların hiçbirinden haberdar değiliz..

O hücrelerin her biri, belli bir canlılık ve kendi yapısal özelliği içinde de bir faâliyet halinde. Ama, dediğim gibi, biz bunun farkında değiliz!.

Trilyonlarca hücreden meydana gelmiş beden, aslında tek bir hücreden oluşmuş!... Bu tek hücrede mevcut kromozomlardaki genler, sayısız bilgileri ihtiva ediyor. Bu sayısız bilgileri ihtiva eden genlerin önerdiği doğrultuda hücreler çoğalmağa başlıyor. Ve, değişik bileşimlerle, terkiplerle bir böbreği, bir karaciğeri, bir mideyi, kalbi, beyni meydana getiriyor!.

Tümüyle apayrı görevler yapan organlar, o tek hücreden meydana gelme!. Ve, her bir organın kendine has bir bilinci, bir görevi ve bir çalışma sistemi var.

Ama, biz dışarıdan baktığımız zaman, "insan bedeni" diyoruz. Ve bunu, bir tek yapı olarak ele alıp değerlendiriyoruz.

Nasıl ki, biz hücreleri göremiyorsak, biz kendi algılama boyutumuza ve kendi algılama araçlarımız olan organlarımızla bedendeki bu faaliyetleri değerlendiremiyorsak; kütlesel bir isimle, karaciğer, kalp, böbrek gibi tanımlamalarla kaba bir biçimde olaya yaklaşıyorsak; şimdi bunun aynını bir "üst boyut"ta ele almaya çalışalım:

Tüm Galaksiyi, yaklaşık dört yüz milyar yıldızdan oluşan galaksiyi bir beden olarak ele alalım... Bu galaktik bedenin hücreleri gibi düşünelim yıldızları!. Galaktik bedenin organları veya hücreleri gibi...

Nasıl ki, karaciğerin kendine has bir yapısı, bir çalışma sistemi, bir kendi bilinci, organik bilinci ve bu bilinçle yaptığı bir görevi varsa; aynı biçimde Galaktik bedenin de organları veya hücreleri gibi olan yıldızların canlılığı söz konusudur...

Eğer uzaydan, belli bir mesafeden dünyaya bakarsanız, dünyanın üstünde doğru dürüst, ne bitkileri, ne hayvanları ve ne de insanları görürsünüz!. Dünya, tek başına bir kütledir.

Ama, dünya üzerinde bir insanlık âlemi var, hayvanlar âlemi var, sayısız nebatlar var. Bunlar da kendi içlerinde sayısız türe ayrılırlar. Herbirinin kendine has özelliği vardır..

İşte galaktik yapı da, aynı şekilde dışarıdan bakıldığı zaman, bir beden, bir birim, bir kişilik hüviyetiyle var olan bir yapıdır!.

Bu galaktik yapı, bizim "Samanyolu" adını verdiğimiz, batının ingilizcede, "Milkyway", diye adlandırdığı galaktik yapı, gerçekte bir canlı birimdir, bir canlı varlıktır... Ancak, bir başka galaktik bilinç tarafından, bu galaktik yapı bir canlı birim, bir canlı yapı olarak algılanır; bizim yapımız tarafından değil...

İnsanlık denen yapının bilinci olduğu gibi; aynen dünyanın da kendine has bir bilinci vardır. Dünya ismi ile işaret ettiğimiz bu planetin de kendine özgü bir şuuru vardır!...

Dünya`nın bir şuuru olduğu gibi, Güneş`in de bir bilinci vardır!... Güneş`in bir şuuru olduğu gibi, Galaksi`nin de bir şuuru vardır!.

Bu Galaktik bilinç indinde güneşin bilinci, bizim yapımızın şuuru yanında bir hücremizin bilinci mesabesindedir. Galaktik yapı, aynen, bir insanın bilinci gibi, evren içinde bir bilinç sahibi birim olarak mevcuttur!. Ve böylece milyarlarla galaktik birimler mevcuttur!...

Evrende milyarlarla galaksi var, diyoruz ya!. Aslında bunun anlamı, evrende galaktik boyutlarda mevcut, milyarlarla birim var demektir!...

Bizim yapımıza göre, bize oranla bir hücrenin bilinci ne düzeydeyse; Galaktik bedene, Galaktik kişiliğe nisbetle de, bu Güneş Sisteminin, Güneşin bilinci odur. Galaktik birime, benliğe göre bir yıldızın, bir güneşin şuuru ne ise, dedik...

Şimdi o güneşin yanında dünyanın, dünyanın üzerinde bir birimin yerini düşünün!... Hafsalanız acaba alabiliyor mu?.

Bir yıldızın yanında bir insanın yerini; ve de o yıldızın, Galaktik beden boyutunda yerini... Bunu anlatabilmek çok güç!...

Çünkü biz, beş duyu dediğimiz yalnızca kesitsel algılama organlarıyla ve yardımcı araçlarla hep "maddealtı"na girdik; "maddealtı" dediğimiz enerjiye giden boyutta mikrokozmosa gittik, makrokozmosu hiçbir zaman değerlendiremedik...

Neye benzer bu?...

Bir hücrenin çekirdeğinden veya bir kromozomdan, insan bedenine bakmaya benzer!.

Bir hücrenin çekirdeğindeki bir gen, bu bedene, bu bilince, bu ana yapıya bakabilir mi?. Hayır!...

O gene göre, bir organı dahi idrâk etmek, hafsalasına sığdırmak mümkün değildir!. O hücre çekirdeğini kapsayan mevcut stoplazma, sonsuz bir deniz gibi görünür, o gen`e!...

Biz de diyoruz ki;

"Bizim yaşadığımız gezegenle, falanca gezegen ile falanca yıldız arasında boşluk var, hava var"(!)... "Boşluk" kelimesi boş!...

Burayı çok iyi anlamaya çalışalım!..

Daha önceki konuşmalarımızda dedik ki :

Her şey atomlardan oluşmuş bir yapı. Ve, aslında biz, bileşik bir kütleyiz. Benim vücudum da atomlardan oluşmuş, bir başka madde de...

İşte bu nedenle, biz eğer bu gerçeği farkedebilecek bir ilme sahipsek, algılarız ki atom boyutunda bileşik bir kütleyiz.

İşte bu, "bileşik, bir kütleyiz" realitesi, bir alt boyuta, atom boyutuna indiğimiz zaman, "yıldızlar arası boşluk" kavramını ortadan kaldırıyor... Bir Tümel Yapıyı, bir tekil yapıyı farkettiriyor bize, atom boyutu itibariyle Galaktik boyutta!...

Biz, kopuk kopuk, biribirlerinden ayrı yıldızlar tasavvur ediyoruz ya gözbebeğinin verilerine GÖRE; bir yıldız burada, bir diğeri bilmem kaç ışık yılı ötede, diyerek!... Oysa gerçekte, şu bedende hücreler biribirinden ne kadar uzaksa, bunu üst boyuta aktardığımız zaman farkedeiz ki, galaktik boyutta da, o yıldızlar biribirlerinden o kadar uzaklıkta!...

İki yıldızın arasındaki boşluk, esasında boşluk değil, doluluk!... Ama biz, bu doluluğu, gerek ilmimiz, gerekse algılama araçlarımız kısıtlı olduğu için yeterince değerlendiremiyoruz; ve onun için de o muhteşem dev galaktik bedeni farkedemiyoruz. Ve, elbette o Galaktik bedende mevcut bilinci!.

Nasıl, şu bedende mevcut bir benlik kavramı ve bilinç mevcutsa, bu bedendeki benlik ve bilinç gibi, o galaktik bedende de bir benlik ve bilinç var; her ne kadar genelde algılayamıyorsak da!....

Diyoruz ki:

Evrende, bir yerel gökadalar grubu içindeki Samanyolu`nun dış çeperinde, kenarda kıyıda bir yerdeyiz... 30`a yakın galaksi var civarımızda bizim!.işte bu otuza yakın galaksi esasında, otuza yakın, "Bilinçli Galaktik Varlık"tır!. Belki de bir aile!!!.

O otuza yakın Galaktik bilinç varlığın bir tanesinin bedenindeki bir "hücre" bile değiliz biz!... Belki bir hücre, Güneş!... Biz, o Güneş Sisteminin uydularından birinin üzerindeki milyarlarla insandan bir tanesiyiz!...

İşte, din terminolojisinde, "melek" kelimesi ile kastedilen varlıkların bir türü de bu galaktik boyutlardaki "Ruh"tur, galaktik şuurdur, galaktik bilinçtir...

Nitekim geçmiş Öz`e Ermişlerden birisi diyor ki:

"Biz, öyle bir melek tesbit ettik, öyle bir varlık tesbit ettik ki, O`nun bizden haberi bile yok!... Bizim varlığımızdan haberi bile yok." Diyor.

Ve, onun büyüklüğünü çeşitli misâllerle anlatmaya çalışıyor... Detayına girmeyeceğim.

Tıpkı bizim boyutlarda olduğu gibi... Bizim bedenimizin herhangi bir yerindeki hücrenin beynimizden, beynimizdeki bilinçten haberi olmayışı gibi; beynimizin ve beynimizdeki şuurun da o hücreden haberi yok!.. O hücre, vücutta doğuyor, büyüyor, gelişiyor, çoğalıyor, ölüp gidiyor.

İşte bu yapıyı "üstmadde" adını vererek anlatmaya çalışıyoruz.

Zirâ her boyut, kendi yapısının varlıklarına veya algılayıcılarına göre "madde"dir!.. Tıpkı rüya içinde yaşarken, rüyada geçen olay ve yapıların bize "madde"ymişçesine gelmesi gibi!.

Varlık skalasını 100 cm.lik bir cetvel gibi ele alırsak, enerji, salt enerji dediğimiz noktayı sıfır noktası olarak kabul edersek, daha sonra, kuantları, kuarkları, iyonları, atomları, molekülleri, hücreleri, algıladığımız maddeyi, 50 cm.ye doğru böyle yer yer koyarsak; içinde bulunduğumuz ve bize göre madde kabulettiğimiz bu boyut, bu 50 cm.de yer alırsa; bunun daha ötesinde de evrensel boyutlara doğru, makrokosmoza doğru sayısız varlıklar vardır.

Ve biz, o varlıkların yanında, "hiç" hükmündeyiz!.