AHMED HULÛSİ’DE

KAVRAMLAR

N

 

AV. ASUMAN BAYRAKÇI

www.allahvesistemi.org

 

   Yayınlarımızın Telif Hakkı Yoktur. Sitemizdeki tüm bilgiler, Hz. MUHAMMED'in (aleyhisselâm) bildirip açıkladığı "ALLAH" ismiyle işaret edilenin hakikatinin ne olduğunun öğrenilmesi ve "DİN" denilen yaşam sisteminin bu vizyonla değerlendirilebilmesi için, tüm insanlarla karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır. Tüm yayınlarımızı ücresiz okur; dinler, bilgisayarınıza indirebilir, çoğaltabilir; YAZAR ve KAYNAK BELİRTMEK ŞARTIYLA her yoldan bütün çevrenizle paylaşabilirsiniz. Allah ilmine karşılık alınmaz. Prensibimiz maddî ya da manevî karşılıksız paylaşımdır.

 

 FİHRİST

 ·    Nâfile

·    Namaz(Salât)

·    “Namaz” , Niçin “Din’in Direği”dir?

·    Namazdan Gâfil Olmak

·    Namaz, “Sarhoş”a Niçin Yasaklanmıştır?

·    Namaz  Nasıl "Mi'râc" Olur?

·    Namazın "Mi'râc" ta 5 Vakte İndirilmesi

·    Mülk Âlemi’nin  Namazı

·     Melekùt Âleminin Namazı (Orta Namaz-salât-ı Vusta)

·    Ceberût Âlemi’nin Namazı (Dâimi Namaz-“Mukarreblerin Namazı”)

·    Nâfile Namaz

·    Sünnet mi,  Kaza mı Kılalım?

·    Cenaze namazı

·    Cenaze Namazında Niçin “Fâtiha Sûresi” Okunmaz?

·    Cuma Namazı

·    Tesbih Namazı

·    İstihâre namazı

·    Kaza Namazı

·    Vitr Namazı

·    Namaz Kılınmaz!

·    İkâme Olunan Namaz

·    Necâsetten Tahâret

·    Setri Avret

·    Vakit

·    İstikbali kıble

·    Niyet

·    Tekbir Almak

·    Kıyam

·    Sübhaneke Okumak

·    Eùzü besmele  çekmek

    "Fatiha"Okumak (Bkz.Kur'ân Sûreleri Hakkında)

·    Rukù

·    Secde

·    Ettehiyatü Okumak

·    Namaz Sonunda Selâm verme

·    "Nankör"

·    "Nasib"

·    Nâsùt Âlemi

·    Nebi

·    Nübüvvet

·    Nübüvvet Türleri

·    1-Nübüvvet-i Bâtın

·    2-Nübüvvet-i Zâhir

·    a-Nübüvvet-i Teşriyye

·    b-Nübüvvet-i Târifiye

·    Nefs

·    Nefs’in (“BEN”in) Arzuları Nelerdir?

·    Nefsin Arzularından Kurtulmanın Yolu

·    “Nefsini Bilen Rabbını Bilir!”(“Men Arefe” Sırrı)

·    Nefsten Çıkmak

·    Nefs’in Hakikati Nedir?

·    Nefsin Hakikatini Bulmak

·    Nefsinin Hakkını Edâ Etmek

·    Nefsi  Küll

·    Nefs Mertebeleri(Klasik Anlatımla)

·    Nefsin Mertebeleri Nerede?

·    Nefs Mücahedesi

·    Nefsi  Tanımak

·    Nefsin Kendini Tanıma  Aşamaları

·    Nefsin Tezkiyesi

·    Nefse Zulmetmek

·    Nifak

·    Nikâh

·    Nur

·    Nüfuz

 

NÂFİLE

 Arapça olan, “ nâfi ” kelimesinin anlamı; Yararlı, faydalı demektir. Ayrıca Esmâ-ül Hüsnâ’daki isimlerindendir.

Nâfilelerle demek; Bir takım faydalı, yararlı çalışmalarla kişi ancak Allah’a yakîn elde edebilir, demektir.

Yani taban, en alt sınır olan çalışmalar zaten kişinin kendini toparlayıp, kurtarabilmesi için zorunlu olan şeyler. Ama kişi, Allah’a yakîn elde etmek istiyorsa, bunu dışında daha bir takım yararlı, faydalı çalışmalar yapmak durumundadır.

Farzları yerine getirmekle değil, fazladan yapılan nâfilelerle kişi yakîn elde edebilir.

“Tefekkür”,  Allah’a yakînin ilk basmağıdır. Tefekkürü olmayanın yakîni oluşmaz! Allah’a yakîn elde etmek isteyen kişinin adım atacağı ilk basamak tefekkürdür.

Yani, nâfile yapılan ibadetler, tefekkür basamağına basıldıktan sonra kişide tesirini göstermeye başlar. Tefekkür yoksa, zaten bir yere varılması mümkün değildir. Çünkü insanı hayvandan ayıran özellik, tefekkür özelliğidir.

hf

 

NAMAZ(SALÂT) 

Hacca gitmek günümüzde bir hayli zorlaştı. Büyük paralar istiyor. Ve toplumun büyük bir kesimi Hacca gitme imkânından mahrum!.

Hacca gittiğimiz zaman, “Arafat'tan", anamızdan doğduğumuz günkü kadar bütün günâhlarımızdan arınmış olarak sâf, temiz bir hâlde geri dönüyoruz.

Peki, bu güzel şey de, ancak, ALLAH’ın kendisine büyük imkân tanıdığı bir kimse ise, bu şansa sahip oluyor.

Hacca gidecek mâli imkânları elvermeyen bir kişiyi düşünelim!..

O kişi Allah’a imân ediyor. Rasûlullah’a imân ediyor, ama, gayet doğal olarak beşer olduğu için de çeşitli eksikleri, noksanları, kusurları, yanlışları vs. var. Bilerek veya bilmeyerek işlediği çeşitli kusur ve yanlışların getirdiği günahlarla da bezenmiş bir hâlde... O zaman, bu kişinin kurtulma şansı nedir? Kendini nasıl kurtaracak?. Ne yapması gerekiyor?.

Böylesine imân sahibi olan kimselere Cenâb-ı Hak bir yol göstermiş ve kolaylık sunmuş. Bu kolaylığı bize Hz.Rasûlullah, Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa S.a.v. şöyle bildiriyor :

 “Kılınan her vakit namazı, kendisinden önceki namazla arasında işlenmiş olan bütün günâhları siler, temizler, arıtır.”

 Ve bunun misâlini de şu şekilde veriyor.

“Sizin evinizin önünden bir ırmak aksa ve siz bu ırmağa günde beş defa girip çıksanız, üzerinizde hiç bir kir, pislik kalır mı?"

Nasıl ki, günde beş defa yıkanan birinin üzerinde maddi bir kir, pislik kalmazsa, aynı şekilde günde beş vakit namazını edâ eden kişinin de üzerinde günah kiri kalmaz.

Ama burada bir incelik var. Bu anlatımda dikkat etmeniz gereken bir püf noktası var:

Yine Hz. Rasûlullah buyuruyor ki:

“Fâtiha’sız namaz olmaz!“

Namazı edâ etmiş olmanın ana şartı, her rekâtta Fâtiha sûresini okumaktır. Nedir o Fâtiha sûresi bir kez okuyalım;

 Bismillâhirrahmanirrahim.

Elhamdulillâhi rabbel âlemin, errahmanürrahim, malikiyevmiddin, iyyake na'büdü, ve iyyake nestâiyn, ihdinas sıratel müstâkiym, sırat ellezine enâmta aleyhim, gayril mağdûbi aleyhim, veleddââlliyn, âmin.

 Eğer bu, namazda okunmazsa o namaz yerine gelmiş, edâ edilmiş olmaz, diyor Hz. Rasûlullah.

Ve, yine buyuruyor ki:

 “Namaz, mü’minin Mi'râc ‘ıdır.”

 Buradaki “namaz mü’minin mirâcıdır” ifadesini iki yönlü ele almak lâzım.

Namazın Mi'râc olması;

Mirâc'ın namaz olması…

Namazın Mi'râc olması ne demek?.. Mi'râcın namaz olması ne demek?..

Edâ edilen her namaz, kendisiyle öncekilerin arasındaki günâhların affına vesile oluyor.

Günün her hangi bir vaktinde, ansızın ölebilirsin. Öldüğün anda artık ana-baba, eş, çocuk, koltuk, iş, para, mal-mülk gibi değerlerin hiç geçerliliği kalmayacak! Tek başına başka bir âlemde ve ortamda olacaksın.

Bu ortama, dünyada yüklediğin tüm beşeri yükler ve günâhlarla gitmek mi?.

Yoksa, bütün bu beşeri yaşamdaki günahlarından arınarak, temizlenerek gitmek mi evlâ? Evvelâ buna bir karar vermek lâzım.

Eğer günâhlardan arınmış, temizlenmiş olarak gitmek istiyorsak, bunun en kolay yolu günde beş vakit namazı, vakitlerinde edâ etmektir.

Şöyle dediğinizi işitir gibi oluyorum.

“Eee canım, Allah ona para vermiş, imkân vermiş. Hacca gitti, bütün günâhlarını sıfırladı geldi. Benim param olmadığı için gidemedim!.”

Senin paran yoksa, imkânın yoksa Cenâb-ı Hak sana da beş vakit namazı ihsan buyurdu. Günde beş vakit edâ ettiğin zaman her bir namaz arasındaki günahlardan temizlenip, arınıp, sıfırlanıyorsun!.

Peki, bu beş vakit namaz da neye bağlı?

Fâtiha’nın okunmasına bağlı. Fâtiha’sız namaz olmaz!

Fâtiha sûresinde ne var ki, Fâtiha’sız namaz olmuyor?.

Kur’ân ‘ın diğer sûrelerinde olmayıp da sadece Fâtiha sûresinde olan ne?.

Fâtiha sûresinin en önemli en can alıcı âyeti;

 “İyyake nâ’budü ve iyyake nestaiyn dir.

 İnsanın bütün günahlarının bağışlanmasına sebep olan âyet, “iyyake na’budü ve iyyake nestaiyn” âyetidir. Niçin?..

Buna girmeyeceğim. Herkes kendi bünyesinde, kendi ilmine göre, kendi mertebesine göre düşünsün araştırsın!..

Ama buradaki sırrı size söylüyorum.

Buradaki sır “iyyake na’budü ve iyyake nestaiyn” dir. Onun için namazda Fâtiha ‘yı okurken özellikle bu âyeti düşünerek okuyun!. Üstünde durarak okuyun!.

Namaza durduğunuz zaman, ezbere, düşünmeden, bir teyp gibi değil; namazı düşünerek, üstünde durarak okursanız, farkını ve faydasını mutlaka görürsünüz.

Bu masayı üstün körü, şöyle bir silmek var; bir de bastırarak, işine önem vererek silmek var. Ehemmiyet vererek silersen tozu, masa daha iyi temizlenir.

“İyyake na’budu ve iyyake nestaiyn” âyetini de düşünerek, anlayarak, hazmederek tekrar edersen, mermerin üzerindeki kirleri böyle almışın gibi bütün günahlarından arınır, temizlenir, pâklanır ve o namaz sonrasında vefat edersen, o namaza kadar olan bütün günahlarından arınmış olarak Âhirete intikal edersin...

Böyle bir kısmeti böyle bir şansı, imanı olan hiç kimse tepmez!

Öyleyse, bize verilen beş vakit namaz nimetini çok iyi bilelim.

Vaktin yok, mümkün değil, sünnetlerini kılamıyorsun. Kılamazsan da hiç olmazsa fazladan geçtik, farzları edâ etmeye çalış ve Fatihayı okurken de bilinçli, şuurlu olarak oku!. Özellikle “iyyake na’budu ve iyyake nestaiyn” âyetini bilinçli, şuurlu bir şekilde düşünüp tefekkür ederek tekrar et!.

Allah, bütün namazlarınızda bilinçli olarak Fâtih’ayı OKUmayı ve özellikle bu âyetin üzerinde durmayı, anlamını açmayı bize kolaylaştırsın!. Bu sırrı anlamayı bize nasip etsin!.

Ben bu sırrı size açamam!.. Niye açamam?..

Çünki siz, yumurtayı dışarıdan kırarsanız, içindeki civcivi öldürürsünüz.

Civcivin kendisinin yumurtasını kırıp dünyaya çıkması, açılması gerekir. Vaktinden evvel yumurtayı kırdığınız takdirde içindeki civcivi öldürmüş olursunuz.

Siz, kendi yumurtanızı kendiniz kırarak çıkmak zorunda olduğunuz içindir ki, sırrın “iyyake na’budu ve iyyake nestaiyn” olduğunu söyleyebilirim. Ama, niye bu âyette böyle bir sır var; bunu açamam!.

Namaz nedir diye sorun çevrenizdekilere… Yüzde doksanbeşi tanrıya tapınma olarak anlatacaktır…

Bedensel bir faaliyettir!..

Huzuruna çıkmaktır!.

Önünde secde ederek tanrının büyük(!)lüğünü kabul etmektir; diyeceklerdir…

Salât, yöneliştir!…

Bâtının ve hakikâtın olup, özünden Zâhir olanı hissedip, bunun sonuçlarını yaşamaktır!… O’nun indinde hiçliğini, yok olduğunu yaşamakla başlayıp; kıyâmda, kendini dillendirişinin; rükûda, kudretinin önünde yaratılmışın kulluk etmekten başka şansı olmadığını açığa çıkarmasının; secdede,

 “lillahil vahidil kahhar”

 hükmünün eserini ortaya koyuşunun yaşanışıdır!.. Ve bu salât, mi’râcın kapısını açar mümine!…

Yukarıdaki tefekkürsüz şeklî tapınmaya verilen isim ise namazdır!..

İman ve gereği fiillerle Cennet'e, düşünsel arınmayla “Allah”a erersin; takdirindeki kadarıyla…

Tefekkürsüz, sorgulamasız “Allah”a ermiş tek bir ferd yoktur, buna Allah Rasûlü de dahil!.

Fâtiha’sız salât olmaz, çünkü yönelişin anahtarı odur!.. Onun anlamının tefekkürüyle başlar “Allah”a yöneliş!… Anlamını tefekkür etmeden ister Arapça oku, ister Türkçe, yalnızca papağan gibi tekrarlamış olursun; “bal”, “bal” deyip, midesi “bal”dan mahrum, bedeni onun lezzet ve enerjisini tadmamış anlayışı sınırlı gibi!.. Sana “bal”ı öğretmişler ki, alıp yiyerek değerlendiresin, diye!.

Namaz,vehmi benlikle başlar,secdedeki yoklukla tamam olur.Namazdaki amaç,Allah’ı görebilmektir !

“Namaz”, Hak’ka urûctur boyutsal anlamda!..

Namaz var; kılınır fast food’da sandviç -kola yeri çer gibi..

Namaz var ; ikame olur,dostlarınla attığın her bir lokmanın lezzetini hisseder gibi…

Genelde günlük namazların içinde bunu hissedebilmek zordur.Günün şartları yaşam biçimi içinde zordur.

İşte onun için denmiş ki,

 ”Kulum bana nâfilelerle yaklaşır”.

 Yani gecenin müsait bir saatinde belli bir kitap okumuşsun-tefekkür yapmışın,bir konsantrasyon oluşmuş az veya çok ondan sonra o konsantrasyonla birlikte namaza durmuşsun.

”Allahû Ekber” derken “Allahu Ekber” sözünün anlamını düşünüyorsun.Allah’ın  sonsuzluk  denizine dalıyorsun…

”Elhamdü lillahi rabbil âlemin”derken, “Âlemlerin Rabbı olan ALLAH ancak kendi kendini anlayıp bilebilir-değerlendirebilir-hissedebilir.Ben O’nun varlığında bir Hİǒim.O’nun sonsuzluğu yanında ben neyim ki?diye başlayıp “Elhamdü lillah” diyorsun!

İşte ,ondan sonra dersin ki;”Gece olsa da namaza dursam!”

İşte o,”İkâme olunan namaz”dır..

O,hissiyattır!

İşte, kişi  bunlarla Allah’a yakini elde etmeye başlar.

Peki,”ben bunları yaşayamıyorum,gündüzleri namazı kılmayayım mı?”…Hayır!

O gündüz namazları sende belli bir taban oluşturacak.Gündüz şuursuz bir şekilde  çektiğin o zikir-tesbih senin beyninde belli bir  açılım yapacak.O açılımın neticesinde işte sen öteki  tarafta bunları hissedip yaşamaya başlayacaksın.Onun için ne diyoruz?…Gündüz aklın fikrin nerde olursa olsun,o zikri yap! O zikir senin beyninde o kapasiteyi  açacak!

 "...Ve yukıymunes salâti..." (2-3)

 “...Ve namazı kaim kılarlar...”

 Burada bir kaç mânâ anlıyoruz...

Şayet dikkat edersek, "yusallune" yerine "yukıymunes salâti" denmiştir... "Namaz kılarlar" anlamına olarak "yusallune" kelimesi kullanılabilecekken; toplu olarak "namazın kaim kılınmasından", yani, bu kelimeyle işaret edilen mananın toplu olarak, elbirliğiyle gerçekleştirilmesinden sözedilmektedir; ki, bu üzerinde önemle durulması gereken bir işaret olmaktadır...

Ayrıca “salât” hem “dua” anlamındadır; hem de “namaz” anlamına gelmektedir...

Öyle ise olayı burada da çift yönlü, yani her iki mânâya da dönük bir şekilde, ayrı ayrı değerlendirmek mecburiyetindeyiz..

Yani, “salât”ın hem bireysel işlevi sözkonusudur, hem de toplu işlevine dikkat çekilmektedir...

Toplu ve bireysel uygulaması sözkonusu olan “salât”ın hem “dua” yanı, hem de “namaz” yanı mevcuttur...

Ve “NAMAZ”ın dahi, “kılınması”; “ikamesi”; “vustası” ve “daimisi” mevzubahistir!...

Bize bu konuda açılanlardan, anlatabileceğimiz kadarıyla, bunları izaha çalışalım...

“SALÂT” kelimesinin mânâsını ister “DUA” anlamıyla, ister “NAMAZ” anlamıyla değerlendirelim, her iki şıktada faaliyet beyinde ve düşüncede olamaktadır...

Namaz dahi; “okunan şeylerin mânâsının bilinmesi zorunlu olmadığına” göre bir yönüyle tamamen beyin faaliyetleriyle ilgili olarak karşımıza çıkmaktadır...

Böyle olunca, farkedilmektedir ki, en alt düzeyde yerine getirilen “SALÂT” ile, yani “namaz kılınarak”, "ALLAH" isimleriyle bezenmiş ve oluşturulmuş beyin tarafından, okunan âyetler ve dualar ile ilgili konuda “yönlendirilmiş dalgalar” üretilerek bunlar hem dışa, çevreye yayılmakta; hem de “Ruha yüklemektedir”!.

Bireysel mânâda yapılan bu çalışma, şayet toplu olarak yapılma yoluna dökülürse, o zaman olay çok daha büyük boyutlarda sonuçlar oluşturmaktadır... Yani, “cemaatle namaz” veya “toplu dua” gibi!...

Çünki pek çok beyinden yayılan güçlü yönlendirilmiş beyin dalgalarının istenilen amaca dönük bir şeyler oluşturma ihtimali çok daha fazladır!..

İşin içyüzü böyle olunca, “salâtı ikâme etmenin” mânâsını, “inananların inançları doğrultusunda güçlü beyin dalgalarını kullanmak suretiyle, topluma yararlı yön verme” anlamında değerlendirebiliriz sanırım...

Bu mânâda yağmur dualarından; düşmanın kahrına; ya da HACDAKİ milyonların vakfe duasına kadar çeşitli duaları hatırlıyabiliriz...

Diğer taraftan olayı “namaz” olarak ele aldığımızda da aynı hususa işaret edildiğini görmekteyiz...

-"Cemaatle kılınan namaz, ferdi kılınan namazdan yirmibeş kat daha kazançlıdır" şeklindeki Rasûlullah açıklaması bu olayı açık-seçik vurgulamaktadır...

Demek ki, “Salâtın topluluk tarafından ikâmesinin” bir mânâsı da bu oluyormuş..

hf

NAMAZ; “ALLAH’IN  HUZURUNA ÇIKMAK “ DEĞİLDİR!

 Namazda “İhsan” derecesini Efendimiz Aleyhisselâm şöyle anlatıyor:

-"Sen Allah'ı göremiyorsan dahi, Allah seni görüyor olarak düşünüp, namazını böylece eda etmendir ihsan!...

Bunu da, basit bir dille, “Allah'ın huzuruna çıkmak” diye dilimize çevirmişler..

Halbuki, sadece namazda değil, her an O'nun huzurundasın!... Her an O'nun huzurunda iken, bundan gaflet edip; sadece namazda O'nun huzuruna girmeyi kabullenmek, son derece önemli bir “SAPMA”dır!..

“Namazdasın, Allah'ın huzuruna çıktın”... demek son derece fahiş bir yanlıştır!... Küfre kapı açan bir yoldur bu düşünce!... Niye?

Çünkü, namazın dışında iken, O'nun huzurunda, değilsin, o bulunduğun yerde o yok(!)... Seni görmüyor, bilmiyor; ötelerde bir yerde oturuyor... da; sen namaza durunca O'nun huzuruna gidiyorsun, giriyorsun!!!... Olmaz böyle şey!..

Bu “sapmış” düşüncenin kişiyi getirdiği nokta, "ALLAH"ı inkâr ve ötede, tepede, uzakta bir yerde ya da boyutta bir “TANRI” kavramını kabullenmedir!...

İşte bu sebebledir ki, bu hususu iyi anlamak ve değerlendirmek zorundayız...

hf

NAMAZDAN GÂFİL OLMAK

 ”Namazdan gafil olmak ” ;haşyet  şuurundan ve duygusundan mahrum olmak demektir!

hf

NAMAZ, NİÇİN “DİNİN DİREĞİ”DİR?

 Hz Rasûlullah  Aleyhisselâm efendimiz bir açıklamasında:

 "Namaz dinin direğidir"

 buyuruyor.

Dinin direği ne demektir?..

O zamanlarda, insanların çok az bir kısmı kerpiçten yapılan evde yaşarken, büyük bir kısmı çadırda yaşıyordu... Çadırın meşhur orta direği vardır. O çadırı ayakta tutan ana direk gibi; dinin direği de namazdır!

Kişi, "mi’râc olan namaz" gerçekleşmediği sürece, bir önceki basamakta yapmış olduğu “kelime-I tevhid”i tasdikinin gereğini hissedip, yaşayamaz!. Bilgide kalır!.

İlm-el yakîn, “kelime-i şehâdet”in sırrının kavranmasıdır!.

Bunun ayn-el yakîni “namaz”ın mi’râc oluşudur!.

Hakk-el yakîni “oruc”tur.

Buraya kadarı Fenâ Fillah’tır…

Bakâ Billah ise “zekât”tır!

Bunlar bugüne kadar pek bahsedilmemiş şeyler olduğundan, belki de nasıl oluyor diyerek yadırgayacaksınız, şaşıracaksınız; hatta belki de reddeceksiniz…

Ama sakın ola ki inkâr etmeyin; nefsinize zulmetmeyin!.

"İlmel yakîn"de; kişi ilmî idrâk ile "Allah"ın tekliğini, Hz Rasûlullah’`in elçiliğini ve kulluğunu idrâk ederek şehâdet eder.

Bu şehâdetin neticesinde, aldığı ilme göre namazı ikâme ederse (namaz kılarsa değil), o namazı ikâme edişi ile kendisinde mi`râc başlar..

O yaptığı "uruc" ile oluşan "mi`râc" sonucunda da "Allah"a vâsıl olur!...

Bunun da neticesinde kendi varlığı ortadan kalkar; varlığında TEK mevcud olan Hak'tan gayrı olmaz!.

Bu halde varlığının Hak'kın varlığı olduğunu kavrayınca; kendisi varlığındaki ilâhi vasıflarla tahakkuk eder.

Ettiği zaman, "“oruc”lu olup, zâhir olduğu kapasite çapında aç kalır, susuz kalır; açlığa ve susuzluğa tahammül gösterir; "Samediyyet tecellisi olur" böylece de "hakk-el yakîn" hâli kendisinde zuhur eder.

hf

NAMAZ, “SARHOŞ”A  NİÇİN  YASAKLANMIŞTIR?

 Sarhoşlar için gelmiş bir âyet var;

 “sarhoşken namaza yaklaşmayınız!.”

 Niye?. “Sarhoşken” sözünden kasıt ne?

Ne dediğinizi, ağzınızdan çıkanı bilmez bir halde iken namaza yaklaşmayın! diyor.

Sarhoşluktan murad, içki içmek değil, içkinin şuuru bulandırmış olması, ve bunun neticesinde de, ağızdan çıkan sözün idrâkında olmamak demektir.

Yani, ağzından çıkanın manâsını sen idrak edemiyorsan, o zaman namaza yaklaşma! diyor.

Biz, bunu nasıl anlıyoruz?...

 İşte;

 “Lâ yemessehu illel mutahharun.” 

 “Tâhir olmayanlar Kur’ân ‘a el sürmesinler!”

 âyetini anladığımız şekliyle uygulayıp, haydi duşun altına!. Yıkanıp temizlenmeye çalışıyoruz...

Duşun altına gir de, “Kur’ân ‘a öyle dokun” demiyor!.

Kafandaki şirk düşüncesinden arındıktan sonra, Allah ismi ile neyin kastedildiğini idrâk ettikten sonra, al bu Kur’ân ‘ı oku! Yoksa, anlayamazsın!. demek olduğu gibi, “sarhoşken namaza yaklaşmayın” âyetinin manâsı da; “ne dediğinin idrakinde değilsen, namaza yaklaşma “ demektir.

Çünkü, namazdan amaç; Mi’râctır...

Mi’râc’dan amaç; Allah’ı bâtınında müşahede etmektir.

Allah’ı bâtınında müşahede etmek, idrâk ile şuûr ile olur.

hf

NAMAZ NASIL Mİ’RAC OLUR ?

 Namazdan amaç,Mi’râc  ‘tır!

İdraksız-şuursuz bir  şekilde namaza yöneldiğin zaman  ,namazın şeklini yerine getirirsin; tıpkı benim buraya hasbel kader uğramış bir adamın ben konuşurken İstanbul’daki işlerini düşünmesi ve benim söylediklerimin ona hiç girmemesi gibi! 

İstanbul’dan kalkmış bir yığın  cefaya katlanmış buraya  gelmiş  yarım saat karşımda oturuyor ama kafasında İstanbul’daki işleri var.benim söylediklerimin hiçbiri bir  kulağından girip bir kulağından  çıkıyorl değil,kulağına  bile girmiyor ve ondan sonra buradan kalkıp gidiyor.

”Ne konuştu Üstad ?” diyorlar,İstanbul’da...

“Sorma  kafamda çok işler vardı ,hiç ne dediğini duymadım bile” diyor.

”Peki,niye kalktın gittin kardeşim İstanbul’dan taâ Antalya’ya kadar?”Ne konuştu?!”  “Çok güzel konuştu”

“Ne dedi?”  “Çok iyi şeyler anlattı” !

“Ne dedi?” “Çok güzeldi,çok huzurverdi yahu.çok güzel odası vardı!”

”Ne dedi?” “Çok iyiydi” !!!???

Namazda çok iyi,bir çoğumuz için!

Namaza duruyoruz...Ne amacın farkındayız,ne bir şey!

”İşte, görev!Görevi yerine getiriyoruz”!!...

Görev olsun diye namaz verilmedi ki sana!

Namaz bir amaç uğuruna sana verildi!

Nedir o amaç?

Bâtınında-hakikatında Allah’ı müşahede edesin diye!.Sen  bu amacı gerçekleştirmek için namaza gireceksin, namazı edâ edeceksin ki Mi’râc hâsıl olsun!

Yani bu ,bir görev değil!

Bu Mi’râc  ‘ı yaşamanın sonucunda da sende hâsıl olacak bazı şeyler var.O bazı hâsıl olacak şeyler sonucunda geleceğin sıkıntı ve azaplarından kendini kurtarıp,bir yere varacaksın.

Bir amaç uğruna sana “Namaz  Kapısı” açıldı!

Sen namazı bir görev gibi düşündüğün zaman,zaten hiçbir şey alamıyorsun-anlamıyorsun demektir!

Sana,”Git,Ahmed Hulùsi’yi ziyaret et” dediler....Sana bir görev verildiği için geldin,gördün ve gittin...Ne aldın? HİÇ !

Yahu sana dediler ise böyle bir şey sen; “Ne diyor? ,Bana ne  anlatmak istiyor? ,Bana vermek istediği ne?” diye gelirsen ve söylenilenleri dikkat ile dinler-algılar-anlarsan,işte o zaman Ahmed Hulâsi’yi ziyaret etmiş olursun!Yoksa; ne dediğini anlamadan-ne dedikleri sana ışık tutmadan Ahmed Hulùsi’ye gelsen  ne olur,gelmesen ne olur?!

Önemli olan Ahmed Hulùsi değil,Ahmed Hulùsi’nin anlattıklarının senin kafanda bir ampul yakması,bir konuda ışık tutması!  İşte o zaman Ahmed Hulùsi’ye gelmiş olursun!

Namaza gelmenin mânâsı da, o mi’rac  ‘ı yaşamak!

Onun için Gavs-ı Azâm  Abdülkâdir  Geylâni diyor ki; “Mi’rac  ‘ı olmayanın namazı yoktur

Gavsiye  açıklamasında ,bir çoğunuz okumuştur.Bir şey yapmaktan bir amaç vardır,o da odur!Beş vakit namaz!

Sana günde beş defa Mi’râc kapısı açılıyor.O kapıdan girip,sarayın sahibiyle hemhâl olmayı nasip ediyor.sen de  “Öyle bir şeye ihtiyacım yok!”diyorsun..Ondan sonra “hemde bu yoldayım”diyorsun!..

”O’nun yolundayım” diyorsun!

Nasıl O’nun yolunda olmak?!

O’nun hâlini ve ilmini paylaşmadıktan sonra O’nun yolunda olmak ne demektir?...

Kendini aldatmak demektir!

Bugüne kadar çeşitli konuşmalarımda hep bir tek gerçeğin üstünde çok fazla durdum; ”Kendinizi aldatmayın!” dedim.Kendinizi aldatmanın pahasını ödeyemezsiniz!

 “Neyi,niye yapmak durumundasınız?” , bunu idrak edin ve idrakınızın gereğini de yapın.

Yarın size kimseden fayda yok!Gideceğiniz ortamda mazeret diye bir şey  geçerli değil! Mâzeretiniz  ne olursa olsun ,yarın âhiret yaşamında bir nesne,bir formül,bir işlev yok!Hiç bir şekilde mazeret  geçerli olmayacak!

Mâzeretin geçerli olmayacağı bir ortama mâzeretle gitmeye kalkmayın, geçersiz akçedir!

Dünyada insanın var olmasının amacı;insanın dünyada iken Allah’ın yaratmış olduğu sistem ve düzeni anlayarak,o sistem ve düzeni değerlendirmek suretiyle kendini  geleceğe hazırlamasıdır.

Hangi mâzereti kendine vesile kılarsan kıl,öbür tarafa gittiğin zaman o mazeret geçersiz olacak ve sen bu halinin sonucunu yaşayacaksın!

“Allah İsmiyle İşaret Edilen” varlığın özünü ve özelliklerini kendinde bul ki  gelecekte selâmet olsun yaşamın!”denmiş

Sen; bunu bulmanın kapısı olan  namaza daha girmiyorsun,namazı yaşamıyorsun-namazı edâ etmiyorsun, ondansonra  “ben bu yoldayım” diyorsun.

O yolda olmak bir  şey  ifade etmez ki!

Yola çıkmaktan amaç,hedefe ulaşmaktır!

Sen hedefe ulaşmayı amaç edinmemişsin,hedefe gitmeyi düşünmüyorsun,yollarda ömür harcıyorsun ..Boşa   emek!

 “İlim ilim bilmektir

İlim Allah bilmektir.

Sen Allah’ı bilmezsen

bu nice emektir”             demiş .

.İşte, Allah’ı dışarıda-ötelerde değil,özünüzde bulma  şansına sahipsiniz!Bunun yolu da ilimden geçer,namazdan geçer , namazda Fâtiha’yı  OKUmakla ancak mümkündür!

“Fâtiha’yı OKUmak” demek; onun kelimelerinin mânâsını anlayıp-idrak ederek-o kelimelerin mânâsını hissetmek demektir.

Fâtiha’nın kelimelerinin mânâsını hissederek okuduğunuz zaman,size Mi’râc  ‘ın basamakları açılır ve o nispette namazınız Mi’râc  ‘a döner!

“NUR”,ilim nùrudur!

Nur’u,ampul ışığı -güneş ışığı zannetmeyin!

”Nur” kelimesinin anlamı;”İman Nùru”dur!

İnsanı Allah’a erdiren şey,”İman Nùru”dur!

Akıl,iman nùruna basamaktır.Akıl,iman nurunu değerlendiren nesnedir.Fakat iman nuru olmaz ise kişi Cennete giremez!

Cennetin anahtarı,”İman  Nùru”dur,akıl değildir!

Akıl,insanı iman nùruna erdirir.

Yol ; akıldır , iman ;saraydır!

Kişide iman  nùru yaratılmamış-varedilmemiş ise o kişi “şaki” olarak gider.Kişide iman nuru yaratılmış ise o kişi ,”said” olarak gider!

İman nùru var olmamış bir kişinin sonradan iman nùrunu kazanması mümkün değildir! Anarahminde 120.günde o kişiye iman nuru verilir veya bir daha o kişi hiç iman  nùrunu elde edemez

İman nùru  ,çeşitli sebeplerle zaman zaman güçlenir-parlar,zaman zaman zayıflar ama yok olmaz!

İman nùrunun güçlenmesi kişiye “ED” kapısını açar!

Biz insanlara öncelikle “MÜRİD” ismini tavsiye ederiz.Çünkü insandaki irade gücünü arttırır.

Mürid” isminden  sondra,önündeki engelleri-perdeleri aşabilmesi için gerekli olan hoşgörüyü yani herşeyin yerli yerindeliğini idrak ettirecek olan “HALİM” ismini tavsiye ederiz,imannùrunun parıldayıp  Allah’ın yaratmış olduğu sistemdeki gerçekleri fark etmesi için!

Ondan sonra  ;  algılama hatalarını ortadan kaldırmak-herşeyi doğru dürüst gerçekçi bir şekilde algılamasını tavsiye etme bâbında “SEMİ” isminin zikrini veririz.

Aldığını iyi değerlendirmesini temin etme bâbında “BASİR” ismini veririz.

Sistemdeki birbirleriyle arasındaki bağlantıları sağlayıp,sentezleri yapabilmesi için “HAKİM” ismini veririz

.İşte verdiğimiz-tavsiye ettiğimiz bütün isimler böyle  bir komplike sistemin sonucudur! Böyle bir bağlantılı sistemin sonucudur! Rastgele esmâ zikri değildir.Bunların her birinin bir diğeriyle bağlantısı,sebep-sonuç ilişkileri  vardır.

Öyleyse toplayalım...

Amaç;”Allah İsmiyle İşaret Edilen” varlığı anlayıp tanımaktır!

Amaç isim  değil,müsemmâdır!

İsmin çevresinde dönüp duranlar,ömrünü boşa harcarlar.

”OKUmak” demek ,okuduğu kelimelerin manâsını anlapı idrak etmek  ve de hissetmek demektir!Bu hissediş ,kişideki tekâmülü meydana getirir.Bu tekâmülün sonu “Secde”,sonun  başlangıcı da “Kıyam”dır!!

Secdede varlığını yok etmeyenler ,kıyamda Fâtiha’yı OKUmaktan mahrum kalırlar!

Öyle ise dualarımız; “Allah’ım bize namazı nasip et” şeklinde olsun!

Namaz edâ edilmeden-namaz ikâme edilmeden-namaz dâimiye dönüşmeden hedefe ulaşılmış sayılmaz!

İşte onun için  denmiştir ki,”Namaz dinin direğidir”.

Birçoğunun dikkatini çekmiştir,pek “namaz”dan bahsetmemeşimdir bugüne kadar.

Birçok şeylerden bahsetmişimdir ,”namaz”dan bahsetmememişimdir!...Niye?

Çünkü birçok şeyler anlaşılıp idrak edilmeden namaz girilmez!Namazı anlamayan da zekât veremez!

İşte o yüzden

 “akıymüs salâte ve âtüz zekât”-

“Namazı ikâme ediniz,zekâtı veriniz”

 bağlantısı vardır Kur’ân ‘da!.

Allah hepimize namazı kolaylaştırsın!Gerçekten namazı isteyenlerden ve hakkını edâ edenlerden olmayı bize nasip etmiş olsun Cenâb-ı Hak!

Namaz konusunda Hz.Rasûlullah buyuruyor ki :

  “Namaz,müminin mi’râc ‘ıdır”

 Mi’râc konusunu iyi anlamak lâzım! 

Mi’râc diye bahsedilen  olayın ilk  bölümü , “İsrâ Hâdisesi”, bir tayyi mekân olayıdır.Burada mi’rac yok! Bu olay değil Mi’rac!.  Kudüs’teki ziyaret ve kudüsteki Nebilerin ruhâniyetleriyle toplu olarak buluşma...Bu,birinci bölüm.

Mi’râc olayının tamamı üç bölüm!.

İkinci bölümü ; semâları gezişi!..O da mi’rac değil! Kudüs’teki  namazdan sonra  Hz.Rasulullah’ın  semâları  gezişi,Cebrâil’in eşliğinde yedi kat semâdaki o semâ varlıklarını ,o semâların yaşamlarını  ,bu arada Cennettekilerin yaşamlarını ,Cehennemdekilerin yaşamlarını seyretmesi   , ikinci bölüm..  Bu da mi’râc değil!

Semâları gezmesi,cennet ve Cehennemi görmesi olayından sonra “Sidret’ül Münteh┠denilen -ef’al âleminin-çokluk âleminin  -Cebrâil’in “Ben bundan sonra  yokum!”dediği noktadan başlayıp,Hz.Rasûlullah’ın kendi hakikatına yönelmesi suretiyle Rabbini bâtınında müşahede etmesi olayı ; “Mİ’RÂC” denilen olaydır!

Bu,üçüncü bölüm,bâtıni bir seyirdir,afâki bir  seyir değil!

Birinci bölüm ;tayyi mekân olayıdır,Isrâ olayıdır,Mekke’den Kudüs’e.

İkinci bölüm ; Semâları gezişi,Cennet ve Cehennemi görüşü ,afâki idi,âfâki seyir idi!

Üçüncü bölüm; enfüsi seyirdir,Rabbını  bâtınında görmesidir!

“Kâb-ı Kavseyn-u Ev Ednâ  ; iki yayın ucunun yakınlığı nispetinde kendi  hakikatinde  - özünde Rabbı’nı müşahede etmesidir  !

İşte bu,Mİ’RÂC ‘tır!

 Niye bu  mi’râc  ‘ı anlattım?...Püf noktası neydi?.

”Namaz,müminin mi’rac ‘ıdır” diyor.Biz şimdi genelde Mi’rac  diye bu üç bölümün tamamını düşündüğümüz için ,namazda bu üç bölümün tamamı olur diye hayâl ediyoruz,tasavvur ediyoruz...Hayır!

Bu üç bölüm namazda tezâhür etmez!

Namazda tezâhür eden ,üçüncü bölümü olarak anlattığım kısmıdır Mi’râc !Hakiki Mi’rac odur işte!.

İşte kişi namazı hakkıyla edâ ederse bu  mi’râc O’nda hâsıl olur.

Namazın amacı-hedefi ,Mi’râc ‘tır!

Şimdi düşünen beyinler bu cümleden şunu çıkaracaktır...”Namazın amacı ve hedefi  Mi’râc ise,mi’râc ‘ı olanın namazı edâ olmuştur.”::Şimdi  daha evvel beni görmemiş olan birisini burada düşünün.İlk defa gelen..diyelim  ki siz! Daha evvel beni görmediniz ve şu anda beni  gördünüz.bundan sonra hayatınızın herhangi bir döneminde beni görmemiş olabilir misiniz , beni  görmemişlerin hissiyatına sahip olabilir misiniz?..Mümkün  mü böyle bir şey?..Bir kere beni gördüyseniz ,bu,hafızanıza nakletmiştir.Bunu çıkarmanız mümkün değil.

Mi’râc ‘ı da bir yaşayanın  onu  kendisinden silmesi mümkün değildir!

Mi’râc  ‘ı yapan,”Daimi Namaz” mertebesine atlar!

Salât-ı vüstâ  ‘dan salât-ı Daimi”ye geçer!

Salât-ı Vüstâ’dan Salât-ı Dâimi”ye geçiş ,M’rac ile mümkündür! Bu , seyr-ü Bâtıni’nin hâsılasıdır!

”Namaz müminin mi’racıdır” sözüyle Efendimiz A.s bu gerçeğe işaret ediyor!

Hz.Rasulullah,mi’rac  ‘ı yapmış  olan bir zât.Hz.Rasulullah A.s mi’râc  ‘ı nasıl ve neyle yaptı?...

Kendisinde meydana gelen “FETİH” ile yaptı!

Eğer Rasûlullah’ta bu fetih olmasaydı ,O’nda bu mi’râc meydana gelmezdi!

Cuma akşamları Kur’ân  ‘dan “Yâ-sin”okusak  ,ondan sonra “İzâ Vâkıa”okusak ,ondan sonra “İnnâ fetahnâ  leke  fethan mübiyn┠sözünün  anlamını hiç düşündük mü?

 ”İnnâ fetahnâ leke fethan mübiynâ.Liyağfire lekellâhù mâ kaddeme min zenbike ve  ma teahhare ve yütimme.....”

 ”İnnâ fetahnâ  leke fethan mübiynâ”-

“Biz sana açık  bir fetih ihsân  ettik.”

Bu fetih  sende meydana  gelmesi dolayısıyla da, 

“min zenbike ve ma teahhare”-

“Senin geleceğe dönük bütün günahların -eksiklerin-kusurların bağışlanmıştır”

 ”ve yütimme  ni’metehù aleyke” –

“ Ve sana  olan nimet böylece tamamlanmıştır”

 ”Ve yehdiyeke sıraten mustakiymen”-

“Ve sana mutlak gerçeğe yönelme  kapıları açılmıştır.Mutlak gerçeğin hakkını edâ etme kapıları açılmıştır.”

 ”Yensurekellâhù nasren aziyzâ”-“Artık Allah sana çok aziz-çok değerli -karşı çıkılması mümkün olmayan bir mutlak zaferi ihsân etmiştir.” 

 İşte Mi’râc ile Fetih sùresinin başında bahsedilen hâlin bağlantı noktası  ,mi’râc  ‘ı olanda bu âyetler tezâhür eder!

 ” Efendim..bu âyetler Hz.Rasûlulah’a  gelmiştir,O’nun hâlini anlatır.Basılan  Kur’ân  ‘da   Hz.Muhammed A.S ‘a ait bir  kitaptır zaten .Biz koyalım bir kenara..Hz.Muhammed de okudu ,geçti-gitti”!!!

Kur’ân ‘ın her âyeti ,ümmetten her bir  ferdi ilgilendirir.

İçindeki hiçbir âyeti ,”bu Ebu Bekir ile  alâkalıdır,O’na  aittir..Bu Hz.Muhammed’e aittir..” Denemez!

Her bir  âyet  , her bir birimi  ilgilendirir.Her bir birim kendi kapasitesi kadar O’ndan âyet alır.

Kimi Kur’ân  ‘dan bir âyet  okur bütün hayatı boyunca, geçer -gider.Kimi Kur’ân-ı  Kerim’den 50 âyet okur,geçer-gider.Kimi 500 âyet okur  -gider.Hatmedene ne mutlu!

Kur’ân  ‘da  diyor ki ;

 “Namaz  müminin  mi’racıdır!”

 Peki,bu mi’râc nasıl oluşacak?..Nasıl  oluşacak  veya  oluşmayacak?Oluşmasını sağlayan nedir,oluşmamasını sağlayan nedir?

Allah Rasûlu diyor ki;

  “Fâtiha’sız namaz olmaz!” ...

 Başka bir şey söylemiyor!..Tekbirsiz namaz kılınmaz “ demiyor!

Namaz  da mi’rac olduğuna göre  ,Mi’rac  ‘ın  yolu Fâtiha’dan geçer” dir,bunun  anlamı!

Mi’rac  ‘ın yolu ,Fâtiha’dan geçer  “ demektir!

Başka bir  hâdisi şerifte  ne diyor?..

 ”Her kılınan namaz    kendisinden  önceki vakitle kendisi arasındaki bütün  günâhları siler-bağışlar-affettirir”

 diyor.Namaz Fâtiha’sız  olmadığına  göre  ,Fâtiha ile namaz yerine geldiğine göre demek ki Fâtiha’daki bir sır,senin bir önceki kıldığın namazla senin o kıldığın namaz arasındaki günâhların hepsini bağışlatıyor!

”Allah’a şükür,ben namaza Duruyorum..”Elhamdü lillâhi rabbül  âlemiyn.Errahmanirrrahim....”...!!!

Ben namaz kılmadım!

Fâtiha’yı  OKUMADIM! Dil ile  Fâtiha’yı  tekrar etmekle OKUmadım!

Hatırına nerede geldi ki “Kul  HùvAllahù   Ahad.Allahüs samed.lem yelid  ve lem yùled..” “Lem yelid”...

Kal orada!,geri dön,besmeleyi çek  ,”Elhamdü lillâhi rabbil âlemiyn” diyerek “Elhamdü lillâhi rabbül âlemiyn”in mânâsını idrak etmeye çalış!

İşte o zaman namazın yerine gelir,mi’râc basamaklarında yukarı adım atarsın,işte o zaman namazın  ne olduğunu da  anlarsın!

Fâtiha’dan sonra kısa sùreleri okuyoruz hani,ne bulursak...orada da bir şeyler okuyoruz....Biz farkında değiliz galiba ,

 “Eraeytelleziy yukezzibù biddiyn”...

”Eraeyte”-“Gördünmü?”

“elleziy”-“Onu ki”..

”yükezzibù biddiyn”-

Allah’ın sistemini yalanlıyor!

Allah’ın yaratmış olduğu bu sistem ve düzeni yalanıyor!

 ”Fezâlikelleziy yedu’ul yetiym.Velâ yehuddù a’lâ ta’a milmiskiyn”-

“Yetimlerin hakkını yiyor,gariplerin-fakirlerin hakkını vermiyor.”

 O sistemi yalanlaması dolayısıyla da ...

 ”Feveylün lil musalliyn,elleziyne hüm ansalâtihim sahun”-“

Namaza duruyor,yatıp kalkıyor ama  namazın ne olduğunundan gâfil!..Yıllar boyu yatıp kalkmış-namaz kılıyorum sanmış,namaz kılmayanları cehennemlikle suçlamış -“siz cehennemliksiniz” demiş ama kendisi namazın ne olduğundan gâfil,namazın mi’râciyetinden  bihaber!

O, mi’râciyeti yaşamamış.

  “elleziyne hüm an  salâtihim sahun”..

 Fâtiha’dan sonra birçoğumuz   okuyordur bunu,Kur’ân  ‘daki 8 kısa sûreden biri..

”Aman çabuk okuyalım da bitsin namaz”!!!

Pardon,hanginiz bir an evvel bradan kalkıp  gitmek istiyor?...O namaz durduğunuz  zaman bir an  evvel  “şu namazı bitirip de gitsek” diyorsunuz,Allah’ın huzurundan çekip gitmek istiyorsunuz!

Şurayı bırakıp gitmeyi kimse istemiyor,kimseden “gık” çıkmadı...Ben öyle zannediyorum.Ama Allah’ın huzuruna durmuşsun,Mi’rac ‘a niyetlenmişsin,”bir an evvel şunu okuyayım da ,namazı bitiireyim de çekip gideyim” diyorsun!

Bakın,şimdi size nasıl bir Ku’rân sentezi çıkardım ,açıklamaya  çalıştım!

Kur’ân  ‘ı hatmetmekten -benim anlayışıma  göre-daha  değerli olan , Kur’ân  ‘ı anlamaktır ,Kur ‘an  ‘daki bu değişik işaretleri   - mânâları bir araya getirip bir sonuç çıkartmaktır ve de düşünürek yaşamaktır!

Sen ey Allah’ı isteyen kişi!...Bir sohbet ortamını bırakıp gitmek istemezken   Allah’ın huzuruna çıktım” diyorsun,Allah’ın huzurundan bir an evvel okuyacaklarını okuyup kaçmaya niyetleniyorsun..Bu ne çelişkidir ya hù!.

hf

NAMAZIN  “Mİ’RAC “TA  5 VAKTE İNDİRİLMESİ

 Hazreti Rasûlullah Mir’âc ‘ta yaşadığı hakikatın bütün kendisine inananlarca yaşanmasını arzuladı... Müminlerle paylaşmak istedi...

  Mir’âc ‘ta yaşadıklarını onlarla paylaşmak için de namazın onlara farz kılınması gerekliydi...

 Ne var ki, O'nun bu çok büyük paylaşım arzusunun kaynaklandığı insanın hakikatını görme tesbiti; insanın fıtrat, istidat ve kabiliyeti yönünden onu perdeledi... 

İnsanlara olan bu sevgisi sebebiyle.... Onlara namazı olabildiğince fazla yaşatmayı düşünürken; Musa Aleyhisselâm, insanlar hakkında yaşadığı tecrübeye dayanarak; insanların büyük çoğunluğunun bu olayı kaldıramıyacağı gerçeğini ona hatırlatmak istedi...

İşte bu hatırlatma, Rasûlullah’ın müminlere olan teklifinde, (senin isteğin Allahın isteğidir) açısından, namazın 5 vakte kadar indirilmesine sebep oldu

hf

MÜLK ÂLEMİNİN NAMAZI

 Beden boyutunun namazıdır !Avamın namazıdır!

hf

MELEKÛT ÂLEMİNİN NAMAZI

(ORTA NAMAZ- SALÂT-I  VUSTA)

 Melekût âleminin, ârifinin namazı ise müşahedelerin etkisinde olarak ikâme edilir.

Mânâ boyutunun bu namazında kişi, fâili hakikiyi ve varlıklar üzerinde tasarruf eden, onları her an yaratan ve yok eden, onları heran dilediği şekle sokan Rabbül âlemîni seyreder.

Bu mânâdaki namazda, bir kişi hem beden boyutundaki namazını edâ eder; hem de Hakk'ın fiillerini müşahede halindedir.

Tüm varlıkta tasarruf edenin; hem de her an ve her zerrede tasarruf etmekte olanın Allah olduğunun ayn-el yakîn müşahedesi halindedir.

Ancak bütün bunlara rağmen de, "fetih" gelmemiş olduğu için, Hakk-el yakîn hasıl olmadığı için; vehim kalkmamış; kendisi olarak Hakk'ı seyretme hali devam etmektedir. Yani, "ikilik" ortadan kalkmamıştır!..

Kendisini müşahede eder, şuûri bir birim olarak kendini görmekte devam eder; ancak bununla beraber, kendisi de dahil olmak üzere, mevcûdatta tek bir mutasarrıfın hüküm, irade, kudret ve kuvvetinin geçerli olduğunu da devamlı olarak seyir halindedir. Ki onun bu seyir hâli, melekût âleminin seyri namazı hükmündedir.

Bu namaz hâli içindeki kişi, tüm varlıklardan çıkan fiillerin tamamiyle hikmet olduğunu idrâk ederek, kimseyi ve hiç bir varlığı, yersiz ya da yanlış iş yapmakla itham etmez veya suçlamaz...

Eğer, bu namazda biraz daha kemâl sahibi olursa, varlığın her zerresinde O'nun varlığını müşahede ettiği için; o zerrede, daha doğrusu zerre gördüğü şeyde, O'nun dışında bir şey olmadığını farkederek; artık her sûrette O'nu seyretmeğe başlar.

Ve bu hâl, o kişide AŞK hâlini meydana getirir. Her birime karşı büyük bir sevgiyle dolup taşar.

Ne ak kalmıştır onun gözünde, ne de kara!.. Tüm varlığa hizmet, yardım, onun en büyük gayesi olur. "Yetmişiki milleti bir gözle görmeye başlar"; Yûnus Emre'nin dediği gibi!..

Çünkü, onun nazarında yetmişiki millet değil, TEK varlık vardır!..

Ârifin bu namazı "orta namaz"dır!.. "Salâtı vusta"dır. Ve bunun hükümlerine göre karşılığına ulaşır!..

Müşahadelerin etkisinde olarak ikâme edilen namazdır!

Mânâ boyutunun bu  namazında kişi,faili hakikiyi ve varlıklar üzerinde tasarruf eden,onları her an yaratan ve yok eden,onları dilediği şekle sokan Rabbül alemini seyreder.

Bu mânâdaki namazda kişi,hem beden boyutundaki namazını eda eder; hem de Hakk’ın  fiillerini müşahade halindedir.

Melekùt aleminin namazı ; vakitle kaim olmayarak devamlı ikame edilen bir tür “daimi namaz”dır  ki,beden boyutuyla madde boyutuyla Vahidiyet  âlemi arasında tam orta noktada yani şuurun kendisinin beden ve ruh olmadığını farkettiği ancak TEK’lik noktasında da   kendini henüz bulamadığı,bu ikisinin ortasındaki noktada daha doğrusu tam ortada ikâme edilen namazdır.

Şuur,beşer- birim olmadığını farketmiştir;varolanın TEK olduğunu farketmiştir;ancak ne var ki,hâlâ birimsel bir şuur olarak TEK’e yönelik bir halde,”O”nu seyretme durumundadır.

hf

 

CEBERÛT ÂLEMİNİN NAMAZI

(DÂİMÎ NAMAZ - MUKARREBLERİN NAMAZI)

 Ârifi billah'ın namazıdır bu!.. "Namaz mü'minin mi'râcıdır" şeklindeki Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’ın işaret ettiği namazdır bu namaz!..

"Kâ'bı kavseyn" boyutuna urûc ettiği zaman Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mi'râcda, nakledilir ki kendisine,

"Dur!.. Rabbin namazdadır!.." denilmişti.

Rubûbiyet mertebesinin namazından sözedilmektedir burada.

Rabbin namazı, Rabb-ül âlemiyn rubûbiyet hükümlerinin ef'âl âleminde yürürlükte olmasıdır.

Rabbin hükümlerinin, Rabbanî kudretiyle tahakkukundan "Rabbin namazı" diye sözedilmektedir.

Rabb, esmânın mânâları üzere mahlûkatı varedip yönlendirendir!.. Bu tasarruf, "terbiye" diye anılır.

Bu mertebe, boyutsal bir mertebedir ve "şuur sıçraması" diye adlandırdığımız bir tür mi'râc ile hâsıl olur. Şuurda oluşur!..

"Şuur" kendisini "ceberût" boyutunda tanıdığı zaman, kendi vehmî benliği, birimsel benliği kalkmış olur; ve kendisinde Hakk'anî vasıflar ile Rabb zuhur eder.

İşte bu namaz, bir mânâda "Rabbın namazı" denilerek, Rabbe izâfe edilir. Ki gerçekte Rabbin tasarrufu dışında kalan hiç bir şey yoktur.

Esasen, Rabbanî seyr, kendi esmâsı üzerinedir. Ef'al ise esmânın tabiî neticesi olarak meydana gelir.

Hazreti Rasûlullah aleyhisselâm, Allahu Teâlâ’nın ikrâmı olarak mi'râc ‘a çıktığı zaman, ceberût âleminde, Rabb-ül âlemînin tüm mevcûdat üzerinde esmâ yollu mutlak tasarrufunu müşahede etti. "Kâ'be kavseyn" noktasında.

"Ev ednâ". Hatta bunun da ötesinde, Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ismi altında, "gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli ve yürüyen ayağı olarak";

 "Şahadet etti ki Allah, kendisinin dışında, ötesinde bir TANRI mevcût değildir"!..

 Ve sonra Rabbı ile mükâleme etti Rasûlullah Aleyhisselâm!..

Ve sonra Rabbının emirlerini hâmil olarak tekrar insanların arasına döndü Muhammed Mustafa adıyla, RASÛLULLAH!..

Acaba, bu cümleler bize Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin hüviyeti, eniyyeti ve kişiliği hakkında bazı ipuçları verebiliyor mu?..

Birincisi insanlara emrolunan, farz olunan bildiğimiz namazdı.

İkincisi, "orta namaz" diye bahsedilen.

Üçüncüsü ise, "Dâimi namaz" diye anlatılmak istenen.

Esasen, ikinci tür de vakitle kâim olmayarak devamlı ikâme edilen bir tür "dâimi namaz" olmasına rağmen; gerçek "dâimi namaz" bu üçüncü namazdır.

İşte, en makbul namaz, "kılanın içinde olmadığı" olarak belirtilen bu üçüncü namazdır

Havâs’ın “ikâme” ettiği namazın ötesinde, bir de “has-ül havâs”, “mukarreb” denen, “Allah”a kurbiyet kazanmış, evliyânın ileri derecelilerinde yaşanan “dâimî namaz” hâli söz konusudur.

“Dâimî” namaz nedir?

Namaz, ana yapısı itibarıyle, “ikâme” olunan namazdır dedik.

“İkâme” namaz sonucunda “secde” ile namazın kemâline ulaşırsan; bu “ikâme” olunan namaz kişiye “uruc” sağlar ve “mi`râc” hâsıl olur!.

“Mi`râc” kişinin “Kâ`bı kavseyn” veya “ev edn┠makamında, “Allah”ı müşahede etmesi!..

Ya da, daha açık ifadesiyle, kendi varsayım benliğinin, hiç varsayılmamışçasına ortadan kalkıp, “BÂKİ ALLAH”tır hükmünce bütün esma ve sıfatlarıyla BÂKİ olması hâlidir.

“Uruc”un neticesinde hâsıl olan “mi`râc” ile o kişi, İlâhi bakâ ile “BÂKİ” olur!... Sen, onu kendin gibi sanırsın; ama o, “Allah`la bâki” durumdadır!.. Ve bu hâl ile hayatını sürdürür.

Hz. Rasûlullah’a baktıkları zaman; O da bizim gibi yiyip içiyor, aramızda dolaşıyor, çarşı pazar geziyor, ne ayrıcalığı var dediler... Ama O, ilâhi hakikatı hissedip yaşayan, “mi`râc” sahibi olan; ve bunu bize bildiren “Allah Rasûlü” idi!.

Dışarıdan bakanlar, o “daimi namaz” ehlini kendileri gibi görürler; ama bilmezler ki O, varlıkta “Bâki olan Allah”ın yalnızca bir esmâ zuhurudur!.

İşte bu hâl, “ölmeden evvel ölerek”, şuur boyutunda kişisel kıyâmetin kopup;

 “Sümme ileyna turceûn”,

“ve dahi bize döneceksiniz”

 âyetinin mânâsı ortaya çıkıp; basit tâbiriyle “kişinin Allah’a rücû etmesi”dir.

Allah’tan gelenin Allah’a rücû etmesidir!...

“Daimi Namaz”sa ;haşyet duygusunu hissederek yaşama halidir!

İşte bu da “mukarreb”lerin “dâimi namazı”!.

Bunu başka nasıl anlatmak lâzım bilemiyorum!.

Ancak yaşayan bilir!. Daha fazlasıyla anlatılması bizce mümkün değil!.

hf

NÂFİLE NAMAZ

 “NÂFİLE”, yani Türkçe mânâsıyla “YARARLI” namazları araştırmacılar kendi aralarında çeşitli şekillerde değerlendirmeye tabi tutmuşlardır... “Vâcip, sünnet, müstehap, mendup” vs. gibi tâbirlerle...

İsteyenler, Bu “farz” namazların öncesinde ya da sonrasında, vaktin elvermesine ve içinde bulundukları hâle göre, diledikleri kadar bu namazlardan kılabilirler!... Ancak bunlar “farz” değildir!.

Bugün câmilerimizde kılınan namazların Rasûlullah Aleyhisselâm devrinde kılınan namazlarla tek benzerliği, farzların imamla kılınmasıdır!.

Şayet bir kişi öğle vakti dört-beş dakikasını ayırıp bulunduğu yerde, veya camide imama uyarak dört rekatlık öğle namazını kılıyorsa, bu kişi üzerine “farz” olanı yerine getirmiştir!.

“Farz” namaz önce ve sonrasındaki “nâfile” namazların, “sünnet” adı altında âdeta “farzlaştırılarak”; müezzin yönetiminde tesbihler ve dualarla birlikte dinsel bir tören havasına sokulması tamamiyle sonradan düzenlemedir!.

Rasûlullah aleyhisselâm zamanında kılınan “terâvih” namazı yalnızca “sekiz” rekât idi!…Bu arada yanlış anlaşılmasın!.. Biz, “farz”lar öncesinde ya da sonrasında “nâfile” namaz kılınmasına karşı değiliz!..

Dileyen dilediği kadar “nâfile” namaz kılar; ve bunun karşılığında da büyük ecir ve sevap alır!.. Ancak, bu “nâfile” namazların, bugünkü uygulamalarla, zorunluymuşçasına, “farz”mışçasına takdiminin yanlış olduğunu vurguluyoruz!.

“Nâfile”nin bir türü olan “sünnet” namazı, “farz” namazmış gibi göstermek, bu zannı vermek büyük hata ve gaflettir!.. Belki iyiniyetledir; ama kesinle bilgisizlik ve düşüncesizliktir!.

 “KOLAYLAŞTIRIN, ZORLAŞTIRMAYIN; MÜJDELEYİN, NEFRET ETTİRMEYİN”;

 buyuran Rasûlullah aleyhisselâm efendimize düşüncesizce karşı çıkmaktır!.

“DÖRT” ya da “Üǔ veya “İKİ” rekat için birkaç dakikayı ayıramayan insanın pek mâzeret gösterme şansı yoktur!.

Ancak, günümüz telâşesi içindeki insana, içine beş-on dakikalık “farz”ın da katıldığı yarım saat hatta kırkbeş dakikalık, şişirilmiş, ibadetler bütününü, “farz” diye göstermek ve kabul ettirmek oldukça güçtür!..

hf

 SÜNNET Mİ, KAZA MI KILALIM ?

 Ebû Hureyre radıya’llâhu anh şöyle nakletti:

Rasûlullah salla’llâhu aleyhi ve sellem’den şöyle işittim:

 “Kıyâmet gününde kulun fiîllerinden hesab vereceği ilk şey namazdır!         

Eğer tam ve sahih olursa kurtulur ve gayesine ulaşır. Eğer bozuksa mahrum olur, hüsrana düşer!.. Şayet farzlardan eksikleri var ise. Rabbi tebâreke ve teâlâ

Bakın, kulumun nafileleri var mı?..’ der.

Farzlardan eksik kalanı böylece tamamlanır.

Ve sonra sâir âmeli bu minvâl üzere olur.”(Tırmizî)

 Bu hadîs-i şerîf esasen sünnet mi kılmalı-kaza mı kılmalı tartışmalarını kökünden kesip atan çözümü bildirmektedir.

Kişinin esasen üzerine farz olan 17 rek’ât namazdır; ki bunlar, 2 rek’ât sabah, 4 rek’ât öğle, 4 rek’ât ikindi, 3 rek’ât akşam, 4 rek’ât yatsı namazlarıdır;  bir de 3 rek’ât vitrin gerekliliği söz konusudur. Bunların dışındaki “Sünnetler” diye bilinenler ve diğerlerinin tamamı “nâfile- yararlı” namazlar sınıfına girer.

Öyle ise farzların dışında kılınan tüm namazlar ister “kaza” diye niyetlenilsin, ister “sünnet” diye niyetlenilsin, hep aynı işi görmektedir.

Dolayısıyla neticede hep aynı yolda çıkacak bir iş için, şöyle veya böyle olmalı cinsinden tartışmalara girmek ancak meselenin özüne vâkıf olmamaktan dolayı ortaya çıkan bir hâldir ki, ehline de bu durum açıktır.

Namazdan sonra, kişi tüm yaptıklarının hesabını bu devrede verir; neticelerini görür.

hf

CENAZE NAMAZI NİÇİN KILINIR?

 Cenaze namazında amaç nedir?..

Peki ben anladığım kadarıyla anlatayım dinleyenlere... Mevtâ (yani ölümü tadmış kişi) o anda şuurlu ve dışarıdakileri görür vaziyettedir... bunu biliyorsunuz...

Allah Rasûlu bunun böyle olduğunu söylüyor... O anda orada toplanan kişiler onun arkasından değil, gözünün önünde ona temennîde bulunuyorlar yeni ortamında zorluklarla karşılaşmaması amacıyla... Ve hepsi de ona beyin dalgalarını yollayarak o ortamda güçlü olması için destek veriyorlar... Kişi o anda kendisine bu desteği verenleri görüyor ve seyrediyor...

Gene Allah Rasûlu’nün bir açıklaması var... 40 sâlih kişi bir kişinin cenaze namazını kılarsa o kişinin günahları bağışlanır... Bu arada başka bir ifade daha var... Ölen salih kişi ise cenaze namazındakilere şefaat eder... diye... Yani buradan da anlaşılıyor ki, olayda karşılıklı bir alış-veriş söz konusudur!..

 hf

CENAZE NAMAZINDA NİÇİN “FÂTİHA SÛRESİ” OKUNMAZ?

 Musalla taşına konan kişinin artık dünyada götürebileceği bir şeyi kalmamıştır!...

Fâtiha'nın o kişiye getirebileceği hiç bir tey yoktur; çünkü artık o dibi mühürlenmiş mektuptur, ki, yazılacak ilâve yeri kalmamıştır!...

Dünyada yaşarken Fâtiha'nın ona getirisi neyse onunla mühürlenmiştir... Ve artık daha fazlasının olması da mümkün değildir...

hf

 CUMA NAMAZI

 Yöneticinin toplumsal tebliğ toplantısıdır, Cuma Namazı!..

Cuma namazı toplu olarak kılınan bir toplumsal tebliğ namazıdır.. Normal 4 rekât olan öğle namazının iki rekâtı kaldırılmış ve o iki rekât yerine insanlara dini (sisteme dair) veya sosyal uyarılar yapmak üzere hutbe eklenmiştir..

Haftada bir kere bütün o yöre halkının toplanması amacıdır olay... Olay böyle olunca, Cuma namazına gitmeyen kişi, o toplumu ve yöneticisini yani imamını hiçe saymış olur.

Toplumu ve yöneticiyi hiçe sayanın cenaze namazına o toplumun da katılmasına elbette ki gerek yoktur!..

Konuları ve hadisleri ele alırken daima o işin gayesini ve orijinal devrindeki uygulamayı esas almak gerekir...

Cuma namazına kadınlar da gider isterlerse... Yani Cuma namazı topluluk olayıdır; ferdi olarak uygulanacak olan bir şey değil!...

CUMA Namazları", günümüzde, tam bir câmiden insan kaçırma uygulamasıdır!.

Rasûlullah devrinde, bizâtihi Rasûlullah Aleyhisselâm tarafından "İKİ" rekât olarak kılınan CUMA namazları, “hakikat” şuuru olmayanlar tarafından "YİRMİ" rekâta yükseltilmiştir!.. Hele buna bir de upuzun “buldum kaçırmayım” zihniyetiyle düzenlenen ve “Din”in amacına hizmet vermeyen hutbeleri eklerseniz; insanları "CUMA" namazından kaçırtmak için daha güzel bir yol bulamazsınız!.

Rasûlullah zamanında ezan okunduktan sonra kâmet getirilir ve bu kâmet sonrasında hutbeye çıkılarak müslümanlara yeni gelen vahiyler duyurulur; ya da onlara çeşitli vahiylerle ilgili açıklamalar yapılır; sonra da iki rekât cuma namazı kılınır ve dağılınırdı!.

Bu "iki rekâtlık CUMA namazı" sonrasındaki bugünkü "zuhru âhir" dedikleri namazlar tamamiyle uydurma olup; Kur`ân ve Rasûlullah kaynaklı Dinde yeri yoktur!.

"CUMA GÜNÜ HUTBEYİ KISA, NAMAZI UZUN TUTUN" şeklindeki Rasûlullah buyruğu günümüzde tam tersine döndürülmüştür...

Hutbeler, “Din”le alakası olmayan konularda, upuzun kendini tatmin konuşmalarına dönüştürülmüş; namaz da iki-üç ayetle geçiştirilmeye başlanmıştır!... Oysa gerçekte hutbenin, elden geldiğince kısa tutulması, namazında olabildiğince uzatılması; okunan ayetlerin de dikkatli seçilmesi gerekmektedir!

Ayrıca, namaz sırasında el bağlama şekillerinin, ya da otururken ayağını altına almanın veya yana çıkarmanın; zorunlu örtünme miktarı dışındaki kıyafet tarzlarının, namazın "KABUL OLMASIYLA"da hiç bir alâkası yoktur!... Bu konuda getirilen tüm şartlar uydurmadır; sonradan kişilerin kendi dar anlayışlarına göre konulan yakıştırma kurallardır!.

hf

TESBİH NAMAZI

 Son derece önemli bir namaz târifiyle devam etmek istiyorum. Bu ÇOK DEĞERLİ NAMAZI, Efendimiz Hazreti Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem, Amcası Abdulmuttalib'in oğlu Abbas radıyAllahu anh’a öğretmiştir.

Abbas bir gün Resûl-i Ekrem'e sorar, der ki:

-Yâ NebîyAllah, ben hayli yaşlandım, zamanımı geçirdim. Bana öyle bir şey öğret ki, bunca boşa geçen yıllardan sonra birşeyler yapmış olarak huzurullâhta yerimi alayım?..

İşte bunun üzerine Rasûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

 -Yâ Abbas, ey amcam!. Sana vereyim mi?.. Vermemi ister misin?.. Sana 10 özelliği olan şu namazı öğreteyim mi ki; onu edâ ettiğin zaman, Allah günâhlarının ilkini de sonunu da; eskisini de yenisini de; bilerek yapılanını da bilmiyerek yapılanını da; küçüğünü de büyüğünü de; gizlisini de açık olanını da AFFEDER!.. İşte bu on günâhtır (bütün günâhlar).

Yeryüzündekilerin en büyük günahkârı dahi olsan, bu namaz sebebiyle günâhların affolur. Alic (çok kumlu bir çöl) kumları kadar günâhın olsa dahi Allah onları affeder"!..

 İşte böyle buyuran Rasûlullah aleyhis-selâm, namazı da şöyle tarif ediyor hadîsin devamında:

 "Dört rekâtlık bir namazın her rekâtın da, "Allahuekber" deyip namaza durduktan sonra 15 defa

"SUBHANALLAHİ VELHAMDULİLLAHİ VELÂ İLAHE İLLALLAHU VALLAHU EKBER"

 dersin; sonra Fâtiha ve bir sûre okur; sonra 10 defa daha aynı tesbihi tekrar edersin; sonra rükûa eğilir, 10 kere daha tesbih edersin; sonra rükûdan kalkıp ayakta dururken 10 kere daha tesbih edersin; sonra secdeye varır 10 kere tesbih edersin; sonra secdeden kalkıp oturur ve 10 kere tesbih edersin; ve nihayet tekrar, ikinci defa secdeye varır 10 kere tesbih edersin ki, toplam 75 eder. Bunu dört rekâtta da aynen tekrar edersen, toplamı üçyüz olur.

 Böyle bir namazı her gün kılmağa gücün yeterse, her gün kıl; yetmezse, Cumâ günleri, haftada bir kere kıl; bunu da yapamazsan, ayda bir defa kıl; buna da gücün yetmezse ömründe bir defa kıl!..

 Tesbihin okunuş hızına bağlı olarak 20 ile 30 dakika arasında zaman alan, böyle bir namazın insana kazandırdıkları iyice bir düşünülürse; sanırım, en az haftada bir defa cuma gecelerinde mutlaka bu namaz edâ edilir.

Tasavvufla iştigal edenlerin ise, bu namazlara mümkün ise her gece yatmadan evvel veya gece kalktıklarında devam etmelerini özellikle ve önemle tavsiye ederiz. Zirâ, bu namazın getirdiği ruhanî güç, ancak tatbik edenler tarafından anlaşılır.

Tesbih namazı ömrünün son günlerini yaşayan Rasûlullah’ın amcasına tavsiye ettiği bir namazdır...  Değerini siz takdir edin...

hf

İSTİHÂRE NAMAZI

 "İstihâre" İslâmiyette çok önemli bir husustur!.. Yapılacak bir işte gaybı bilen Allah’tan danışmak, bütün inananlar için son derece önemli bir imkândır.

Bu yüzdendir ki Rasûlullah Aleyhi'sselâm’a inanan yakın sahâbesi şöyle derdi:

-Rasûlullah salla'llâhu aleyhi ve sellem bize tüm işlerimizde istihâreyi tavsiye ederdi!.."

Hazret-i Rasûlullah aleyhi's-selâm'ın tavsiye ettiği "istihâreyi" bize Hazret-i Ebû Bekr, İbn Mes’ûd, Ebû Eyyûb el-Ensarî, Ebû Saîd el Hudrî, Sâ’d bin Ebî Vakkas, Abdullah bin Abbas, Ebû Hureyre gibi birçok önde gelen ashâbı Resûl nakletmekte.

Evet nedir bu nakil?.. Ne buyuruyor Rasûlullah aleyhi’s-selâm:

 -Biriniz bir işi ciddî olarak düşünüp karar aşamasına geldiğinde, farzın dışında iki rek’ât namaz kılsın ve ardından şu duâyı yapsın

 Duâ, yukarıda verdiğimiz metindir.

Namazda bilenler, birinci rek'âtta "kul ya eyyühel kâfirûn" ikinci rek'âtta da "İhlâs" sûresini okurlar

Fâtiha'dan sonra; bilmeyenler de her iki rek'âtta da "İhlâs" okurlar.

Şayet o gece gerekli ve yeterli işaret alınmazsa, yediye kadar devam etmek icabeder. Çünki Resûl-i Ekrem Enes bin Mâlik'e bu konuda şöyle demiştir:

 -Ey Enes, Bir işe teşebbüs etmek istediğinde, o iş hakkında yedi kere istihare et. Sonra gönlünden geçen karara, eğilime bak. Çünki hayır, gönüldeki temâyüldedir."

 Ancak iş acele ise, daha fazla süre de yoksa?.. O zaman iki rek'ât namaz kılıp, istiğfar edip, salâvat getirdikten sonra şu şekilde duâ edilmelidir:

 -Allah'ım herşeyi ve bütün gaybı, geçmişi ve geleceği bilen sensin. İçinde olduğum durum da bilgin içindedir. Beni nefsime, kendime bırakma; bana hayrı hissettir ve hayrı kolaylaştır. Beni şerri seçmekten koru ve şer yolunu kapa!.. Senin mülkünde ortağın yoktur, her şeye gücün yeter, ben senin kulunum ve sen de benim rabbim olan Arşın âzim Rabbisin. Lûtfen bana yol göster, gerçeği ilham et."

Bundan sonra Allah’a tevekkül edilip, içe doğan biçimde hareket edilir.

İstihârede şayet güzel şeyler görülürse, din büyükleri görülürse, Yeşil, beyaz gibi renkler görülürse, hayra; siyah, mavi, sarı gibi renkler görülürse de o işten uzak durmaya gayret edilir.

Özellikle, tasavvufla ilgilenmek istiyenlerin, yanlış bir kapıyı çalmamaları için istihâre ehemmiyetle tavsiye olunur.

Bazıları, zaman zaman kendi durumlarını sorma amacıyla da istihâre yaparak bir tür oto-kontrolda devam ederler.

Şunu unutmayalım ki.

Bize hayır gibi gelip, şiddetle arzuladığımız nice şeyler vardır ki, onlar gerçekte bizim için şerdir.Bize şer gibi gelip, o şeyden uzak durmak için şiddetle direndiğimiz nice şeyler vardır ki, onlar da gerçekte hayırdır. Allah bilir, biz bilemeyiz.

Öyle ise Allah’a soran, kesinlikle bilelim ki, asla pişman olmaz!..

hf

 

KAZA NAMAZI

 Dinde kaza namazı diye bir namaz yoktur!..

hf

 

VİTR NAMAZI

 Vitir namazı çift rekâtlı namazların tek rekâtla sonlanması amacıyladır... İnsanın daima teke yönelmesi amaçlanmıştır...

hf

 

“NAMAZ  KILINMAZ

 Namaz, kılınmaz!

Kur’ ân , namaz kılmaktan söz etmez!

Aksine “Yazık o namazdan  gâfil olarak namazı yerine getirmeğe çalışanlar”der.

Kılınan namaz, genelde pekçoğumuzun her gün kılmakta olduğu namazlardır... Namaza durur, okunması gerekli olanları, bir çoğumuz mânâlarını dahi bilmeden okur, gerekli hareketleri yaparak ibadetimizi tamamlarız

Bu çalışmadan amaç, ruhun pozitif enerjisinin kuvvetlenerek, kişinin kendisini ölümötesi yaşamda güçlü bir hâle getirmesi hedeflenmiştir. Genelde pek çoğumuzun her gün kılmakta olduğu  namazlardır. Belli hareketler arasında, belli zikirlerin yapılmasıyla,bu zikirlerden ve dualardan hâsıl olan enerjinin beyin tarafından ruha yüklenmesi hedeflenmiştir...

Namaza durur,okunması gerekli olanları,birçoğumuz mânâlarını bilmeden okur,gerekli  hareketleri yaparak ibadetimizi tamamlarız.Bu arada aklımıza çeşitli olmadık  fikirler de gelebilir ve elde olmaksızın onları düşünebiliriz.

Bu konuda söylenen, “namazda aklına başka şeyler geliyorsa namazın kabul olmaz” fikri de kesinlikle uydurmadır!.. Elbette o sırada aklına başka şeyler gelebilir; ve buna rağmen de namazın geçerlidir!..

Namazı “kılan” bir kişi velev ki, o âyetleri okurken veya tesbih ederken aklı başka yerde olsa bile, bu okuduklarından meydana gelen veriler ve enerji beyin tarafından ruha yüklenir!. O anda başka şeyler düşünse de!.

Çünkü beyinde aynı anda pek çok devre çalışır. Her biri kendi devresinde, kendi varoluş gayesine ve sistemine göre görevini iîa eder.

Biz beynimizin faâliyetlerinin pek çoğundan bîhaberiz!.

Ancak, haberdar olmamamız, bir şeyi değiştirmez; ve biz, beynimizin yaptığı sayısız işlevden habersiz olsak da beyin bu görevlerini yapar...

Ayrıca, biliriz ki, biz bir yandan araba kullanır, bir yandan radyo dinler, bir yandan yolu gözler, bir yandan yanımızdakine kulak ve cevap verir, bir yandan da yediklerimizi hazmederiz!... Ve hatta da farkında olmadığımız bir çok işi yaparız!.. Bunların hepsi de aynı anda beyin tarafından düzenlenir ve kontrol edlilir!..

Bu yüzdendir ki, siz namazı kıldığınız zaman, o namazda okuduğunuz âyetler ve dualarla elde edilen enerji, siz farkında olmasanız da ruhunuza yüklenir; siz de ruhunuzun ölümötesi yaşam enerji ve bilgisini böylece dünyada iken elde etmit olursunuz.

Namazın, herkese ortak kazandırdıkları, bu yönüyledir!.

Bu  kılınan namazın faydası,öncelikle emre uymanın getirdiği imanı,kuvveden fiile dönüştürmektir.

İkinci kazanç da,namaz içinde okunanların farkında olmasak  dahi , bu mana ve enerjinin(nurun) beyin tarafından mikrodalga enerjiye çevrilerek ruha yüklenmesi,böylece kişinin “nurunun” artmasıdır.

Bu sebepledir ki,”ben namazın tam hakkını veremiyorum;öyle ise hiç kılmayayım” denerek  terki kişi için çok büyük kayıptır!

Maalesef, namazın “ikâmesi” denen husus günümüzde namaz “kılınmasına” dönüşmüştür!... Yani, genelde edâ edilen namaz, “ikâme” derecesinden, “kılınma” derecesine inmiştir!...

Halbuki namazın “ikamesi” ile “mi'râc” hasıl olur!..

hf

İKÂME OLUNAN NAMAZ

 Mi’râc hâsıl olan namazdır!

Kur’ân ‘da  devamlı tekrarlanan “namazı ikâme et , zekâtı ver” ifadesindeki “Namazı ikame et”teki murad,NAMAZIN MİR’ÂC’A DÖNÜŞMESİDİR!

Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm şöyle buyurur:

 -"Namaz müminin mi’râc ‘ıdır!.."

Namazın “müminin mi’râcı olması” kişinin "Allah"a vuslatı demektir!..

“Varsaydığın” benliğinin “yok”luğunu müşahede ile "ALLAH BÂKİDİR" diyebilmendir.

Eğer ki sen, namaz halinde, namazın hakkını veremiyorsan, henüz namazı “ikame” edemiyorsun demektir... Zira namazın hakkını vermenin en alt derecesi “İHSAN” halidir...

Namazda “İhsan” derecesini Efendimiz Aleyhisselâm şöyle anlatıyor:

 -"Sen Allah'ı göremiyorsan dahi, Allah seni görüyor olarak düşünüp, namazını böylece eda etmendir ihsan!...

 Bunu da, basit bir dille, “Allah'ın huzuruna çıkmak” diye dilimize çevirmişler..

Halbuki, sadece namazda değil, her an O'nun huzurundasın!... Her an O'nun huzurunda iken, bundan gaflet edip; sadece namazda O'nun huzuruna girmeyi kabullenmek, son derece önemli bir “SAPMA”dır!..

“Namazdasın, Allah'ın huzuruna çıktın”... demek son derece fâhiş bir yanlıştır!... Küfre kapı açan bir yoldur bu düşünce!... Niye?

Çünkü, namazın dışında iken, O'nun huzurunda, değilsin, o bulunduğun yerde o yok(!)... Seni görmüyor, bilmiyor; ötelerde bir yerde oturuyor... da; sen namaza durunca O'nun huzuruna gidiyorsun, giriyorsun!!!... Olmaz böyle şey!..

Bu “sapmış” düşüncenin kişiyi getirdiği nokta, "ALLAH"ı inkâr ve ötede, tepede, uzakta bir yerde ya da boyutta bir “TANRI” kavramını kabullenmedir!...

İşte bu sebepledir ki, bu hususu iyi anlamak ve değerlendirmek zorundayız...

Namazın ikâmesi, ve mir’âc’ın oluşması kişinin yaşantısıyla bütünleşmiştir... Normalde yaşayamadığını namazda da yaşayamaz... Namaz,  mir’âc’ın yaşanması içindir... Müşriğin yaptığı hiç bir ibadetin yararı olmayacağı Kur’ân ‘da ifade edilmiştir...

Tasavvuf çalışmalarının temeli, şirki hafiden kurtulup, Başını nereye döndürsen, yani ne yöne bakış atsan TEK'liği görebilmek içindir...

Namazdan amaç, Allah'ı görebilmektir!... Ama körlere de namaz yasaklanmamıştır!... Zira kör de olsa, sağır değildir hiç olmazsa!...  Namazı kılamayan; yani âfakta, karşısındakinde Allah nurunu göremiyenin yaptığı ibadet kendine ZULÜMDÜR!..

Namazın mirac’a dönüştüğü zaman sen mâneviyatta sayısız hallerle bezenirsin,yaşarsın,hissedersin! Mâneviyatta aldığın bu hal akabinde  gelen “Zekâtını ver” ifadesinin mânâsı ; mânen yaşadığın güzellikleri çevrendekilerle paylaş,onlara bunu anlat onlar da yaşasınlar yaşamayanlar  bundan hisse alsınlar-pay alsınlar’dır.

Namaz denilen nesnede, eğer Fâtiha’yı mânâsını düşünerek okuyamıyorsan,  acaba ne kadar namazını edâ ettin?

Arapça Fâtiha bilmiyorsa, yanındaki teyp Fâtiha’yı okuyup, sen de rükua gitsen, namaz olur mu bu?

“Namaz”ın “ikâme” edilmesi için, önce “Allah” ismi mânâsının ne olduğunun anlaşılması gerekir.

Burada ince ve hassas bir noktaya dikkatinizi çekelim!...

Namazın “ikâme” edilmesini sağlayan şuur, idrâk önce namaz dışında oluşur; kavranır; hissedilir; namazda da bu hâl devam ederek “ikâme” edilir!.

Eğer, namazı “ikâme” etme durumuna girmişsen, namaza dururken “ALLAHÛ EKBER” dersin... Dersin de, gerisinde ne olur?..

Bunu yaşayan bilir!..

 -"Namaz dinin direğidir!"...

 Buyuruyor Hazreti Resûl Aleyhisselâm... Niçin?...

“Namaz dinin direğidir” deniyorsa şayet; önce anlamak gerek... Nedir dinin direği?... “NAMAZ”!... Nedir “NAMAZ”..? Ki “ikâme” oluna...

İkâme olunan namaz; “HUŞÛ” ile edâ edilen “namaz”dır!.. Bu kişilerden "Namazlarında haşyet halindedirler" denerek sözedilir!...

“Haşyet”, bilelim ki “korku” değildir...

“Korku”, kişinin zarar göreceği bir şey karşısında “eyvah ne yaparım” duygusudur...

“Haşyet” ise, karşılaşılan azamet, ihtişam, yücelik, olağandışılık, ve daha bir çok bu tür tanımlamanın getirdiği ulvilik önünde; aczini, yetersizliğini ve nihayet “hiçliğini” hissetme halidir.. Bu hissediş, “haşyet duyma” olarak tanımlanır...

“Ben yokum,varlığımdaki varlık O’dur ama  O ,”ben”  ismiyle işaret ettiğim varlık olmaktan münezzehtir.” Bu anlatmağa çalıştığım konuyu  hisseden kişi ,Allah indindeki hiçliğini fark eder -hisseder.bu  hissedişin adı,Kur’ân ‘da bahsedilen  “HAŞYET”  duygusudur.

“Namaz”daki “haşyet”e gelince...

 “Allah’tan âlim olanlar  haşyet duyar”

 âyeti de  buna işaret eder ve gerçek namaz ; haşyet duygusu içinde olandır ve gerçek namaz ikâme olunandır ,kılınan  değil!

Namaz, kılınmaz!

Kur’ân , namaz kılmaktan söz etmez! Aksine, “Yazık o namazdan  gâfil olarak namazı yerine getirmeğe çalışanlar”der.

”Namazdan gâfil olmak ” demek;haşyet  şuurundan ve duygusundan mahrum olmak demektir!

Basiret sahibi bir kişinin “haşyet” halini hissetmesi için “ALLAHU EKBER” sözcüğünün mânâsını tefekkür etmesi yeterlidir!..

Namazın Kur’ân ‘da târifi yoktur!. Namaz hadislere dayalı bir şekilde edâ edilir...

Dindeki tâbirleriyle namazın tamam olması için şu şartlar gereklidir... Necasetten taharet, hadesten taharet, setri avret, vakit, niyet, kıbleye yöneliş...

Bu altıya bir altı şart da namaz içi olarak eklenir:iftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rüku, sücud, teşehhüd miktarı ka'de-i âhıre...

Şimdi bu toplam oniki şartı kısaca açıklayalım...

hf

 NECASETTEN TAHÂRET

 Necasetten tahâret, pislikten arınmaktır.. Görünür ve görünmez olmak üzere iki türlü “necis” yani “pislik” vardır...

Görünür olanı malûm; büyüğüyle, küçüğüyle...

Görünmez olanı ise daha mühimdir ki, Kur'ân-ı Kerim bu pisliği "ŞİRK" olarak açıklamış ve

 "ŞİRK EHLİ NECİSTİR"

 hükmünü duyurmuştur!.

Kişinin namaza yönelmesi için önce "ŞİRK"ten arınması gerekmektedir...

hf

SETRİ AVRET

 Genel anlamıyla, avret kabul edilen yerleri namazda örtmek demektir. Erkek ve kadınlar için farklıdır!..

Düşünsel boyuttaki setri avret için beşeri şartlanmaların, değer yargılarının ve duyguların üzerine şal atarak; objektif olarak "ALLAH" ilmine açık olmak gerekir... Bu yapıldığı zaman, “benlik” kavramı örtülmüş olur!.. Zira, “benlik” insanın ayıp yeridir; ki atılamıyorsa dahi, hiç olmazsa örtülmelidir...

hf

VAKİT

 Vakit, namazın gerçekleşmesi için gerekli olan bir husustur.. Hangi vaktin içinde iseniz, o vaktin namazını kılabilirsiniz ancak!...

O vaktin namazı dışında kıldığınız tüm namazlar “yararlı” namazlar sınıfındadır...

Zâhirde, namazın bilinen beş vakti vardır... Derinlik mânâsı itibariyle vaktin girmesi ise; kişinin “benlik”ten arınmasıyla huzurullahta “benliksiz” olarak yeralmasıdır!.. 

hf

İSTİKBALİ KIBLE

 Kâbetullah’a yönelmedir.

Derinliği itibariyle ise..Özündeki “ALLAH” a  yöneliştir ki,tüm özlerde mevcud olan O’dur!

Hakiki Faile yöneliştir!

“Yok“ olan “benliğin deki”gerçek vücud sahibini”hissediştir!

hf

NİYET

 Kişinin namaza hazırlanma düşüncesidir!

Yöneliştir..Karardır…

Hedef “ALLAH” ta yokluğunu  farkedip;  dilinde okuyanın “O “ olmasıdır!Mutlak Gayb olan “ALLAH “ indinde “Hİǔliğini farkediştir!Ki böylece namaz başlar.

hf

TEKBİR ALMAK

 Namaza dururken “ALLAHU EKBER” deriz.

Başlangıç “tekbir”iyle birlikte, eller avuç ayaları karşıya bakar şekilde yukarı kalkar; ama kolunu kaldırma işini başına veya omuzuna kadar kaldırmışsın, veya ellerini kulağına değdirmişsin bu önemli değil!.

Mühim olan, vücuda paralel bir biçimde ve avuç ayaları karşıya bakar bir şekilde ellerini başa doğru kaldırmandır... Bunun mânâsı “Allah ile aramdaki tüm perdeleri kaldırdım arkama attım”; demektir.

“Tekbir”, yani “Allahuekber” sözünden murad, “O” öylesine sınırsız, sonsuz ilim ve güç kuvvet sahibidir ki, “O”nun dışında bir varlık yoktur”; demektir.

Şimdi bunu düşünerek namaza girdiğimizi düşünelim... “Allah”ın Tekliğini, yüceliğini; her varlıkta her zerrede var olanın “O” olduğunu müşahede ederek namaza durduk.

İşte “namazın ikâmesi” başladı...

 “İnni veccehtu vechiye lillezyi fataras semâvati vel ardı haniyfen ve ma ene minel müşrikiyn”

 “İnnes salâtiy ve nusûkiy ve mahyaye ve mematiy lillahi rabbil âlemiyn; ve la şeriyke lehu ve umirtu; ve ene minel müslimiyn”

 “Şuurumla bütün boyutların ve varlıkların Fâtır’ı olana her hangi bir tanrı kavramını kabul etmeksizin yöneldim… Şirk koşanlardan değilim!”

 “Şüphesiz ki benim namazım ve kulluğum, hayatım ve ölümötesi yaşantım âlemlerin rabbı olan Allah’a aittir!. O’nun yanısıra bir tanrı yoktur.. Bunu idrak ve itirafla hükmolundum… Ben müslümanlardanım!”

hf

KIYAM

 Allah’ın “Bâki sıfatının zuhur mahallidir.

Kur’ân kıyamda okunur.Kıyam Bekabillah’tır!

Mi’rac ‘ın kapısı olan Fâtiha ,kıyamda okunur.

hf

 SUBHANEKE OKUMAK

 “Subhaneke ve bihamdike”yi okudun; her zerrenin “O”nu tesbih ettiğini, “O”nun bütün eksik kavramlardan münezzeh olduğunu; her bir yaptığının mükemmellik olduğunu; her bir var ettiğinin ayrı bir mükemmeliyeti sergileme amacına dönük olduğunu idrâk etmiş olarak dile getirdin.

“O”nun “hamd”ı ile “hamd” ederim... dedin... Yani, sadece “Allah” kendi kendini idrâk edip, değerlendirebilir; dedin...

Zirâ, “ALLAH”ı “ALLAH”ın dışında bir varlığın idrâk etmesi mümkün değildir!.

Övüp, yüceltmek ancak idrâk etmekle mümkündür!.. Bizim “Allah”ı değerlendirip, övmemiz, yüceltmemiz mümkün değildir… ve hatta böyle bir şeye kalkışmamız “O”na bir nâkısiyet atfetmektir!.

Gerçeğiyle, ancak ve sadece, “ALLAH” kendi kendini anlayıp, bilir ve değerlendirir demektir “hamd”in mânâsı!..

hf

EUZÜ BESMELE ÇEKMEK

 EUZÜ BESMELEYİ çekip; yani, seni tanrına tapınmaya yönelten ve de varsayımdan  oluşan düşüncelere saptırıcı olan             “CİN KÖKENLİ” ilham ve vesveselerden  “ALLAH”a sığındın...  

 “B”ismillah`ir Rahman`ir “RAHÎM”...

 “Varlığımı da oluşturup ismi “Allah” olan Rahman’dır Rahîm’dir”… Ki O’nun namınadır eylemim!  dedin... Ve...

Bu arada “ALLAH”, dilinde okudu!..

Kendi kuvvet, kudret ve ilmiyle varolan âlemlerin, Rabbı olan “Allah”ın, özelliklerinin eseri olan alemlerini seyr halinde olduğunu; ve o âlemlerin terbiye edici, yönlendirici, varedicisinin de “Allah” olduğunu açıkladı... Daha doğrusu bunun böyle olduğunu sende dile getiren Allah oldu!. Sen, “yok”luğunu farkettin, böylece çıktın aradan, ortada kaldı sadece Yaradan; ve “ALLAH” sende bu mânâyı ifade etmeye başladı.

hf

RUKÛ

 Niçin "rükû"; nedir "rükû"?...

Evet namazda böylece Fâtiha’yı okuduktan sonra biraz daha ilâve âyet yahut sûre okuyup, sonra rükûya gidiyorsun.

Ondan sonra rükuya giderken de, “Allahuekber” diyorsun.

Belden yukarısı yere paralel, bele kadar dik bir biçimde...

"Rükû" hareketinde bele kadar olan bölüm dik dururken, belden başa kadar olan üst bölüm ise 90 derece eğilerek yere paralel bir hâle gelir... Bunun anlamı nedir?

Deminki âyetleri okurken, kıyâm halinde ayakta dik duruyordun.. Varlıkta hükmünü icra eden “HAYY” ve “KAYYUM” Hak’kın kelâmı senden “kıyam”da açığa çıkıyordu!..

"Kıyâm" hâli, kişinin tüm benliğiyle, ben kendi kendime varım; anlamına gelir!. Okunan besmele ve Fâtiha ise ayakta duruşun Allah halifeliği dolayısıyla yapılmasının itirafı anlamınadır.. Okunmazsa bunlar, o takdirde kişi varlığını Allah`a şirk koşmuş olur!

Varlıkta dimdik duran, her an geçerli sistem ve düzen olan “ALLAH” hükmü senden açığa çıkıyordu... Bunun için dimdik ayakta idin..

Ayakta  Kur’ân okurken, gerçekte dilinde okuyan ; Kur'ân sahibidir... Onun önünde zâhirinle sen eğilirsin...

İsimlerin özelliklerine dayanan bileşik yapın nedeniyle; terkipsel yapıların Rabbül âlemin önünde boynu eğik olması sebebiyle; bu varlıkta ilâhi hükümlerin gereğinin senden çıkmasına işaret eden bir biçimde rükûya eğildin...

Belden aşağın dik, belden yukarın yere paralel; varlığın bir kısmı ile kulluğunu yerine getirmedesin, varlığının belden yukarısı yani, idrâk yanıyla, şuur yanıyla bu evreni var eden mutlak varlık önünde eğilme durumundasın. Onun varlığını, tekliğini tasdik etme durumundasın...

Ayrıca...

Belden yukarısının eğik, yere paralel durması, “fıtrî kulluğu” ifade ediyor!.

Belden yukarının yere paralel olması, senin, varlıkta Hâkim olan mutlak varlığı idrâk etmek suretiyle; “O”nun ilmi, kuvvet ve kudreti önünde eğik, teslim olmuş bir durumda olduğunu ifade ediyor... Bu idrâkın sende varolduğunu gösteriyor.

Buna karşın yere dik bele kadar olan bölümünle de mutlak vücudun varlığıyla varlığının idamesine işaret etmektesin!..

Esmâ terkibi sonucu varolan vücudun varlığını oluşturan “hakkanîyet” yönünden bele kadar dik; İsimlerin özelliklerinden meydana gelmesi sebebiyle de Rabbül âlemiyne tâbi olması yönünden “O”nun önünde belden yukarısı bükülü!.

"Secde" ise ben "yok"tan varolmuş "yok"um, sadece sen varsın; mânâsı taşır.

"Rükû" ise biliyorum ki ben yokum, sen varsın; ama bu bilgi varlığımı ortadan kaldırmaya yetmiyor; sen bundan dolayı beni bağışla; anlamı taşır!.

Zirâ, daha evvelki ümmetlere verilmemiş olan "VAHDET" irfanı ve ilmi Muhammed Ümmetine bahşedilmişti; buna karşın, Ümmetin tamamının secdeyi gerçekleştiremiyeceği de bilinmekteydi.. Bu yüzdendir ki, secdeyi başaramayan hiç olmazsa "rükû" yapabilsin, istenildi... Ve bir rahmet olarak onların namazına "rükû" ilâve edildi.. Ki bunun anlamını da yukarıda açıkladık.

“RÜK۔; Ulûhiyet önünde, Rubûbiyet hükümleriyle varolan varlığın sembolizesidir!.

 Bu durumda tesbih yapıyorsun;

 “Subhane rabbiyel azim”

“Azim olan, azamet sahibi olan Rabbim subhandır”

 Her bir zerrede “O”nun hükmü yerine gelmektedir. Her bir zerre “O”nun varediş gayesine uygun davranışlar ortaya koymak suretiyle; kulluğunu ifâ edip fıtrî tesbihini yapmaktadır!..

Ondan sonra:

 “Semi Allahu limen hamideh”...

“Semi Allahu” : “Allah algılamadadır”.

“Limen hamideh”: “Hamd edenin hamdı, Allah`ındır!.”

 Yani, benim yaptığım her hareket ilâhi kudretin tasarrufu neticesinde meydana çıkmaktadır ki, “ALLAH” fiilimin gerçek fâili olarak ne yaptığımı bilmektedir; çünkü ilminde takdir eden “O”dur; anlamı var orada.

Doğrulduktan sonra tam dik vaziyete geliyorsun!. Tam doğrulmadan, dik vaziyette bir lâhza durmadan secdeye gitmiyor, dimdik duruyorsun!.

Dik dururken, “Rabbena lekel hamd” diyorsun veya daha uzun şekli ile;

 “Rabbena lekel hamdu kemâ yenbagıy licelâli vechike ve liazıymi sultanik.” diyorsun...

 Ki Efendimiz S.a.v çoklukla böyle söylerdi.

Daha tam anlamıyla dik durmadan, secdeye gitmek yok!.

Bu tesbih de tam dik dururken söyleniyor!. Hemen rükudan kalkarken ve dik halde iken... Anlamı ise yaklaşık şöyle:

“Kendi kemâlini, azâmetini, hikmetini, idrâk, değerlendirebilme Rabbime mahsustur; ki onun kadrini ve kıymetini, sonsuzluğunu ve sınırsızlığını idrâk etmek, ihâta etmek mümkün değildir”!..

Ondan sonra “Allahuekber” deyip “secde”ye gidiyorsun...

hf

 SECDE 

Namaz, ayakta dururken okunan sûreyle, âyetle başlar, secde ile tamamlanır.

Secde için Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm diyor ki:

 “Secde, kulun Allah`a en yakîn olduğu hâl`dir.”

 O anda Allah ile kulu arasındaki perde kalkar!. Ve secdede edilen duayı Cenâb-ı Hak geri çevirmez!.

Secde nedir?...

“Secde” kelimesinin anlamını fizik hareket değil, işaret ettiği anlam bakımından ele alma mecburiyeti vardır!.

Secde, kişinin, kendi varlığının, benliğinin var olmayıp; gerçekte var olan Tek varlığın Allah olduğunu idrak etmesi, hissetmesi hali`dir...

Secde`nin mânâsı; nasıl normal bir insan, ayakta dururken tüm varlığı ile varsa... Buna karşın Secdede de tam bir “yok olmak” hâli var!. Vücudu ortadan kalkıyor, kapanıyor...işte fizikman yok olma gibi... Secdenin “sırrî” mânâsı da, kişinin kendi varlığının var olmadığını, idrak etmesidir.

Ne anlıyorsun o anda?...

Secdedesin ve secde halinde iken bu halinle sen diyorsun ki;

“Ey Rabbim!... Var olan gerçek varlık sen imişsin, meğer ben yokmuşum!...”

Tabii bunu diyebilmek için, Allah`ın “Ahadiyet”ini, “vahidiyet”ini, “vahdet” ve “vahdaniyet”ini anlamış olmak lazım...

Yani kısacası, Allah`ın TEK`liğini kavramış olmak lazım!...

Bahsettiğim konular, “ALLAH” kitabında açıklamaya çalıştığımız “İhlas” Sûresi`nin mânâsının bize açılması, onu hissetmemizden sonra yaşanacak bir olay!...

İşte, secdeye vardığın anda, “varlığımda var olan mutlak gerçek varlık Sensin” idrakı içinde, kendi varlığın yok oluyor!. Ve o anda Sen`den meydana gelen dua, Allah`ın isteği olarak ortaya çıkıyor!... Allah`ın ol dediği de olur elbette!..

İşte, bu “secde hâli”ne en yakın bir hâl “Kadir” hâlidir!.

Secde hâli, hakiki mânâsı ile, herkeste kolay kolay oluşmaz!... Çok uzun çalışmalara bağlı... Yani, kişinin varlığındaki bir takım şeylerden, hatta tüm varlığından arınmasına bağlı, secdenin tam tahakkuk edebilmesi!..

Her namaz kılan “secde” edemez!.. Bu kişinin özel gayretine ve çalışmasına bağlıdır

“Secde hâli, kulun ALLAH`a en yakın olduğu hâldir” buyuruluyor...

“Secde” nedir ki “ALLAH”a en yakın hâl oluyor?

“Secde”de kul ile Allah arasında perde yoktur!. Deniyor…

Nerede deniyor?

“Secde” de!.

Kimde? Secde edende!.

Kıyamet günü, mahşer yerinde “Allah’a secde edin”, denecek...

Bir kısmı secde edecek, birçokları da secde etmek isteyecek fakat başaramayıp tahta gibi öne, ya da yana devrilecek!. Beli dümdüz olup âdeta betonlaşacak!.

Bir türlü secdeye gidemeyecek!.

Dünyada, istemedikleri için secde etmeyenler var...

Secde etmek istedikleri halde, secde edemeyenler var!.

Bir de şu anda namaz kılan, ama secde etmeyenler(!) var!.

“Secde” etmek ne demektir?

Kişinin varlığının Allah önünde yok olması demektir..

Secde, fenâfillah’tır

“Allah”a secde etmek, O mutlak varlık yanısıra, ne senin ne de bir başka varlığın, vücudunun “var” olmadığını idrâk etmek, müşahede etmektir!.

“Ben yokum, sadece ALLAH var!” demektir.

Veya bir diğer anlamıyla, “var olan yegâne varlık Vahidül Ahad olan Allah”, demektir, “secde”nin mânâsı...

“Sadece bedenimle değil, şuurum, ruhum ve varlığımla sana secde ediyorum” demek için secdeye erdiğin anda, secde halindeyken, “var olan yegâne varlık, Vahidül Ahad olan Allah”tır!. “O”nun dışında “biz” yokuz... diye düşünebilmek lazım.

“Biz” derken burada neye atıf yaptık?

“İyyake na’budu” ya!...

Bu “secde”yi yapabildiysen, ondan sonra kalkar oturursun, oturduğun zaman Hz. Rasûlullah gibi:

“Va’fuanna, vağfirlena, verhamna” dersin; ve ayrıca istersen “vehdina”yı da ilave edersin.... Secdeden kalkıp oturduğun zaman!.

Bunu söyledikten sonra, bu “secde”den hâsıl olan mânâyı farketmeyi takdir ettiği için, şükür olarak ikinci defa secdeye gider; üç defa daha “Subhane rabbiyel âl┠veya “subhanallahi ve bihamdihi” dersin.

Böylece namazın o rekatı, bu şükür secdesi ile tamamlanmış olur!.

Birinci “secde” yokluk; ikinci “secde” yokluğun müşahedesini ihsan eden “Allah”a şükür secdesidir.

Secde, ancak Fâtiha'nın "oku"nmasıyla mümkündür!...

Kıyamın, yani ayakta Kur`ân okuma sürecinin; ve rükûnun sonrasında “secde”nin iki olmasının sebebi, birinci secde ile rekatı tamamladıktan sonra, bunu tamamlamayı ihsan eden “Allah”a şükürdür.

Anlayabileceğimiz kadarıyla işte bu havas’ın namazıdır.

Haşyet, Allah ismi ile işaret edilen varlığın sonsuz azâmet ve kibriyâsı önünde bir hiç olduğunu hissetme hâlidir.

İşte bu, hiç olduğunu hissetme hâlinin adı, “Haşyet!.”  Yaşamı da, “Secde” dir.

Hakiki secde, “tahkiki secde”  budur.

“Taklidi secde” ise, işte benim yere yatıp alnımı toprağa koymamdır.

Biz toprağa bile koymayız. Öyle büyüğüz ki, halının üstünde seccade arıyoruz.

Allah Rasûlü, yağmurda çamurda, toprağa secde ediyormuş.

Biz, halının üstünde, halılar yetmiyorsa bir de seccade arıyoruz.

 “Namaz”daki “haşyet”e gelince...

Basiret sahibi bir kişinin “haşyet” halini hissetmesi için “ALLAHU EKBER” sözcüğünün mânâsını tefekkür etmesi yeterlidir!..

Resme bakmak  başka  şeydir,resmi görüp resmi okumak başka şeydir.

Ben şurada karşıma bir resim asmışım.Bu resim,samanyolu Galaksi’sini gösteriyor.Ben  bu resme bakıyorum,”Samanyolu Galaksisi” diyorum...Ortası biraz  sarı- hiç bir şey belirgin değil,kenarlara doğru parlak noktalar var falan...ben resmi görmüyorum,şu an  resme  bakıyorum!

Ben  ne zaman resmi görmeye başlarım?..Bu galakside bir yığın yıldızlar var ve bu yıldızların içinde bir nokta sadece Güneş, bu kadar büyük bu galaksinin içinde koskoca dev  dünyamızın tâbi olduğu Güneş adını verdiğimiz-orada bir nokta olursa ya bu galaksinin içinde dünyanın yeri ne?benim yerim ne ? diye düşünmeye başlarsam ,işte resme BAKMAK durumundan çıkıp resmi GÖRMEYE başlamış olurum!

“Bu galaksinin içinde benim yerim ne?” diye düşünmeye başladığım zaman,işte o resmi okumağa başlamışımdır.Okumam biraz daha sürerse , bu galaksi gibi sayısız galaksileri yaratan güç yanında    bu galaksi ve bu galaksileri yaratan “Allah” diye isimlenmiş olan - bütün bu galaksileri yaratmış olan yanında bu galaksinin yeri ne-benim yerim ne?” diye düşünmeğe başlar da beynimin durduğunu ve hiçbir şey düşünemez hale geldiğimi-hiçliğimi hissedersem; işte o  resmi oraya asmaktan gaye yerine gelmiş ben resme önce BAKMIŞ-sonra GÖRMÜŞ-sonra OKUMUŞ ve bunun neticesi olan  HAŞYET DUYGUSUNU HİSSETMİŞ   ve de SECDE denilen hali yaşamış olurum!

İşte bu karşımdaki resim beni secde ettirmiştir ,Âlemlerin Rabbı’na-Rabbül Alemin’e!

Ben  olaya böyle bakarken bir başkası da “Hadi ezan okunudu,gel namaz kılalım “der,iki takla-bir bakla tavuk yem yer  gibi iki secde,”namazımı kıldım-secdemi ettim,Elhamdüllillah” der!

O , yaradılış gereği programının gereğini öylece yerine getirmiştir!

Buradaki programın gereği de böyle  bakıp değerlendirmektir!

Ama bu “şuur boyutunun secdesi”dir,öteki “beden boyutunun secdesi”dir!

Bu ikisi  birbirinden ayrı şeylerdir,hiçbirisi birbirinin yerini tutmaz.   Ne tavuk yem yer gibi secde etmek    ,”secde”nin yerini tutar,ne de bu secde onun yerini tutar. Biri “şuur boyutunun secdesi”dir,diğeri “toprak boyutunun secdesi”dir!

hf

 “ETTEHİYATÜ OKUMAK”

 Secdeden kalkılıp, oturulur ve sesleniş yükselir:

 -"Et tahıyyatu lillah, ves salavatu vet tayyibat!.."

 Cevap ise Rabbindendir, “özündeki Hakikatı Muhammedi”ye hitaben:

 -Es selamu aleyke ya eyyühen nebiyyü, ve rahmetullahi, ve berekatuh!...

 Selâm, dalga dalga yayılır “özündeki Hakikatı Muhammedi”den “kulluk” görevini yerine getirmekte olan tüm “salih”lere... “benliğinden kurtulmak suretiyle tüm SALÂHA ermişlere”...

-SELÂM, üzerimize ve “kulluk” îfa etmekte olanların içindeki tüm “salih”lere dir!...

“Mi`râc”da, Hazreti Rasûlullah, Rabbi ile karşı karşıya geldiği zaman Hazreti Rasûlullah`a:

“Et tahiyyatu el mubareketu ves selavatu vet tayyibat” demiştir.

Buna karşın, Rabbi`sinden kendisine gelen cevap:

 “Es Selâmu aleyke eyyühen nebiyyü ve rahmetullahi ve berekatuh” olmuştur...

 Bunun üzerine âlemlere rahmet olarak var kılınmış Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhisselâm;

“Es selâmü aleyna ve âlâ ibâdillahis sâlihin”.

“Selâm”, Allah`ın bütün ibadına, Allah`a kulluk eden bütün varlıklara da yaygındır... Anlamında cevap vermiştir...

Ki, namazlarda son oturuşta ve orta oturuşlarda, okuduğumuz, “Et tahiyât” diye bildiğimiz duadır bu. Esası bu, “Mi`râc”da meydana gelmiştir... Cenâb-ı Rasûlullah Aleyhisselâm’ın Rabbi ile konuşması neticesinde...

Ondan sonra bize de şehâdet gereklidir elbet;

 “Eşhedü en lailahe illallah ve eşhedü enne Muhameden abduhu ve Rasûluhu”..

 Burada bir nükteyi işaret ederek geçeceğim, derinine girmeyeceğim...

İstidadı olan, istidadı ölçüsünde bunu değerlendirebilir..

Bütün mü`minlere namazda, “Et tahiyyatu”yu okumak şarttır. “Et tahiyyatu”da siz, “Et tahiyyâtu lillah, ves salâvatü vet tayyibât” dersiniz ve Rabbinizden karşı cevap gelir...

“Es selâmü aleyke eyyühen nebiyy!...”

Burada bir açıklamaya dikkatinizi çekeyim... Hazreti Rasûlullah aleyhisselâm buyurur ki :

 “Cenâb-ı Allah, benim nurumu yarattı ve bütün mahlukatın nurunu da benim nurumdan halketti...”

 O`nun Nur`undan halk olan bütün mahlûkatta, O`nun Nur`u mevcuttur!.

Dolayısıyle, Cenâb-ı Hak`dan; “Es selâmü aleyke eyyühen nebiyy” hitabı gelen mahal, sizdeki Hazreti Nebiyullah`ın makamıdır!...

Ama, bu makam size örtülü kalırsa, siz Cennetteki basîret ehlinden olmazsınız. Eğer bu makam açılırsa size, o zaman Cennetin kemâl ehlinden olursunuz.

Siz, namaz ile “Mi`râc”a çıkarsınız; “Esselâmü aleyke eyyühen nebiyyü” diyen “Zât”, size değil, “mertebe-i nübüvvete” demiş olur bunu!.. Eğer kaldırırsanız kendinizi aradan, ortaya çıkar sizin bâtınınızı oluşturan mertebe-i nübüvvet ...

Zira halografik esasa dayalı olarak evren varolduğu içindir ki, evrende var olan her mertebe ve boyut ve katman, her zerrede mevcuttur!.

Hazreti Rasûlullah, “Mi`râc”da “Kâ`be Kavseyn” denen, beşeriyetin tümüyle yok olma durumunda, âdeta bir yayın iki ucu, hatta daha da ötesi, “Ev edn┠tâbiriyle ifade edilen makamda, “Rabbi”yle karşılaştı..

“Kâ`be Kavseyn, ev edn┠denen bu makamda, Hazreti Rasûlullah, tüm varlığının eriyip gittiğini, varlıktaki Mutlak Tek Varlığın, Hakk`ın varlığı olduğunu müşahade etti...

Ve bu müşahadenin, bu yaşantının, bu hissedişin ötesinde, gecelediği Ebu Talib`in kardeşinin evi olan Ümmü Hani`nin evinden sabahleyin çıkarken;

 Beni gören Hakk`ı görmüştür!.

 sözleriyle bir gerçeği ifade etmek istedi..

Öyleyse,Hazreti Rasûlullah`a nasip olan bu “Mi`râc”; eğer namaza, beşeriyetten arınmak sûretiyle, şuur boyutunda, tefekkürün derinlikleri ile girilirse, kişiye de nasip olan bir “Mi`râc” olur ki; o “Mi`râc”ın neticesinde, teşehütte`de, “Ettahiyyatü”`yü okur...

Rabbıyla karşı karşıyadır!...

Rabbi, enfüsüyle, âfâkıyla ona;

“Es selâmü aleyke eyyühen nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtuh” der.

bunun sonucunda da bize şunu demek düşer:

 “Şahadet ederim ki, tanrı yoktur sadece Allah var; ve Muhammed O`nun Rasûlü`dür !...” der.

 Söylediğinin farkında olmadan “Eşhedü en lâ ilahe illallah”, demekle, “şehadet edilmiş” olmaz!..

“Haydi.. aşk ile şevk ile bir daha...” demekle de, “Eşhedü en lâ ilahe illallah” denmiş olmaz!...

Bu kelimelerin, cümlelerin mânâsını anlamak; idrak etmek; ve ondan donra da idrak ettiğini ifâde sadedinde, bu kelimeleri dile dökmek gerekir!..

Aksi takdirde, mânâsı anlaşılmadan, idrak edilmeden, bir papağanın veya bir teyp bandının tekrarı gibi tekrardan öteye gitmez, bu kelimeleri söylemek...

Ve böylece, müşahedemizden anlatabileceğimiz kadarıyla “müminin mi'rac ‘ı” olan namaz gerçekleşir..

Şayet, bu yaşanılanlar, o kısa süreçten taşar, tüm zamanlara yayılırsa...işte o vakit, bu "daimi namaz" adını alır; ve bu tâbirle, kişide yaşanılanın sürekli o müşahede hali olduğuna işaret edilir... Allah bu hale hidâyet ede!..

Ancak, sırası gelmişken, burada, çok önemli bir konuda uyarıda bulunmak istiyorum!.

Kişi, namazı derinliği itibariyle hangi mertebeden “ikâme” ederse etsin; kesinlikle bedenen yapılan uygulamadan da geri kalmamalıdır..

Nasıl, benim yemeğim yenmiştir, deyip yemek yemeden duramıyorsak... Aynı şekilde, benim namazım kılınmıştır, gerekçesini de kabul edemeyiz...

Zira bedenen uygulanan namazın yeri ve getirileri ayrıdır; bilinç boyutunda yaşanan namazın getirileri ayrıdır... Hiç biri, diğerinin yerini asla tutmaz!...

Unutmayalım ki, bu dünyada bir beden koşullarımız mevcuttur, bir de bilinç... Aynı tarzda, ölüm ötesindeki tüm aşamalarda da gene bir “beden” yapımız olacaktır, bir de “bilinç”...

Bizim bunlardan herhangi birini ihmal etmemiz, aynen burada olduğu gibi, gelecekte de hatamızın neticelerine katlanma zorunluluğunu getirecektir...

“Arifi Billah” olmayanlar, yani “B” sırrıyla “OKU”yamayanlar, genellikle batının nurlarıyla zâhirden perdelenirler!... Yani, müşahede ettikleri sırların kendilerinde oluşturduğu mânâlarının bilinçlerini kapsaması sebebiyle, yaşanılan gerçekleri gözden kaçırırlar!...

İşte bu durumdakilerin yanlış davranışlara sapmamaları için, geçmişte yaşamış “özeermişleri” örnek alıp, en azından onları taklit ederek yollarına devam etmeleri gerekir...

Ki böylece "Allah" mârifeti yolunda ilerlemelerine devam etsinler...

Aksi takdirde, belli bir müşahedede kilitlenirler ve ötesindeki hayal bile edemedikleri sonsuz mârifetten mahrum kalırlar!..

hf

NAMAZIN SONUNDA NİÇİN  SELÂM VERİLİR?

 Namaz, kişinin beşeriyet dünyasından arınıp; Allah hakikatına yönelmesidir!...

“Namazdan çıkmak” demek, tekrar insanların arasına dönmek, aralarına girmek demektir... İnsanların arasına girerken de elbette selâm verilir...

hf

NANKÖR

 Nankör, ilmin gereğini yaşamayandır!.

hf

 “NASİB”

 

”O birimin esmâ terkibi”ni anlatmaktadır!

hf

 NÂSUT ÂLEMİ

 Nâsut âlemi, bildiğimiz beş duyuya hitab eden “madde âlemi”dir.

 (Not:Daha geniş açıklama için bkz.”Ef’al  Âlemi”)

hf

NEBÎ

 Nebi; Dini yani sistemi anlatarak , insanların ölümötesi gerçeklere hazırlanması için görev almış kişidir!

Yeni emirler getirmeksizin,daha evvel gelmiş olan emirleri tebliğ eden, “Nebi”dir.

Nebiler, kendi hakikatlarını bilerek, geldikleri toplumların yaşam düzeylerine göre bir ileri basamağı öneren görevli zâtlardır...

Nebi ,bütün bu varlık âleminin tasarrufunun ötesinde,beşere ilâhi hükümleri tebliğ ederek,ilâhi mânâları açıklayarak,Allah’a vâsıl olmalarını temin yolunda çalışma yapar..

Nebi âlemin ve varlığın hakikatına,aslına ermiş olarak insanları Allah’a davet durumuna girer.

Toplumla ilgili hangi işlevler “nübüvvet” kapsamında ise, o işlevlere işaret edilirken Kur’ân-ı Kerim’de, “nebi” kelimesi kullanılmıştır

Her “Nebî”, her “Rasûl” ve her “Velî” varlığını “Velâyet” hakikatından alır..

Her “nebi” zâhiri itibariyle “nebi”, bâtını itibariyle “velî”dir.

Bir diğer tanımlama ile, şeriat getiren “veli”lere “nebi” denilmiştir!

“Nebi”lerin bazıları aynı zamanda “Rasûl”dür...

hf

NÜBÜVVET

 “Nübüvvet”, içinde yaşanılan topluma, onlara âhıret saâdetini kazandıracak olan asgarî, en alt sınır olan yaşam şartlarını bildirmek ve o insanları bu şartlara göre yaşamaya davet etmek işlevidir.

Nübüvvet gereği konulan kurallar geri dönülmez, asgarî, taban sınırlardır. İlerisi ise açık ve sınırsızdır. Burası çok önemlidir ve iyi anlaşılmalıdır.

“Risâlet” ve “Nübüvvet”, “Velâyet”in içindeki üst sınıftır... Tıpkı “askeriye” genel tanımı içinde “generaller” sınıfı gibi...

Varlıkta asâleten var olan ve ebediyyen sürecek olan kemâlât "velâyet"tir. "Nübüvvet" ise "veli"ler içinde üst sınıfı teşkil eder. Cennet yaşamında "nübüvvet" görevi yoktur; onların her biri "velâyet" kemâlâtının en yüksek halleriyle yaşamlarına devam ederler

Velâyet asıldır, daimîdir; hükmü sonsuza dek geçerlidir!.

Nübüvvet ise geçicidir; dünya hayatı ile sınırlıdır; velâyet ile kâimdir!.

Nübüvvet bir görevdir; velâyet ise yaşanılan bir kemâl, bir hâl, bir mertebedir.. Her nebi, veli olması yani varlığındaki velâyet kemâlatı sebebiyle nebi olmuş nübüvvet görevini yüklenmiştir.

Her nebi, velîdir; kıyâmetten sonra, cennette velâyet kemâlâtının mertebesini yaşar. Nübüvveti ise son bulur!.

Her veli ise nebi değildir!.

"Rasûl"lük ise "nübüvvet"ten ayrı bir özelliktir!.

"Nübüvvet", Alemlerin rabbı olan Allah`ı bilip, O`nun dilediğini "insan"lara tebliğ ile görevlenmektir.

Toplumla ilgili hangi işlevler “Nübüvvet” kapsamında ise, o işlevlere işaret edilirken Kur’ân-ı Kerim'de, “Nebi” kelimesi kullanılmıştır.

“Nübüvvet” görevi dünya yaşamıyla ilgili bir görevdir ve “nebi”nin âhıret yaşamına intikâliyle son bulur... Esasen “nübüvvet”, “hatemin nebi” olan Muhammed Mustafa ile son bulmuştur; ondan sonra kıyâmete kadar başka “nebi” gelmez."Nübüvvet" işlevi bitmiştir!.

“Nebi”lerin bazıları aynı zamanda “Rasûl”dür... “Risalet” işlevi olan “Rasül”lük ise kıyâmete kadar geçerli bir görevdir.

“Nebi”lik geçicidir; “Rasûl”lük” ise asâletendir ve dünyadan ayrılmakla son bulmaz, zira kendini tanımanın sonu yoktur ve dolayısıyla bu işlev sonsuz devam eder “Rasûl”ler için... Bu yüzdendir ki bizler, İslâm Dinini kabul ve tasdik anlamında ifâde ettiğimiz “Kelime-i Şehadet”te Hazreti Muhammed Aleyhisselam'ın “Rasûl” oluşuna şehadet ederiz; ki bu onun sonsuz işleviyle ilgilidir. Bu yüzden “Abduhu”dan sonra “Nebiyyihu” değil, “Rasûluhu” deriz..

hf

NÜBÜVVET  TÜRLERİ

 Nübüvvet`in iki yönü vardır:

 1-Nübüvveti Bâtın

 2-Nübüvveti Zâhir

hf

1-NÜBÜVVET-İ BÂTIN

 “Nübüvveti Bâtına”  ikiye ayrılır:

  a-Velâyeti cihetiyle ilmi, Hak`tan alanlar (İlmi Bâtın)

  b-Keşfi rabbanî ile âlemi gaybtan alanlar (İlmi Ledün.. Hızır a.s. gibi rüesa`nın ilmi)

hf

2-NÜBÜVVET-İ ZÂHİR

 "Nübüvveti Zâhir" ikiye ayrılır:

 A-Nübüvveti Teşrîiyye (Şeriat getiren nübüvvet)

 B-Nübüvveti Tâ`rifiyye (İrfan getiren nübüvvet)

hf

 

a-NÜBÜVVET-İ  TEŞRÎİYYE

 "Nübüvvet-i teşriiye" bir "şeriat göreviyle görevli nebi" demektir. 

Halkın içinde belli bir şeriatı anlatıp, izah edip; onlara kabul ettirmekle görevli kişidir. Ama bunda muvaffak olur veya olmaz!. O ilâhi takdire bağlıdır.

 "Nübüvveti teşrîiyye"de ikiye ayrılır:

 1-Şeriâtı müceddede nübüvveti (eski şeriâtı yenileyen görev)

 2-Şeriâtı hassa nübüvveti (yeni şeriât getiren görev)

 "Şeriâtı Müceddede nübüvveti" dahi iki aşamalıdır:

 a-Nübüvveti mutlakai külliyei âmme (Adem`den Efendimize olan nübüvvet)

 b-Nübüvveti mukidei cüziyei hassa (Efendimizin nübüvveti)

hf

b-NÜBÜVVET-İ  TÂRİFİYE

  "Nübüvvet-i tarifiye" sahibi nebi ise "Ârif-i Billah" kemâlâtına sahiptir.

Ama sakın ola ki bu mârifet kemâlâtını, velâyet kemâlâtı gibi anlamayalım... Belki, velideki kemâlât nebideki bu kemâlâttan bir hissedir!.. Meselâ Hızır Aleyhisselâm’ın nübüvveti, Lokman Hekim`in nübüvveti hep bu "nübüvveti târifiyye" hükmündendir!

"Târifiye", "irfan" anlamındadır... Yani, "Maarifi Billah"a âgâh olan ve bu mârifetin gereklerini zâhirde yaşayan; gerekiyorsa yaşatan anlamındadır.. Velâyetin en üst basamağı "Nübüvveti târifiyye"ye dayanır!.

Bu basamağın kemâlâtı çalışmakla elde edilen bir kemâlât değildir. Tamamen ilâhi ihsan yollu kişide meydana gelen bir açılım neticesi olur.

Hz. Muhammed`den sonra "Nübüvvet-i teşriye" söz konusu değildir. Fakat nübüvvetin irfanı, Hz. Rasûlullah’'dan sonra gelen velilerden bazılarına ihsan olunur.

"Benim ümmetimin velileri Beniisrail nebileri gibidir" buyuran Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm velâyetin bu mertebesine işaret etmiştir.

Buna "Nübüvvet-i târifiye" denir. Yani kişinin kendi çalışması karşılığı olmaksızın, ilâhi lütuf gereği bir takım ALLAH mârifetinin onda zâhir olması şeklidir. Tasavvuf dilindeki adıyla "velâyeti uzmâ"dır..

Veli yalnız ilham yolu ile bir takım gerçeklere erdiği için; veliye itaat, teslimiyet zorunlu değildir. Ama nebi için böyle değildir... Nebi'deki vahye hiç bir şey karışmaz!. Ondan sâdır olan mânâ tamamiyle ilâhi hakikatlardır.

Demek ki, ilhamda kişinin birtakım yanılmaları, duyguları, arzu veya istekleri, ya da o şeyi alış anındaki ruh hali yanılmalara yol açabiliyor.

Burada açıklığa kavuşturulması gereken bir başka husus da şudur:

Nebi ana karnında nebidir!.

"Nübüvveti tarifiye" sahiplerindeki de "vahiy" hükmündedir!.

Ancak şimdi burada, bir noktanın açıklığa kavuşturulması gerekir.

Diyelim ki kişi "Nübüvveti târifiye" sahibidir... Fakat o görev yüklenmeden evvel, velâyeti hükmüyle yaşar. Görevle birlikte ondaki olay "vahiy" hükmüne dayanır. Fakat zâhiren nübüvvet görevi açıklanmadığı için aldığına ilham denir. O, doğuşundan görev alışı anına kadar velâyeti hükmüyle yaşar, aldıkları ilhamdır. Görevinin başlamasından itibaren aldığının şekli değişir. Fakat bu değişmeyi de ancak kendisi bilebilir. Başkası dışarıdan bunu bilemez. Çünkü dışarıdan ancak "velâyet" söz konusudur.

hf

NEFS

 Eskilerin bir çoğu "Nefs" ile "Ruh"u karıştırmışlardır!.

"Nefs", bilincinizin rengine bürünen, "ben" kelimesiyle işaret ettiğiniz soyut varlığınızdır!..

«Nefs»ten, murad «ben» duygusudur!.

"Nefs", "Ben" kelimesiyle işaret ettiğin varlıktır!.

"Hayat" sıfatının varlığını oluşturması sebebiyle "Ruh" ismini alır..

Kişilik bilincinin oluşması ertesinde birim "ruh"a izâfe edilir..

Bilince izâfetle "nefs" denilir ve bilinç mertebesine göre isimlenir.

"Nefs" ve ondaki "bilinç", gerçeği itibariyle, yapısının özü itibariyle, "Rubûbiyet Nuru"ndan, yani "esmâ" mertebesinden yaratılmıştır.

Nefsin hakikatı Rubûbiyet mertebesinden gelir.

“Nefs” , “Rubûbiyet”hakikatından varolduğu için mutlaka aklettiğini yapmak ister!

Nefs için iyi-kötü diye bir ayırım yoktur.Çünkü aslı Rabbani hakikattır!

Rab ise dilediğini yapar!

Nefs, hakikatı olan rabbani güç ve kendi hakiki vasfı olan, ilim sıfatından kaynaklanan bir şekilde;yaşadığımız sebepler âleminde akıl yolu ile varlık üzerinde hükmünü icra etmek ister.

“Nefs”,sadece ve yalnızca “benlik”duygusudur.”ben varım” dersin ya; bu,”ben” kelimesi ile kastettiğin şey nefstir!

"Nefs", varlığını esmâ mertebesinden yani Hakk`ın varlığından alıp "Rubûbiyet Nuru"ndan yaratıldığı için, "yapısının gereği olarak dilediğini yapmak ister ve yapar"... Engel tanımaz!.. Hayır veya şer, iyi veya kötü diye bir kavram bilmez!.. O, sadece dilediğini yapmak ister ve yapar. Çünkü var oluşu "Rubûbiyet nuru"ndandır...Yâni, kişinin kendisini nasıl hissettiği, kendisini ne şekilde hissettiği, kendini ne olarak kabul ettiği anlamına gelir.

 “İnsan” diyoruz...

Bu insan kelimesinin mânâsı olan varlığı evvelâ «beden» adı altında duyulara hitab eder şekliyle görüyoruz. 5 duyuya hitap eder şekliyle gördüğümüz bedendeki özellikler yeme, içme, uyuma, seks ve bedenin rahatı istikâmetinde davranışlar.

 Bunun ötesinde insanın ikinci olarak eskilerin «nefsi» dediği mânâda bir özellikler grubu var. Bu guruba da «nefs» diyoruz; akıl, fikir, idrak, vehim, musavvire (veya buna şekillendirme diyelim), hayâl ve hâfıza. Bu 7 şeyi sayıyoruz. Birisine insanın zâhiri diyelim ötekine de bâtını!..

Bu saydığımız özellikler nefs, akıl, fikir, idrak, musavvire, hayal, hafıza kişinin 9. ay içinde almış olduğu tesirlerle meydana gelir ve aldığı tesirlerin şiddet durumuna göre etkilenir.

Meselâ kişinin fikir dediğimiz düzeyi, aynı zamanda zekâ ile de alâkalıdır, bu Merkür’ün tesirleri ile oluşur.

Akıl dediğimiz, Uranüs’ün ve Satürn’ün etkileri ile oluşur.

İdrak dediğimiz güneşin etkileri ile oluşur.

Vehim dediğimiz, Mars’ın etkisindendir.

Musavvire Venüs’ün etkisidir.

Hayâl Ay’ın ve aynı zamanda Neptün’ün ortak etkileridir.

Bunlardan «Ben» dediğimiz, «nefs» dünya tesirlerindendir.

İşte bu kişinin kendini bir birim kabûlü dünyanın etkisiyledir. tesirlerle, bir beyinde bu işlemler oluşur.

Nefs,şartlanmaların tesiri altındadır.

“Nefs” mertebesinde “Nefs”, Tek`tir!.

Nevzad`ın “nefs”i, Hulûsi`nin “nefs”i, vs. diye ayrı ayrı “nefs”ler yoktur, gerçekte!... Ayrı ayrı “nefs”ler sözkonusu değildir hakikatta!.

“Nefs” boyutuna geldiğin zaman “nefs” Tek`tir!.

"Nefs"in aslı, "Nefs-i Küll"dür...

İnsanda var olan "Nefs" nedir?...

"Nefs-i Küll"den, yani varlığın özünü meydana getiren enerjiden, ana rahmindeki sperm-yumurta birleşmesiyle hâsıl olan ilk maddeye, 120. gün`de özden dışa doğru diye tanımlamağa çalışacağımız bir boyutsal geçişle ulaşan "Nefs-i Küll"ün kudreti, o birim`de, "Ruh-u izâfi"yi yani "birim ruhunu=ruhu insanî"yi meydana getirir...

Yani, beyin çekirdeği, 120. günde "can"lılığa kavuşur, faaliyete geçer... "Nefs-i Küll" dediğimiz varlığı meydana getiren kaynak enerjiden -Ruhu A`zâm`dan- aldığı hayatiyet, melekî güç tesiriyleile ürettiği ışınsal yapıyla, kendi ruhunu meydana getirir!.

Ve, böylece "birimsel izafi ruh", "ruh-u insani" meydana gelir.

Aynı zamanda da "hayatiyet" yönüyle "ruh"; "ben"liği yönüyle "Nefs-i Küll"; "ilmi" itibariyle de "Akl-ı Evvel" olan cevherden geldiği için o birimde bilinç oluşur.

Senin Nefs`inde hem melekîyet, yani nurâniyyet mevcuttur; hem de şeytâniyet, yani nâriyyete bürünme yeteneği!. "Nefs"in hakikatı, "melek" tâbir edilen kuvvedir!.

Beyin, her an, bir yandan ruhu üretir, bir yandan da genetik verilerin + astrolojik verilerin etkilerin sonucu oluşan bilinci yükler!. Daha sonra, 7. ve 9.ncu aylarda ve doğum anında meydana gelen tesirlerle kişilik özellikleri oluşur... Ve bu kişilik özellikleri aynıyla da bireysel ruha = kişilikli ruha yansır.

Daha sonra, bu kişi büyümeğe başlar...

Bu arada kişide genetik veriler ‘ astrolojik etkiler ‘ çevresel bir "Benlik" duygusu gelişir; bilinç birikimine "Ben" demeğe başlar...

"Ben" kelimesiyle işaret ettiği bir varlık var elbet!.. Fakat, şartlanmaları ne istikamette ise, "Ben"i, o şekilde anlıyor.

"Ben" kavramı şaşmıyor... Ancak, o "ben"i şartlanmalar nasıl oluşturmuşsa, öyle bir "ben" kabul ediyor...

Ve bu "ben" dediği "Nefs"i, şartlanmaları dolayısıyla oluşan değer yargıları nedeniyle, neyi isterse onu yapmak istiyor.

hf

NEFS’İN (“BEN”İN)  ARZULARI NELERDİR?

 Nedir "Ben"liğin arzuları..?

Makam, mertebe, şan, şöhret, isim, ünvan, sayılmak, sevilmek, hürmet görmek, değer verilmek, methedilmek!..

İşte bunların hepsi "ben"liğin arzularıdır. Yani nefsin!..

Genelde tasavvufla derinliğine ilgisi olmayanlar tarafından nefs ile tabiat birbirine karıştırılır. Oysa nefs ayrıdır, tabiât ayrıdır.

Madde ile ilgili istek, arzu ve zevkler tabiât ile alâkalıdır; mânevî istek, arzu ve zevkler ise "nefs" ile alâkalıdır.

Bir kişi, ben şöyle yemeyi, şöyle yatmayı, şöyle seks yapmayı seviyorum dediği zaman bunlar hep tabiâtının sonucu oluşan şeylerdir.

Kişinin tabiatına uygun olan şeyler, ona hoş, güzel gelir; tabiâtına yani bedensel terkibine uygun olmayan şeyler de tadsız, lezzetsiz, zevksiz gelir. Bütün bunların direkt olarak "nefs" ile alâkası yoktur.

Buna karşılık, "Nefs" kelimesiyle anlatılan şey tam türkçe karşılığı ile kişideki "Ben" duygusudur!..

İçki, sigara ve bu türden kişinin terkedemediği şeylerin hepsi de nefsin değil tabiâtın bağlı olduğu şeylerdir.

Nefsin bağımlı olduğu şeyler ise en başta "hükmetme - yönetme" duygusudur. "Hayır, ille de BENiM dediğim olacak" gibi cümleler hep nefisten kaynaklanır ve nefsin kuvvet derecesine işaret eder.

"Nefs"in varoluş hükmü, bilinç düzeyine göre dilediğini yapmasıdır!..

 "NEFS" bu eksiklerini farkedip bunları tamamlama yolunda bir takım düşünsel ve bedensel gerekli çalışmaları yaptıktan sonra, beyinde belli hassasiyetler oluşur.

Bu hassasiyetler sonucunda beyin, âfâkî veya enfüsî belli ilhamlar almağa başlar!. Bu ilhamların bazıları neticesinde o Nefsin bilinci, aklını üst düzeyde kullanır. Aklı da, Akl-ı Küll`den ilham almağa başlar.

Çünkü Nefs`in aslı Nefs-i Küll olduğu gibi, kendinde mevcut bilinci de, Akl-ı Küll`den akıl almağa başlar...

Ve, bütün bunlar kendisine ilham yollu gelir.

Bu aldığı ilhamlar neticesinde, şunu fark etmeğe başlar:

Varlıkta iki tane mevcut yoktur. Varlık, TEK-BİR`den ibarettir. O da "Allah" özel ismiyle işaret edilen yüce varlıktır.

hf

 

NEFSİN ARZULARINDAN  KURTULMANIN YOLU

 Nefsin şehâvetindan yani arzularından sıyrılabilmek için iki yol vardır:

 1-Nefsin isteklerine olabildiğince karşı çıkarak, uzun vadede nefsin bu isteklerini köreltmek.

 2-Nefsin hakikatını idrâk etmek suretiyle, izâfi ve vehmi (var kabul edilen) nefsin isteklerini kâle almaz hale gelmek!..

 Kişi normal şartlar ve çevrenin şartlandırması sonucu, kendisini bu beden ve bedene bağımlı ruh ve dahi bu bedenle kaim varlık kabul ettiği için, tabiîdir ki, birimsel tatmin için yaşar.

İşte bu yaşayış da en başta nefsin ve tabiâtın istekleri doğrultusunda olur.

Hakikata ermek isteyen birim, eğer, en başta kendisini bu yanlış bilgilenmeden kurtaramazsa, kendini bir birim olarak kabule devam ederse, yolu hayli çetrefil demektir.

Bu sebeple en kestirme yol, önce "nefs"in hakikatını anlayıp idrâk etmek; sonra da artık gerçekte varolmayan fakat kişinin programı gereği var kabul edilen izâfî (göresel) nefsi kontrol altına almak gerekir.

hf

NEFSİNİ  BİLEN  RABBINI  BİLİR!

(“MEN  AREFE”  SIRRI)

 İnsan;  KENDİ ÖZ GERÇEĞİNİ, "ALLAH"I TANIMAK için varedilmiş yeryüzündeki en geniş kapsamlı birimdir!..

İnsan'ın kendini bu beden sanması, Kur'ân tâbiri ile "aşağıların en aşağısında varolması"; buna karşılık özünün hükümleriyle yaşaması ise "cennet hayatı" diye tanımlanmasına yol olmuştur.. Bu yüzden insana tek bir görev düşmektedir:

KENDİNİ ÖZ YAPISINDA TANIMAK!..

Bunu da din, "NEFSini bilen RAB'bini bilir" diye formüllemiştir.

hf

 

NEFSTEN  ÇIKMAK

 "BENLİK"siz kalmaktır!."

hf

“NEFS”İN HAKİKATİ NEDİR?     

 Nefsin hakikatı, Rubûbiyettir!..

Nefis, rubûbiyet mayasından meydana gelmiştir.

"Nefs"in hakikatı, "İlâhi isimlerin işaret ettiği anlamlar ve bu ilâhi isimlerin hakikatı olan "Zâtî" Hakikat"tır!.

“Nefsin rubûbiyet hakikatından meydana gelmiş olması” demek, ilâhî isimlerin mânâsının oluşturduğu terkible senin "nefsim" dediğin şeyin aynı olması demektir!.

Esasen ben nefsimin istediklerini yapıyorum, demen senin, "benim terkibimin gereği olan fiilleri ortaya çıkartıyorum", demektir. Ben nefsimin istediklerine karşı çıkamıyorum, reddedemiyorum, mücadele edemiyorum demek, "ben terkibimin gerektirdiği gibi yaşıyorum" demektir ki, bunun tabii sonucu cehennemdir!..

“Rasùlullah Efendimiz’in nefsini de kendi nefsinde yarattı Allah!”

“Nefs”,bir şeyin zâtıdır.Ve Muhammedi hakikatları da yine kendi hakikatından meydana getirdi...Rasùlullah Efendimiz’in nefsini anlattığımız mânâda “yarattıktan” sonra Adem’in nefsini Rasùlullah’ın nefsinden bir sùret olarak yarattı.Bu ince mânâ sonucu,Cennette,habbeyi yemesi menedildiği zaman , onu yedi Adem!...çünkü o, Rubùbiyet Zâtından yaratılmıştı.Rubùbiyetin şânı ise sınırlanmak değildir.ve bu hüküm onun için Dünyada dahi yürüdü...Keza âhirette de yürüdü.

hf

NEFSİN  HAKİKATİNİ BULMAK  

 Nefsin hakikatını anlamaya yönelik hükümler;varlığın hakikatıyla özdeşleşmek değildir!..

Yani,bütün bu âlemde mevcut olan ilâhi kuvvetler,birtakım tabii kuvvetler , benim varlığımı meydana getiren kuvvetlerdir;öyleyse benim aslım ve hakikatım ve kâinatın aslı ve hakikatıyla aynıdır;gibisinden bir biliş , belli bir felsefi araştırma sonunda oluşur ama bu oluşma hiçbir zaman nefsin hakikatını bulma değildir!..Çünkü bu türden bir bulma , ef’al mertebesinde nefsin hakikatını bulmadır!..

Kâinat içindeki kendini buluş , kâinatla kendini özdeşleştiriş , evren bilinciyle kendini özdeşleştiriş , nefsin hakikatını ef’al mertebesinden buluştur!..

Halbuki nefsin hakikatını , sıfat mertebesinden bulmak gerekir...

Bu da ancak ve ancak gene İlâhi Din olan , İslam’ın hükümleriyle bilinebilir-bulunabilir ve yaşanabilir..

hf

YARADILMIŞLIK KALKAR MI?

 Senin yaratılmışlığın hiç bir zaman kalkmaz!..Yaratılmışlık hükmün, hiç bir zaman kalkmaz!..Çünkü,efal âleminin dışına fiil düzeyinde çıkabilmen mümkün değildir...Bugün nasıl efal âlemindeysen, bundan bir milyon sene sonra da yine efal âleminde olacaksın!..

Beş milyar sene sonra da yine efal âleminde olacaksın!..Ef’al âlemi, bugün madde dediğimiz terkible devam eder; yarın bir tür hologramik ışınsal beden dediğimiz yapıyla devam eder; ama neticede gene ef’al âlemidir!..

Ancak; kendi varlığında mevcut olan mânâların, Hak’ka aidiyeti yönüyle, yaratılmış değilsindir!..Ef’al boyutu itibariyle,yaratılmışsın!..

hf

 NEFSİNİN  HAKKINI  ED  ETMEK

 Geniş mânâda anlattığımız varlıktaki tüm mânâlar , işaret edilen vasıflar , boyutlar , sende mevcut!..

Demek ki , senin ilmin veya senin şuuurun , anlayışına göre,bu boyutların herbirine ulaşıp , her birinin hakkını ayrı ayrı vermediğin sürece , sen “ nefsine zulmedenlerden” olursun!..

Sende mevcut olan her boyutun hakkını ayrı ayrı verirsen, o zaman da “nefsinin hakkını ed┠edenlerden olursun.

hf

 “NEFSİ KÜLL”

 Cenâb-ı Hak, kendi esmâsını yani özelliklerini seyretmeyi dilediğinde, kendi Zât`ındaki mânâları seyretmeyi dilediğinde, "Zâtı`ndan Zâtı`na tecelli etti" denen bir biçimde, kendi ilminde kendi esmâsını-özelliklerini seyretti!...

Bu, "kendi esmâsının seyri" dediğimiz ilmî seyr neticesi olarak, bu esmânın toplu bulunduğu mânâlar "Ruhu A`zâm" adlı meleği meydana getirdi..

"Ruh-u A`zâm" denilen bu Ruha, sahip olduğu bilinç ve ilim itibariyle "Akl-ı Evvel" adı verilir.

Esasen "RUH" kelimesi kullanım yeri ve işaret ettiği anlam itibariyle çok farklı yapılara isim olmuştur..

Evet, "Akl-ı Evvel", varlığında mevcut olan kudret itibariyle "Nefs-i Küll" adını alır.

Hayatiyeti, canlılığı itibariyle, "Ruh-u Azam, Ruh", adını alır.

Sahip olduğu mânâlar, Esmâ-i ilâhiyye itibariyle de, "Hakikat-ı Muhammediye" adını alır...

"Nefs", öz`ü itibariyle, yani varlığının hakikatı itibariyle, Allah`ın bütün isimlerinin mânâlarını câmidir... "Nefs"in aslı "Nefs-i Küll"dür.

"Nefs-i Küll", esmânın toplu olarak bulunduğu "Ruh-u Âzam"ın varlığıyladır; kudretinin açığa çıkmasıyladır; yansımasıdır, aynasıdır!.

"Nefs-i Küll"ün zâhiri ve varlığı, bu kâinatı oluşturan cevher olan, "enerji" dediğimiz şeydir..

Eni boyu, derinliği, ağırlığı, sınırı falan yoktur. Sınırsız, sonsuz kudrettir... Bir diğer ifade ile "enerji", Cenâb-ı Hakk`ın "Kudret" sıfatının açığa çıkmasından başka bir şey değildir... Var olan her şey, bundan meydana gelmiştir!...

"Nefs-i Küll" de mevcut olan bilinç, ilâhi isimlerin mânâlarını yansıtan bilinçtir, ki kendindeki mânâları ortaya koymayı diler.

 "Yef`alü ma yurid" = "İrade ettiğini = dilediğini yapar"!.. (22-14)

 İşte "MÜRîD" oluşu, yani irade edişi - dilemesi, "Rubûbiyet"in kuvveden fiile dönüştüğü mertebedir...

 Ve O,

 "Rubûbiyetin gereği olarak, dilediğini halk eder"!.

 "Yef`âlullahe ma yeşâ`".. (14-27)

hf

 

"NEFS" MERTEBELERİ

  (Klasik anlatımla)

 Kişinin, kendinden arınması çalışmalarında belli mertebeler tesbit edilmiş. Yani, kişinin idrak kendini hissediş seviyesi belli "nefs" mertebeleri şeklinde adlandırılmış.

Bunlar; "Levvame nefs", "Mülhime nefs", Mutmainne nefs", Radiye nefs", "Mardiye nefs", "Safiye nefs" diye târif olunmuş...

Baştaki "Emmare nefs"i hiç söylemiyorum;i o tamamiyle hayvansal bir yaşamdır... Bedenin istek ve arzularına dönük bir yaşamdır.

 Not: Nefs Mertebeleri ile ilgili geniş açıklama için ilgili bölümlere bakınız.

hf

 

NEFSİN MERTEBELERİ NEREDE?

 Yedi isimle birbirinden ayrıymış gibi anlatılan bilinç, hakikat itibariyle tek bir bütündür.

Bunun yanı sıra, kuvveden fiîle çıkış itibariyle, Emmareden başlayıp, Safiyeye doğru yedi mertebe gibi saydıysak da, bu tümel yapıyı; gerçekte olay, işleyişi itibariyle tam tersinedir!.

Dikkat buyurula!.

Varlığınızda tüm olup bitenler ve olacaklar daima safiye noktasından başlayıp; bilince doğru olarak açığa çıkmakta; buna göre çalışmaktadır!. Yani kişi, hangi nefs-bilinç mertebesinde olursa olsun, kendisinde ve kendisinden açığa çıkan her şey, kendi safiye boyutundan, bulunduğu nefs mertebesine doğru akarak o bilinçte açığa çıkmaktadır her an!.

hf

 

NEFS MÜCAHEDESİ

 Nefs mücahedesi denen şey, Nefsi, şartlanmalardan arındırma ve tabiata tabi kılmama mücadelesidir!.

Öyleyse bizim, özellikle bilincimizi, şartlanmaların getirdiği değer yargılarından korurken; saf bilincimizin sınırsız mânâlarını değerlendirme idrakına yükselirken, en önemli olarak üzerinde duracağımız husus, bedenin tabiatına, biokimyasal özelliklerine elden geldiğince tâbi olmamak hususudur..

Bu, öyle bir mücadele, öyle bir savaştır ki bütün yaşamın boyunca devam edecektir.

İşte, Rasulullah Aleyhisselâm’ın yanındakilere,

 "Biz küçük cihaddan, büyük cihada dönüyoruz"

 Cümlesi, bu mânâya işaret eder..

Burada da farkedilmesi gerekli olan nokta şudur.. Rasûlullah Aleyhisselâm’ın yukarıdaki açıklamasında kullanılan kelime "cihad"dır.. Bunu bildiğimiz "harb-savaş" diye anlamak yanlıştır. Buradaki anlamı "mücahededir".. Yani, kazanmaya azmederek o konuda mücadele vermek, cihaddır.. Bunu yapan kişiye de mücahid denilir. Harb-savaş anlamı ise arapçada "kıtal" kelimesiyle ifade edilir.

Bildiğim bir çok kişi, Teklik esaslarını öğrendikten sonra, kendilerini o Teklik şuuru içinde salıvermişlerdir..

Yani, kendilerine Mehdî`leri geldikten sonra Deccal`larına tâbi olmuşlar; bedenin istek ve arzuları doğrultusunda yaşayıp, Teklik dünyasında yaşadıklarını vehmetmişlerdir!.

Aynen bir salyangozun, uyanıkken tâ direğin tepesine çıktıktan sonra gece uyuduğunda kayarak direğin en altına inip, kendini hâlâ çıktığı o en yüksek noktada zannederek yaşaması gibi bir olaydır.

Eğer bu gerçekleri farkedebiliyorsak, çevremizdeki kişilerin bizi dünyada bırakıp gideceğimiz şeylere dönük şartlandırmalarına kapılmayarak; onların, bedensel dürtülere, bedenin tabiatına dönük bizi yönlendirmelerine aldanmayarak, ölüm ötesi yaşama dönük veya Öz Bilincimize ermeye yönelik zihinsel veya bedensel çalışmalar içinde olmaya mecburuz.

Aksi takdirde, yitirilecek bu ömürden sonra elimize geçecek ikinci bir yaşam şansı mevcut değildir...

 "Dünyada a`mâ olarak ölen, Âhirette ebedî olarak a`mâdır"

 Hükmü, asla ve asla hatırımızdan çıkmamalıdır...

Şu anda tek bir şansımız var... O da sağlıklı olarak dünyada bulunduğumuz bu günleri çok iyi değerlendirebilmektir!.

Eğer biz bu günleri ilim istikametinde değerlendiremiyorsak; bilincimizi ilmin icaplarına göre arındıramıyorsak, geliştiremiyorsak; şartlanmalara tâbi olarak yaşıyorsak; ömrümüzü tabiatımız, yani bedensel dürtülerimiz istikametinde harcıyorsak, bunun getireceği manevî azap hiç bir maddi azapla kıyaslanamayacak kadar büyük olacaktır!.

Çünkü siz, saflaşmış bilincinizin sahip olacağı ilâhi özelliklerden mahrum kalacaksınız, bu yaptığınız hatanın neticesinde!.

Allah, bütün esmâsı, yani isimlerinin mânâlarıyla sizin varlığınızda, beyninizde, bilincinizde mevcut olduğu halde; siz, şartlanmalara ve bedeninizin tabiatına bağımlı ve onların yönettiği bir biçimde yaşadığınız için, bu özellikleri ortaya çıkarmaktan mahrum olarak bu dünyadan çekip gideceksiniz.

Yarın yanınızda ne anneniz ne babanız ne karınız veya kocanız ne de çocuğunuz olacak. Tek başınıza gideceğiniz önünüzdeki bu alemde kendi gerçek değerlerinizi ortaya çıkaramadıysanız çok büyük bir azap sizi bekliyor demektir.

Ben şu yaşa kadar yaşayayım, ondan sonra yapayım, demek en büyük aldanıştır!. Zira bir trafik kazasında, rahmetli Ayhan 44 yaşında gitti berzah âlemine. Yanında eşi vardı, 38 yaşında ona eşlik etti... Yanında oğlu vardı, 16 yaşında ölümü tattı!.

Erdinç genç yaşında matkapla duvarı delerken, duvardaki elektrik kablosuna isabet ederek bir anda elektrik çarpmasıyla geçti gitti aramızdan!.işte bunlar gibi hergün gazetelerde, televizyon kanallarında sayısız kazaları görüyorsunuz..

Bunlardan biri bizim başımıza geldiği anda, bütün bunları bilerek üstelik, acaba ne yapacağız. Kim bizi kurtarabilecek?. Hiç kimse!.

Bilin ki her birimiz kafamızın içinde bir saatli bomba taşıyoruz; ve saat kaça kurulu olduğunu da bilmiyoruz!.. Ancak kesin gerçek şu ki, muhtemelen hiç ummadığımız bir anda bu saatli bomba patlıyacak; dünyadaki yaşamımız son bulacak!.

Kimin hangi yaşta, hangi zamanda ve şartlar içindeyken bu dünyadan ayrılacağı bilinmiyor, meçhul.

Peki hazır mıyız bu yeni yaşam boyutuna ve şartlarına?. Elinizi vicdanınıza koyunuz ve kimsenin duymayacağı bir şekilde kendinize gerçeği itiraf ediniz... Hazır mısınız ölümötesi yaşama?...

Kesinlikle bilin ki, oraya geçtikten sonra artık hiç bir şey yapamıyacaksınız!.

Çünkü Kur`ân ‘da bir çok defa tekrar edilen şu âyetler çok açık:

Ölümü tattığın anda, veya Mahşer yerinde, veya Sırat köprüsünde, veya Cehennemde; yani her bir safhada yaşanılan gerçekleri gören kişilerin şu sözleri söyledikleri bize naklediliyor:

 "Keşke dünyaya geri dönsek de, yapamadıklarımızı yapsak; derler... Fakat, bu kesinlikle mümkün değildir"!. (23-100)

 Ölümü tattığımız andan itibaren, yani şu bedenin kullanım dışı kalması anından başlayarak büyük bir pişmanlık söz konusu olacak, eğer gereken hazırlığı yapmamış isek!... Çünkü geriye dönüş imkansız!.

Öyle ise kendimizi böyle bir riske atmak ne dereceye kadar akıllı iş olur?.

Zekî insan, gününü en güzel şekilde değerlendirmek için yaşar!. Ne var ki günlük zevkler bir sonraki günde hayâl olur!.

Öte yandan yaşadığımız günler ebedi olan geleceğe dönük bir biçimde değerlendirildiği takdirde, bu çalışmalar başımıza gelecek olan azaptan bizi sonsuz dek korur.

hf

NEFSİ TANIMAK

 Kendi hakikatını bilmiş kişiye düşen iş artık kendi hakikatını detayları ile tanımak ve kendisindeki özellikleri ortaya koyabilmektir... Bu da sadece dünya hayatında bitirilebilecek bir iş olmayıp, ölümötesi sonsuz yaşamı kapsayan bir konudur!..

Nakşibendi sisteminin yolunun gereği de; keşif, kerâmet gibi bir takım olağanüstülükler değil, ilim yollu "NEFS"i tanımak, "ALLAH`ı bilmek", ve de "ermek"tir!

hf

NEFSİN KENDİNİ TANIMA AŞAMALARI

 1-Aklı CÜZ

 2-Aklı KÜL

 3-Aklı EVVEL

 4-Hak’ka bağlanan İLİM SIFATI

 şeklindedir

 Külli akıl denen, tek akıl, O`nun ilim sıfatının tafsilinden başka şey değildir.

"Nefs", kendini tanıma düzeyine geldiği zaman ilim sıfatına bürünmüş demektir.

"Nefs", kendini tanımaya başlayınca yavaş yavaş değişik kademelerde kendini tanır.

En alt düzeyde tanıyışı akl-ı cüz, daha sonraki tanıyışı akl-ı küll, daha üst düzeyde tanıyışı ise akl-ı evvel`dir.

Eğer "nefs", kendini, kendi aslı ve orijinali, hakikatı ile tanırsa, kendini ilim sıfatı yönünden, ilim sıfatı ile tanımış olur...

Akl-ı evvel sözü biter orada!... Hak`ka bağlanan "ilim sıfatı" sözü edilir.

O ve O`ndan meydana gelmiş bir alem müşahadesi kalkmamış olan, Nur perdelerinin meydana getirdiği bir müşahade içindedir, hala!..

Tek tek, her nesnenin, "Allah" dediğini duymak, kesrette-çoklukta olana aittir ve bu hali, henüz Tek`liğe ulaşamadığının, perdeli olduğunun ifadesidir!.

Gerçekte âlem, "küll"dür ve Tek varlık söz konusudur!.

hf

NEFSİN TEZKİYESİ

 “Nefs”, eğer kendini örtme hükmü ile gelmişse; şartlanmalara, duygulara, huylara yönelik fiiller ortaya koyarsa, onların neticesi meydana gelir..

“Nefs”, kendini bunlardan arındırıp, paklarsa, tezkiye ederse, onun neticesi oluşur..

Ne diyor âyette:

 “Nefs`ini arındıran kurtuldu.”

 “Nefs”in ne yaparsa ne olacağını da âyette anlatıyor.

 “Nefs”ini tezkiye eden kurtuldu”.

 Yani, “nefs”in kendini tanıması halini sağlayan; “nefs”in şuurunu-ilmini” örten beden, şartlanmalar ve huylar gibi üç kabuktan kendini arındırıp, paklandıran; orijinal haliyle “nefs”ini tanıyan kurtuluşa erdi!...

Bunun dışındakiler?...

“Nefs”ini tanıyamamanın getireceği azaplara kendilerini, kendi elleriyle attılar. Çünkü, “Nefs” için orijini itibariyle ne azap ne üzüntü, ne sıkıntı, ne nimet vardır!..

İyi anlayın!..

“nefs”in orijinal hali için bunların hiç biri bahis mevzuu değildir!... Yaşamın ne zevk- nimet yanı “nefs” için sözkonusu,  ne de azap - sıkıntı yanı mevcut!. Fakat “nefs”, bu perdeli halle yaşarsa, bu şekilde yaşadığı beden, varlık azap çekecektir; veya aksine zevki yaşayacaktır

Nefsini  tezkiye  etmeye  çalış...  işe  buradan  başla!.

 “ONU TEZKİYE EDEN KİŞİ  MUTLAKA  UMDUĞUNA  ERMİŞTİR”   (91-9)

  Bak eğer bu işe girişebilecek meyli hissedebiliyorsan  gönlünde, -ki niyetin gerçek manâsı gönlün bir işe olan meylidir-; bil ki; yaradalışından takdir gereği bu yol sana kolaylaşdırılmıştır.  Artık sakın;  değerli  zamanını   yarın pişman olacağın  işe   harcama!..

 “SADECE  O’NA   YÖNEL.”    (73-8)

  Çünkü

   O,”KENDİNE   YÖNELENLERİ   HİDAYETLENDİRİR.”   (42-13)

  Bu hâl üzere, çok çalış. Çalış ki aslına yönelişinde güçlü olup, tekâmülün de hız kazanasın. Zira sen, gerçek yol üzeresin. Çünkü yönelişin sonunda sana hidâyet verildi. Sana yardım elleri içinden  ve  dışından  uzanır;   okumadın mı   Kitabı;

 “BİZİM    UĞRUMUZDA  MÜCAHEDE EDENİ   BİZ DE   GERÇEĞE  ERDİRİRİZ.”   (29-69)

 Böylece yönelişin sonunda hidâyet verilmiş, yani anlayış kapıların açılmış, gerçek yolu bulmuş   olursun.

 “ALLAH KİME HİDÂYET VERİRSE, O, GERÇEK YOLU BULMUŞ OLUR.”     (7-178)

hf

 NEFSE ZULMETMEK

  “Nefse zulmetme”nin mânâsı, nefsinin hakikatı olan Rubûbiyet kemâlini, Ulûhiyet kemâline genişletmemendir.

Bu noktaya işaret eden Hz. Rasûlullah, bunun için:

 "Allah ahlâkıyla ahlâklanın"

 demiştir.

 Adem`le Havva`nın Cennette, Cennet yaşamı içinde iken, kendilerini beden kabul etmeye yol açacak böyle bir fiille kayıtlanmaları, haliyle bazı özelliklerinin perdelenmesine yol açmıştır...

Bu hâl, Adem`de belli bir idrâkı doğurmuş, ve bu perdelenme hali,

 "Rabimiz biz nefislerimize zulmettik" (7-23)

 demelerini getirmiştir...

 Adem rabbi olan esmâ terkibinin genişliği içinde hareket edemiyerek, beşerî kayıtlarla kayıtlanmak suretiyle hakikatına isyan etme durumuna düştü; ve sonra da bunun farkına vararak Nefsinin hakikatını yaşayamadığı için nefsine zulmetmekte olduğunu farketti ve bunun üzüntüsünü yaşadı...

 "Biz nefislerimize zulmettik"

 ifadesi çok anlamlı bir ifadedir.

Buradaki "Nefs`e zulmetme"nin mânâsı, konuyu derinlemesine bilmeyenlerin anladığı gibi; "Ben, Nefsime yani bedenime zulmettim" demek değil!...

"Nefsinize zulmetmeyin"in anlamı da "oruç tutup, aç kalıp bedeninize eziyet etmeyin" de değil!..

"Nefs"in hakikatı, "İlâhi isimlerin işaret ettiği anlamlar ve bu ilâhi isimlerin hakikatı olan "Zâtî" Hakikat"tır!.

Gerçekte, kişinin, "kendi hakikatını tanıyamaması, bilememesi, bunun hakkını yerine getirememesi", Din dilinde, tasavvufta "Nefs’e zulmetmek” olarak târif edilir...

İşte Adem`in,

 "Biz nefislerimize zulmettik"

 demesi:

"Kendimizi bedensel varlık olarak kabul etmek sûretiyle yaptığımız bu fiîl, bizim hakikatımızın gereğini yaşamamıza engel olmuş, böylece hakiki benliğimizin gereğini yerine getirmekten perdelenmişiz. Eğer bu durumumuzdan geri dönmezsek, ebediyyen bundan perdelenmiş olarak azap duyarız" anlamındadır.

hf

NİFAK

 "Ya olduğun gibi görün; ya da göründüğün gibi ol" diyen Mevlâna Celâleddin, ikiyüzlülüğün ne kadar yanlış olduğunu idrak ettirmek istemiştir. İnsanların hakkında başka türlü düşündüğü halde yüzüne başka davranan gönlünde nifak taşımaktadır.

 Nifaksa şirkten bir cüzdür!

Güvenmediğin insanla aynı mekânda bulunmamak, münafıklıktan çok daha evlâdır.

hf

 NİKÂH     

 Şu hususa DIKKAT!...

Kur’ân ’da, “Kitabın bir kısmını okumanın yetersiz olduğu”na işaret eden uyarılar vardır...

Eğer kitabın tamamını okuyamazsanız, konu hakkında yanlış kanaatlere varırsınız!..

Sistem ise tümüyle bir kitaptır!...

“OKU” mak da, sistemin tümünü okumak demektir...

İçinde yaşadığınız sistemin yalnızca köyünüzden bahseden sayfalarını okursanız; yarın başka toplum içine girdiğinizde "ALLAH"ı inkâr noktasına gelir ve artık hayalinizde yarattığınız "TANRI"nızla başbaşa kalırsınız...

Sizin köyünüzün kuralları, örf âdetleri kitabın bir paragrafı olduğu gibi, diğer sayfalarda da çok daha başka konular işlenmiştir YAZAN tarafından!...

Sizin köyünüzde İMAM NİKÂHI vardır, diğer köyde Sütçü nikâhı!...

Allah Rasûlü’nün nikâhını kim kıymıştı?

“İmam” kime denir; ne anlama gelir; bunu biliyor musunuz?.

Önemli olan İmamın ya da sütçünün nikâh kıyması değildir!... Önemli olan nikâh "kavramı"dır!...

Bu da iki kişinin bir gecelik zevk için değil, uzun süreli birbirinin maddi manevi sorumluluğunu üstlenmesidir... Bu konuda iki şâhit huzurunda, kişilerin itirafı nikâh akdidir... Kur’ân’daki nikah kavramı budur!... Bunun içinde imama ya da sütçüye ihtiyaç yoktur!...

Kur’ân’da anlatılmak istenenleri çok iyi anlamak gerek...

Yoksa bugünkü taklidî uygulamanın batağında boğulur insan!...

Kur’ân’ın nikâh kavramı ile, toplumsal örfün nikâh kavramlarını birbirine karıştırmamak gerekir...

hf

NUR

 Işık kuantları, enerjinin 1.ci basamaktaki hâlidir!

(bu kuantsal yapı ise,meleklerin  hammadesi,varoluş cevheridir. Fakat sanmayalım ki bu melekler sadece belli enerji odakları!.. Bunların büyük bir kısmının boyları, boyutları, özbileşimleri mevcut!..)

"nur"dan murad, "ışık kuantları, saltenerjinin yoğunlaşma spektrumunda 1.nci basamaktaki hâli"...

Beynin üretip “ruha” yüklediği, “ruhun” kendini dünyanın ve güneşin çekim alanından kurtarmasını sağlayacak olan antimanyetik enerjiye eski dilde, din terminolojisinde “NUR” adı  verilmiştir.

Kişinin “NUR”u ne kadar çoksa, cehennemden o kadar kolay  kurtulabilecektir…

Yani kişi ne kadar ruhuna enerji yükleyebilmişse, bu çekim alanlarından o kadar kolaylıkla kurtulabilecektir.

Eğer bu enerji yükleme işini ihmal etmiş ise, o takdirde de kendini güçlü çekim  odaklarından kurtaramıyacak ve ebedi olarak o çekim alanında hapis kalacaktır.

hf

NÜFUZ

 Bir velinin  ,çevresindeki belli kişilere yardımcı olmak gayesi ile kendi beyin gücünü kullanmasıdır. Kişisel güçtür!.

Bütün velilerde ortak olan özellik, “nüfuz”dur. Yani, “kişisel güç”!.

Beyin gücü veya ruh gücü dediğimiz olay!... Her hangi bir olayı veya her hangi bir meseleyi çözmek için karşısındakine bir şey verebilmek için, kendi “nüfuz”unu kullanır.

Yani, bu demektir ki, kendi beyin gücünü kullanarak, karşısındakinin beyninde belli bir kapasite açılımı yapar. Yani ona feyiz verir.. Bu kapasite açılımının neticesinde de onda belli bir idrak oluşturur.işte bu olay “nüfuz” kullanmadır...

Ancak ne var ki, o kişinin daha sonra belli çalışmalarla bu beyin kapasitesini takviye etmesi ve artırması şarttır. Yoksa, belli bir süre görev dışındaki olaylar, kişisel nüfuz olayıdır!. Onlar, göreve taalluk etmez!.. Yani, bir velinin, çevresindeki belli kişilere yardımcı olmak gayesi ile kendi beyin gücünü kullanmasıdır, “nüfuz” olayı; ki, bunu tekrar belirtiyorum “tasarruf”la hiç bir alakası yoktur!...

124.000 veli için de “nüfuz” dediğimiz, “kişisel nüfuz” dediğimiz olay, geçerlidir...