AHMED HULÛSİ’DE KAVRAMLAR
A | B | C | D | E | F | G | H | I | J | K | L | M | N | O | P | R | S | T | U | V | Y | Z
-O,Ö-
FİHRİST
"OKU"mak
Hz.Muhammed
Neyi OKUdu?
İlk Âyetler
Cibril Niçin Sıktı?
Niçin Kan Pıhtısı?
Niçin
"BİSMİRAB"
Oruc
Avamın Orucu
Havasın Orucu ("Kalb"in - "Şuur"un Orucu)
Has-ül
havasın Orucu
Ölüm (Fiziki Ölüm)
Diri Diri Gömüleceğinizi biliyor musunuz?
Ölüm Öncesindeki
“İyileşme”
Ölümü Tadan Her İnsan
Hakikati Görür!
Keşfi Şak
Ölmeden Evvel
Ölmek
Fiili Ölüm
Hükmi Ölüm
"OKUMAK"
kelime olarak iki anlam taşır;
Birincisi,
"bakmaya" dayalı bir biçimde baktığı şeyin ne olduğunu anlamak..
İkincisi,
"görmeye" dayalı bir biçimde baktığı şeyi
"değerlendirmek"!..
"Bakmak" ayrı şeydir; "görmek"
ayrı şeydir!.. Herkes "bakar", ama bazıları "görür"!..
"Basar", bakar; "basiret" görür!.. Yani "görmek"ten
murad gördüğünün anlamını çözüp onu
değerlendirmektir..
Bir şeyi dinliyebilirsiniz, ama o dinlediğiniz şeyi anlayıp
değerlendirebilmek güçlü bir akıl, mantık ve muhakeme kuvveti ister.. Bunun
gibi, baktığını görmek de ayrı bir özelliktir!.İşte "okumak" da bir
anlamıyla baktığın yazılı metini deşifre etmek, çözmek anlamına geldiği gibi;
bir diğer anlamıyla da baktığını görmek; güçlü bir mantık, muhakeme ile ondan
yeni anlamlar çıkartmak suretiyle o şeyi değerlendirmek anlamını taşır..
v
v
En çok sevdiğimiz şey
tartışmak; en sevmediğimiz şey de tartıştığımız şeyin aslını araştırmaktır!..
Yaptığımız tartışmaların
pek çoğu kulaktan dolma, duyuma dayanan verilere dayanır.. Sözlerimizin,
düşüncelerimizin ne dereceye kadar mantıklı ve mâkul olduğunu hatıra bile
getirmeyiz!.
Bugün gerçeğini hiç
düşünüp araştırmadığımız bir konuya dikkatinizi çekmeye çalışacağım...
Hazreti Muhammed Aleyhisselâm okuma-yazma biliyor muydu?
Hazreti Muhammed Aleyhisselâm neyi "OKU"du?
Yüzyıllardır insanlar
ikiye bölünmüş tartışıyorlar; acaba Hazreti Muhammed Aleyhisselâm
okuma-yazma biliyor muydu, yoksa bilmiyor muydu?
Kimi diyor, O
okuma-yazma bilmiyordu "Ümmî"ydi!...
Kimi de diyor, biliyordu;
"Ümmî"nin
anlamı başkadır!..
Bir an durun ve
hatırlayın o ân’a ait bilgileri!..
"OKU" hitabı geldiğinde, Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın eline yazılı bir metin verilmiş miydi?
Elbette ki hayır!..
Allah Rasûlü’nün eline verilmiş yazılı bir metin
yoktu!..
Peki, yazılı bir metin
eline verilmediğine göre, o kişinin okuyup-yazma bilip bilmemesini tartışmanın
âlemi var mıdır?..
Eline yazılı bir metin
verilmediğine göre; "OKU" uyarısıyla Allah Rasûlü
Muhammed Aleyhisselâm’ın neyi "OKU"ması istenmişti acaba?..
Konumuz yazılı bir metni
"okumak" olmadığına göre; Hazreti Muhammed'e yapılan "OKU"
hitabının anlamını acaba nasıl değerlendireceğiz?.
"OKU"
hitabıyla, Allah Rasûlü olarak Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın, Allah'ın yaratmış olduğu düzeni, ”SİSTEMİ OKUMASI” istenmiştir!..
"OKU"
hitabının muhatabını iki şıktan biri olarak değerlendirmek zorundayız!.
"OKU" istemi ya özel olarak yalnızca Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’a aittir, genel olarak bizi hiç ilgilendirmez;
"Oku"mak gibi bir mükellefiyetimiz
yoktur!.. Bu durumda, gerek Kur'ân-ı Kerîm’in ve
gerekse Allah Rasûlü’nün ne dediğini anlamaya
kavramaya çalışmak gereksizdir!.. Bize düşen körü körüne, beyinsizce, eğitilmiş
bir mahlûk gibi sadece denilenleri yapmaktır!..
Ya da...
"OKU" istemi Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın
şahsında, tüm ümmetine yapılan bir hitaptır; Hazreti Muhammed'e inanan herkesin
"OKUMASI" istenmektedir!.
Bu takdirde de, tüm inananlar, Allah'ın yaratmış olduğu
YAŞAM SİSTEMİNİ, ALLAH DÜZENİNİ "OKUMAKLA" görevlidirler!..
Bu hususu çok iyi
düşünmeli ve anlamalıyız!
Kur'an-ı
Kerim’in ilk gelen âyeti ve hükmü "İkra"dır!...
"İKRA" hitabının şeklen kendisine
nasıl ulaştığını ve o anda neler hissettiğini önce Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın ağzından
dinleyelim...
Cebrail Aleyhisselâm isimli melek nasıl gelmiş; nasıl "OKU" demiş; nasıl "SIKMIŞ"; ardından neler
hissedilmiş; bütün bunları önce umuma anlatış şekliyle sahih hadislerden
görelim, okuyalım...
Sonra bugüne kadar
elimize geçmiş tüm verilerin üzerinde duralim..
Sonra da, üzerinde sesli
düşünmeye başlıyalım...
Sahihi Buhari' de ve Sahihi Müslim'de nakledilen hadisi
şerif şöyle:
“Resuli Ekrem sallallahu
aleyhi vesellem, evvela gerçekleşen rüyalar görmeye
başlamıştı... Bir rüya görmezdi ki, fecri sâbit gibi zuhur etmiş olmasın..
Sonra halvetten hoşlanır oldu,.. Hıra tepesindeki mağaraya çekilip,
birçok gece, orada kulluk ederdi!.. Bunun için de, azığını yanında götürürdü...
Sonra tekrar hazreti Hatice'nin yanına gelir, bir miktar azık alır, gene
giderdi...
Nihayet bir gün Hıra tepesindeyken, Ona, hak geldi!...
Şöyle ki...
Kendisine, bir melek geldi ve “İKRA'“ - “OKU” dedi... O da...
-Ben OKUYANLARDAN değilim!...
Cevabını verdi...
Rasûlullah şöyle buyurdu:
-Bu cevab üzerine melek hemen beni tuttu ve
vücudumu sarıp öylesine sıktı ki, takatım neredeyse
tükeniyordu..
Sonra gene salıverdi ve
“İKRA'“ - “OKU”
dedi!...
Ben de:
"Ben okuyanlardan değilim" dedim...
Derdemez beni yine tuttu ve öyle bir sıktı ki, canıma tak dedi... ve salıverdi
ve tekrar;
“İKRA'“ dedi...
Ben de yine;
"Okuyanlardan değilim", değilim, dedim..
Binaenaleyh, beni üçüncü defa, yine sıktı, sonra bıraktı, ve derhal:
"OKU!...Seni halk eden rabbinin adıyla OKU"
âyetlerini okudu...
Bundan sonra Rasûlullah evine avdet etti...
Yüreği oynuyordu!... Hazreti Hatice'nin yanına girdi; "beni örtün,
örtün"; dedi... Örttüler!..
Nihayet heyecanı geçti, o zaman Hazreti Hatice'ye durumu anlatıp;
-Kendimden cidden korktum... Buyurdu...
Hatice:
-Hayır, vallahi cenabı Allah hiç bir vakit seni perişan etmez... Sen,
akrabana iyilik eder, külfetlere tahammül edersin, yoku kazanır, yoksulu
kazandırırsın... Misafire ikram eder, ihtiyaç duyanlara yardım edersin...
Ve bundan sonra , onu alıp, amcazadesi Meleketül
Nevfel'e götürdü..
Varaka, adıyla da bilinen Nevfel cahiliyet zamanında iken, nasraniyeti
kabul etmiş bir zat idi... ibranice yazmasını bilir
ve ilamaşaallah ibranice
İncil yazardı...
Artık pek ihtiyarlamış ve a'ma olmuştu..
Yanına varınca Hatice:
-Amcazadem, bak biraderzadeni bir dinle... dedi.
Varaka sordu:
-Biraderzadem ne görüyorsun? ... dedi...
Rasûlullah gördüklerini anlattır... Bunun üzerine Varaka,
-Bu o namustur ki, Cenâb-ı Allah Musa’ya
indirmiş idi!.. Ne olurdu ben genç olsaydım ve kavminin seni çıkaracağı zaman
sağ olaydım! ... dedi.
Rasûlullah sordu;
-Acaib !.. Onlar beni çıkaracaklar da mı?..
Varaka;
-Evet senin getirdiğin gibi bir şeyi getiren hiç bir insan yoktur ki,
düşmanlığa maruz kalmasın ve bulunduğu yerden çıkartılmasın..
Eğer o gününe yetişirsem, her halde sana kaviyyen
yardım ederim.. dedi... "
Bu olay gerçekleştikten kısa bir süre sonra gene hitap gelmişti...
Bu tekrar Hazreti Rasûlullah’ı gene çok
korkutmuştu...
Resuli Ekrem, Hazreti Hatice' ye geldi ve şöyle dedi:
-Ben halvette yanlız kaldığım zaman, bir hitab işittim!.. Vallahi bunun bir emir olmasından cidden
korktum...
Hatice cevap verdi:
-Maazallah, sana Allah'tan korkulacak bir ºey gelmez!.. Sen emaneti
korursun, akrabana iyilik edersin, doğru söylersin... dedi ve böylece onu
teskin etti...
Sonra Ebu Bekir geldi... Rasûlullah
yoktu o sırada...
Hatice , Rasûlullah'ın sözlerini Ebu Bekir' e anlattı ve:
-Muhammed ile beraber Varaka' ya git!.. dedi..
Rasulullah gelince, Ebu Bekir onu tutup,
- Hadi bizi Varaka' ya götür... dedi..
Ebu Bekir böyle deyince; Rasûlullah sordu...
-Kim söyledi bunu sana?
Bunun üzerine o da..
-Hatice!... dedi..
Birlikte Varaka' ya gittiler ve olayı
anlattılar...
Rasûlullah şöyle dedi:
-Yanlız halvette iken, arkamdan, ya Muhammed Ya Muhammed diye bir
nida işitiyorum... Ve hemen koşup kaçıyorum...
Varaka cevap verdi:
-Öyle yapma!... Geldiği zaman söyleyeceğinin iyice anlıyana
kadar bekle ve iyi dinle... Sonra da ne dediğini gel bana haber ver!... dedi...
Daha sonra Rasûlullah halvete çekildiğinde bu
defa şöyle hitap geldi:
-Ya Muhammed, şöyle de:
“Bismillahirrahmanirrahim elhamdulillahi
rabbil alemin” diyerek “ve laddaliyn”e
kadar vardı... Ve bir de:
“lâ ilâhe illalllah” diye ilave etti...
Bunun üzerine, o da gelip, bu olan biteni Varaka' ya
nakletti!..
Bunun üzerine Varaka da şöyle dedi:
-Müjdeler olsun sana!... Ben şehâdet ederim
ki, Sen ibni Meryem' in tebşir ettiği zâtsın!.. Ve
sen, Musa' nın namusu gibi bir namus üzeresin... Sen nebiyyi mürselsin ve cihada memur
olacaksın!...”
Şimdi burada görülüyor
ki, ilk nâzil olan âyet; yani Hazreti Muhammed'
e gelen ilk emir "OKU"
emri yani "İKRA'" ...
Ve geçmişteki hemen hemen çok büyük bir grup İslâm âlimleri bu konuda ittifak
üzereler...
Burada düşünülmesi
gereken ilk konu, "OKU"
kelimesinin neye işaret ettiğidir !..
Eğer, bizim klasik
mânâda anlayışımız üzere bir "OKUMAK"
ise burada murad olan; bunun için eline bir kitap
verilmesi, O'nun da eline aldığı bu
kitabı okuması gerekirdi...
Oysa eline böyle yazılı
bir metin verilmiş değildi!.... Ne bir sahife
halinde, ne bir perşomene veya deriye yazılmış bir
metin kendisine verilmiş değildi!.. Yazılı bir metin verilmediğine göre de,
burada bizim, klasik anlamda değerlendirdiğimiz biçimde bir "okumak" söz konusu değildir..
Bu takdirde. "OKU" sözünün mânâsını nasıl
anlamak ve değerlendirmek durumundayız?..
Okunacak herhangi bir
metin olmadığına göre, kendisinden neyi "OKU"ması talebediliyordu?... Ne, nasıl okunacaktı?...
Bunu anlıyabilmek
için, meseleye çok geniş bir perspektifle bakmak zorundayız!...
Yani... O zamanda,
toplumun hangi şartlar içinde yaşadığına; neye nasıl inandığına; ve ne tarz
düşünce yapısına sahip olduğuna bakmak lazım...
Bilindiği gibi, o
devirde Kâbe'de 360 adet "sanem"
yani "put" vardı!.. Ve
insanlar pek çok tanrılara tapıyorlardı...
İnsanların kimisi,
yeryüzünde kimisi semâda mekan tutmuş, dünyayı yönettiğini tasavvur ettikleri
tanrıları varsayıyorlar; onları övüp yüceltmek suretiyle de kendileri için bir
menfaat umuyorlardı!..
Varsaydıkları tanrıları
ile olan diyologları neticesinde, onlara yönelik
olarak ortaya konulan çok değişik fiiller mevcuttu... Adaklar; kurbanlar;
tapınmalar; yalvarıp yakarmalar!..
O devirde, içinde
yaşadıkları toplum gibi düşünmeyen, saneme tapınmayan; semâda bir tanrı
düşünmeyen; ancak ve sadece yerleri ve gökleri meydana getiren sonsuz-sınırsız
yaratıcı bilinçli güce inanan sekiz-on kişilik de bir grup vardı...
Bunlara, "HANÎF"ler
deniliyordu!..
"HANÎF" diye adlandırılan bu küçük grubun
üyelerinden birisi Hazreti Ebu Bekir; bir
diğeri de Hazreti Muhammed Mustafa
idi !..
Varlığın ve yaşamın
içinde gökte bir tanrının yeri olmadığını tesbit eden
Hazreti Muhammed Aleyhisselâm,
konuyu tam anlamıyla çözüme ulaştıramamanın getirdiği bir sıkıntı içindeydi!...
Bu sıkıntı, O'nun yaşamını oldukça önemli bir şekilde etkilemeğe başlayınca,
ticareti yanındakilere bırakarak, az bir azık alıp, bir mağarada inzivaya
çekilmek ve orada derin tefekküre girmek zorunluğunu
hissetti!..
Ve bir gün...
Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhisselâm,
içinde bulunduğu mağarada MUTLAK GERÇEĞİ
bulmak için çeşitli düşünsel çalışmalar yaparken; bir gün ansızın hayatının
dönüm noktasını oluşturan olağanüstü olayla karşılaştı.
Karşısına aniden bir
"melek" çıktı ve O'nu
şiddetle “sıktı”; sonra da;
-"IKRA' !..." ... "OKU"
dedi...
Burada, kendisinden
istenilen şey, "OKU"ması
idi!...
Neyi...?
Hazreti Muhammed kendi beyanına göre, "oku"yamıyordu!...
"OKU"ması
gereken şeyi "OKU"yamıyordu!...
Çünki, "ÜMMİ"
idi!...
"ÜMMİ" ne demekti?...
Birbiri ardında yazılı
olan harfleri okuyamamak mı?..
Esasen, Kur'an-ı Kerim’e göre, araplar
bu konuda iki sınıfa ayrılıyorlardı:
1-"EHLİ KİTAP"... Yani okuyanlar!... Yani, Tevrat ve İncil'i
okuyanlar ve yazanlar...
2-"ÜMMİLER"... OKUMAYANLAR!... Yani, Tevrat ve İncil'i okumayanlar -yazmayanlar-
yani yazı yoluyla çoğaltılmasında görev almayanlar-...
Burada detayına ve
açıklamasına girmek istemediğim bir hususa dikkatinizi çekmek istiyorum...
Yazarak çoğaltma olayı
geçmiş topluluklarda, teknik yazı imkanları gelişmemesi sebebiyle elle devam
ettiği gibi; çağımızda dahi, gerekçesi bilinerek ya
da bilinmiyerek, gelişen yazım teknolojisine rağmen
"elle" yazıma özel bir
önem verilmekte ve bu yola devam edilmektedir...
Meselâ, günümüzdeki bir
dinsel grubun içinde "yazıcılar"
denilenleri vardır; bunlar bütün gelişmiş yazı tekniklerine rağmen gene de
"elle" yazmaya devam
etmektedirler... Gene bu cümleden olarak, günümüzde "UZAYLILAR" ile görüştüklerini sanan bir grubun aldıkları
tebliğleri mutlaka "el yazısıyla
çoğaltmak" ve yaymakla görevlendirilmeleri... Keza "RUHLARLA" görüştüklerini zanneden
nice Türkiye içi ve dışı grupların aldıkları tebliğleri "el yazısıyla" çoğaltma ve yayma
görevlerinin benzerliği üzerinde durmak ve bu konuyu araştırmak gerekir
kanaatindeyim..
Kur’ân-ı Kerim, o gün yaşamakta olan Arapları ve diğerlerini, Tevrat ve
İncil'i okuyanlar ve okumayanlar olarak ikiye ayırıyor;
ve bu kitapları okumayanları ise "ÜMMÎ" olarak nitelendiriyordu..
Bu husustaki yaklaşım
şuydu...
Bir kısım insanlar vardı
ki, bunlar sadece Tevrat'ı veya hem Tevrat'ı hem de İncil'i okuyor; ve dahi
bazıları, bu kitapları yazarak çoğaltmayı görev biliyorlardı..
Bir kısım insanlar ise
bu kitapları okumuyorlar ve Kâbe'deki çeşitli putlara tapıyorlardı..
Pek küçük bir grup da,
ne kitapları okuyup-yazarak çoğaltıyor; ne de putlara tapıyorlardı; ki bunlara
da "HANÎF"ler
denmekteydi..
İşte gerek Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselam,
gerekse Ebu Bekir Sıddık bu "HANÎF" ler
grubuna dahil olarak, "ÜMMÎ"ler diye adlandırılan ve "EHLİ KİTAP" olmayan kimselerdendi!. Yani, o günkü
insanlar ya “ehli
kitaptan” (Tevrat ve İncili okuyup-yazanlardan) ya
da “ümmî”lerdendi!.
Hazreti Muhammed aleyhisselâm
ve “hanîf”ler
de, Tevrat ve İncil'i okuyup-yazmışlardan değillerdi!..
Bu sebepten dolayıdır
ki, Kur'ân-ı Kerim’de ilgili âyetlerde Efendimiz Muhammed Mustafa Aleyhisselâm’a
,
"Sen okur-yazar değildin";
"sen ümmisin" (7-158)
"Ehli kitaba ve ümmi araplara sor" (3-20)
"Bundan önce bir Kitap okumuyordun, sağ elinle de O'nu yazmIyordun!" (29-48)
diye hitap edilmekteydi!..
Şayet dikkatle ve peşin
hükümsüz olaya yaklaşırsak, görürüz ki, sadece
"ehli kitaba ve ümmi araplara
sor"
âyeti dahi, o gün için
yaşayanların, Kur'ân anlayışında ikiye ayrılmış
olduğunu; Tevrat ve İncil'i okuyanların "ehli kitap"; buna karşılık Tevrat ve İncil okumamış olanların
ve bunlara inanmayanların da “ümmi”
diye adlandırıldıklarını rahatlıkla farkederiz!..
Kur’ân'da
Hazreti Resul-i Ekrem’e ,
"sen ümmilerden olduğun halde onlara Kitabı ve
hikmeti öğretirsin"
gibi tanımlamanın
getirilmesinin mânâsı ise şudur:
"Sen, Daha önce tevrat ve İncil'i
okumadığın halde, bu Kudsal Kitaplarda yazılı olan
bilgilere uygun bir şekilde, geçmiş olaylara dair haberleri onlara
ulaştırmaktasın!...
Bu da senin, O Kitapların kaynağından bu haberleri aldığını, yani vahye
dayalı bir biçimde, Nübüvvet görevi dolayısıyla diğer Nebiler gibi aynı
kaynaktan beslendiğini ispat eder!..
Şayet sen Ümmi olduğun, yani daha önceden Tevrat ve İncil'i okumamış
olduğun halde, O kitaplarda yazılı olanları biliyor ve onlara anlatıyorsan, bu
demektir ki, sen de bir nebi olarak Musa ve İsa' nın
aldığı kaynaktan vahiy almak suretiyle gerçekleri toplumuna iletiyorsun!"
Yani, netice olarak
burada ortaya çıkan gerçek şudur ki:
O devirde insanlar
"ehli kitap" ve "ÜMMİ"ler
olarak ikiye ayrılmaktaydı; İncil ve Tevrat'ı okuyanlar ve elle yazarak
çoğaltılmasında görev alanlar, “EHLİ
KİTAP”; buna karşılık bu kitapları yazmayanlar, ve dahi okumamış olanlar da
“ümmi”ler olarak isimlendiriliyordu..
Hazreti Muhammed Mustafa dahi bu kitapları okumamışlar
grubundan bir ferd olarak genel tanımlama içinde
"ümmi" diye
nitelendiriliyordu!... Bu bir...
Bir de işin diğer yanı
var...
"OKU"MA ya
da "okuyamama"
kavramlarının burada taşıdığı anlam !...
"İKRA" yani "OKU" hitabında işaret edilen mânâ
neydi acaba?..
"İKRA" sözünün Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’a
söylendiği anı, yeri ve şartları gözönüne
getirelim...
Yer, Hıra Tepesindeki
bir mağaranın önü!.. Zaman yaklaşık l400 küsur yıl evveli!.. Ve elde olan hiç
bir yazılı metin yok!..
Şimdi bu hususa lütfen
çok dikkat edin!..
Cebrail isimli melek
tarafından, Hazreti Muhammed Mustafa'ya
hitap ediliyor:
-İkra!.. yani, "OKU"!..
Ama bu hitapla birlikte
de olsa, eline hiç bir yazılı metin verilmiyor!...
Şayet bir yazılı metin
verilse idi!... Ama kağıt üzerine; ama deri üzerine; ama kemik üzerine; ama taş
üzerine; her ne üzerine yazılı bir metin olursa olsun; şayet bir yazılı metin
verilmiş olsaydı...!