AHMED HULÛSİ’DE

KAVRAMLAR

R

 

AV. ASUMAN BAYRAKÇI

www.allahvesistemi.org

 

   Yayınlarımızın Telif Hakkı Yoktur. Sitemizdeki tüm bilgiler, Hz. MUHAMMED'in (aleyhisselâm) bildirip açıkladığı "ALLAH" ismiyle işaret edilenin hakikatinin ne olduğunun öğrenilmesi ve "DİN" denilen yaşam sisteminin bu vizyonla değerlendirilebilmesi için, tüm insanlarla karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır. Tüm yayınlarımızı ücresiz okur; dinler, bilgisayarınıza indirebilir, çoğaltabilir; YAZAR ve KAYNAK BELİRTMEK ŞARTIYLA her yoldan bütün çevrenizle paylaşabilirsiniz. Allah ilmine karşılık alınmaz. Prensibimiz maddî ya da manevî karşılıksız paylaşımdır.

 

FİHRİST

Rab
Rabbanî (“Rab Ehli”) Olmak
“İlâhi Olmak” Ve “Rabbani Olmak” Arasındaki Fark Nedir?
Rabbanî Kitap (Bkz.”İlahi Kitap” Bölümü)
“İlâhi” Olan Dilediğini yapar mı?
Rabbın Terbiyesi
“Rabb’a İtaat Etmemek Mümkün mü?
Rabbının Hükmünü yerine Getiren Her Varlık Cehennnem’e mi Gidecek?
“Rab”be Sığınmak
Rab’dan Allah’a Sığınmak
Allah, “Âlemlerin Rabbı”dır!(Rabbül Âlemîn’dir)
“Rabbını Bilen”, “Allah”ı Bilir mi?
Rabbını Farkedip Allah’ı Bilemezse!
Rabbın Namazı (Rabbın Hakkanî Vasıflarla Zuhûru)
“Muhammed A.S’ın Rabbı”
Rabbülâlemîn (Âlemlerin Rabbı)
Râbıta
Râdiye
(Râziye) Nefs
Rahman
"Rahman'ın İki Parmağı"
"Rahmaniyet" Mertebesi
Sıfat Boyutu’nun Hakkını Verememek
"Rahman'ın Zikrinden Yüz Çevirme"
Rahmet
Rahmet-i Zâtî
Rahmet-i Sıfatî
Rahmet-i Amme
Hususi Rahmet
Rahmete Nâil Olmak
Rahim'in Rahmeti
Rahman'ın Rahmeti
“Rahmetin Gazâbı Geçmesi”
Herşeyin Allah’ın Rahmetine Ermesinin Sebebi Nedir?
"Rahmetin Herşeyi kuşatması"
"Rahmet Irmağı"
“Rasih”

Rasùl-Risâlet
Hz.Muhammed Mustafa,”Peygamber” Değil;“Allah Rasûlü”dür!
Allah Rasulü'nün Bildiklerine İman
Rasûlullah'ı Değerlendirmek
Rasûlulah’ın Sünneti
Rasûlullah'a Şükür
Hz.Muhammed, “Allah Postacısı “ Değildir!
Hz.Muhammed Allah Resùlüdür,Cibril Elçisi değil!
Allah Rasùlü’nün Beşeriyet Yönü
Allah Rasûlu'nun Yolunda Yürümek
Rasûl ve Nebi’ye Niçin İhtiyaç vardır?
Rasûl Ve Nebi’ye İman Niçin Önemlidir?
Rasûlullah’a Teslimiyet
Reenkarnasyon(Tenasuh)
Yeniden Dünyaya Geri Gelecek miyiz?
Rıza
Rızık
Rical-i Gayb
(Görevli Veliler)(Bkz.Veli)
Riyazat
Rubûbiyet

Rubûbiyet Mertebesi
Rubûbiyet Nuru
Ruh
"Ruhulllah"

"Kâinatın Ruhu"
Ruh-u A’zâm(“RUH” Adlı Melek)
(Mutlak Ruh-Mutlak Enerji)
"O Ve Ben"
“Ruh” Hakkında Konuşulur mu?
Sistemin Ruhu
"Ruh'un Kayması" (Bkz."Şuurun Kayması")
Ruh Gücü(Ruhâniyet)
Işınsal Beden
İnsan Ruhu”-“Kişisel Ruh”-
“Hologramik Dalga Beden”-“Lâtif Beden”)
1-Taşıyıcı Dalgalar (RUH)
2-Antiçekim Dalgaları
3-Pozitif Enerji Yükü
4-Bellek Dalgaları
İnsan Ruhu’nun Farklılığı Nedir?
Ruhtaki “Kudret” Nedir?
Ruh Görülebilir mi?
Beyin-Ruh İlişkisi (Bkz.Beyin)
Meleğin Ruhu Nefhetmesi
(Melek Ruhu Nasıl Üfler?!)
Varlığın Özündeki “Ruh-ul Kuds”(Sırrı İlâhi-Vücudu Sâri)
Ruhlar Bedenden Önce mi Yaratıldı?
Ruhun Bedenden Ayrılması
Ruh Hastalığı
Rukù(Bkz.Namaz)
Rüya
Rüyet (Bkz."Allah'ı Görmek")

     RAB

 Ef’al mertebesi dediğimiz mertebede tasarruf eden, ef’al mertebesini meydana getiren, mutlak varlıktır. Allah’tır!

Ef’al mertebesini meydana getirmesi ve ef’al mertebesinde mutlak mutasarrıf olması hasebiyle "Rab" ismiyle anılır.

"RAB", her an, her "şey"i varediş gayesine uygun bir biçimde, hazırlayan, geliştiren, olgunlaştıran, varoluş gayesinin gereğini ortaya koyduran ve bunun için gerekli herşeyi sağlayan; kısacası, nesneyi mevcut hâliyle ortaya çıkartma özelliğine sahip olan, demektir...

"RAB" Rubûbiyet mertebesi sahibi olan anlamındadır.

Meseleyi bu şekilde anladığımız zaman, görürüz ki, senin Rabbin, senin varlığında bulunan, varlığını meydana getiren ilâhî isimlerden başka bir şey değildir!. Ancak bu ilâhî isimler, sende "bir terkib hükmüyle ve boyutlarıyla" âşikâre çıkar ki; bu çıkış da, senin birimsel mânâdaki varlığının kaynağı ve ta kendisidir.

 “Kişinin Rabbı”, o kişinin kişiliğini meydana getiren ilâhî isimler terkibidir!.. Bu ilâhi isimlerin mânâlarının Allah’a ait olması hasebiyle de kişinin Rabbı Allâh'tır!..

Yani, "Rab" ayrı, "Allah" ayrı gibi, iki ayrı şeyden kesinlikle söz etmiyoruz; böyle bir şeyi kesinlikle anlamayalım!..

"RAB" terbiye edici, mürebbi anlamındadır. Ancak, bir annenin çocuğunu, bir öğreticinin öğrenciyi terbiyesi gibi bir terbiye asla anlaşılmamalıdır; çünkü bu tür anlayış, tam bir bataklığa saplar insanı!.. Çünkü bu anlayış, neticede bir sen ve bir de seni terbiye eden, senden ayrı, yukarıda ikinci bir TANRI anlayışına sürükler seni!..

“Rabbım”, beni terbiye eden, yönlendiren, belli bir olgunluğa, kemâle sürükleyendir. Rabbımdan çıkan kemâldir!.. Ancak, Rabbımdan çıkan mutlak kemâl, Rabbimin kemâlidir!..

Benim Rabbımın kemâli ile senin Rabbının kemâli birbirlerinden farklıdır ve icâbında birbirine ters görünür!.. Fakat Rabbımın kemâli, Rabbının kemâli hep gene Allâh'ın kemâlidir.

Şimdi, "Rabbım" kelimesiyle kastettiğim şey, "benim varlığımı meydana getiren, ilâhî isimlerin mânâlarının herhangi bir terkibidir".

"Ben" diyen bir kişi, bu "ben" kelimesiyle "kendi isimler terkibini" söyler. Bu terkîbi, mâhiyet itibariyle ilâhî isimlerin mânâlarından başka bir şey değildir. Bu ilâhî isimler de Allah'a ait olması hasebiyle senin varlığın Allah'a aittir!..

Ancak burada isimlerin mânâları, bir mahalde değişik bir terkible, bir diğer mahalde de daha değişik bir terkible meydana gelmiştir.

Bu yüzden dolayıdır ki "A" kişisi Allah'tandır, "B" kişisinin de Rabbı Allah'tır!.. A kişisi de "kesinlikle Rabbım kemâl üzeredir" der!.. B kişisi de "muhakkak ki Rabbım kemâl üzeredir" der!..

Fakat ikisinden çıkan davranışlar, birbirine zıttır!.. Bu zıddiyeti meydana getiren şey, birindeki ilâhî mânâların değişik bir terkible meydana çıkması, ötekinde ise daha değişik bir terkible meydana çıkmasıdır.

hf

“RABBANİ”(“RAB  EHLİ”) OLMAK

 Kişi, Allah'a vâsıl olamaz, nefsine taptığı sürece!..

Kişi, Allah’a vâsıl olamaz, Rabbının kulu olduğu sürece!..

“Falanca Rabbanîdir” derler!.. Falanca Rabbanî değil, her kişi zaten Rabbanîdir!.. Her varlık, her zerre Rabbanîdir!..

Ancak Rabbanî olmaktan çıkıp da ilâhî olabilirsen, işte o zaman, Allah'a vâsıl olmuşlardan olabilirsin!..

İşte o yüzden de Allâh'a vâsıl olan bu kişiler, "ehlullah" diye isimlendirilir. Yani Allâh ehli!..

Genelde, zaten herkes “Rabbanî”dir! “Rab ehli”dir!.. Yani, terkibiyetinin gerektirdiği, verdiği mânâyı ortaya koymaktadır!..

hf

 

“İLÂHİ  OLMAK”  VE “RABBANİ  OLMAK” ARASINDAKİ FARK NEDİR?

 Rabbım Allah'tır, diyebilmek için kendi terkibin olan isimlerin kaydından çıkıp, Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanman, gerekir. Ondan sonra senden çıkacak mânâlar senin Rabbının Allah olduğuna işaret eder!.. Aksi takdirde, Rabbım Allâh'tır demen senin Allâh'a vasıl olmanı sağlamaz!.. Ve sen, "Allah ahlâkıyla ahlâklanmadığın" sürece, ne kadar kendini vahdette, vahidiyette, hakikatta bilirsen bil, bu sadece aldanıştır!..

Gerçekte sen, zannında ilâhınlasındır; zannındaki TANRI da Allâh değil, senin rabbının meydana getirdiği şeydir!..

“Rabbım Allah'tır” diyebildiğin anda, Allah'a vâsıl olmuşundur. Aksi takdirde Rabbın, ilâhî isimlerin meydana getirdiği terkibindir.

 İlâhî ve Rabbanî arasındaki fark budur.

Yalnız ilâhî deyince, orada sanmayalım ki isimlerin mânâları yok! Orada da isimlerin mânâları var, yani ilâhî de; “ilâhî” dediğimiz de gene isimlerin mânâları ile zâhir olur. Zâhir olur ama, bu zâhir oluş, isimlerin mânâlarının oluşturduğu terkibin zaruri olarak ortaya çıkarttığı oluş değil, oradaki Akl-ı Küll’ün, ilâhî mânâlardan dilediğine bürünmesi suretiyle, dilediği mânâ ile âşikâre çıkması hükmündedir.

Bu iki olay birbirinden çok çok farklı olan bir olaydır!

“Rabbanî” olan, kendi varlığını meydana getiren isimlerin mânâlarının oluşturduğu bir terkib hükmü ile ve bu terkibin tabiî olarak kendisinden ortaya koyduğu davranışlarla zâhir olmadadır!..

“İlâhî” dediğimiz ise, kendi varlığını meydana getiren, kendi varlığının hakikatı olan isimlerin mânâlarından, dilediği mânâya dilediği şekilde bürünüp, o mânâ ile âşikâr olandır!..

"Bürünme", hükmü olmadığı takdirde, o Rabbanî bir yaşamdır!

*Bu rabbanî yaşam içinde, eğer, genel ilâhî emirlere ve yasaklara uyma halinde ise kişi bunun neticesi cennettir!.. Cennet ehli olur. Ancak, bu terkibiyet hükmünden kendini kurtarır, Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanırsa bütün ilâhî isimlerin mânâsını kendisinde bulur, bunların hükmü- kaydı değil; bunlara bürünme suretiyle yaşarsa, işte o zaman Allah'a vâsıl olur ve bu vâsıl oluşunun sonunda da “ilâhî” olur. Sûret olarak da adı "abd"dır. “Abdullah”dır!. Allâh'ın kuludur!

Diğerleri ise Abd-ür Rahîm'dir. Abd-ül Kerîm'dir, Abd-ül vahhab'dır, Abd-üs samed'dir. Sadece, ilâhî olan "Abdullah"tır!..

hf

 

İLÂHİ OLAN DİLEDİĞİNİ YAPAR MI?

 İlâhî oldun, Allah'ın ahlâkıyla ahlâklandın... "Ben Rabbımın hükümlerinden çıktım, yani Rabbanî kayıtlardan çıktım. Allah'ın genişliğinde yayıldım. Bütün isimler müşahede edildi. Tesbit edildi. Bunun neticesinde artık dilediğim anda dilediğim fiili ortaya koyarım. Diler o fiili yaparım, diler bu fiili yaparım."!

Böyle bir şey sözkonusu mudur, değil midir?..

İlâhî isimleri tümüyle kendinde bulduktan sonra, senden artık belli fiilleri yapma yolunda belli istek ve arzular sâdır olmaz!..

Eskiden, senden o istek ve arzuların sâdır olmasının sebebi, sende bu mânâların terkib hükmüyle mevcut olması ve ağırlıklı olan isimlerin neticesinde de belli fiillerin tabii olarak oluşması idi!..

Bütün bu isimlerin mânâları dengeli olarak sende bulununca, bu dengenin tabii sonucu olarak “beşerî istek ve arzular” dediğimiz, istek ve arzular senden meydana gelmez!.. Çünkü beşerî istek ve arzuların temelinde, terkibinin özellikleri yatar! Terkibinin özellikleri de ilâhî isimlerin bir kısmının ağırlıklı olarak sendeki mevcudiyetidir. Ama sen belli bir faaliyetle, belli bir çalışma ile belli bir irfanla, bu terkibiyetinin hükmünden çıkıp, bu ilâhî isimler sende dengeli olarak zâhir olmaya başlayınca, bu tür istek ve arzular senden meydana gelmez!..

Bu defa sen, ilahi hükümler dediğimiz hükümlerin meydana gelmesi istikametinde davranışlar ortaya koyarsın! Fiîliyatta!.. Yani karşındakinin ebedî saâdete kavuşması yolunda fiilleri ortaya koyarsan...

hf

 

RABBIN TERBİYESİ

 “Terbiye” bir şeyi kademe kademe, peyderpey kemâline eriştirmektir.

Her “Şey”in bu “terbiye” altında yaşamını sürdürmekte olduğu gerçeği, şu âyetle daha da açık bir şekilde vurgulanmaktadır:

 “HAREKET HALİNDE OLAN HİÇ BİR ŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE, TÜMÜNÜ ALNINDA ÇEKİP YÖNETEN O’DUR !..” (11-56)

 Öyle ise bizim algılamakta olduğumuz ya da algılayamadığımız her “şey”, her an, O’nun ilmi kapsamında ve iradesi altında, O’nun kudretiyle yaşamını sürdürüp, fiillerini ortaya koymaktadır!..

“RAB" kelimesindeki terbiyeyi nasıl anlıyacağız?..

"RAB" Rubûbiyet mertebesi sahibi olan anlamındadır. “Rubûbiyet” ise ilahi isimler diye bildiğimiz Esmâ-ül Hüsnâ’nın, hükümlerini âşikâre çıkartma özelliğidir.

Algıladığımız ve algılayamadığımız her “şey “RAB”bın   “esmâ-ül hüsnâ”da tanımlanan özellikleriyle yaradılmış ve varlıklarını devam ettirir bir halde  bulunmaktadır,ki bu da onun “RAB” tarafından “terbiye “edilmesinden başka bir şey  değildir.

Meseleyi bu şekilde anladığımız zaman, görürüz ki, senin Rabbin, senin varlığında bulunan, varlığını meydana getiren ilâhî isimlerden başka bir şey değildir!. Ancak bu ilâhî isimler, sende "bir terkib hükmüyle ve boyutlarıyla" âşikâre çıkar ki; bu çıkış da, senin birimsel mânâdaki varlığının kaynağı ve ta kendisidir.

hf

 

“RABB”A  İTAAT  ETMEMEK  MÜMKÜN  MÜ?

 Kul  Rabbına tâbidir!

 “YÜRÜR HİÇBİR MAHLÛK HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HEPSİNİ ALNINDA ÇEKİP GÖTÜREN   O’DUR!.”  (11- 56)

 Âyeti işte bu gerçeğe işaret eder.Yani;o varlığı bulunduğu haliyle “-alnının arkasındaki beyninde-açığa çıkan, esmâ terkibinin oluşturduğu program onun  Rabbıdır…Çünkü onun varlığı, kendisinin rabbı olan esmâ terkibinin tabii sonucudur... Yani, rubûbiyet mertebesinde, bu ilâhî isimlerin mânâlarının ortaya çıkması, o mahalde “Rabbın hükmünün yerine gelmesi”dir.

Bedende hükmeden, bedeni yürüten, bedeni götüren Rab, bu ilâhi isim terkibidir.

Her birim için rabbına tâbi olmak, mutlaktır!.. Rabbına tabi olmayan, hiçbir zerre yoktur!.. Her zerre Rabbının hükmünü yerine getirir.

İnsanın Rabbî, kendi varlığını meydana getiren bu "Allah" isimlerinin işaret ettiği ilâhî güçtür!..

Bütün isimlerin mânâları, kuvvede, sende mevcut!.. Ama senin terkibin bu isimlerin değişik kuvvetlerde, fiil mertebesinde, fiiller olarak ortaya çıkışına yol açıyor.

Senin “esmâ bileşimin”deki özellikler sana “kolaylaştırılmış” olanı belirler, tespit eder!.

Senin “takdir edicin”, yani “RABB”in, senin o “esmâ terkibin-bileşimin”dir!...

Bu yüzden de senin, o “esma terkibin-bileşimin”e isyan etmen, itaat etmemen  kesinlikle mümkün değildir!...

Mümkün değildir; çünkü ona itaat etmemek, isyan etmek gibi özellikleri meydana getirecek bir varlığın yok!.. Nerede kaldı, iraden!

Sendeki bütün vasıflar, özellikler, senin varlığını meydana getiren “isimler bileşiminin” mânâlarından başka bir şey değildir!.

Dolayısıyla senin “kolaylaştırıcın”, yani sende çeşitli isimlere yönelik eğilimi meydana getiren ana faktör, senin varlığını meydana getiren o “ilâhi isimler terkibi-bileşimi” yani “fıtrat”ındır!... Yani “RABBİN”dir!..

Senin rabbine isyanın ise hiçbir şekilde mümkün değildir.

İşte bu sebepledir ki, sana ne kolaylaştırılmışsa, sana kolaylaştırılmış olanı  mutlak olarak yerine getirmek zorundasın!.

hf

 

RABBININ HÜKMÜNÜ YERİNE GETİREN

HER VARLIK  CEHENNEM’E Mİ GİDECEK?

 Peki herkes, her varlık böylece rabbının hükmünü yerine getiriyorsa, her varlık cehenneme mi gidecektir?.

Veya Rabbın hükmünü yerine getirmek, niçin cehennemi meydana getirir?..

Her varlık cehenneme gidecek mi?..

İkincisi, cehenneme niçin gidecek?

Üçüncü bir şık, daha önemli bir soru, insan niçin cehenneme gidecek?..

Her varlık, Rabbının hükmünü yerine getirdiği halde cehenneme gitmeyecek!.. Bunlardan sadece insan, cehenneme gidecek!..

Her varlık cehenneme gitmeyecek, çünki her varlık rabbının hükmünü yerine getirme durumundadır; ancak bunun ötesinde, Allah'ı bilme özelliği onlarda yoktur!.. Yani, ilâhi isimlerin mânâlarının o mahaldeki oluşumu anında, Allah'ı bilme özelliği dediğimiz özellik, o mânâ terkiblerinin oluşumunda mevcut değildir!.. Bu mevcut olmayışı sebebiyle de, o Rabbının hükmünü yerine getirir ve böylece de kemâlini ortaya koymuş olur, geçer gider!..

İnsan ise cehenneme uğrar!..

Cehenneme uğramasının, cehennemde olmasının veya cehennemde sürekli kalacak olmasının sebebi nedir?.. Çünkü insan, her varlık gibi, Rabbının hükmüne uymak üzere meydana gelmiştir. Ancak, bu meydana gelişinde, diğer varlıklardan farklı olarak, kendisinde Allah'ı bilebilme özelliği de mevcuttur!.. Terkibi itibariyle!..

"Her insan öldüğü zaman hakikatı görür"den murad, kendindeki ilâhi varlığı müşahede eder demektir!.. Kendindeki ilâhî varlığı müşahede etmesine rağmen, dünyadaki yaşantısında, o ilâhî varlığa ulaşamamış olduğu için; kendi Rabbı hükmü altında, kayıtlı kaldığı için, manevî cehennem meydana gelir.

Cehennem zindandır!.. Sicciyndir.

“Mânevî cehennem”, kişinin kendini meydana getiren ilâhî isimlerin terkibi olarak kalması ve bu terkibin özünde bulunan kendini bilebilme hasletini ortaya koyamamasındandır!.. Azâbı, yanmasının sebebi de kendisinde mevcut olan bu haslettir. Terkibinin oluşturduğu huy tabiat ve şartlanmalardan kendini, Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanmak suretiyle kurtaramaması, neticede cehenneme gidişine yolaçar!..

Kişi terkibiyetinin hükmünden çıkarsa, mânevî mânâda cehennem diye bir şey kalmaz.Dünyada iken cennete girmişlerden olur. Terkîbiyetinin hükmünden çıkması lâzım!.. Çünki terkibiyeti onun Rabbıdır! Terkibiyetinden doğan huylarla, karakterle, tabiâtla varolduğu sürece, Rabbın hükmündedir! Rabbına tâbidir!.. “Benim huyum bu, benim yapım bu !..” gibi görüşlerin ifadesi “benim rabbım böyle emrediyor ..” demektir.

Bu konuya tasavvufta şöyle değinirler;

Nefsin hakikatı Rubûbiyettir!.. Nefis, rubûbiyet mayasından meydana gelmiştir. Nefsin rubûbiyet hakikatından meydana gelmiş olması demek, ilâhî isimlerin mânâsının oluşturduğu terkible senin "nefsim" dediğin şeyin aynı olması demektir.

Esasen “ben nefsimin istediklerini yapıyorum” demen senin, "benim terkibimin gereği olan fiilleri ortaya çıkartıyorum", demektir. “Ben nefsimin istediklerine karşı çıkamıyorum, reddedemiyorum, mücadele edemiyorum” demek, "ben terkibimin gerektirdiği gibi yaşıyorum" demektir ki, bunun tabii sonucu cehennemdir!..

Terkibinin kaydı altında olduğun için üzüleceksin, sıkılacaksın, karşılaştığın olaylar sana azâb verecek! Başka türlü değişmesine imkân yok!..

Dışardaki, ikinci bir varlığın da seni affetmesi, bağışlaması diye bir şey sözkonusu değil!.. Çünkü suç böyle bir varlığa karşı işlenen bir suç değil!..

Suç, senin kendi nefsine zulmetmen!.. Kendi nefsine zulmetmen de nefsinin hakikatı olan rubûbiyet kemâlini, ulûhiyet kemâline tebdil etmemen!..

Nefse zulmetmenin mânâsı, nefsinin hakikatı olan Rubûbiyet kemâlini, Ulûhiyet kemâline genişletmemendir.

Bu noktaya işaret eden Hz. Rasûlullah, bunun için:

 "Allâh ahlâkıyla ahlâklanın" demiştir.

hf

 

 RABBE SIĞINMAK

 “KUL EUZÜ BİRABBİN NAS,MELİKİN NAS;İLAHİn NAS.”

Burada üç mertebeye işaret olunmaktadır;

“Bi rabbin nâs”;”insanların rabbine” âyetinde, ef’âl mertebesine ve bu ef’âl mertebesinde rubùbiyet hükümlerinin yürümesine, dolayısıyla rubùbiyet hükümlerinin yürüdüğü mertebede, “rabba sığınma” hâlinden söz edilmektedir...

hf

RAB’DAN ALLAH’A  SIĞINMAK

 Rasùlullah (Salla’llahu Aleyhi ve sellem)in Allah’a şu şekildeki yönelişine kulak verelim:

 -“Allahım...SEN’den SANA SIĞINIRIM...”

 Ne demektir bu?..

Rabbının sendeki hükmünden,Allah’a kaçmaktır!..

hf

ALLAH ,“ÂLEMLERİN RABBI”DIR!

(RABBÜL  ÂLEMİN’DİR)

 Ef'âl âlemi içinde mevcut bulunan varlıkların hepsinin, Rabbı Allâh'tır!..

Âlemlerin Rabbi Allâh ismiyle işaret edilendir!

Allah, Rabbül âlemindir!.. Bütün âlemleri meydana getiren, yöneten, bütün âleme tasarruf eden, bütün bu varlıkların varlığını meydana getiren "Rab"dır. Rubûbiyet mertebesidir!..

Buradaki "Rab"lık kavramı. "Rab"lıkla kasıt nedir? "Rab"lığı meydana getiren, "Rab"lık mefhumunu meydana getiren şey, esmâ mertebesidir; yâni Rubûbiyet mertebesi dediğimiz mertebe, Esmâ mertebesidir

İlâhî isimler diye bilinen, Esmâ-ül Hüsnâ diye bilinen isimlerin müsemması, Rubûbiyet mertebesidir.

Bütün âlemler, ilâhî isimlerin mânâlarının âşikâre çıkışından başka bir şey değildir; ve âlemlerde, ilâhî isimlerin mânâlarından başka bir şey yoktur.Ancak bu âşikâre çıkış, bütün isimlerin mânâlarının bir terkib hükmüyle âşikâre çıkışıdır.

hf

“RABBINI BİLEN” , “ALLAH” I BİLİR Mİ?

 İnsanın "Rabbını" bilmesi; "insan" ismiyle kastedilen varlığın, "İlâhi isimlerin bir terkibi" olduğunu bilmesidir!..

"RAB", Rubûbiyet mertebesi sahibi olan anlamındadır. “Rubûbiyet”ise ilahi isimler diye bildiğimiz Esmâ-ül Hüsnâ’nın, hükümlerini âşikâre çıkartma özelliğidir.

Meseleyi bu şekilde anladığımız zaman, görürüz ki, senin Rabbin, senin varlığında bulunan, varlığını meydana getiren ilâhî isimlerden başka bir şey değildir!. Ancak bu ilâhî isimler, sende "bir terkib hükmüyle ve boyutlarıyla" âşikâre çıkar ki; bu çıkış da, senin birimsel manâdaki varlığının kaynağı ve ta kendisidir.

Evet sen, terkibin hükmüyle; terkibini meydana getiren isimler ve bunların ağırlık oranları itibariyle, Rabbinin kulu’sun ve varlığının sıfatları ve zâtı itibariyle de Allah'dan gayrı bir varlık değilsin.

Zâtını ve sıfatlarını tanıdıktan sonra, senden zuhur eden tüm mânâların da ilâhî isimlerin neticesi oluştuğunu müşahede edebilirsen, işte o zaman, sana hakikatı tanıma yolu açılır. Ve sen, kendini, benliğin itibariyle, tüm varlıkta çeşitli sûretler ve mânâlar şeklinde tanırsın.

Senin Rabbın, sendeki mânâların terkibiyet hâlidir!..

Senin Rabbınla, Ahmed'in Rabbı hem ayrıdır, hem aynıdır!.. Terkibiyetleri yönüyle ayrıdır; terkiblerin mahiyeti yönüyle aynıdır!..

Rabbını bilen, -isimleri yönüyle- Allah'ı bilmiş olur!. Yani, isimlerin mânâları yönüyle Allah'ı bilmiş olur!.. Yani isimler mertebesinde, Allah’ı bilmiş olur!.. Halbuki, "ALLAH" ismi ise, zât, sıfat, esmâ ve ef’âl mertebelerinin tümünü içine alan bir isimdir. Oysa burada “Rabbı" bildiğin zaman, esmâ mertebesi itibariyle bilmiş oluyorsun! İsimleri bilmek hasebiyle, Allah'ı bilmiş oluyorsun! Her ne kadar isimlerin mânâları, o benliğe, o hüviyete ait ise de; o benliği ve hüviyeti, isimleri perdesi arkasından müşahede edebiliyorsun!..

Peki, isimler perdesi arkasından değil de, bizâtihi sıfat mertebesiyle bilmek nasıl olur?

Terkibiyetin; terkibiyetinden doğan huy ve karakterin ve tabiatın; tabiat kaydı altında bulunman sözkonusu olduğu sürece, sıfat mertebesindeki benliğini bilebilirsin fakat bu, bilgiden öteye geçmez!..

İşte bu sebepledir ki, "Rabbını bilen" "Allah'ı bilmiş" olmaz!

Rabbını bilmesi, bir kişinin cehennemden kurtulmasına yol açmaz! Rabbını bilmesinin ötesinde; kendi rabbının hükmü altından çıkabilmesi zarureti sözkonusudur!..

Rabbının hükmü altından çıkabilmesi de, rabbını bilmesi, rabbının ötesinde Allah adıyla işaret edileni bilmesi; ve Allah'ın hükümleri gereğince, Rabbının kaydından kurtulması gerekir!..

Demek ki "Allâh ahlâkıyla ahlâklanmak", zâtında ve benliğinde Allah'tan gayrının var olmadığını müşahede etmekle ve ef'âl mertebesinde bütün ilâhî isimlerin dengeli, ölçülü, kontrollü ve bürünme hükmüyle ortaya çıkışını seyretmekle mümkün olur.

Bütün bunlar ancak ve ancak, kendinde vehmettiğin, birimsel, izâfî şartlanmadan doğan "kişisel benlik" duygusunun ortadan kalkmasından sonra oluşan yaşam şekilleridir.

Varlıkta, Allah'tan gayrının mevcut olmadığına şahîd olacaksın. Artık vehmî, şartlanmadan ve beş duyunun aldatmacalarından ileri gelen varlıklar zannı senden kalkacak!..

Bütün varlığın, kül halinde, tek bir varlık olduğunu müşahede edeceksin. Hak'tan söz edildiği zaman, "Hak" isminin mânâsını Zâtında göreceksin, müşahede edeceksin; ondan sonradır ki, bu söylenilenler sende yaşanacak!.. Ondan evvelki biliş, sadece öğreniş, kabulleniş, imân, takliden tasdiktir!.. Yaşama olmaz!..

İşte bunu yaşayabilmek, bunu hissedebilmek, bunu fiiller düzeyinde müşahede edebilmek için, izâfî varlığa ait izâfî (göresel) benliğin ortadan kalkması için, buna ait huyların ortadan kalkması lâzımdır, zaruridir!

İzâfî varlığın "yokluğu" konusundaki şüphe ve endişeler gittikten sonra; şuurunda, izâfî varlık hükmünü doğuran huyların, davranışların, şartlanmaların, tabiatların da ortadan kalkması sözkonusudur.

Bunlar kalkmadan, TEK'liği yaşayabilmek gene mümkün olmaz. Evvelâ bunlar kalkacak, sonra gereken isimlerin mânâlarına bürünmüş olarak fiilleri ortaya koyacaksın.

hf

RABBİNİ FARKEDİP ALLAH'I BİLEMEZSE

 Bilgi yoluyla rabbını biliyor. Bilgi yoluyla rabbini bilmesi sebebiyle de tasavvuftaki, tarîkâttaki "küfür hâli" dediğimiz hâl meydana geliyor!.. Fakat Rabbini bilmesine rağmen, rabbinin hükmüyle hareket etmesi, onu cehennemden kurtarmıyor; bu küfür haliyle giderse cehennemi kalkmıyor!..

Çünkü, rabbini biliyor, ilâhî hükümleri kabullenmiyor! İlâhî hükümleri yerine getirmediği için de, kendi geleceğini elleriyle hazırlamış oluyor ve bu halden dolayı da neticede cehennemde duraklıyor!..

Ama o, Rabbini bilmenin ötesinde Allah'ı da kabul ederse; Allah'ı tasdik etmenin neticesi olarak da kendindeki hükümlere rağmen, ilâhî hükümlerle hareket ederse ki; o ilâhî hükümlerle hareket etmek suretiyle, kendini ancak rabbani kayıtlardan kurtacaktır.İşte ancak bu takdirde, neticede cennete gidebilir!.. Aksi takdirde, mutlaka ve mutlaka cehenneme uğrayacaktır!.. Başka türlü meselenin çözülmesine imkân yoktur.

hf

RABBIN  NAMAZI

(RABBIN HAKKANΠ VASIFLARLA ZUHÛRU)

 Rabbın namazı, Rabb-ül âlemiyn  rubûbiyet hükümlerinin ef'âl âleminde yürürlükte olmasıdır.

Rabbın hükümlerinin, Rabbanî kudretiyle tahakkukundan "Rabbın namazı" diye sözedilmektedir.

Rabb, esmânın mânâları üzere mahlûkatı varedip yönlendirendir!.. Bu tasarruf, "terbiye" diye anılır.

Bu mertebe, boyutsal bir mertebedir ve "şuur sıçraması" diye adlandırdığımız bir tür mi'râc ile hâsıl olur. Şuurda oluşur!..

"Şuur" kendisini "ceberût" boyutunda tanıdığı zaman, kendi vehmî benliği, birimsel benliği kalkmış olur; ve kendisinde Hakk'anî vasıflar ile Rabb zuhur eder.işte bu namaz, bir mânâda "Rabbın namazı" denilerek, Rabbe izâfe edilir. Ki gerçekte Rabbin tasarrufu dışında kalan hiç bir şey yoktur.

Esasen, Rabbanî seyr, kendi esmâsı üzerinedir. Ef'âl ise esmânın tabiî neticesi olarak meydana gelir.

Hazreti Resûlullah Aleyhisselâm, Allahu Teâlâ’nın ikrâmı olarak mi'râc ‘a çıktığı zaman, Ceberût âleminde, Rabb-ül âlemînin tüm mevcûdat üzerinde esmâ yollu mutlak tasarrufunu müşahede etti. "Kâ'be kavseyn" noktasında.

"Ev ednâ". Hatta bunun da ötesinde, Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ismi altında, "gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli ve yürüyen ayağı olarak";

 "Şehâdet etti ki Allah, kendisinin dışında, ötesinde bir TANRI mevcut değildir"!..

 Ve sonra Rabbı ile mükâleme etti Rasûlullah Aleyhisselâm!..

Ve sonra Rabbının emirlerini hâmil olarak tekrar insanların arasına döndü Muhammed Mustafa adıyla, RASÛLULLAH!..

hf

“MUHAMMED  A.S’ IN RABBI”

 Soru

 -Genelde dualarımızda “Allah’ım”, “Rabbım” ifadelerini kullanıyoruz.

“Dua ve Zikir”deki duanızda, "Efendimiz Muhammed Mustafa SAV'in Rabbi" olan Allah’ım diyorsunuz. Bu şekildeki ifadede bir incelik ve farklılık var mıdır?..

 Cevap

 -“Muhammed Aleyhisselâm’ın Rabbı” demek; “O'ndaki kemâlâtı izhar eden Rabbim” demek!

Aradaki fark, bizimle Muhammed Aleyhisselâm’ın arasındaki fark kadardır.

hf

RABBÜLÂLEMÎN (ÂLEMLERİN  RABBI)

 "Rabbülâlemin"... Âlemlerin Rabbı, yani âlemler kelimesiyle işaret edilen, sonsuz sınırsız varlıkların meydana getirildikleri Rububiyet mertebesidir.

hf

RÂBITA

 RUH kelimesini, insandaki beynin ürettiği beden gibi anlamayın yalnızca...

RUH kelimesi aynı zamanda, “sen bu işin ruhunu anlamamışın”    cümlesinde olduğu gibi de anlaşılır ...

Dünyanın veya insan dışındaki objelerin ruhları varoluş amaçlarına    hizmetleri şeklinde anlaşılır... Kâbe’yle konuşmak, onun varoluş hikmetiyle   görüşmek anlamına da alınır...

İnsanlar, birbirlerinin ruhunu okumak isterler meselâ...

Bu ne demektir?...  

Karşısındakinin  varlığındaki özellikleri farketmek...

Bakın şu an aşağı yukarı 150 kişiyiz...

Yani PC...

Çoğumuz önümüzdeki ekrana bakıyor, ama gerçekte...

Hepimiz ekran objesi ötesinde karşımızdaki bir beyne telepatik bağ kurup beyinden beyine iletişim içindeyiz... Bu işte “ruhtan okuma” ya da “ruhunu okuma” diye târif edilen olaydır...

Geçmişte tasavvufta buna “rabıta” denmiş...

Kişinin kendisinden daha kapsamlı olduğunu düşündüğü beyinle iletişime   girmesi...

hf

RÂDİYE  (RÂZİYE )NEFS

 Mutmainne`yi tâkiben Râdiye "Fenâfillah"dır...

Mutmainne`de kişide Allah`ın Tek`liği konusunda tam bir itminan hâsıl olur.

Nerede, ne fiil görürse görsün, "bu fiilin fâili hakikisi Allah`tır" der ve nerede, kimde ne hâl görürse görsün, "Hak böyle yapmayı diliyor, böyle yapıyor" der...

Kınama, ayıplama, ters görme, yanlış görme gibi haller, Mutmainne’deki Veli`de kalkmıştır... "

Bu, Mutmainne`de oturma hali- yerleşme hali neticesinde kişide "tecelli-i esmâ" meydana gelir ve "Rıza hali" oluşur...

Görmektedir ki her şeyi meydana getiren Hakk`ın kendisidir!. “Hakk`ın kendisidir” derken, Nefs`in hakikatının da Hak olduğunu bilir ama gene de kendini bir beden görme hâli tam kaybolmamıştır... Şirk-i hafî, henüz burada mevcuttur...

Mutmainne`de ve Radiye`de Şirk-i hafî henüz mevcuttur; tam olarak yok olmamıştır!. Yani, varlığın aslının Hak olduğunu bilir; "Ene’l Hak" der!... Ama buna rağmen, "Ene`l Hak" sözünün içinde gizli bir benlik vardır.

Oysa bu hâl içindeyken, her şeyden razıdır!... Ne duysa, ne görse, ne olsa, "Böyle dilemiş, böyle yapmış" der ve o hal içinde, razı`dır... "Nefs-i Râziye" tâbir edilir...

Yalnız burada bir fark var... Mutmainne`de iken fiilleri seyreder, o fiillerin fâili olarak Hakk`ı görür. Nefs-i Râziye`ye geçtiği zaman Fiiller Boyutundan,isimler Boyutuna çıkmıştır...

Artık, fiiller üzerinde durmaz; o fiilleri meydana getiren mânâların müşahadesine geçer. Yani, o ismin neticesinde, meselâ "Rahman, Rahiym tecelli etti ve merhametle böyle yaptı" der.

Mutmainne`de; "Merhamet etti, şu parayı verdi!.." der. Fiili konuşur.

Râdiye`de; rahmeti, merhameti müşahade eder. Oradan özellikleri meydana getiren isimleri, mânâları seyretmeye başlar.

Burada, Tecelli-i Esmâ vardır... Burada isimlerin zuhûru seyredilir ve onlara dayalı olarak fiîllerin varlığından sözedilir..

Yani, birinde bir fiîl var, o fiil bu isimler bileşiminin doğal sonucu olarak zaten çıkacaktır ortaya, başka çaresi yok!...İşte bu fiîlin ortaya çıkışı bir isimler bileşiminin otomatik olarak oluşturduğu bir görüntüdür. Bu anlayışa gelince kişi, isimlerin ağırlığını seyretmeye başladı.İşte bu isimleri ağırlıkla seyretmesi ile "Radiye" oluştu, ve Tecellî-i Esmâ`ya geçti.

124 bin evliyânın çok büyük bir kısmı şerîat evliyâsıdır... Geriye kalan tasavvuf yollu kemâle ulaşmış evliyanın büyük çoğunluğu da Mutmainne düzeyindedir.

Bunun diyelim dört bini de Radiye`dir.

Nefs-i Mutmainne`de ve Nefs-i Radiye`de keşif vardır. Onların ilimleri ilmi Bâtın`dır. Kalp gözü açıklığı denen, varlığın bir takım sırlarına vâkıf olma hali vardır.

Mutmainne`deki, Veli`dir.

Radiye`deki, Veli-i Mükemmel`dir. "Velâyet-i Suğra"dır.

"Mutmainne"de "İlmel Yakîn" hâsıl olur. Bu, "Radiye"de "Aynel Yakîn"e döner.

"Râdiye"de, "Tecelli-i Esmâ" vardır.

"Mârifet"den sonra, "Mutmainne"de ve "Râdiye"de "hakikat" yaşanır. Bu "hakikat" sonrasında "Mardiye"ye yükselirse, o zaman "Mârifet-i Billah" meydana gelir.

Mülhime"de, "Mârifet" hâsıl olur...

Bu "Marifet" neticesinde de, şayet takdirinde varsa "Mutmainne" ve "Râdiye"de, "Hakikat"e vâsıl olunur...

hf

RAHMAN

 Sonsuz Esmâ ve Sıfat Sahibi !.

“RAHMAN’IN  İKİ  PARMAĞI”

 "Mü’min’in kalbi Rahman’ın iki parmağı arasındadır"

  hadîs’inin işaret ettiği şekilde, kalplerimiz yâni bilincimiz her an ilâhî kudrete tabiîdir. Bu sebeble ne kadar gerçeğe ermiş olursak olalım, her an o gerçekten sapmak mümkündür

hf

 “RAHMÂNİYET MERTEBESİ”

 “Rahman Arşın üstünü istıva etmiştir”(20/5) 

 âyetinde işaret edilen mertebedir yani çokluğu, kesreti, birimleri meydana getiren isimler ve vasıfların, soyut özelliklerin olduğu Sıfat mertebesi demektir.

Allah’a ait Esmâ’ların topluca bulunduğu ve sâdır olduğu  boyuttur!

“Rahmâniyet” mertebesinden, “ilmi ilâhi’deki ilâhi esmânın toplu halde bulunduğu mertebedir” diye söz edilirse de; gerçekte burada topluluktan veya ayrılıktan söz edilemez.

“RAHMANİYET”, ilâhi esmâ’nın hazinesidir.

hf

SIFAT BOYUTUNUN HAKKINI VEREMEMEK

 Zât boyutuna geçememektir! Bu da, mecâzi bir ifadedir... Gerçekte, böyle bir tanımlamadan da münezzehtir “ALLAH”!

hf

RAHMAN’IN ZİKRİNDEN YÜZ ÇEVİRME

 “RAHMAN’IN ZİKRİNDEN GÖZ YUMUP YÜZ ÇEVİRENE BİZ ŞEYTANI MUSALLAT KILARIZ.” (Zuhruf-36)

 Âyetiyle  kendi hakiki benliğinden, yani sıfat mertebesindeki benliğinin idrakından, yaşamından, ilminden yüz çevirip; vehminden doğan bir şekilde; kendini bir kişi olarak kabûlü neticesindeki yaşantısı, onun “şeytana tabi olarak Rahmân’a yüz çevirmesinden” başka bir şey değildir!..

Kendini bir Atasay bir Cemîle olarak kabûlü, Rahman’ın zikrinden yüzçevirmesi demektir. Ki bu da şeytana tâbi olmanın, fiil düzeyindeki ortaya çıkışıdır.

Zirâ -“Rahman”, sıfat mertebesinin, kişinin kendini hakikatiyle bilişin adıdır

hf

RAHMET

 Kale kapısındaki bir insana “ Hulûsi’yi duydun mu?.” desem, hasbelkader Antalya’da yaşıyorsa, “duydum” der.

Hulûsi ismini duyduğuna göre, “Bana anlat Hulûsi’yi! “ dersem; Hiçbir şey anlatamaz!

Çünkü, Hulûsi bir isimdir. Bir kelimedir. Bir varlığa, bir objeye verilen addır.

Hulûsi bir isim olduğu gibi, her nesneye de konmuş bir isim var. O isimle o objeye, o varlığa işaret edilir.

Allah kelimesi de bir isimdir. Bir objeye, bir varlığa işaret eden bir isimdir.

Bu ismin karşılığını kavrayabilmemiz için bir yol var. O da bu içinde  yaşadığımız âlemi, evreni olabildiğince tanıyabilmekten geçer.

Çünkü, varlığı meydana getiren gücün kökenindeki, bilinç tek olduğuna göre, varlığın tekliğini de artık bildiğimize göre, bizim Allah’ı tanıyabilmemizin yolu, O’nun yaratmış olduğunu tanımaktan geçer.

Ayrıca, Kur’ân’ daki “O’nu“ anlatan işaretleri değerlendirmekten geçer.

Allah’ın yaratmış olduğu bir sistem var. Bir düzen var.

Yani, Allah ismi ile işaret edilen bir varlık ve O’nun vasıfları var.

Bu varlığın vasıfları arasında ilk başta tanıdığımız, gördüğümüz nedir?

Hayat, ilim, irade , kudret sıfatları.

Hayat, ilim, irade sıfatları kendisine dönük sıfatlardır.

Kudret sıfatı ile birlikte kendindekini açığa çıkarmaya dönük özellikler meydana gelir.

Bu sıfatlar içinde, dördüncü sıfat diye bilinen, bahsedilen Kudret sıfatı çok önemlidir.

Kudret sıfatından sonra da, Semi, Basir ve Kelim gelir.

Bu sıfatlar, ilâhi rahmetin neticesi, sonucudur.

“İlâhi rahmet” deyince, bizim  genellikle anladığımız nedir?

Genelde anladığımız, merhamet’tir...

Halbuki, “İlâhi rahmet”in mânâsı, “merhamet” kelimesinin anlamı gibi dar bir kapsam ifade etmeyip, daha genel olarak; “İlâhi Rahmet” tüm varlığın oluşmasına yol açan vasıftır!.

Sizin kafanızdaki “Tanrı” anlayışı tamamen yıkılmadan “Allah” kavramı size anlatıldığından; siz, bu kavramı alıp kafanızdaki “Tanrı” anlayışına enjekte ediyorsunuz. Kafanızda “tanrı” anlayışı gitgide büyüyor. Bu ise çok tehlikeli ve gitgide büyüyen bir beyin kanserine dönüşüyor!

İşte bu anlayışı yıkmak için, “Sistemde “merhamet”  var mı?” sorusuna cevap bulmak gerek!

Allah’ın merhametinden-rahmetinden bahseden bunca âyet,Allah’ın merhametinden bahseden bunca âyet ve hadis varken nasıl olur da su kenarına susuzluğunu gidermek için gelen mâsum bir ceylanı, hiç acımadan,bir timsah suyun içinden fırlayarak kafasını koparıyor?Ya da mâsum ve etrafına zararı dokunmayan bir geyiği parçalayarak yutan leoparı düşünün...

İşte bunlar olurken nerede  RAHMET?!

Sistemde “güçlünün güçsüzü yok etmesi” var!.

Güçlü güçsüzü yiyor,parçalıyor,yutuyor!

Eğer  tüm bunlar oluyor ve hâlen Allah’ın rahmetinden -merhametinden bahis olunuyorsa,nedir “Allah’ın rahmeti”? ve bizim anladığımız gibi bir rahmet mi,yoksa başka bir şey mi?

Allah’ın “RAHİM” ismi kendi esmâlarının dışında nerede kullanılıyor?

Göreceksiniz ki kadının cinsel ve doğurganlık organı olan bölge için..Yani kadında doğurganlık olayını oluşturan ve insan türünün çoğalmasını ve bekâsını sağlayan cinsel organına verdiğimiz isim!

Mikro plânda kadındaki rahim,makro plânda ise Allah’ın”RAHİM” ismine karşılık geliyor!

Allah’ın “Rahim” ismi ,”Rahmet” ve “Rahman” mânâlarının kökenidir!Yani Allah’a ait esmâların üreticisidir!

Üretim yapıldıktan sonra bu isimlerin topluca bulunduğu ve sâdır olduğu boyuta “RAHMANİYET BOYUTU” diyoruz.

”Rahim” isminin en geniş ve kapsamlı ortaya çıktığı mahal,Cennet’tir!

Dolayısıyla,

 “Cennet anaların ayağı altında”

 derken;mikro plânda çoğalmayı-üremeyi sağlayan kadındaki rahmin makro plânda karşılığı olan Allah’ın “Rahim” isminden cennetteki mânâların ürediği mecâzi olarak anlatılmıştır.

“Her şey Allah’ın rahmetinin eseridir.” demek; “Her şey, Allah’ın rahmetinin neticesi olarak var olmuştur.” demektir.

Yani, daha genellersek; “Allah’ın üretmesinin neticesi olarak”  vardır.

Çünkü, Rahmeti meydana getiren “Rahim” ismi ne yapar?.

Üretir!...

Bunun da en orijinal yapısı, kadında mevcuttur. Kadındaki üreme, daha doğru bir deyişle üretme organının adı “Rahim”dir.

Allah’ın “RAHM” ismi kendi esmâlarının dışında nerede kullanılıyor? Göreceksiniz ki kadının cinsel ve doğurganlık organı olan bölge için.. Yani kadında doğurganlık olayını oluşturan ve insan türünün çoğalmasını ve bekâsını sağlayan cinsel organına verdiğimiz isim!

Mikro plânda kadındaki rahim, makro plânda ise Allah’ın ”RAHİM” ismine karşılık geliyor!

İşte Allah’ın rahmet sıfatı da, üretme sıfatıdır. Bu üretme sıfatı Allah’ın esmâsının işaret ettiği mânâların özelliklerinin eserlerini üretir.

Fakat, bu üretilen varlıkların yer aldığı sistemde hakim unsur, “Kudret” tir.

Allah’ın sıfatları arasında kudret sıfatı vardır. Acz, yoktur!..

Bunun neticesi olarak da kudret sıfatı sayısız varlıklarda zahîr olur. Ve her kudret sıfatının izhar olduğu varlık, kudret sıfatının izhar olmadığı varlığı yer, yener, yok eder.

Sürekli olarak varlıkta hep bir şeyler, bir şeyleri yok eder. Bu bir şeylerin bir şeyleri yok etmesi; “Yok edende kudret sıfatının açığa çıkmasının neticesidir, eseridir!. “

Bunun kudretinin sonu olmadığı gibi, var olan bu varlıkta da, yok etmenin sonu gelmeyecektir. Her an bir şeyler bir şeyleri yok edecektir.

Biz kendi varlığımızda mevcut olan bütün esmâ-i ilâhi’nin mânâlarını ne kadar bilip, tanır, bulursak o nisbette Mutlak Varlığı tanımış oluruz.

"RAHMET"; "zâti" ve "sıfati" olarak ikiye ayrıldığı gibi; "Rahmeti amme" ve "Rahmeti hassa" olarak dahi müşahede edilir...

hf

RAHMET-İ  ZÂTÎ

 Bütün varlıkların zâtının ancak ve sadece Allah'ın Zâtı ile kaim ve var olmasıdır; ki bundan dolayı, varolan her şeyin "Allah'ın rahmetine" ermişliğinden, sözedilir.

hf

RAHMET-İ  SIFATÎ

 Varlıklarda zuhur eden tüm mânâların orijinalinin (terkipsellik sözkonusu olmaksızın) "ALLAH" isimlerine dayanmasıdır.

hf

RAHMET-İ  AMME

 “Rahmet-i amme”, yaygın rahmettir ki, bu “rahmet” sonucu, ölümötesi yaşamda, tüm insanların azabları, bir gün gelir sona erer... Ebediyyen cehennem ortamında kalacak olsalar bile!.. "Rahman"ın rahmeti cehennemdekilere bile erer!..

Bir kısım insanların "ebeden cehennemde kalacaklarına" dair Kur'ân-ı Kerim'de hüküm bulunmasına rağmen, ebeden azab çekeceklerine dair bir açıklama mevcut bulunmamaktadır!işte bu da "rahmeti amme" yani yaygın rahmet iktizasıdır...

"Rahmet" her şeyde "EŞİT" olarak mevcuttur. Her şeyde "EŞİT" olarak mevcut bulunan bu rahmet nedir?..

Her şey varlığını Allâh'ın esmâsından aldığı için; her varlığı kuşatan "Rahmaniyet" mertebesinin eseri olarak, Hakkın zâtı ve esmâsı ile kâim varlıklar oldukları için, hepsi de Hakkın rahmetine "eşit" bir biçimde sahib olmuşlar; yani, "rahmet"ten yaratılmışlardır!.

Bir kimsenin "rahmete" nail olması demek, o "rahmet" ile varolmuş olduğunun bilincine ermesi demektir.

Herkes, kendi zâhir olan esmâsı yönünden rahmete nail olmuştur. Zâtı itibariyle de, ilâhî Zât ile kaimdir ki, bir diğer zâtî rahmet de budur. Bunların her ikisi de umumi rahmettir... Rahmeti amme!..

hf

HUSUSİ  RAHMET

 Evliyaullaha has rahmettir!.. Bu hususî rahmet ikiye ayrılır. Rahmeti zâti ve sıfati...

Rahmeti Zâti, İnsân-ı Kâmil, Gavs, müferridûn, Kutb-ül aktâb ve Kutb-ül irşâda mahsustur.

Rahmeti sıfatî ise dörtler, yediler gibi fetih ehli zevâtta izhar olur!.. Yani, bu rahmete eriş neticesinde bu mertebeler kendilerinde zuhur etmiştir.

"Rahmeti Hassa", "özel rahmetidir" ki, bunu "kendine seçtiği" kullarına ihsan eder!..

 -"ALLAHU yectebiy ileyhi men yeşau” !...

 -ALLAH DİLEDİĞİNİ KENDİNE SEÇER !.. (42-13)

Ve;-YAPTIĞINDAN SUAL SORULMAZ !... (21-23)

 Bu rahmetiyle kendine seçtiği kulunu, önce “şirki hafi” denilen “gizli şirk”ten, yani “benlik”ten ve O'nu, "öteNde bir tanrı sanma" düşüncesinden arındırır; sonra, kendi “ahlakıyla ahlaklandırır”; ve bütün bunlardan sonra da “keşif” veya “fetih” ile mükafaatlandırarak cennet yaşamına başlatır! Ötesini ise ancak yaşayanlar bilir!. Zira, "Allah" “isim ve sıfatlatıyla tahakkuk etmenin” ne olduğunu anlatmanın yeri bu kitap değildir!..

"RAHİM" isminin işaret ettiği mânâlardan bir diğerine gelince

Netice olarak bütün varlıklar varoluş yönünden rahmete ermişlerdir. O rahmet neticesi olarak da "ADL" ismi gereğince herkes hakkettiği nimeti sürekli olarak almaktadır.

Allah “Rahm” sahibidir!   Rahman’dır . Rahim’dir!

Üretir ve ürettiğini korur, muhafaza eder, âşikâre çıkma zamanı gelinceye kadar ; sonra da açığa çıkartır.

İşte bu O’nun “RAHMETİ”dir Herşey bu yoldan, Allah’ın “Rahm”inden yaratılmış,üretilmiştir!

Âlemler ve alemlerden biri olan kâinat,Allah’ın “Rahmet” sıfatından yaratılmıştır!

Karşılıksız olarak ”üretir “, vareder!

Kâinat, Allah’ın zekâtıdır! Ürettiğinin bir kısmı “Rahman”dan gelendir..Acıyla karışık nimettir üretilen.Bir kısmı “Rahim”den gelen üretimdir,sırf nimet olarak!

Besmelenin bir anlamı da anlayabildiğimiz kadarıyla şudur;

 “Bismillahirrahmanirrahim”…

 ”Allah ismiyle işaret edilen ve varlığımın hakikatı olanın rahmetiyle üretiyorum,ki bu rahmet bir yönüyle acıyla karışık olsa dahi neticede sırf nimettir,mutluluk getirir”

”ALLAH” ismiyle işaret edilen, mutlak varlığın yeryüzündeki sembolü, ”Anne”dir!

“Anne” üretir ve karşılıksız verir!

”Anne”de “rahim” sahibidir, yavrusunu orada üretir! Ürettiği  yavrusunu  kâh “Rahmaniyet” yönünden nimetlendirir, terbiye için azarlar-cezalandırır-onun hoşuna gitmeyecek kurallar koyar…Hep Onun iyiliği için!

Kâh da en güzel şeyleri yedirir-giydirir-gezdirir,”Rahimiyeti” yönünden!

ALLAH, “Rahm”inden  yaratıp ürettiklerine karşılıksız verendir HER AN!

“Anne”, rahiminde ürettiklerine karşılıksız vermektedir ÖMÜR BOYU!

hf

 RAHMETE NÂİL OLMAK

 Birimin, O “rahmet” ile varolmuş olduğunun bilincine ermesidir.

hf

“RAHİYM”İN RAHMETİ

 "RAHÎM"in rahmeti; herhangi bir “arındırma” ya da “ıstıfa” gayesi gütmeyen; sırf zevk veren, güzellikleri tattıran, kişiye hoş gelen halleri yaşatan "rahmet"tir..

Rahim isminin en geniş ve kapsamlı  ortaya çıktığı  mahal, Cennet’tir!

Esasında, kitaplarda "müminlere cennette sunulacak rahmet" diye anlatılan bu "RAHÎM'in rahmeti" anlatılagelenden hayli farklı bir olaydır...

Bir kere şunu kesinlikle bilelim ve hiç unutmayalım ki, "ALLAH"ın bütün isimlerinin mânâları, her an geçerli ve yürürlüktedir!..

İşbu sebeple, “RAHÎM” isminin mânâsı “şimdi geçerli değildir de, cennete girildikten sonra geçerli olacaktır" şeklindeki anlayış, tamamiyle asılsızdır.

"ALLAH"ın “RAHÎM” isminin mânâsı, her an, her yerde yaşanmaktadır!.. Bizim bunu farketmemiz ya da farketmememiz hiç bir şeyi değiştirmez..

Ancak ne varki, bunun daha fazla açıklanması mahzurludur... Ancak ehli bilir!..

Cennet ehli, bu ismin mânâsını yaşarken; ve belki de bir çoğu bunun orada nasıl ve nereden oluştuğunu farketmemişken; Dünya üzerinde bu ismin mânâsını yaşamış ve yaşamakta olan bir çok zevat bulunmaktadır...

"Evliyaullah"ın “keşif ve fetih” sahibi olanları yanı sıra, “mukarrebler”, “muhakkikler”, “müferridun” ve "mârifeti Billah" sahipleri, hâlen farkında olarak, "B" harfinin sırrıyla “RAHÎM” isminin mânâsını yaşamakta ve tecellilerini seyretmektedirler...

Ayrıca, "Lâ havle velâ kuvvete ill⠓B”illah" ifadesinin manâsı dahi “RAHÎM”dendir!.

Öyle ise, “RAHÎM” isminin mânâsını, sanki "ölümötesi yaşamda, cennet ortamında ortaya çıkacakmış" gibi düşünmek tamamiyle gaflettir!..

“Allah” ismiyle işaret edilenin, bütün bildiğimiz isimlerinin işaret ettiği özellikler, her an ve her boyutta sürekli olarak açığa çıkmaktadır..Üstelik, evrendeki sayısız "melek"ler dahi her an bu ismin mânâsıyla kaim bir yaşam içindeyken!..

hf

“RAHMAN”IN RAHMETİ

 “Arındırıcı”dır! Elbette ki, arınma işleminin getirdiği bir azab veya sıkıntı da sözkonusudur...

Meselâ operatörün, tüm bedeni kangren olmaktan kurtarmak için, bir bacağı kesmesi kişiye olan merhametinin getirdiği bir rahmettir... Ve biz, bu işlemin getirdiği bütün acıya ve ızdıraba rağmen, o doktora teşekkür ederiz!...

İşte bu, başlangıcında bize acı veren, fakat neticesi iyi olan "rahmet"tir!. Rahman'dandır...

hf

 “RAHMETİN GAZÂBI GEÇMESİ”

 Rahmet, merhamet değildir!.

“Allah’ın rahmetinden geldi.”  demek; “O’nun üretmesi ile meydana geldi” demektir.

Allah’ın üretmesinin sonsuzluğu yanında, varlığın yok olması diye bir şey söz konusu değildir demek, “Allah’ın rahmeti, gazâbını geçmiştir.” sözü.

      hf

HERŞEYİN, ALLAH’IN RAHMETİNE

ERMESİNİN SEBEBİ NEDİR?

"Rahmet-i Zâtî" bütün varlıkların zâtının ancak ve sadece ALLAH İsmiyle İşaret Edilen’in Zâtı ile kâim ve var olmasıdır; ki bundan dolayı, varolan her şeyin "Allah'ın rahmetine" ermişliğinden, sözedilir.

hf

“RAHMETİN HERŞEYİ KUŞATMASI”

 "Rahmet" her şeyde "EŞİT" olarak mevcuttur. Her şeyde "EŞİT" olarak mevcut bulunan bu rahmet nedir?..

Her şey varlığını Allah'ın esmâsından aldığı için; her varlığı kuşatan "Rahmaniyet" mertebesinin eseri olarak, Hakkın zâtı ve esmâsı ile kâim varlıklar oldukları için, hepsi de Hakkın rahmetine "eşit" bir biçimde sahip olmuşlar; yani, "rahmet"ten yaratılmışlardır!.

hf

“RAHMET IRMAĞI”

 İnsanlar cehennemden geçtikten sonra “Rahmet Irmağı”na dalarak ruh bedenlerinin yapısı değişecek ve meleki =nûri bedene kavuşacaklar.

hf

RASİH

 “İlmi ledün”e erdirilenlerdir!...Perdesiz yaşayanlardır!... Gerçeğe ermiş kişilerdir!..

Onlar, kendilerine kimse ses etmeden gerçek yolu bulmuş kişilerdir.

  hf  

RASÛL-RİSÂLET

RASÛL , “TANRININ ELÇİSİ” DEĞİLDİR!

 Rasûl, vahiy yoluyla aldığı ilâhi hakikatı, beşere nakleden insan, kişi... Bir diğer anlamıyla, ilâhi hakikatı bir alt boyutta ortaya çıkaran aracı kat anlamında..

Nitekim Kur’ân-ı Kerim'de yalnızca  Nebiler için değil, melekler için de "Rasûl" tâbiri kullanılıyor... Melekler de "ALLAH'ın Rasûlleri” olarak geçiyor. Zaten o yüzden biz, "Cebrâil  Aleyhisselâm" diyoruz.

"Aleyhisselâm" tâbiri kime kullanılır...?

Rasûllere ve Nebilere kullanılır!.

İşte "RİSÂLET" görevi yapması ve Kur’ân ‘da da meleklerden "Rasûl" diye bahsedilmesi sebebiyle, "Cebrâil aleyhisselâm, Mikail aleyhisselâm, İsrafil aleyhisselâm" diyoruz..

 Bu "melekler" bizim dışımızda birer kişilik sahibi varlık olduğu gibi; ayrıca bizim yapımızda da birer boyut veya katman olarak mevcutturlar!..

Yani "Risâlet boyutu” aslında hepimizin nefsinde var olan bir mertebe ya da katman... Ancak bizlerin kendini o boyutta bulup hissedebilmesi mümkün değil!. Enfüs derken senin bedeninden zâtına giden bir derinlikte demek istiyorum..

Bütün Nebilerin ve Rasûllerin görev yapmalarını oluşturan Risâlet boyutu senin varlığında katmansal olarak mevcut!...

Ancak, senin bilincin o boyuta ulaşamadığı için, bulunduğun boyutun yani mertebenin kemâlâtıyla yaşamına devam ediyorsun...

Risâlet boyutuna ulaşabilme istidadına sahip bilinç ise, Cebrail’in o boyuttan ve frekanstan kendisiyle iletişim kurması sonucu Nübüvvet görevi ifa etmeye başlıyor...

Ayrıca, senin varlığında İsevi, Musevi, İbrahimi, Ademi boyutlar mevcut.. Bu ne demektir?..

Yani, bu Nebilerin ortaya koymakla görevlendiği hakikatlar, esas olarak senin varlığında da mevcut!... Ancak, sen varlığındaki bu hakikatları keşfedemezsin.. Ama sana özündeki bu hakikatlardan bahseden bilgi bir Rasûl aracılığıyla ulaşırsa; işte o takdirde kendinde mevcut olan bu bilgileri değerlendirebilirsin, demektir...

Rasûl , velâyet hakikatından gelen,varlığın hakikatı ilmine elçilik yapan zâttır!

Rasûller de rasullük ettikleri mertebenin rasulleridir...

“Risâlet” işlevi olan “Râsül”lük , kıyamete kadar geçerli bir görevdir.

“Risâlet” hem dünya hem ölümötesi yaşam için geçerli olan bir işlevdir.

“Nebi”lik geçicidir; “Rasûl”lük” ise asâletendir ve dünyadan ayrılmakla son bulmaz, zira kendini tanımanın sonu yoktur ve dolayısıyla bu işlev sonsuz devam eder “Rasûl”ler için... Bu yüzdendir ki bizler, İslâm Dini’ni kabul ve tasdik anlamında ifade ettiğimiz “Kelime-i Şehadet”te Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın “Rasûl” oluşuna şehâdet ederiz; ki bu onun sonsuz işleviyle ilgilidir. Bu yüzden “Abduhû”dan sonra  “Nebiyyihû” değil, “Rasûluhû” deriz..

“Risâlet”in mânâsı, Ulùhiyetin hükümlerini; Ulùhiyetin beşeriyetin ebedi saadetine dönük emirlerini, ef’al mertebesinde ortaya koymaktadır!..

Efal mertebesinde Ulùhiyetin hükmü ve gereği olan yeni emirleri ortaya koymak “Risâlet”tir!..Ve bu efal mertebesinde gerçekleşir!..

“Risâlet”, içinde yaşanılan topluma, kendi hakikatlarını bildirmek ve bunun gereğini yaşayabilmeleri için gerekli olan çalışmaları ve yaşam biçimini tebliğ ederek, onlara bu yolda yol göstermektir.

Toplumla ilgili yani dışa dönük olarak, hangi işlevler “Risâlet” kapsamında ise orada “Rasûl” kelimesi kullanılmıştır...

Şeriat getirmeyip, insanları hakikatlarının gereğini yaşamaya davet edenlere “Rasûl” denilmiştir!

Geçmişteki her “Rasûl”, zâhiri itibariyle “Nebi” olabilir veya olmayabilir; bâtını itibariyle “Veli”dir.

hf 

HZ.MUHAMMED  MUSTAFA,

PEYGAMBER DEĞİL; ALLAH RASÛLUDÜR!!! 

“Peygamber” kelimesi İranlıların konuştuğu Farsça kökenli bir kelimedir; Perslerin “tanrı” anlayışıyla beraber kullanageldikleri çok eski bir kelimedir... Bu kelime Farsçada, Kur’ân ‘da geçen hem “Nebi” hem de “Rasûl” kelimeleri yerine kullanılmaktadır. Dilimizde de böyle kullanılmaktadır.

“Tanrının elçisi” = ”peygamber” anlamında olarak kullanılan bir kelimedir bu kelime..

Uzaydaki bir Tanrı’nın ya da Tanrısal gücün elçisi = postacısı anlamına “peygamber”!!!...

Oysa...

“Allah” ismiyle işaret edilen, algılayabildiğimiz ya da algılayamadığımız her birimin varlığını, orijinini oluşturuyor esmâ ve sıfatlarıyla; Zâtına sınır getirmek de muhal!...

hf

ALLAH  RASÛLܒNÜN  BİLDİRDİKLERİNE  İMAN

 Allah Rasûlü’nün bildirdiklerine iman etmekten amaç, onun gösterdiği doğrultuda fiilller ortaya koyarak yaşamaktır.

Allah Rasûlü, tüm yaşamında insanlara ölümötesi gerçekleri anlatarak, onların gerekli ÇALISMALARI UYGULAMAK SÛRETİYLE kendilerini ölümötesi ebedi azap ve sıkıntılardan korumaları yolunda mücadele vermiştir.

O’na iman ediyorsak; bize düşen, hiç olmazsa, zamanımızın bir kısmında, insanlara ölüm ötesi gerçekleri idrak ettirerek, onların ölümötesi ebedi azaptan kurtulmaları yolunda çalışma yapmaktır...

hf

RASÛLULLAH’I DEĞERLENDİRMEK

 Hz. Rasûlullah’ın her söylediği mutlaka belli bir sebep ve hikmete göre söylenmiştir. Ama, ne yazık ki, bizler araştırmıyoruz. Ne demek istemiştir diye araştırma yapmıyoruz, sorgulamıyoruz.

Hz. Rasulullah’ın söylediği sözler, kişinin şartlanmasına ters düşünce, hiç araştırma yapmadan- düşünmeden.” Olmaz böyle bir şey!.” diyor.

İyi ama, senin şartlanman lokalize bir şartlanma, lokalize bir değer yargısı.

Birisi Türkiye’nin bilmem neresinde doğmuş, büyümüş... Bu kişi, doğduğu toplumun değer yargılarına göre yetişmiş, büyümüş, şartlanmalarına göre hareket ediyor.Diğeri ise, Avrupa’nın bilmem neresinde büyümüş, yetişmiş... O da, içinde bulunduğu toplumun şartlarına göre hareket ediyor, olayları değerlendiriyor.

Hz. Muhammed a.s.’ı değerlendirebilmek için evvel⠓evrensel  düşünebilme kapasitesi”ne ulaşmak lâzım.

Böyle bir kapasiteye ulaşmamış, göresel değer yargıları ve şartlanmaları olan insanların, Hz Muhammed Mustafa a.s.’ı anlamaları ve değerlendirebilmeleri asla mümkün değildir.

Göresel değer yargılarından arınıp, evrensel düşünebilme düzeyine çıkabilen biri ancak, Hz. Rasulullah’ı değerlendirebilir.

Hz. Muhammed s.a.v., sistemi OKUduktan sonra İslâm Dini’ni tebliğ etti.

Sen Sistemi OKUdun mu?.. Hayır!..

O halde, şartlanma yoluyla gelen birikimler insana gerçeği göstermez!. İnsan, aklını ve mantığını kullanabildiği kadar değerlidir.

Tarih, insana gerçeği değil, saptırmaları gösterir. Ne Emevi, ne de Abbasi tarihine inanırım. Ne Alevî tarihine ne de Sünni tarihine inanırım.

Efendimizden 30 sene sonra, saltanat devirleri başlamış. Sultanların yönetimi altında tarihçiler, tarih yazmaya başlamışlar.

Şimdi, bu dedikodularla kafanızı yormak yerine, yaşamın gerçeklerini görüp, değerlendirmek ve o gerçeklere göre de hayatımızı bir düzene sokmak gerek!.

Ne yapacağız, bunun için?..

Bunun için; Hz. Muhammed s.a.v ‘in karşısına oturacağız. Onun dediklerini anlamaya çalışacağız. Onun anlattıkları istikametinde Kur’ân ‘ı anlamaya çalışacağız. Ve Kur’ân ‘ı anlamak için de, yaşamın gerçekleri ile âyetleri özdeşleştirerek, bütünleştirerek deşifre etmeye çalışacağız.

hf

RASÛLULLAH’IN SÜNNETİ

Rasûlullah Aleyhisselâm’ın da sahip olduğu Kur`an ‘da açıklanan "ALLAH"ın zamanüstü "AHLÂK" ve "SÜNNET" anlayışını hakkıyla anlayamazsak; konuyu fevkalâde basit ve dar kapsamlı değerlendirme vartasına düşeriz!.. ki bu değerlendirme yanlışının bize kaybettirdiklerini de bir daha hiç bir şey kazandıramaz!...

 "ALLAH indinde din İslâm`dır"..!

 "ALLAH SÜNNETİNDE ASLA YENİLENME (değişme) OLMAZ"..!

 Âyetleri dikkat ediniz, zamanüstü gerçeklere işaret buyurmaktadır!

Örf, âdet, zaman, mekân üstü "ALLAH", AHLÂKIYLA AHLÂKLANIN!." buyuran Rasûlullah Aleyhisselâm, elbette ki "ALLAH Ahlâkıyla ahlâklanmıştı!..

 -"Benim sünnetimden yüzçeviren bizden değildir!...."

 buyuran o yüce Zât, acaba "SÜNNET" kelimesiyle neye işaret etmişti?

Toplumlara, zamana, örf ve âdetlere GÖRE değişebilen değerlerden mi sözediyordu "SÜNNETİM" diyerek?...

Yoksa, "ALLAH AHLÂKIYLA AHLÂKLANMIŞ" bir kişi olarak, "ALLAH SÜNNETİNE" mi işaret ediyor; "ALLAH SÜNNETİ OLAN SÜNNETİMDEN YÜZÇEVİREN" mi demek istiyordu?.

"ALLAH" beşeri kavram ve değer yargılarından beri olduğuna göre, acaba zamanüstülükte, "SÜNNET" kavramını nasıl anlamamız gerekir... Ki bu "SÜNNET", zamanla hiç değişmemektedir!..

 Kesin kuraldır bu!...

Çünkü senden meydana gelmeyen çalışmanın neticesi de asla senin için geçerli olmayacaktır...

Ayağını bir adım ileri attınmı, bir adım ileri gidersin; iki adım ileri attınmı, iki adım ileri gidersin!. Çünkü ilâhi sistem, nizam, düzen, bu esas üzerine kurulmuştur..

 "VELEN TECİDE Lİ SÜNNETALLAHİ TEBDİLÂ"...

 "ALLAH`IN SÜNNETİNDE ASLA YENİLENME (değişiklik) OLMAZ"!...

 Falanca için "SÜNNET" başka türlü, filanca için "SÜNNET" başka türlü, fişmekanca için "SÜNNET" başka türlü olmaz..

Herkes için geçerli tek bir "SÜNNET" vardır!... "ALLAH SÜNNETİ"!.

Şimdi burada üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir konu daha var gibi geliyor bize...

"SÜNNET" deyince, sadece Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm’ın sakalını, bıyığını, entarisini, başına doladığı sargıyı, üzerine oturduğu hasır yaygıyı; ya da elle yemesini mi anlayacağız?... Ya da diğer bir ifade ile, sadece O`nun "ÂDETLERİNİ" mi anlayacağız?...

Bildiğimiz, inandığımız, kabul ettiğimiz kadarıyla; "Hz. Muhammed`in ahlâkı, ALLAH ahlâkı"dır!..

Yine, bildiğimiz, inandığımız, kabul ettiğimiz kadarıyla, "Hz. Muhammed`in sünneti de ALLAH SÜNNETİ"dir...

Hz. RASÛLULLAH`ın "SÜNNETİ", "ALLAH SÜNNETİ" ise; acaba "ALLAH" "SÜNNETİ" nedir ki, Rasûlullah "SÜNNETİ" de o ola?...

Ki bu arada yukarıda naklettiğimiz ayette, "ALLAH SÜNNETİNİN HİÇ BİR ZAMAN DEĞİŞMEDİĞİ" vurgulanmaktadır!..

Buna göre, hangi zamanda yaşanırsa yaşasın, yani ister bin küsur yıl önce ister beş bin yıl sonra, Rasûlullah Aleyhisselâm’ın da hiç değişmiyecek "SÜNNETİ"dir bu!.

Yüzbin ya da onmilyon yıl önce de, sonra da "ALLAH SÜNNETİ" değişmediğine göre... Hz.Rasûlllah’ın "SÜNNETİ" de "ALLAH SÜNNETİ" olduğuna göre; hâlâ sadece, Allah Rasûlü’nün biçim, kıyafet ya da davranışlarını mı anlayacağız "SÜNNET" kelimesinden?...

Yoksa, "ALLAH"ın zaman üstü yaratış hüküm ve sisteminin Allah Rasûlü  tarafından farkedilip; ALLAH sistem ve düzeninin zaman üstü değerlerinin benimseniş ve bize farkettirilmek istenişinden mi sözedebileceğiz?

Unutmayalım ki!...

Hatırlayalım ki!...

Ya da farkedelim ki!...

Allah Rasûlü bize "ALLAH"ı bildirmek, farkettirmek, kavratmak, hissettirmek ve sonuçlarını yaşattırmak için görevlendirilmiştir!

Alah Rasûlü’nün yaşadığı zaman ve ortam gereği zorunlu olarak ortaya koyduğu davranış ya da görünüşlerle "ALLAH"ı kayıt altına almak; bize "ALLAH"ı tanıma konusunda sayıya gelmez çok önemli gerçekleri kaybettirir...

Şunu çok net bir şekilde farkedelim ki !..

"ALLAH"ı tanıma babında gerekli olan tüm ipuçları Kur`ân-ı Kerim’de bize bildirilmiştir...

Ayrıca, Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’ın dahi tarafımızdan nasıl değerlendirilmesi icabettiği hususunda gerekli bütün işaretler gene Kur`an-ı Kerim tarafından bize açıklanmıştır...

Bütün bunların ışığında; biz Rasûlullah Aleyhisselâm’ın da sahip olduğu Kur`anda açıklanan "ALLAH"ın zamanüstü "AHLÂK" ve "SÜNNET" anlayışını hakkıyla anlıyamazsak; konuyu fevkalâde basit ve dar kapsamlı değerlendirme vartasına düşeriz!.. ki bu değerlendirme yanlışının bize kaybettirdiklerini de bir daha hiç bir şey kazandıramaz!...

 "ALLAH indinde din İslam`dır"..!

 "ALLAH SÜNNETİNDE ASLA YENİLENME (değişme) OLMAZ"..!

 Âyetleri dikkat ediniz, zamanüstü gerçeklere işaret buyurmaktadır!

Örf, âdet, zaman, mekân üstü "ALLAH", AHLÂKIYLA AHLÂKLANIN!." buyuran Rasûlullah Aleyhisselâm, elbette ki "ALLAH Ahlâkıyla ahlâklanmıştı!..

 -"Benim sünnetimden yüzçeviren bizden değildir!...."

 buyuran o yüce Zât, acaba "SÜNNET" kelimesiyle neye işaret etmişti?

Toplumlara, zamana, örf ve âdetlere GÖRE değişebilen değerlerden mi sözediyordu "SÜNNETİM" diyerek?...

Yoksa, "ALLAH AHLÂKIYLA AHLÂKLANMIŞ" bir kişi olarak, "ALLAH SÜNNETİNE" mi işaret ediyor; "ALLAH SÜNNETİ OLAN SÜNNETİMDEN YÜZÇEVİREN" mi demek istiyordu?.

"ALLAH" beşeri kavram ve değer yargılarından beri olduğuna göre, acaba zamanüstülükte, "SÜNNET" kavramını nasıl anlamamız gerekir... Ki bu "SÜNNET", zamanla hiç değişmemektedir!..

 “Rasûlullah’ın Sünneti”,“ALLAH Sünneti”dir ki, 48/23 âyette;

 “Allah’ın sünnetinde asla yenilenme-değişiklik- bulamazsın!

”Allah Sünnetinin hiç bir zaman(yenilenmediği) değişmediği “ vurgulanmaktadır!

Allah Rasùlü Muhammed Mustafa  Alehisselâm’ın sünneti Arap  âdet ve örfleri değil; Allah sünnetidir!

Buna göre,hangi zamanda yaşanırsa yaşansın,yani ister bin küsur yıl önce ister beş bin yıl sonra , Rasûlullah Aleyhisselâm’ın da hiç değişmeyecek sünnetidir bu!

Yüz bin ya da onmilyon yıl önce de,sonra da “ALLAH SÜNNETİ” değişmediğine göre, “Rasûlullah’ın SÜNNETİ” de “ALLAH SÜNNETİ” olduğuna göre;hâlâ sadece, Rasûlullah’ın biçim-kıyafet ya da davranışlarını mı anlayacağız “SÜNNET” kelimesinden?

Yoksa,”ALLAH’ın zaman üstü yaratış hüküm ve sisteminin  Allah Rasûlü tarafından farkedilip; ALLAH sistem ve düzeninin zaman üstü değerlerinin benimseniş ve bize göre farkettirilmek istenişinden mi sözedebileceğiz?

Allah Rasûlü’nün yaşadığı zaman ve ortam gereği ortaya koyduğu davranış ya da görüşlerle “ALLAH”ı kayıt altına almak ; bize “ALLAH”ı tanıma konusunda sayıya gelmez çok önemli gerçekleri kaybettirir.

hf

RASÛLULLAH’A  ŞÜKÜR

 Efendimiz, Rasûlümüz,basîretimizin nùru,Allah’ın Habîbi’ne  Salâvat getirmemiz Âyet-i Kerime ile bize emrolunuyor...

Niçin bu böyle?..

Buyuruyor ki Rasûlùllah Sallâllâhù Aleyhi ve Sellem:

 “İNSANLARA ŞÜKRETMEYEN HAK’KA ŞÜKRETMİŞ OLMAZ”

 İşte bu açıklama,tasavvufun en derinliklerine ait bir gerçeği bizim basîretimiz önüne sermekte;şâyet biraz olsun kalp gözümüzü örten perdelerden kurtulmuş isek!..

 “ALLAH MUHSİNLERLE İHSÂN EDİCİDİR” 

Âyetinin inceliğine vâkıf olursak,anlarız ki,herhangi bir ihsân ediciden o şeyi bize ihsân eden Allah’tır!..Ve bize o şeyi ihsân eden Allah’a şükür de; ancak,ihsân ettiği mahalle şükretmekle mümkündür!..Aksi halde biz,gerçek verene değil;hayâlimizde yarattığımız TANRI’ya şükretmiş oluruz!..

Allah mutlak gerçeği bize göstermek ve idrâk ettirmek için Rasùlullah Salla’llâhu Aleyhi ve Sellem ile bize ihsanda bulunduğuna göre; Rasùl-u Ekrem’e şükür Allah’a şükür olacaktır!..

hf 

Hz MUHAMMED, “ALLAH  POSTACISI” DEĞİLDİR!

 Olayın "hakikatına karşı "perdeli" olan bazılarından yayılmak istenen asılsız ve hatta "edepsiz" bir görüşe göre:

"Hazreti Muhammed iyi-dürüst bir insandır!!!... Eh biraz da akıllıdır!!!...işte bu yüzden Cibril, Allah'ın emriyle peygamberlik görevini ona vermiş ve o da Cibril'in ona dikte ettiği biçimde yaşayıp, geçmiştir!!!... O sadece Allah'ın haberlerini bize ulaştıran bir postacıdır!!!.. Allah'ın postacısıdır!!!.

Gerçekte, Hazreti Muhammed'in hiç de büyütülecek bir yanı yoktur!!!... Tasavvuf ehli O'nu gereksiz yere hayalinde büyütüp paye vermektedir(!).. O tamamiyle bir beşer olarak yaşamış, sadece Cibril'in direktifleri doğrultusunda insanlığa Allah emirlerini tebliğ etmiş, bu yönüyle farklı bir insandır!!! Hazreti Ali'den, Hazreti Ebu Bekir'den, Şah Nakşıbend'e, Abdulkadir Geylâni'den Abdülkerim Ceyli'ye, imam Gazali'den ibrahim Hakkı Erzurumi'ye kadar bütün mânâ ehli zevat Hazreti Rasûlullah’ı boş yere gözlerinde büyütmekte, O'nun sözlerine yani hadislerine değer vermektedirler!!!.

Bize sadece, O'nun tebliğ ettiği Kur'ân yeter!!!... Hadisleri ciddiye almamıza gerek yoktur!!!... Çünkü , çok büyük bir kısmı da uydurmadır!!!..."

Ve daha böylesine bir takım saçmalıklar!... Mantıksal bütünlükten uzak laflar!...

"Postacı" birinden diğerine bir şey taşıyan, götüren; ancak ne götürdüğünden de haberi olmayan kişidir... Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’a "ALLAH’IN POSTACISI" demek, en azıyla, O'nu, “yaptığı görevin şuurundan yoksun olmakla” tanımlamaktır ki, böyle bir anlayıştan O yüce Zâtı tenzih ederim...

Bize göre bu yanlış tanımlamanın sebebi, Hazret Muhammed  Aleyhisselâm’ın gerçek büyüklüğünü ve derinliğini müşahede edememektir.. Bu durum neticede bu kişileri sahih hadisleri bile inkâr noktasına getirmiştir!..

Halbuki Kur'ân-ı Kerim’in oturtulduğu tahtın ayakları "Hadisler"dir!...

Bize âyetlerin nasıl anlaşılması, yorumlanması ya da tatbik edilmesi konularını Rasûlullah Aleyhisselâm’ın hadisleri öğretir...

Nâzil olan Kur'ân ışığında İslam'ın nasıl yaşanması gereğini bize bizzat Hazreti Rasûlullah öğretmiş ve O'nun açıklamaları doğrultusunda biz bugün bu noktaya gelmişiz!...

İslâm Dini, Kur'ân-ı Kerim ve Rasûlullah Aleyhisselâm’ın hadislerinden ibarettir!...

Asırlardır yapılan derin araştırmalar sonucu olarak en azından "kütübü sitte" denilen ve hatta buna ilave edilen bir kaç hadis külliyatındaki hadislerin kesinlikle doğruluğu tesbit edilmiştir... Bu konuda hadis kitaplarında geniş bilgiler vardır... Arzu edenler olayı araştırarak haklılığımızı anlıyabilirler...

Biz şayet okuduğumuz bir hadisin gayesini veya hikmetini anlıyamıyorsak, onun hangi boyuttan, hangi müşahede içinde söylenmiş olduğunu bilemiyorsak; hiç değilse, onu bir gün anlıyacağımız seviyeye ulaşıncaya kadar susup, beklemesini bilelim..

Unutmayalım ki, inancımıza göre, yarın Hazreti Rasûlullah'ın huzurunda O'nunla yüzyüze geleceğiz!

Bize göre...

Hazreti Muhammed Mustafa olağanüstü özelliklerle bezenmiş muhteşem bir Zât'tır!... Şerefimiz, O'nu tanıyabildiğimiz, anlıyabildiğimiz ölçüdedir!..

Onsekiz yaşından beri, çağdaş bilimler eşliğinde, O'nu ve getirdiklerini; açıkladığı gerçekleri ve sistemi anlamaya; ve dilimiz döndüğünce de anlatmaya çalışıyorum...

Bütün bunlara rağmen, O yüce Allah Rasûlü’nü anlama ve anlatma konusunda bugüne kadar yapabildiklerim bir hiçtir!...

Evet, Hazreti Muhammed, "Cebrail'in dikte ettiği fikirleri bilgileri insanlara dikte eden basit bir "hoparlör" ya da " postacı" olarak tanımlanmaktan berîdir, dedik!!...

Ve geldik, Risâlet kemâlâtından anladıklarımızı, müşahedelerimizi nakletmeye...

Hazreti Resûl Aleyhisselâm, Cebrail'in "SIKMA"sına mâruz kaldığı zaman, daha önce de izah ettiğimiz yönüyle, Allah’ın bazı "isimlerinin mânâları" istikametinde son derece önemli "FETİH"lere kavuştu.!..

Bu "isimlerin mânâlarının" kendisinde daha büyük kapasiteyle ortaya çıkması, O'nun basiretinin, ferasetinin, nüfuziyetinin (yani yöneldiği varlığın bâtınına nüfuz ederek onun yapısını, özelliklerini, varoluş gaye ve hikmetini sezme hassası) çok büyük ölçüde gelişmesine vesile oldu...

Bu bir anda, şıp diye ortaya çıkan, veya çıkacak olan bir olay değildi...

"SIKMA" neticesi beyinde hazımlı bir şekilde meydana gelecek kapasite, oldukça uzun bir zaman istiyordu...

İşte bu yüzdendir ki, ilk vahiyden sonra, üç seneye yakın bir zaman yeni vahiy gelmedi ve Cebrail ile bir görüşmesi olmadı...

Hatta bu yüzden zaman zaman "terkedildiği" düşüncesine kapılarak büyük endişe duydu...

Ne var ki bu süreç gerekliydi..ilk farklı ve güçlü açılımı yani bir üst boyut katmanına ait varlıkları ve bilgileri değerlendirecek kapasitenin oturması zaman istiyordu..

“Ayânı sâbitesi” ve “varoluş istidadı” itibariyle zaten "Allah" isimlerinin tümüne sahip olan varlığı, bu etkiye de mâruz kalınca; artık o isimlerin mânâları daha güçlü bir şekilde ortaya çıktı; ve böylece de mutlak gerçeği, Evrensel SİSTEMİ "OKU"maya başlamış oldu!

hf

Hz. MUHAMMED,  ALLAH RASÛLܒDÜR;

CİBRİL ELÇİSİ DEĞİL

 Normaliyle, her işte kural; işe ehlini tâyin etmektir!.. Şayet o işe ehlini tâyin etmezseniz, hem o işe, hem de tâyin etmiş olduğunuz kişiye zulmetmiş olursunuz!..

Şimdi bir düşünün...

Sürekli Cebrail ve diğer meleklerle iletişim içinde olan; Cinleri görüp, onlarla iletişim içinde olan; içinde yaşadığı ve yaşayacağı sistemi "OKU"yan; daha aramızda yaşarken cennet ve cehennemi bizâtihi görüp, orada yaşanmakta olanları ya da yaşanacakları anlatan; kabirde yaşanılanları müşahede edip, yanındakilere kabir âlemindeki kişilerin içinde bulundukları halleri haber veren; gösterdiği yoldan gidenleri türlü olağanüstü özelliklere kavuşturan; ve daha sayamadığımız pek çok olağanüstü özellikleri olan bir ZÂT, nasıl olur da basit, sıradan bir “dikte makinesi bir beşer” ya da “hoparlör” ya da "postacı" olarak nitelendirilebilir... Ne getirdiğinden gafil midir Allah Rasûlü ?..

Bırakın bu devri bir yana..

Bugüne kadar gelmiş geçmiş sayisız evliyadan zâtları düşünün...

Kimi keşif yollu, kimi fetih yollu müşahede sahibi zevat!...

Bunlardan hangi bir tanesi ortaya çıkıp da, Rasûlullah’n hadislerini "uydurmadır" diyerek safdışı etmeye kalkmış?...

Üstelik, bunların önemli bir kısmı, mânen Rasûlullah Aleyhisselâm ile olabildiğince sık biraraya gelen ve gerçekleri O'nun ağzından kendi kulaklarıyla duyan zevat!...

Şayet bu hadisler, iddia edildiği gibi "uydurma olsaydı"; keşif ve fetih sahibi olup bugün dahi bu yoldan Hazreti Rasûlullah ile görüşme imkânına sahip bulunan zevat tarafından, Müslümanlar uyarılmaz mıydı?...

Allah ilmi, iradesi ve kudretinin aramızda ve aramızdan zâhir olmasıyla korunan İslam Dini, asırlardır Hazreti Resûlün hadisleri istikametinde yüzmilyonlarla ifade edilen kitlelere yol göstermiş; ve herkes varediliş gayesi nisbetinde bu pastadan pay almıştır...

Bütün bu çalışmalar sırasında, unutulmamalıdır ki, "ALLAH ELÇİSİ"nin yani “Rasûlullah Muhammed Mustafa”nın rolü, basiretsizlerin, mâneviyattan, "hâl"den nasibi olmamışların göremeyeceği ölçüde çok büyüktür!...

“ELÇİ”nin seviyesi gönderenle mütenasiptir!... Hiç bir zaman bir devlet başkanı, bir musluk tamircisini "elçisi" olarak bir yere yollamaz!..

Kesİn olarak bilelim ki...

Hazreti Muhammed Mustafa, “ALLAH RASÛLܔ yani “ALLAH ELÇİSİ”dir!...

Yoksa, günümüzde bazılarının iddia ettiği ve tefsirlerine yazdığı gibi "CEBRAİL'İN ELÇİSİ"; yahut da bir "gök tanrısının elçisi" değildir!..

Dikkat edelim...

“UZAY DİNİ” diye tanımlanan ve “UZAYLILARIN TEBLİĞ ETTİĞİ” iddia edilen "CİN KÖKENLİ" “ALTIN ÇAĞ BİLGİ KİTABINDA” şöyle denilmektedir:

 "İslâmi bütünlük ışık dost MUHAMMET'i “RESUL” ZANNETMEKTEDİR.. Halbuki O, ALLAH'ın habibi “RESUL”ün ELÇİSİDİR.. RESUL, büyük ASHOT yani SULH'dur"(Fasikül:42; s:408)

Bu “UZAYLILAR”a göre, “Muhammet'in elçisi olduğu büyük ASHOT'un Rabbi olan ALLAH da, bedenlenmiş olarak BETA NOVA gezegeninde yaşamakta ve orada bizi yanına beklemektedir”!!!...(Fas:46;s:447)

 Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ı, Cebrail'in “RESULÜ-ELÇİSİ” olarak tanımlayan zâtı muhteremler kimlerle aynı parelele düştüklerinin; ve kimlerin etkileri altına girmiş olduklarının†farkına varacaklar mı acaba?

"ALLAH KULU ve ELÇİSİ" olma şerefine sahip bir ZÂT için ise, biz ne söylesek azdır!... O'nun yüceliğini anlatmak bizim gibiler için asla mümkün değildir!..

hf

ALLAH RASÛLܒNÜN BEŞERİYET YÖNÜ

 Yunus Nebi balığın  karnından çıktıktan sonra hâlsiz kalıp kıyıda kabak türü bir bitkinin yaprakları altında dinlendi...

 ”Yaprak O’na gölge yaptı,gölgeledi”

  diye anlatılan durum ise; O’nun kendisindeki nübüvvet kemâlâtının beşeriyet sùreti altında açığa çıkmasıdır

”Beşeriyet sùreti”ni ,”Dünya  sùreti” olarak anlayacağız.

Bu durum,bütün Nebilerde-Rasûllerde böyledir!

Çünkü biz Hz.Rasûlullah’a baktığımız zaman “beşer” olarak görürüz.  Bizim   gibi yiyip-içip-uyuyup-konuşup-eğlenen bir insan olarak gördüğümüz için Nebileri-Rasûlleri inkâr ederiz.Fakat Nebi ve Rasûlleri sırf kerâmetleri yönüyle görürsek yine inkâr ederiz.Çünkü “bizim gibi değil, O özel bir insan..O halde özel olduğu için bunları yapıyor” deriz!

Biz, Hz. Rasûlullah’a baktığımız zaman beşer olarak görürüz. Bizim gibi yiyip içip, uyuyup,  konuşup, eğlenen insanlar olarak gördüğümüz için tüm Nebi ve Rasûlleri inkâr ederiz. Fakat, onları sırf kerâmetleri  yönüyle görürsek gene inkâr ederiz. Çünkü, “bizim gibi değil, o özel bir insan. O halde özel olduğu için bunları yapıyor.” deriz.

Yani, Allah Rasûlü iki yönü kendisinde birleştirir.

İlâhi nûrun zuhûru yanı.

Beşerî yanı,

Eğer bunlardan birincisi ile açığa çıkarsa biz onu inkâr etme durumuna gireriz. Çünkü, “bizden farklı bir varlık” deriz.

Beşerî yanı ile görürsek, “bizden ne farkı var?.” Diye inkâr ederiz.

Onun içindir ki, bir Rasûl’de bu iki yönün de açığa çıkması lâzım!.

 “Ben de sizin misliniz olan bir beşerim”

 diyen en muhteşem insan,   Allah Rasûlü ve hatemen nebiyyin Muhammed Mustafa Aleyhisselâm bizler   gibi bir bedene sahip!.

Kerâmetleri hadsiz hesapsız Gavsı Âzâm Abdülkâdir Geylâni,    Ahmed Rufâi ve niceleri; bizler gibi bir bedene sahip!.

El-kol, bacak beyin aynı da....

Tıpkı kâfirlerde olan el-kol, bacak, beyin gibi...

Farklı olan tek bir yanları var bugünkü bilimsel verilere göre....

BEYİN İŞLETİM SİSTEMLERİ!. 

hf

ALLAH RASÛLU’NUN YOLUNDA YÜRÜMEK

 Ne demektir “Allah Rasûlü”nün yolunda yürümek?.

“Allah Rasûlü”nün yolunda yürümek, onun gibi oturup kalkmak, onun gibi yiyip içmek; onun kullandıklarını kullanıp, kullanmadıklarını kullanmamak değildir!.

“Allah Rasûlü’nün yolunda yürümek” demek, O Zâtın beşeriyetinin ve yaşadığı devir ve ortamın şartlarının gereklerini taklit değil; “Allah Rasûl”lüğünün gereği olarak insanlara verdiği hizmetin, devamı yolunda görev yapmak demektir!. Bu husus çok iyi anlaşıla!.

Rasûlullah Aleyhisselâm’ın temelini İbrahim Aleyhisselâm’ın HANİF'liği oluşturur!... Bu da demektir ki, Hanif olamadığımız sürece, bu temeli elde edemediğimiz sürece Hz. Rasûlullah’ın yolundan gitmemiz -düşünsel olarak- mümkün değildir!...

hf

RASÛL  VE  NEBİ’YE  NİÇİN  İHTİYAÇ  VARDIR?

 Mutlaka  Nebi ve Rasûle ihtiyaç vardır...

Nebi ve Rasûl "vahiy" gücüyle "ALLAH"ı bilmiştir... Normal bir kişi ise akıl gücü ile "ALLAH"ı bilir!.

Vahiy gücü ile akıl gücü arasında çok büyük fark vardır.

Vahiy yolundan "ALLAH"ı bilmek, varlığın hakikatının melek aracılığıyla kişiye açılması sonucunda varılan hakikattır... Yani, akıl, fikir, mantk kullanılmaksızın; kendi özündeki hakikatın, sende melek aracılığıyla açığa çıkmasıdır.

Hz. Muhammed Aleyhisselâm bu yoldan "ALLAH"ı bildiği için, bütün insanlara yol gösterici olmuştur!.

Ama sen kendindeki hakikatı, "ALLAHakılla bilmeğe kalktığında ne oluyor?... Bunu biraz düşünelim...

Genele bir bakalım....

Bugün sayısız insan "ALLAH"a inanıyorum" diyor.. Ancak, araştırmacılar bir yana, hiç kimse "Rasûlullah Hz. MUHAMMED`in açıkladığı Kur`ân ‘ın târif ettiği "ALLAH"a iman etmiyor!..

İşte bunu kesin bir dille vurgulayan âyet:

 "İNSANLARDAN BİR KISMI ALLAH`A VE GELECEĞİMİZE İMAN ETTİK, DERLER; AMA #B#NİN İŞARET ETTİĞİ MÂNÂNIN BİLİNCİNDE OLARAK İMAN ETMEMİŞLERDİR." (2-9)

 Hepsi de kendi kafasında, hayâlinde, şartlanmaları neticesinde oluşan "ötesindeki" bir gök tanrısına inanıyor; ve ona "ALLAH" adını veriyor!.

Ondan sonra da, O`nu hesaba çekiyor!!!...

"Bunu da böyle yaptı olur mu"; "bunun da sırası mıydı", diye ona bir yığın "eksiklik" atfediyor!... Kime?..

Kendi kafasında yarattığı tanrısına eksiklik atfediyor!. Neden?... Çünkü, Allah Rasûlü’nün bildirdiği "ALLAH"tan haberi yok!.

Hz. Muhammed Aleyhisselâm efendimizin bize bildirdiği "ALLAH" ile, bugünkü sayısız insanın inandığı ve "ALLAH"ın adını verdiği tanrısının hiç alâkası yok!. Zira bugünkü insanlar tasavvurlarında yarattıkları ötelerindeki bir gök tanrısına "ALLAH" adını veriyorlar!.

Hz. Muhammed'in bildirdiği "ALLAH"a iman etmek için önce " ilahe illallah"; sonra da "Kul hu VALLAHU ahad" âyetlerinin mânâsını idrak etmek zorunludur!

Bu ikisinin arasındaki anlam farkı kavranılmadan Hz. Muhammed'in bildirdiği "ALLAH"a iman etmek asla ve asla mümkün değildir!.

Bu fark anlaşılmadığı takdirde de, düşüncende tasavvur ettiğin, aklının gücüne göre kendi hayâlinde oluşturduğun bir tanrıya "ALLAH" adını verirsin!...

İşte o takdirde Kur`ân 'daki şu âyeti hatırlamamız icabeder:

 "Sen kendi hevasını kendine tanrı edineni gördün mü?" (25-43)

 Niye..?

Çünkü, kendi basit anlayışına, sınırlı fikrine, vehmin hükmü altındaki aklına göre bir tanrı varsayıp yarattın!. Sonra da, onun kimi işinden memnun olup, kimi işini de eleştiriyorsun!...

Oysa, “Âlemlerin Rabbı olan ALLAH"'tan haberin bile yok !.

İşte bu sebepten dolayı, Rasûlullah Aleyhisselâm’ın vahiy yoluyla alıp bize bildirdiği "ALLAH"a iman etmek; ve aklı o istikamette kullanarak değerlendirmek, ancak ve ancak yaratılışında "iman nuru" nasib olmuş kişiye mümkün olur. Başka türlü mümkün olmaz!.

Olmadığı zaman da biz o kişiyi eksik kusurlu görmeyiz!. Şükrederiz, bize nasib etmişse; ne âlâ !.. Nasip etmemişse, takdiri ilâhi, deriz.. Hükmüne razı olmaktan başkaca bir şey elimizden gelmez!.

hf

RASÛL VE NEBİ’YE İMAN NİÇİN ÖNEMLİDİR?

 "Korunmak isteyenlere",  Rasûle iman iki sebepten önemli ve gerekli;

Birinci sebep, sonsuz yaşamın boyunca karşılaşacağın tehlikelerden, azaplardan, sıkıntılardan korunabilmen... Bunun için de bir takım çalışmalar yaparak tedbirler alman zorunlu !...

İkinci sebep olarak da Rasûle iman etmen gerekiyor ki, kendi derinliğine, özüne inesin; derinliğinde özünde ilâhi hakikatları bulasın!. "ALLAH" varlığı ile kâim bir varlık olduğunu anlayasın, bilesin, idrak edesin!... Elbette bunun gerçekleşmesi için de, önce buna "iman etmen" gerekiyor.

Sonra da, o "İMAN"dan ileri gelen çalışmaları ortaya koyarak, özündeki hakikata eresin!.

İşte bu iki sebepten dolayı "Rasûle İman" zorunludur...

Kime zorunludur?... Akıl sahiplerine!. Beyin sahibi olup da, tefekkür edebilme özelliği, düşünebilme özelliği olan insanlara.

Şefkat, merhamet gibi duygular bütün hayvanlarda vardır; zaman zaman bunu ortaya koydukları hepimizin malûmudur.

İnsanı hayvandan ayıran özellik, şefkati, merhameti, iyilik yapması değil; akıl sahibi olması ve geniş tefekkür gücünün bulunmasıdır..

İnsanın şerefi aklı kadardır!..

Güçlü akıl ise "İMAN" zorunluluğunu rahatlıkla farkedebilir...

Elbette ki bu "İMAN", kendisine en yakın olandan başlayacak ve "RASÛL"ün kendisine yani "Rasûllüğüne" olacaktır... "O"nun Rasûllüğüne "iman" edecektir; ki daha sonra da "Rasûl"ün bildirdiklerine iman etsin!.. Ve böylece aklıyla, iman yolunda yürümeye başlasın...

hf

RASÛLULLAH’A  TESLİMİYET 

Akıl yolu kapanınca tek bir geçiş köprüsü vardır...

O da "İMAN" köprüsü!...

Yani, sen ancak, Rasûlullah Aleyhisselâm’ın söylediğine iman edip, bu inancın istikametinde O`nun dediğini yaparak; akıl yoluyla geçemediğin bu engeli iman desteğini kullanarak geçebilirsin... Zira başka türlü takıldığın o engeli geçme imkânın yoktur!.

Niye?...

Rasûlullah`ın seni uyarmasına karşın, vehmin ya da cinin seni sürekli baskı altında tutarak şöyle düşündürtecektir:

"Hayır! Sen bu kadar senedir biliyorsun, bu bedensin veya ruhsun, birimsin; senin hakikatın nasıl "ALLAH" olur. "ALLAH" nerede sen nerede.. "ALLAH" o kadar büyük ki, sen çok ufaksın. Sen ondan ayrı bir şeysin!..."

Evet, vehmin ya da cinin bu gibi fikirlerle, sürekli olarak bu gerçeği kabullenmemen yolunda etkiler..

İşte bu noktada sen, eğer şartlanma yollu edindiği değerlere dayalı mantığını kullanan aklını bir yana koyar; Rasûlullah’ın tebliğini, Kur`ân ’ın açıklamalarını esas alır; oradaki işaretleri çözersen, veya en azından bu bildirilen gerçeklere aklın ermese de "İMAN EDERSEN" yaşamının en büyük hazinesine ulaştın demektir..

KUR`ÂN-I KERİM ne buyuruyor:

 "BAŞINI NE YANA ÇEVİRİRSEN "ALLAH"IN VECHİNİ GÖRÜRSÜN !"

 "NEFS`İNİZDE MEVCUT!.. HÂLÂ GÖRMÜYOR MUSUNUZ?"

 "BİZ SANA ŞAHDAMARINDAN DAHA YAKÎNIZ !"

 gibi âyetlerle bu gerçekleri sana işaret yollu bildiriyor; ta ki iman edip gerçeğine eresin...

Buna "iman" ederek; “evet, benim de, bütün varlığın da hakikatı ALLAH’'tır; ve "O"nun dışında bir şey yoktur”; diyebiliyorsan "iman" yollu, ne âlâ!... Evrensel mutlak tek hakikatın yolu sana açıldı demektir...

Gerçekte kim, "BEN" derse, bu "BEN" kelimesiyle özündeki varlığını oluşturan "ALLAH"ın isimler bileşimine (terkibine) işaret etmektedir!..

Bu imana sahip olursan, ve bu istikametle sana söylenen şeyleri yaparsan, işte o zaman kendini beden kabulünden de, ruh kabulünden de kurtulur; varlığın hakikatı olan "ALLAH"'a kurbiyet, yakınlık elde edersin..

Bu da ancak iman ve Rasûlullah`a teslimiyet yoluyla mümkündür!. Bundan öteye akılla geçilmesi mümkün değildir!.

İşte o yüzdendir ki iman, aklın önüne alınmıştır..

Bu noktaya kadar akılla gelinir... Ancak, bu "hakikat" sırrına ermek; "hakikat"ı yaşamak; "benlik"ten yani "nefis"ten kurtulmak; veya dini tâbiriyle "şirki hafi"den arınmak, ancak ve sadece "iman" ve “Rasûlullah`a teslimiyet”lemümkündür.

Nasıl iman ve teslimiyet..?

Sana; varsayalım, git  kendini şuradan at öldür diyecek. Oradan gidip kendini aşağı atacaksın gibisine!..

Veya senin ters bildiğin bir şeyi sana söyleyecek; sen onu yapacaksın; gibisine!... Ama böyle bir şey denir mi; elbette denmez!.. Bunu iman ve teslimiyete bir ölçü, misâl olsun diye anlatıyorum..

Vehim, sana yapma diyecek; ama sen en azından şunu düşünmelisin...

"Rasûlullah`ın benden ne menfaati var ki bunu böyle demiş...Allah Rasûlü , benim iyiliğim için demiş!. Madem ki böyle demiş, ben bunu böyle yaparım"; deyip yapacaksın!. Neticesi de senin için mutlaka selâmettir.

Bu "İMAN" yoluna karşılık, şeytâni cinler de senin vehmini tahrik edecek; aklına, çeşitli şartlanma yollu edindiğin verilerle oluşmuş mantığa dayalı fikirler getirecek; böylece de seni imanının gereği olan şeyi yapmaktan alıkoyacaktır..

Yani, cinler seni "ALLAH" yolunda mantık oyunlarıyla vurmak isteyeceklerdir ki; bundan da tek kurtuluş yolu "İMAN" ipine sarılmaktır!

İşte bu yüzden Din, "iman" esası üzerine kurulmuştur!..

Tasavvuftaki bütün gerçek tarikatlar da, Rasûlullah`a teslimiyet esasına dayalı olarak, gelen kişiye yardımcı olabilirler. “Eğer Rasûlullah`ın bildirdiklerine teslim olabilirsen, sana yardımcı olabiliriz” derler!.

Mutlak teslimiyetin, söz konusu olmadığı yer ve hâl ve ortam, tarikat değil "iyi ahlâk derneği" çalışmalarıdır!.. Onun için teslimiyet şarttır!.

Rasûlullah`a teslimiyet olmadığı sürece, yetiştirici yardımcı olamaz. Çünkü herşeyi akılla izah etmesi mümkün değildir..

İnsanın "ALLAH"a yakıyn sahibi olabilmesi için önce akla ihiyacı vardır.. Bu akıl yolu ile önce şartlanmalardan yani adetlerden oluşan bakış ve değerlendiriş açısından kendisini kurtarması gerekir...

Ayrıca, tabiatı ile mücadeleden yani bedenin doğasından gelen gelen istek ve bağımlılıklarıyla mücadeleden başlayarak yola çıkması gerekir.

Bu arada "nefs"inin hakikatına irfan sahibi olması gerekir!...

"Men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu",

uyarısında işaret edilen bir biçimde "nefs"inin hakikatını bilmesi icabeder.

"Nefs"inin hakikatını bildikten sonra da, nefsinin hakikatına ermesi için dahi, o hakikatı yaşayan birini bulup, ona varlığını teslim etmesi gerekir; ki, bu teslimiyet gerçekte kişiye değil, "ALLAH"a olan teslimiyettir!...

Çünkü o hakikatı yaşayan kişide gören göz, söyleyen dil. işiten kulak, tutan el, yürüyen ayak "ALLAH"`a aittir. Dolayısıyla, bu vasıflarla vasıflanmış kişiye olan teslimiyet ancak ve ancak "ALLAH"'a olan teslimiyettir!.

"ALLAH"a teslimiyet, hayâldeki, varsayılan bir kavrama teslimiyetle olmaz!..

ALLAH"a teslimiyet RASÛLULLAH`a teslimiyet ile mümkündür:

 "ALLAH`A VE RASÛLE UYUNUZ"

 âyeti bunun sonucudur.

Ben kendi düşüncemdeki "ALLAH"a teslim oluyorum, diyen kişi; ben Allah Rasûlü’nü kabul etmiyorum, ben Rasûlullah’sız "ALLAH"'a teslim oluyorum diyen kişiye benzer!..

Halbuki; Allah Rasûlü’ne gerek olmadan "ALLAH"a vâsıl olmak, "ALLAH"ı bilmek idrak etmek hiç mümkün değildir!.

hf

 REENKARNASYON  (TENASUH )

YENİDEN  DÜNYAYA  GERİ GELECEK MİYİZ?

 Binlerce yıl öncesine dayanan Hint felsefesinin "TENASUH", yani, ölümü tadıp biyolojik beden yaşamından ruh beden yaşamına geçtikten bir süre sonra yeniden bir biyolojik bedene girerek dünyaya geri dönme görüşü günümüzde yeni bir olguymuşçasına pazarlanmaya çalışılmaktadır.

Üstelik bu olay, İslam Dinince kabul ediliyormuşçasına bazı âyetlere dayandırılmakta; çeşitli teviller uydurularak, adeta İslami bir gerçekmişçesine inananlara yutturulmak istenmektedir.

Ölüm olayının sonrasında yaşamın değişik bir bedenle devamı kaçınılmaz bir gerçektir!. Zira madem ki tüm bilim dünyası "varolan hiç bir şey yok olmaz" prensibinin kesin olduğunu kabullenmiştir; öyle ise varolan şuurunuzun-benliğinizin de yok olması asla düşünülemez!.. Bu da İnsan şuurunun, yani bilincinin-benliğinin asla yok olmayıp; ölüm olayının hemen sonrasında da hiç bir kesintiye uğramadan devam etmekte olduğunun açık göstergesidir..

İnsanın şuuru yani "benliği" bu aşamada bu biyolojik bedenle varolduğuna ve bununla yaşamına devam ettiğine göre; ve bu benlik, varolması hasebiyle asla yok da olamıyacağına göre; öyle ise ölüm sonrasında da kesinlikle bellidir ki bulunduğu ortamın türünden bir bedenle yaşamına devam edegidecektir...

Madde ötesi boyut mikrodalgaboyut olduğuna göre... İnsan beyni biyoelektrik enerjiyi mikrodalga yapıya dönüştürdüğüne göre, demek ki, insanın ölüm ötesi bedeni de mikrodalga beden olacak ve bu bedenle mikrodalga boyutta yaşamına devam edecektir...

Peki madde dünyasında yani atomüstü boyutta biyolojik bedenle varolan ve beyniyle de biyoelektrik enerji kökenli zihinsel fonksiyonlarını mikrodalga yapıya dönüştürdüğü kesinlikle belirlenen insan, ölüm yani mikrodalga boyuta geçiş sonrasında tekrar dünyaya geri gelecek midir?

REENKARNASYON, yani yeniden bedenlenmek suretiyle ayrıldığımız bu dünyaya geri gelme görüşünü, ancak İSLAM`ın açıkladığı yaşam SİSTEMİNİ ve İSLAM`ın "ALLAH" kavramını; ve bu kavramın doğal sonuçlarını fark ve idrak edemiyen; "TANRI" kavramından yola çıkarak olaya yüzeysel yaklaşan kişiler kabul edebilir!..

"TANRI" ile; İSLAM DİNİ ve KUR`ÂN 'ın açıkladığı "ALLAH" kavramı arasındaki farkı idrâk edemeyen; "ALLAH" kavramını ve bu kavramın içeriğine dayanan evrensel sistemin işleyişini bilemeyen insanların, hayal ettikleri "ruhların gelip bedenlere girmesi" varsayımı tamamiyle asılsız bir görüştür!.. Nİçin?...

Şunu öncelikle bilelim ki; İnsanların ruhları yukarıdaki bir tanrı tarafından, geçmişte herhangi bir zamanda ve herhangi bir yerde toplu olarak yaratılmış da; sonra da peyderpey dünyaya gönderilmekte değillerdir!.. Ne, yukarıda herhangi bir yerde oturmakta olan tanrı vardır; ne de yukarıdan dünyaya gelme sırası bekleyen insan ruhları!.. Bu sebepledir ki, ruhun dışarıdan  gelip bir bedene girmesi asla sözkonusu değildir...

Gerçekte algılayabildiğimiz iki boyut vardır..Atomüstü boyut, ki buna "madde âlemi"deriz...  Atomaltı boyut, ki buna da "mikrodalga boyut" ya da "RUHLAR ÂLEMİ" denir..

Evrende her şey salt enerji-bilinç boyutundan mikrodalga boyuta ve oradan da atomüstü madde boyutuna; ve daha sonra da tekrar atomaltı mikro dalga boyuta doğru yolculuk etmektedir..

Beşer bilinci ve benliği atomüstü boyutta insanın beyin cevherinin oluşmaya başlamasıyla birlikte beden fabrikası tarafından üretilen ruha yani mikrodalga bedene yüklendiği içindir ki, biyolojik bedenin yaşamının son bulmasıyla birlikte ruh adı verilen yeni yapıyla devam eder...

Her insan, yani beyin, beden, kendi mikrodalga ikizini üretir ve bu ikiziyle yaşamına devam eder.

Esasen insan beyninin ana işlevi insanın öiümötesi sonsuz yaşamını oluşturacak mikrodalga bedeni inşâ etmek ve bilinci yani tüm zihinsel fonksiyonları buna yüklemektir.

Her RUH yani mikrodalga beden ise sadece kendi beyni tarafından oluşturulur ve yüklenilir.. Bu sebepledir ki, artık o ruhun yeniden dünyaya geri gelip, bir biyolojik bedene girerek yaşamına devam etmesi kesinlikle sözkonusu değildir.. Yaşamda sürekli ileriye gidiş sözkonusudur; asla geri dönüş yoktur...

Bu sebepledir ki KUR`ÂN, ölümden sonra her ne şekilde olursa olsun dünyaya geri gelmenin mümkün olmadığını pek çok âyette vurgulamış; Hazreti Muhammed`de bu konuda açıklamalar yapmıştır... İşin sır yönüne vâkıf olan İslam velileri ve mutasavvıfları dahi bu yolda düşüncelerini açıklıyarak "İnsan ruhunun beden yaratılmadan önce varolmadığını, bedenin varoluşundan sonra ruhun meydana geldiğini" açıklamışlardır..

Nitekim, yaklaşık 900 sene önce yaşamış olan en büyük İslam âlim ve mutasavvıflarından İmam Gazali, ruhların bedenlerden önce yaratılmış olduğu yolundaki safsatayı red için "Ravzatüt Tâlibin" isimli kitabında şöyle der:

"Allahu Tealâ'nın fiilllerini; ve melâike vasıtası ile yıldızları, semâları hareket ettirerek yeryüzündeki canlıları ve bitkileri nasıl vücuda getirdiğini bilen kimse; hem Âdem'in kendi âlemindeki tasarrufunun, Halik Tealâ'nın büyük âlemdeki tasarrufuna benzediğini ve hem de Rasûlullah'ın: "Allah, Âdemi kendi sûretinde yarattı" açıklamasının mânâsını anlar..

Denilirse ki ruhlar bedenlerle yaratıldığı halde,  Rasûlullah'ın;

 "Ben yaradılışça Nebilerin ilkiyim; Nebilikçe de sonuncusuyum.. Ben nebi iken, Âdem su ile çamur arasında bulunmaktaydı!."

  sözünün mânâsı nedir?

Hakikat şu ki: Bunların hiç birisinde ruhun kadim [bedenlerden önce geçmişte varolduğuna] olduğuna dair bir delil yoktur!..

Fakat "Yaratılışça Nebilerin ilkiyim" sözünün zâhiri mânâsına göre, O`nun varlığının bedeninden önce yaratıldığına delâlet ihtimali mevcuttur. Zâhiri olmayan mânâsı ise bellidir.. Tevili, açıklaması da mümkündür.. Fakat kat`i delil zâhire meyletmez.. Bilâkis zâhirin teviline hükmetmede kullanılır..

Nitekim Allah Teâlâ hakkındaki benzetmenin zâhirlerinde olduğu gibi.

 "Allahu Tealâ ruhları cesedlerden ikibin yıl önce yarattı"

 sözüne gelince buradaki "ruhlar”dan maksad "melâikenin ruhları"dır..

“Cesetler”den maksad da, arş, kürsi, semâlar, yıldızlar topluluğu; hava su, yeryüzü gibi âlemlerin cesedi, bünyesidir..

"Ben yaratılışça Nebilerin ilkiyim" sözüne gelince, buradaki "yaratılışça" [HALK] kelimesi "TAKDİR" mânasınadır.. "İCAD" yani yaratıp vücutlandırma mânâsına değildir..

Çünkü Rasûlullah Aleyhisselâm ANNELERİ TARAFINDAN DÜNYAYA GETİRİLMELERİNDEN ÖNCE MEVCUT VE YARATILMIŞ DEĞİLDİ.

Fakat gayeler ve kemâller, takdir hususunda önce, varlık hususunda sonradır. Zira Allah Tealâ  ilâhi meseleleri, olayları kendi ilmine uygun olarak önce levhi mahfuzda takdir eder, şekillendirir.

Buraya kadar, şayet varlığın iki şeklini de anladıysan; Rasûlullah`ın varlığının, Âdem'in varlığından önce; yani gözle görülen varlık değil de, ilk takdir edilen varlık olarak "önce" olduğunu anlamış olursun. " Gazali`nin sözü burada bitti...

Evet, İmam Gazali gibi Abdulkadir Geylani gibi işin hakikatına vakıf pekçok evliya insanların ruhlarının bedenlerinden önce yaratılmış olduğunu reddetmekte ve her insanın ruhunun bedeniyle birlikte ve bu bedenl tarafından üretilerek meydana geldiğini söylemektedirler...

Bu konudaki çok geniş bilgi "RUH İNSAN CİN" isimli l0. baskısı yapılmakta olan kitapta mevcuttur.

Burada çok özetle belirtelim ki... "RUH" adıyla bilinen yapı kişinin ana karnında 120. günde üretilmeye başlanan halogramik esaslı mikrodalga bedenidir; ki, esas itibariyle beyin mahsulüdür. Her beyin dünyada kendi mikrodalga bedenini yani ruhunu üretir ve beynin durmasından sonra da bu mikro dalga beden bir daha dünyaya geri gelmek sözkonusu olmaksızın ileriye doğru yaşamına devam eder..

Yeniden bedenlenerek insanların dünyaya geri geleceğini savunan ruhçular Kur'ân 'ın bazı âyetlerini de çarpıtarak yorumlamaktadırlar.Davalarına delil olarak kullanmak istedikleri âyetlerin gerçek yorumları ise şunlardır;

 1.ALLAH'A NASIL OLUP DA KÜFREDİYORSUNUZ?..SİZ ÖLÜLER İKEN , O DİRİLTTİ.. SONRA , SİZİ YİNE O ÖLDÜRECEK ,TEKRAR O SİZİ DİRİLTECEK VE NİHÂYET O'NA DÖNDÜRÜLECEKSİNİZ...(2-28)

 2.GECEYİ GÜNDÜZÜN İÇİNE  SOKARSIN; GÜNDÜZÜ GECEYE SOKARSIN...ÖLÜDEN DİRİ ÇIKARTIRSIN; DİRİDEN ÖLÜ ÇIKARTIRSIN...DİLEDİĞİNE  HESAPSIZ RIZIK VERİRSİN..(3-27)

 3.(Nûh Nebi,kavmine hitap etmekte devam ederek; ) ALLAH SİZİ YERDEN OT GİBİ BİTİRDİ..

 SONRA SİZİ YİNE ONUN İÇİNE DÖNDÜRECEK ; SONRA SİZİ YENİ BİR ÇIKIŞLA  ÇIKARTACAK...

 ALLAH YERİ SİZİN İÇİN BİR DÖŞEK YAPMIŞTIR...

 ONUN GENİŞ YOLLARINDA,GEZİP DOLAŞASINIZ DİYE...(71-17/18/19/20)

 Evet,işte reenkarnasyodncuların ,İslâm câmiasını yanlarına çekebilmek için davalarını ispatlamaya çalıştıkları birkaç âyet meâli..Âyetleri izah ettiğimiz zaman ,ne kadar çaba sarfettikleri ve mânâyı dejenere ettikleri ortaya çıkacaktır..

 1.Âyetin mânâsı;

 Ey insanlar,siz nasıl olup da Allah'a küfreder , yani Allah'ın mevcudiyeti gerçeğini örtmeye çalışırsınız?..Kİ

 “SİZLER ÖLÜ İKEN ,..”

 yani insan bahsinde ölümün ne demek olduğunu izah ettiğimiz gibi , daha bedene sokulmadan madde kaydı altına alınmazdan evvel, sizi

 “O DİRİLTTİ...”

 yani sizi maddeye sokarak  bir bedene sokulmadan ,madde kaydı altına alınmazdan önce;

 “SONRA SİZİ YİNE O ÖLDÜRECEK...”

 yani tekrar bürünmüş olduğunuz bedenle irtibatınızı keserek madde kaydından kurtaracak ve bedeninizi gelmiş olduğu asıla yani toprağa döndürecek;

 “TEKRAR  O SİZİ DİRİLTECEK...”

 yani kıyamet akabinde hesab gününde tekrar maddeye bürüyerek dünya üzerinde madde kaydıyla var olmanızı yani dirilmenizi sağlayacak;

 “VE NİHÂYET O'NA DÖNDÜRÜLECEKSİNİZ”

  yani artık bir daha geriye gelmemek yani tekrar madde kaydına bürünmemek üzere maddeden ayrılacak ve

 “ALLAH'A KAVUŞACAKSINIZ.”

  Görüldüğü gibi âyet incelendiği zaman asla yukarıda da belirttiğimiz gibi ,defalarca dünyaya gelip gidip tekâmül etmek ve tekâmül edene kadar da sayısız defa dünyaya gelip gitmek diye bir şeyden asla bahsedilmemektedir..

Eğer onların iddia ettiği gibi ,defalarca gelip gitmek olsaydı mutlaka bu durum bu veya başka bir âyette belirtilmiş olacaktı...

 2.olarak verilen âyetin mânâsına gelince;

 “GECEYİ GÜNDÜZÜN İÇİNE SOKAR..” 

 yani geceyi gündüze dönüştürür ;

 “GÜNDÜZÜ  GECEYE SOKARSIN...”  

 yani gündüzü geceye çevirirsin... yani hiçbir şeyi bir minval üzere bırakmaz,her şeyi bir aksine tebdil edersin..

 ”ÖLÜDEN DİRİ ÇIKARTIR...” 

 madde kaydına girmemiş olanları madde kaydına sokarak ete-kemiğe bürüyerek dünyada var eder, diriyi  ortaya çıkartır ; sonra da

 “DİRİDEN ÖLÜYÜ  ÇIKARTIR...”,

 ete-kemiğe bürünüp madde dünyasında bedenle görünen diri diye adlandırılanları 

 “ÖLDÜRÜP...”

 yani madde kaydından çıkartırsın...

Dilediğine hesapsız rızık verirsin..

Görüldüğü gibi bu âyette de asla ve asla tekrar tekrar dünyadan gidip de sonra tekrar tekâmül (!) etmek için dünyaya geri gelmekten değil bahis, îmâ bile edilmemektedir...Ancak ne çare ki , iddiasını ispat çabası içine düşmüş bulunan  bazı cinlerin kandırdığı bu gibi  kişiler maalesef bu âyetlerden yardım almak için , bu şekle sokmuşlardır âyetlerin mânâsını kendi mantıklarınca...

Nitekim bu kişiler tetkik edildiği zaman görülecektir ki , gerek İslâmiyet ve gerekse Kur'ân  hakkında zerre kadar bilgiye sahip değillerdir...

 3.olarak verilen âyetin mânâsına gelince...

 “ALLAH SİZİ YERDEN OT GİBİ BİTİRDİ”

  yani ceddiniz ve yeryüzünde görülen ilk insan olan ÂDEM'i topraktan halketti ; bedeninin cüzlerini aslı toprak olan bir takım elementlerin birleşmesinden meydana getirdi...

 “SONRA SİZİ TEKRAR ONUN İÇİNE DÖNDÜRECEK”

  yani sizin bedenle ilişkinizi keserek madde kaydından ayıracak ve bedeninizi aslı olan toprağa dönüştürecek..

 “SONRA SİZİ YENİ BİR ÇIKIŞLA ÇIKARTACAK” 

 yani hesab günü gelip çattığında sizi bu defa yeni bir çıkışla yani eskisi gibi küçükten maddeye bürünüp de tâ  büyüyene kadar bir devre geçirmeden , mezara konulmuş olduğunuz andaki yapınızla bir anda bedeninizi  halkedip ana yapınızı ona sokarak YENİ bir şekilde topraktan çıkartacaktır...

 “ALLAH , YERİ SİZİN İÇİN BİR DÖŞEK YAPMIŞTIR”

  yani maddi yapınızla üzerinde yaşayabileceğiniz bir şekilde var etmiştir.

 “ONUN GENİŞ YOLLARINDA GEZİP DOLAŞASINIZ”

 diye ,yani tâ ki dünyanın istenen yerinde dilediğiniz gibi gezip istediğiniz yerde yaşayasınız diye...

Burada  bir de  daha öte bir mânâ üzerinde duralım  iki kelimenin ...Tasavvufik mânâda VER'den kasıt , kişinin "AKIL" ı kastedilmektedir ki, eğer bu mânâda yukarıdaki iki âyet incelenirse, o takdirde mânâ " Allah, aklı sizin için bir döşek yani geniş bir saha olarak vermiştir ki, onun geniş yollarında çeşitli kullanılış şekillerine göre ortaya çıkan düşünce yollarında gezip dolaşasınız "diye izah edilir...

Yani insana çeşitli yollar üzerinde dolaşabilecek bir yapı ,buna karşılık da Allah'ın yürünmesini istediği yolu "sırat-ı mustakim"i gösteren Kur'ân -ı  vermiştir..

Bilmem bir parça olsun izah edebildik mi, cinlere tâbi olarak reenkarnasyonu güyâ dini yoldan ispatlayabileceklerini sananların ne kadar çürük temellere fikirlerini inşâ ettiklerini...

Ölümü tadıp biyolojik bedenle ilişkisi kesilen kişinin bir daha dünyaya geri gelmeyeceğini vurgulayan KUR`ÂN'daki şu âyeti iyi anlamak gerekir:

 "HERBİRİNE ÖLÜM ERDİĞİNDE; RABBİM BENİ GERİ DÖNDÜR DÜNYA YAŞAMINA DA, YAPMADIKLARIMI YAPAYIM; DERLER..

 BU KESİNLİKLE MÜMKÜN DEĞİLDİR!. (MAHŞERDEKİ) BA`S (tüm insanların biraraya gelmesi) GÜNÜNE KADAR BERZAHTADIRLAR" [Sûre: 23 âyet: 99/100]

 Râsûlullah

 "ÖLDÜKTEN SONRA GERİ DÖNDÜRÜLECEK YOKTUR"

 buyurmuştur. [HAK DİNİ c: 6, s: 4197]

KUR`ÂN 6. sûrenin 128. âyetinde ise insanların farkında olarak veya olmayarak CİN etkisi altına girmeleri gerçeğine söşle işaret eder:

 "... EY CİN TOPLULUĞU, İnsanların EKSERİYETİNİ hükmünüz altına aldınız!.."

 Kur`ân-ı Kerim'de "CİNLER" Hakında bir sûre ve pekçok âyet vardır... "CİNLERi" inkâr eden, gerçeği inkâr edenlerden olur..

Yukarıdaki âyetin devamında şöyle der:

 "İnsanlardan onları (CİNLERİ) dost edinenler de -Rabbimiz biz birbirimizden faydalandık, ve bizim için takdir edilen vakte ulaştık- derler.. Allah, yeriniz ateştir; Allah`ın diledikleri dışındakiler ebedi olarak orada kalıcıdırlar.."

"ŞEYTAN" denilen "İBLİS" dahi "CİNLER"DENDİR.. BU gerçek de KEHF  Sûresinin 50. âyetinde şöyle vurgulanır:

 "... ANCAK İBLİS SECDE ETMEDİ (Âdem'e) CİN TÜRÜNDEN OLDUĞU İÇİN!."

 Cinlerin en büyük arzusu insanların inançlarını saptırarak Kur`ân'ı reddettirmektir.. Bunun içinde tamamiyle asılsız ilhamlar vererek İslam dışı düşünce sistemlerine hind inançlarına sapmalara yol açarlar.. İnsanları "ALLAH" inancından saptırarak "TANRI" inancına yönlendirip; tevhid inancına ters varsayımlara sokarlar...

İnsanların, kendi türlerine çok büyük bir fitne olan "CİN"lerden ve onların tehlikelerinden korunabilmeleri için önce "CİNLERİ" İYİ TANIMALARI ZORUNLUDUR!. Zira Kur`ân-ı Kerim'de sayısız defa uyarıldıkları "ŞEYTAN" bu cinlerdir!.

"CİNLERİN" yapıları Kur`ân 'da "Dumansız ateş" yani "mikrodalga" ya da "mesamata nüfuz eden zehirleyici" ateş yani ışınsalyapı olarak tarif edilmektedir... Onların bize olan tesirleri tıpkı telapati dalgalarının beyin tarafından deşifre edilişi gibi olur;bu yüzden de nasıl ve nereden geldiğini farkedemeyiz..

Son olarak şunu bildirelim...

Eğer, ruhlarla görüştüğünü sananlar; cinlerden zarar görenler, reenkarnasyona inananlar, kendilerine büyü yapıldığını düşünenler yahut kendisinde çeşitli baskılar hissedenler şu âyetleri ezberleyip hergün 300-500 defa okurlarsa çok kısa  sürede büyük faydalar görürler... Kur`ân-ı Kerim'in Sad  Sûresi 41. âyeti ile Müminun  Sûresi 97/98 ve Saffat 7. âyetleri olan dua şudur:

 "Rabbi inniy messeniyeş şeytanu binusbin ve azâb. Rabbi euzü bike min hemezatiş şeyatıyni ve euzü bike rabbi en yahdurun.. Ve hifzan min külli şeytanin marid".

 CİNLERİN TOPLUMU DİNDEN-İSLAM’DAN UZAKLAŞTIRMA PROGRAMI içinde yer alan bir çalışma türü de, olabildiğince HİND Felsefesini yaymaktır.

Gerek UZAYLILAR kisvesi altında, gerekse de RUHLAR adı altında verilen tebliğlerde BUDA övülmekte, yüceltilmekte ve HİND felsefesinin üstünlüğü, hüküm altına aldıkları bireyler tarafından topluma yayılmaya çalışılmaktadır.

 BİLGİ KİTABI ALTIN ÇAĞ

Fasikül: 20/ Sayfa: 177

 "Teozofi, TANRIYA ERMİŞLİĞİ gaye edinen bir öğreti sistemidir. Bu BİLİM ilk defa portakal tarikatı ile evrensel bilince ulaşma yolu takip etmiştir. Ondan sonra BUDA rahipleri bu yolu izlemiştir. BUDA, planetinizde bu yolda resmen çığır açan, bu bilince yetiştiren TEK ULUDUR..."

 Bu felsefenin temelinde de "reenkarnasyon" yani, "ölümden sonra tekâmül etme amacıyla yeniden bir bedenle dünyaya gelme" görüşü yatmak tadır.

 İslâm Dini böyle bir olayı kesinlikle reddetmekte; ölümü tadmış kişilerin, ruh bedenle sonsuza dek, geri dönüşsüz bir biçimde başka platformlarda yaşamına devam edeceğini vurgulamaktadır.

"Reenkarnasyonun" asla sözkonusu olmadığını anlatan bir çok âyet ve hadis mevcuttur ki biz bunları ilgili bölümlerde bütün tafsilatı ile açıkladık.

 Örnek olmak üzere burada bir âyet meâli verelim:

 -Rabbim şeytanların saptırmalarından sana sığınırım; sana sığınırım onların çevremde bulunmalarından. (Geri döneceklerine inananların) Her birine ölüm gelip çatınca diyeceklerdir:

 "Rabbim beni dünyaya geri gönder!.. Tâ ki boşa geçirdiğim yaşam yerine yararlı çalışmalar yapabileyim.

Hayır, onların söylediği boş sözden ibarettir. Önlerinde mahşer gününe kadar kalkmalarını engelleyen berzah vardır..."(Mü`minun Sûresi: 23/ Ayet: 97-100)

 Görülüyor ki, bu âyette, insanların, ölüm olayını geçirdikten sonra "HAŞR" denilen tüm insanların birarada toplanacakları zamana kadar bir daha dünyaya geri gelmeleri asla söz konusu değildir.,

hf

RIZA

 Olana  isyân etmeyip,yersiz görmemektir.

hf

RIZIK

 Son derece geniş kapsamlı bir kelime olup yenen-içilen-hertürlü kullanılan-yararlanılan şey olduğu gibi,çocuk-eş-yapılan çalışmalar -kişide meydana gelen ilim-yaşanılan tüm mânevi haller dahi bu kelime kapsamında mütalâa edilir.

 Rızık tamamiyle ALLAH takdiridir.Nedeni-niçini sorulmaz! Dilediğine dilediği kadar verir ve dilediğinden de dilediğini alır.

Bil ki, yaradan bütün mahlûkatını her an nice rızıkla rızıklandırmaktadır.

Önce zâhirde, birçok yiyecek ve içecekle maddeni rızıklandırmaktadır, bu bir...

Sonra, ilimle bilincini rızıklandırmaktadır, bu da iki.

Daha sonra, her an yeni bir tecellî ile cesedinde ve mânânda tecellî etmektedir, bu da üç!..

Bu daha derinleştikçe gider, ama şimdilik, biz bu kadar ile yetinelim; bu üç mânâ kâfi bize!.

Bu rızık, her mahlûkatın fıtratına en uygun bir tarzda onu bulmaktadır. Şüphesiz ki bu rızık ile o mahlûkat, her an bir nebze daha tekâmül eder ve aslına yaklaşır.!.

Bu rızık umumi ise de, herkes ancak kabiliyeti ve istidadı miktarınca alır. Kabı büyük olan elbette daha fazla rızık almış olur. Tabiî ki bu kişinin vüs’atincedir.

 “DİLEDİĞİNE HESAPSIZ RIZIK VERİR.” (2-212)

 Âyetinde bu incelik vardır.

Efendimiz yağmurun yağdığı üç çeşit topraktan bahsetmişti. Yağmur, yağarken, hiçbir şeyi diğerinden ayırmaksızın, hepsine eşit şekilde yağar!...

Eğer bu yağmur kayaların üstüne rastgelirse üstünden akıp gider, çünkü kaya ve taşların istidadı suyu emmek değil, üstünden akıtmaktır.

Bazı topraklar da vardır ki, suyu muhafaza eder - havuz, kuyu gibi de halk onunla faydalanır, kendileri içerler, hayvanlarını sularlar, ekinlerinin sulanmasında yararlanırlar.

Bazen de verimli bir toprağa yağar ki, bu toprak suyu emer ve onunla nice nebatın yetişmesine vesile olur.

İnsanlarda fıtratlarına göre çeşit çeşittir.

Kimi hikmetten, yaradanın uyarılarından anlamaz, dinlemez!.

Kimi onlardan yararlanır; ama ancak kendisini kurtarabilir, başkasına faydası olmaz!.

Kimi de onlardan kendisi faydalandığı gibi, pek çok insanı dahi faydalandırır.

Öyle ise kendini şöyle bir kontrol et bakalım, bunlardan hangisine daha ziyade benziyorsun?

hf 

RİYAZAT

 Tabiatla Mücadele!.

Kişinin nefsani tabiatından yani terkibinin meydana getirdiği tabiatından kurtulmanın zarureti ve kurtulmamanın cehennemini meydana getireceği hususunda “İnsan-ı Kamil”de şöyle bir kayıt var;Sùret-i Muhammediye bahsinde...Abdülkerim Ceyli Hazretleri şöyle anlatıyor;

“Dünya hayatındaki nefsani tabiat,anlatılan duruma benzer.Bir kimse hakkın cezbesine kapılır;Mücahede ve riyazatla tezkiye yolunu tutursa,bahsedilen,cehennem ateşi diye anlatılan durum,bu kimsenin haline benzer.Bu mücahede ve riyazatla,nefsani tabiat yok olup gitti dersen bu sözünde de sadık kalırsın.

Yani senin yaptığın mücahede ve riyazatlar neticesinde,sendeki o tabiat ortadan kalktı dersen doğru..”

Niye?..Çünkü o mücahede ve riyazat denen şey,senin belli fiilleri ortaya koymandır..Bu fiilleri ortaya koyarken,bu fiilleri ortaya getiren isimlerin mânâları sende âşikâre çıkıyor.

Onlar kapalı kalmıştı,o mânâları kullanmıyordun .terkibin ilk oluşması hasebiyle,o kapalı kalan isimleri ortaya çıkarmak,ancak bu “mücahede ve riyazat” adı verilen belli fiilleri ortaya koymakla mümkün olur!..Aksi takdirde de o isimler,mutlak olarak sende kuvvede kalır...Kapalı kalışı,sende tabiat dediğimiz oluşumdur!Ve bunun neticesi de “cehennem” denen tabii gelişmelerdir...

Âhirette azab’ın çeşitli oluşu, fazlası noksanıyla burada yapılacak zikir, riyazat, mücahede ve nefse muhalefet durumları misâl gösterilir.Ama nefsâni tabiatın tezkiyesinde yerini bulan kimse için!..

Zikir, devamlı mücahede, riyazat ve muhalefetle zâhir olup giden bu işler ancak, Allah ehli olan kişilerin hazzıdır..Rab kulu değil, Allah kulu olan ; Allah ehli olan kişiler , bunlardan ancak haz duyar..

Birimsellikten uzaklaştırıcı olarak yaptığı her bir fiille, Allah’a yaklaştığını  müşahede eder ve onları yapmaktan zevk duyar!..Mücahededen, riyazattan, zikirden , nefse muhalefetten zevk alır!..

Herkes  , doğuşu ,oluşumu , belli bir yaşa gelişi itibariyle bedeni tabiatına sahip oluyor , terkib itibariyle !..Dolayısıyla bu hale geliş , cehennem azabına giriş noktasıdır!..Eğer bu halden ; dünyada iken çıkarsa , dünyada iken cehennemden azad olmuş olur!..

Tabii terkibini, yani terkibinin oluşturduğu tabiatı, zikir, nefse muhalefet, mücahede, riyazat gibi hallerle atamazsa o takdirde , öldüğü anda kabir cehennemine girer,burada yeteri kadar yandıktan sonra,yani bu hallerden arındıktan sonra neticede cennete girebilir!..Aksi halde bunlar gitmeden,atılmadan,cennete girmek mümkün değil..

Ama onlar bunu dünyada iken geçirirlerse,dünyada iken atlatılan sıkıntıdan sonra cehennem  ateşine uğramazlar.

Dünyada iken uğranılan bu sıkıntılar,âhirette olacak bir başka azab’a karşılıktır.

Nitekim Hâdis-i Şerif’te Rasùlullah:

 ”Sıtma her mü’minin cehennemden hazzıdır”

 demiştir.

ıtma cehennem ateşinin yerine kaim olunca,riyazat,mücahede,nefse muhalefet  gibi durumlar,artık ne olur sen düşün!..Halbuki bu mücahede her şiddetli şeyden daha şiddetlidir.

Sana birçok karşılaştığın azab verici olaylardan,daha büyük azab verir,muhalefet,riyazat,mücahede!Çünkü sende yıllardır oturmuş,kökleşmiş bir şeyi söküp atmak zorunluğu çıkıyor ortaya!.Bunun içinde çok büyük gayret sarfedilecek..

hf

RUBÛBİYET

 Terbiyenin oluşması!.

Rubûbiyet ;”ilâhi isimler” diye bildiğimiz Esmâ-ül Hüsnâ’nın, hükümlerini âşikâre çıkartma özelliğidir.

“ALLAH” ismiyle işaret edilen’in “Esmâ-ül hüsn┠diye tanımlanan bir kısım özellikleri, onun “RUBÛBİYET”ini oluşturur!.

hf

RUBÛBİYET MERTEBESİ

 Allah'ın isimlerinin mânâlarının müşahede edildiği mertebe rubûbiyet mertebesidir ve bu mânâların neticelerinin ef'âl âleminde ortaya çıkışını sağlamakta olan da” Rab”dır!..

Rubûbiyet mertebesi neresidir?..

Nerede, Rab hükmünü icra eder?..

“Şehâdet âlemi” dendiği zaman, bazılarının anladığı gibi, biz sadece “madde âlemi”ni anlamayız!.. “Melekût âlemi” denen melekler âlemi de gene bu ef'âl âlemi içine girer. Yani Esmâ âlemi dışında kalan âlem, ef'âl âlemidir!..

Bu şehâdet âlemine, “ruhlar âlemi” denilen âlem, “melekler âlemi” denilen âlem, “cinler âlemi” denilen âlem girer; hepsi de ef'âl âlemi hükmündedir!..

Ef'âl âlemi içinde mevcut bulunan varlıkların hepsinin, Rabbı Allâh'tır!..

Kısacası “Âlemlerin Rabbi”, “Allâh İsmiyle İşaret Edilen”dir!

Allah, Rabbül âlemindir!.. Bütün âlemleri meydana getiren, yöneten, bütün âleme tasarruf eden, bütün bu varlıkların varlığını meydana getiren "Rab"dır. Rubûbiyet mertebesidir!..

Buradaki "Rab"lık kavramı. "Rab"lıkla kasıt nedir? "Rab"lığı meydana getiren, "Rab"lık mefhumunu meydana getiren şey, esmâ mertebesidir; yâni “Rubûbiyet mertebesi” dediğimiz mertebe, Esmâ mertebesidir.

“İlâhî isimler” diye bilinen, Esmâ-ül Hüsnâ diye bilinen isimlerin müsemması, Rubûbiyet mertebesidir.

Bütün âlemler, ilâhî isimlerin mânâlarının âşikâre çıkışından başka bir şey değildir; ve âlemlerde, ilâhî isimlerin mânâlarından başka bir şey yoktur.

Ancak bu âşikâre çıkış, bütün isimlerin mânâlarının bir terkib hükmüyle âşikâre çıkışıdır.

Fiiller mertebesinde, mânâlar mertebesinin âşikâre çıkışı, terkibiyet hükmüyledir. Burayı iyi anlamak lâzım.

İsimler mertebesi dediğimiz mertebede, bütün isimler tüm hâldedir. Bir bütün halindedir!.. Yani, isimler arasında bir tefrik yoktur. Esmâ mertebesinde, târif sadedinde, varlık "tek"dir denir. Bütün mânâlar kendinde mündemiç olan tek bir varlık!.. Bu tek bir varlıkta, bütün mânâlar, tek bir mânâ halinde mevcuttur.

Bu mânâlar âşikâre çıktığı zaman, çıkış şekline göre terkibler hükmüyle ortaya çıkar! İşte bu terkibler hükmüyle âşikâre çıkışı da çokluk kavramını meydana getirir!.. Çokluğu meydana getirir ama kesretin aslı vahdettir!.. Yani, çokluğu meydana getiren isimler ayrı ayrı isimler olmasına rağmen, aynı varlığın isimleri olması hasebiyle aynı, tek bir varlıktır.

Şimdi burada bir misâl verelim. Meselâ bir kişiyi ele alalım; bu kişide çeşitli vasıflar var, diyoruz. Cömertlik, zekâ, korkaklık, asâbiyet v.s. Bu ayrı isimlerle kastetdiğimiz vasıflar hep aynı kişiye ait mânâlar değil mi?.. Bu mânâların çokluğu o kişinin çokluğuna mı delâlet eder?.. Hayır, bilâkis tekliğine delâlet eder; aynı kişinin değişik yönleridir! Kendinde mevcut bulunan değişik mânâlarıdır!

Bunun gibi, isimler, değişik isimler olmasına rağmen, tek bir mânâ ve tek bir varlıktır!

İşte “esmâ mertebesi” dediğimiz mertebede, bu isimlerin mânâları tek bir mânâ olarak mevcuttur!

“Ef'âl mertebesi” dediğimiz mertebede; -ki bu mertebeye dediğimiz gibi melek, cin, insan ve diğer bütün mahlûkat girer-, varlıklar bu isimlerin, yani bu mânâların değişik ölçülerle biraraya gelişiyle ortaya çıkar.

Meselâ insan dediğimiz varlıkta, bu 99 ismin mânâsını çeşitli zamanlarda çeşitli ölçülerde görebiliriz. Bir hayvan dediğimizde 99 ismin mânâsını değil de 70 ismin mânâsını veya bir maden dediğimizde 30 ismin mânâsını görebiliriz.

Fakat her insanın, bir diğerinden farklı olması, her birinin terkibinin, değişik isimlerin, değişik ağırlıklarla ortaya çıkmasından dolayıdır.işte bu isimler, bu mânâlar o kişinin Rabbıdır ve bu mânâların Allâh'a ait olması hasebiyle de o kişinin Rabbı Allâh'tır!..

Allah'ın isimlerinin mânâlarının müşahede edildiği mertebe “Rubûbiyet Mertebesi”dir ve bu mânâların neticelerinin ef'âl âleminde ortaya çıkışını sağlamakta olan da Rab’dır!..

Rubûbiyet mertebesinden kasıt, “nefs” olduğuna göre her varlık üzerinde tasarruf hükmü, hüküm icra eden “nefs”tir.

Ama “nefs”, her birimde, bürünmüş olduğu ya huylar istikametinde o fiili meydana getirir, ya şartlanmalar doğrultusunda meydana getirir ya bedenin istek ve arzuları istikametinde meydana getirir..

Neticede, her beden üzerinde, insan olsun hayvan olsun, ne olursa olsun, hükmünü icra eden , “nefs”`tir!.. “nefs” mertebesidir...

Rabbani kuvvelerin geçerli olduğu ve açığa çıktığı, bu kuvvelerin birbirinden fark ve temyiz edildiği mertebedir.

“Rabbülâlemin”... Âlemlerin Rabbı, yani âlemler kelimesiyle işaret edilen, sonsuz sınırsız varlıkların meydana getirildikleri Rubûbiyet mertebesidir.

“Melikiyet” mertebesinin tenezzülü ile “Rubûbiyet” mertebesi oluşur.

“Rubûbiyet” mertebesi; çeşitli esmânın, çeşitli terkipler -bileşimler- şeklinde açığa çıkmasını sağlar. Bu esmâ, çeşitli terkipler şeklinde ortaya çıktığı anda “abd” meydana gelir...

“Rabb” yani “ALLAH isimleri”nin bir terkip -bileşim- hali, bir birimin, bir isim ardındaki varlık halinde ortaya çıkışını sağlar.işte bu ortaya çıkış “rubûbiyet”  mertebesinin hükmünün zahir oluşudur.

hf

RUBÛBİYET NURU

 "Nefs" ve ondaki "bilinç", gerçeği itibariyle, yapısının özü itibariyle, "Rubûbiyet Nuru"ndan, yani "esmâ" mertebesinden yaratılmıştır.

"Nefs", varlığını esmâ mertebesinden yani Hakk`ın varlığından alıp "Rububiyet Nuru"ndan yaratıldığı için, "yapısının gereği olarak dilediğini yapmak ister ve yapar"... Engel tanımaz!.. Hayır veya şer, iyi veya kötü diye bir kavram bilmez!.. O, sadece dilediğini yapmak ister ve yapar. Çünkü var oluşu "Rubûbiyet nuru"ndandır...

hf

“RUH”

 "RUH" kelimesi başlıca iki anlamda kullanılır ;

 1-"Ruhlar âlemi"; "Ruh-ül Kuds", "insanın ruhu", "nebati ruh", "Dünyanın ruhu", cehennemin ruhu", "galaktik ruh" tâbirlerinde işaret edilen anlamıyla, "yer aldığı boyuta göre olan somut bir yapı" ifâde eder şekliyle... Bu tanımlama "Ef`âl âlemiyle" ilgilidir.. Birimsellik ifade eder.

 2- "RUHULLAH"; "sen bu işin ruhunu anlamamışsın"; "ruhsuz adam"; gibi çeşitli fakat aynı kökenli kullanımda olduğu gibi soyut olarak!.

 "Ruhsuz adam" demek, mânevi değerlerden ve bunların sonucu olan duygulardan yoksun kişi, demektir.

İşin "RUH"unu anlamak demek, o işin oluşundaki öz mânâyı kavramak, demektir..

"RUHUMDAN nefhettim"in anlamı ise, "Zâtıma ait sıfat ve esmâm ile var kıldım"dır... Burada hiç bir boyuta göre hiç bir somut varlık sözkonusu değildir.. Bu ifade tamamiyle "ceberût âlemine" ait bir tanımlamadır!..

Bu yüzdendir ki, "RUH" kelimesini geçtiği yerdeki genel anlama uygun bir şekilde yukarıda belirttiğim iki ayrı mânâdan birine göre değerlendirirsek, konuları anlamamız daha kolaylaşır sanırım..

hf

“RUHULLAH”

 "RUHULLAH"  iki anlama gelir:

 a-  Hayat sıfatının zuhûru..

 b-  Allah isminin işaret ettiği mânâların varlığı..

hf

KÂİNATIN  RUHU

 Kâinatta var olmuş  olan herşey ,”Ruh”la ve “Ruh”tan meydana gelmiştir!..

Mutlak mânâda “RUH” kelimesiyle kastedilen kavram ,”Kâinatın Ruhu”dur.Bu Ruh ,bütün ilâhi isimler diye kastedilen mânâları kendinde toplamıştır...daha doğrusu bu isimler, ondaki mânâları târif sadedinde kullanılmıştır!...Buna “Ruh-u A’zâm” da derler,”Hakikat-ı muhammediye” de derler,”Akl-ı evvel”de derler!

hf

RUH-U A’ZÂM (“RUH”ADLI MELEK)

 MUTLAK RUH-MUTLAK ENERJİ

 "RUH" ismiyle işaret edilen varlık, orijinal yapısı itibarıyle TEK'tir ve akla gelen her şeyin orijini ve aslıdır...

ALLAH İLMİNDE İLK YARATILAN EN MÜKEMMMEL VARLIK, MÂNÂ, Hakikat -ı MUHAMMEDİ’dir

 “ALLAH” evvelâ aklımı yarattı,”ALLAH” evvelâ nurumu yarattı”

 diyen Hz.Rasûlullah’ın açıklamasında yer alan “akıl” ve “nur” , işte bu “Ruh” adlı melek , yani “RUH-U A’ZAM”dır.Yani bölünmesi parçalanması sözkonusu olmayan, manada beliren ilk tekillik, birimlik kavramıyla mevcud olandır.

Soyutun somuta dönüşmesi sınırında oluşan varlıktır..

Elbette burada, beş duyuya göre somutluktan sözetmiyoruz!

Yani, “İlmi İlahi”de ilk mânâ sûretinin belirmesidir.

Arş ve bunun altındaki oluşan ilk melektir!

Bu melek’ten katman katman, boyut boyut diğer melekler meydana gelmiş ;ayrıca her bir boyutun da kendine has melekleri oluşmuştur.

“RUH”, boyut boyut yoğunlaşarak, kabul edilen bir biçimde, değişik varlıklar suretinde algılayıcılarca değerlendirilmekte; ve böylece de çokluk görüntüsü vermektedir!..

Esasen, Abdülkerim Ceyli`nin de bahsettiği gibi, “RUH” bir “melek”tir.. Öyle bir “melek” ki, varlık aleminde, hangi isimle anılan, hangi varlık olursa olsun, her şey, hep bu “melek”ten oluşmuştur!... Her şeyin aslı, orijinidir!... Ve dahi bütün meleklerin ve varlıkların aslı O`dur!...

Buzdan meydana gelmiş sayısız nesneleri düşünün... Buzdan yapılmış insan, hayvan, eşya ve her şey!.. Bunlar her ne kadar ayrı ayrı varlıklar ise de, gerçekte hepsinin aslı aynı tek şeydir... “SU”dur!... “GAZ”dır; (H2O)!... Hepsinin orijini atomlardır; gibi...

Şimdi biz gelelim günümüz anlayışı ile “RUH”un ne olduğu hakkındaki bildiklerimizi sıralamaya...

”RUH” ismiyle işaret edilen varlık, orijinal yapısı itibarıyle TEK’tir ve akla gelen her şeyin orijini ve aslıdır...

“RUH” kelimesi ise burada Ruh-u A’zâm’ın ilim yönünün zâhir oluşudur...

Esasen âlemde «TEK» bir «RUH» vardır ki, buna tasavvuf lisânı ile «RÛH-U A’ZÂM» denilir. Evrende var olan her şey bu «Rûh-u â’zâm»ın varığından meydana gelmiştir.

«Rûh-u â’zâm», bugünkü ifade ile anlatmak gerekirse, varlığın özündeki “Kudret- İlim Boyutu”dur. Bu diğer ifâde ile Allâh’ın ilk tecellisidir!..

İlmi, şuuru itibariyle aldığı isim, “Akl-ı Evvel”`dir. Ki bu vasfa işaret için günümüzde “Kozmik bilinç” tâbiri kullanılmaktadır..

Her nesnenin yapısındaki “bilinç”, onun özünü oluşturan aslı ve orijini olan “RUH”ta mevcut olan “bilinç”ten ileri gelmektedir... Ancak onda ortaya çıkan bilinç, ortaya çıktığı mahallin kabiliyet ve istidadı nisbetinde olmaktadır.

  “RUH”  Rabbin  zuhur  hükmüdür!...

 Tıpkı Cibrîl, yani emir âleminden bir şuûr gibi...

Bu çok iyi bilinir ki, meleklerin yani âlemi emrin, ne yemesi, ne gıdası; ne yorulması, ne uyuması; ne oturması, ne kalkması; ne terbiyesi, ne terbiyesizliği, kötülüğü; ne hastalığı ve ne de sağlığı   olmaz!.

Ki, bundan dolayı da ne bozukluğu, ne sapıtması ne de tezkiyeye ihtiyacı gibi halleri kat’iyen olmaz.

Keza   ne de  azabı  veya  huzuru  olur  “RUH”un!..!..

Bilinsin ki,   “RUH” orijinali itibariyle tektir  ve   Rabbin   hükmüdür!...

Ruh,   insana      hayatiyet    verir...

Hayatiyetimizin cevheridir. Varlığımızı meydana getiren ana cevherdir. ki bu “Ruh-u A’zam”dır!..

Kişinin Ruhunu beyin meydana getiriyor! Ruhu beynin meydana getirmesi hasebiyle, nasıl oluyor da cevher oluyor ve yoğunlaşarak ölüm ötesi bedeni meydana getiriyor.

«Ruh», esas itibariyle, kâinatta var olan mutlak enerji ve "ŞUUR"un, o günkü adıdır. Kâinatta var olan mutlak enerjinin eski dildeki adıdır. Dolayısıyla kâinatta var olmuş olan her şey, bu «Ruh»la ve «Ruh»tan meydana gelmiştir!..

Galaktik bilinç vardır...

Galaktik bilinçler-ruhlar da birleşerek, “Kozmik Bilinç” dediğimiz, Evrensel Bilinç dediğimiz O, Kozmik Bilinci oluşturur!..

Gerçek odur ki, “Ruhu A`ZÂM” adı verilen “Kozmik bilinç” ilmi ve kudretiyle Galaktik bilinçleri-ruhları kendi varlığından meydana getirmededir!... Hâlâ!

İşte,  mutlak manâda “RUH” kelimesi, sadece “O” varlık, “O” yapı için kullanılır.

Öte tarafta, “insanî ruh” deriz; O Ruh`dan ayırmak için birimsel ruhu!..

Evreni meydana getiren, “Kozmik Bilinç”-“akl-ı evvel” dediğimiz yapının canlılık yönü, varoluş yönü, “ruh” kelimesi ile tanımlanır...

 ”RUH” kelimesi bize iki büyük özelliği ifade etmektedir;

 1-Bilimin de son olarak eriştiği ve foton adını verdiği, şimdiki verilere göre maddenin özü mahiyetinde olarak bildiğimiz, ışıklı enerji zerreciklerinin sahip olduğu enerjiyi meydana getiren bir “ÖZ”dür “RUH”!.. Yani, Evrensel Kuantsal bütünlük!..

Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere;

Evrenin her zerresi “RUH”la ve “RUH”tan meydana gelmiştir..

“RUH” olmadık hiç bir zerre mevcut değildir... Zira;  zerre, “kuant” onunla mevcuttur!..

Her ışıklı zerrecik, hareketini sağlayan enerjiyi “RUH”tan almaktadır...

Dolayısıyla evren, ilk varolduğu andan itibaren “RUH”a sahip ve “RUH”la kaim olmuştur; kâinatın yokoluşuna kadar, yani kıyâmete kadar da sahip olacaktır...

Dini tâbirle, “RUH” ile kâinat yaradılmıştır... “RUH” ile kaim ve var olan varlıkta gerçeği itibarıyle asla yok olma düşünülemez...ŞUUR” kaynağıdır...

Yani, evrende mevcut bulunan her nesnede birimsel ölçüde bilinç vardır... Ancak bilelim ki, bilinç bölünür ve cüzlere ayrılır bir şey değildir.

Dolayısıyla kâinatta var olan her hareket asla tesadüfi olmayıp, taşıdığı “ŞUUR”un sonucu olarak, bize bugün düzensizmiş gibi gözükse de, gerçekte düzenli hareketler göstermektedir...

”ŞUUR”suz sanılan hayvanlar veya cisimler veya zerrecikler dahi, taşımakta oldukları birimsel bilinç dolayısıyla gerçekte, belirli bir düzen içinde hareket etmektedirler... Ancak, kendileri bu durumu idrak edecekleri bir sistemden, yapıdan öte oldukları için; bu özelliklerini kendileri bilememekte; biz dahi beş duyumuzun kaydında kaldığımız sürece onların  bu durumunu idrak edememekteyiz...

"Akl-ı Evvel"ismiyle "Hakikat-ı Muhammedî" denilen varlığın ilmine işaret edilir.   Bu yüce varlığın "canı" ise "RUH-U A'ZAM" ismiyle tanınır ki, âlemde mevcut olan bütün ruhlar, bu tek ruhtan meydana gelmiştir cüzlere ayrılma sözkonusu olmadan.

Bu sebeple de hiç bir zaman, bu işin hakikatını bilenler tarafından "ruh-u cüzi" diye bir tanımlama kullanılmamıştır. Zirâ "ruh-u cüzi" diye bir şeyden bahsolamaz. Ruh-u A'zâm tecezzî kabul etmez!..

Hayat sıfatı yönünden Ruh-u A'zâm, ilim sıfatı yönünden Akl-ı  Evvel ve irade sıfatı yönünden "MÜRİD" olan Hakikatı Muhammedî'nin âlemi de ceberût tur!..

Bir diğer tanımlama ile, Hakikat-ı Muhammedî'nin bâtını Lâhût, zâhîri ise ceberûttur ki, her halûkârda bu mertebede çokluktan bahis açılması mümkün değildir. Sırf ilim mertebesidir bu mertebe!..

Bildiğiniz ve düşündüğünüz ve düşünemediğiniz her şey “RUH” tan meydana gelmiştir.

Her şeyin "RUH"tan meydana gelmesinin misâlini sanırım şöyle verebiliriz:

"Madde" adını verdiğimiz her şey atomlardan meydana gelmiştir... Ne isimle, hangi özelliğiyle işaret edersek edelim, o şey gerçekte, atomlardan oluşmuştur.. Atomların özüne, derinliğine inersek, en alt boyutta karşımıza çıkan şey ENERJİ'dir..

Enerji, bu boyuttaki yapısı itibariyle bölünmez, parçalanmaz, sonsuz-sınırsız güçtür; çünkü varlığını ALLAH`ın kudreti oluşturmaktadır!..

ALLAH`ın ZÂT`ına göre sonradan yaratılmış olabileceğinden sözedilen enerjinin geçtiğimiz asırlardaki adı "RUH"tur!...

Ve bu "RUH", ALLAH`ın "KUDRET" sıfatının zuhuru oluşunun yanısıra; "aklı evvel" ismiyle işaret edilen "evrensel şuur"; ya da bir başka tanımlama ile "kozmik bilinç"tir!..

«Ruh», esas itibariyle, kâinatta var olan mutlak enerji ve "ŞUUR"un, o günkü adıdır.

Kâinatta var olan mutlak enerjinin eski dildeki adıdır. Dolayısıyla kâinatta var olmuş olan her şey, bu «Ruh»la ve «Ruh»tan meydana gelmiştir!..

Mutlak mânâda «RUH» kelimesiyle kastedilen kavram, «Kâinatın Ruhu'dur».

Hayatiyetin menşei ve cevheri olması itibariyle, «Ruh», «Ruh-u A’zâm» derler.

İlâhi isimler diye kastedilen manâları hâvi olması itibariyle «Hakîkat-ı Muhammediye» derler. Bu manâları müşahede etmesi ve kendini tanıması bilmesi itibariyle de «Aklı Evvel» derler.

Varlığı meydana getiren, Hakikat-ı Muhammediye nâmıyla târif edilen ana Ruh... Ruh-u A`zam, aynı zamanda bir kuvvedir. Kuvve olması itibariyle de "melek"tir.

Bu melek sahip olduğu ilim itibariyle “AKL-I EVVEL”adını alır.Bir diğer ifadesiyle de “NURLARIN NURU”dur!

Hz.Rasûlullah Aleyhisselâm Efendimizin “Hakikatı-aslı-orijini-kaynağı” olması yönüyle da “HAKİKAT-I MUHAMMEDİ” denilir.

Senin Nefs`inde hem melekîyet, yani nurâniyyet mevcuttur; hem de şeytaniyet, yani nâriyyete bürünme yeteneği!. "Nefs"in hakikatı, "melek" tâbir edilen kuvvedir!.

 Ruhun, tasavvufi deyişle, tecellileri veya bugünki dille yaydığı enerji, yoğunluk kazanmak suretiyle galaksiler, yıldızlar, gezegenler dediğimiz sistemleri meydana getirmiş. Bu yıldızlarda, çeşitli mânâlar istikâmetinde radyasyonlar yaymış ve bu yayılan radyasyonlarda, ilâhî isimlerin mânâları tecelli etmiş. Nihayet bu mânâları ortaya çıkarabilecek mâhiyette beyin oluşmuş ve her beyin kuvveden fiile çıkarabildiği mânâlar nisbetinde de kayıtlılık veya kayıtsızlık hükmüyle kendini seyredebilmiştir.

Bu mânâda mutlak Ruh, “beyin”i oluşturmuş, beyin de “kişilik ruhu”nu meydana getirmiştir!

Ruh-u A’zâm, en alt noktada beyni meydana getirmiş ve en alt noktadaki beyin, «insan ruhu»nu meydana getirerek; bu ruhun, istidatı nisbetinde «Ruhu A’zâm»daki mânâları yüklenmesini sağlamıştır. (Ruh-u A’zâm en üst noktada diye târif edilir.)

Böylece cüzi mânâdaki “İNSAN”, ”teklik” anlamındaki «Ruhu A’zâm» veya «Aklı Evvel» veya «Hakîkatı Muhammediye» denilen varlığa, tüme, ayna olmuştur!.. Amma ki, ayna olan varlık, aynada boy gösteren varlıktan mâhiyet olarak veya mânâ olarak ayrı bir şey değildir!..

Arşın altındaki, yani sırf mânânın çokluğa dönüştüğü mertebedeki ilk varlıktır!

O, “Allah” adıyla işaret edilenin, “NOKTA”dan yarattığı ilk varlıktır; “Nokta”dır!

Bedeni, “uzay” adıyla tanıdığımızdır!…

Aklı itibariyle, “Akl-ı evvel” denilir…

Nefs-i itibariyle, “Hakikat-ı Muhammedî” adı verilir…

Ruhu itibariyle, “Rûh-u A’zâm” denilir…

“Esmâ-ül hüsnâ”, O’nun “Rûhu”dur!.

Evren içre evrenler, “Ruh-u A’zâm” indinde, âlem içre âlemlerdir!.

Bedeni, “uzay” adıyla tanıdığımızdır!… Bizler ve varolan her birim, Uzayımızdan gelen bir şekilde fışkırırız, toplu varlığımız itibariyle!. Bilincimiz ise, açığa çıktığı katmanın şartları altında düşünür…

Sonluluğu, hükmîdir!. Âlemlerinin sonu yoktur!… Ehline malûmdur…

“Mi’râc”ın ereni, O’na erer!…

“Salât”ın amacıdır!.

“Vahidiyet” mertebesidir…

“Vitriyet” sahipleri, O’nu yaşar!.

“O”nda kendini bulanlar –ki dünyamızdan olmaları şart değil-, “Refîk-i â’l┠ehli olarak tanınır…

“Makam-ı Mahmud”, O’nunla zâhir olur!.

“Melekül mukarreb”, O’nun emrindedir!..

“Tek bir nefs olarak gelirsiniz” işareti, O’nun yaşamının, işaretidir…

Âlemler, O’nun indinde bir hayâldir!..

“Hologram” bedendir, bedeni.. Yani, Uzayın, algılayamadığımız yanı!.

“Gökte ayın ondördü gibi” sembolüyle anlatılan; Cennet ehlinin göreceği “Rabbi”, O’dur!.

O’na erenin, O’nunla arasına, “ne bir melekül mukarreb ne de bir nebiyyi mürsel” girer!

“Mukarreb” olmayanlar, “O”nu, “Allah” adıyla işaret edilen, sanır!

Kesinlikle sanmayın ki, “Allah” O’nunla kayıtlanır!.

“Allah” adıyla işaret edilen, âlemlerden “Ganî”dir!.

 “Leyse kemislihi şey’”!

hf

O  VE  BEN

 Bir büyük beden… Ama, bugüne kadar gördüğümüzden hayli farklı!.

Boyu eni hayâl edilemeyecek kadar büyük!

Bize göre, sonsuz!.

Bir azametli beden!. Düşünemeyeceğimiz kadar derinlikli!.

Bize göre, sınırsız!..

Sanki onun başı var, milyonlarca; kolları var, milyarlarca; ayakları var yüz milyarlarca!

Bedeninin organları, milyarla galaksiler!.

Organların hücreleri, yüz milyarlarca yıldızlar!.

Hücrelerdeki dizinler, yıldız sistemleri!.

O bedenin, bir de ruhu var; tıpkı, bizim ruhumuz gibi!.

O bedenin, şuuru var; tıpkı, bizim şuurumuz gibi!.

O bedenin, “ben”i var; tıpkı, bizim “nefs=ben”imiz gibi!.

O bedenin “ben”inde bilinç var, kendi varlığına ve boyutsal sonsuzluğundaki hiçliğe!. Tıpkı, derûnumuzdaki hiçliğimize olduğu gibi!.

O, sonsuz, sınırsız; adı “evren”!. Oysa, yaratılmışın rölatif kavramı sonsuzluk, sınırsızlık!.

“Ben” sonsuz, ebedî; adım “insan”!.

“O”, mahlûk, yaratılmış; “RUH” adıyla isimlenmiş!.

“Ben”, mahlûk, yaratılmış; “insan” adıyla isimlenmiş…

O’nun organları yenileniyor, bedeni yenileniyor; süpernovalar patlayıp, yerlerine yenileri oluşuyor!.. Sonsuz…

Benim, organlarım yenileniyor, bedenim yenileniyor; hücrelerim patlayıp ölüyor, yerlerine yenileri oluşuyor!

O’nun bedeninin ruhu var, bedenini ayakta tutan!. Ruhunun şuuru var sistemini organize eden!.

Benim bedenimin genleri var, bedenimi organize edip ruhumu açığa çıkaran!.

Ben yolculuk yapıyorum, O’nda… O’na… O’nunla!

O seyrediyor bende; beni, benimle!

Urûc ediyorum semâma!…

“Kalb”ime, “ruh”uma, “sır”rıma, “hafî”me; “ahfâ”da!

Hiç oluyor insan; Hep oluyor O!… Seyredilen ve Seyreden!.

“Kalb”imle düşünüyor, “nefs”im!

“Ruh”umla esmâyı seyrediyor…

“Sır”rımla müsemmayı görüyorum…

“Hafî”de yanlızca “ben” varım diyor!… Hitabı işitense, “Kendisi”!.

“Ahfa”da… Hişşşt!. Dur ve sus orada!.

O evren!… O, âlemler!… O, “Ruh” adlı melek!.

O’nun da, “nefs”i var…

O’nun da “kalb”i var!.

O’nun da “Ruh”u var!.

O’nun da “Sır”rı var!.

O’nun da “Hafî”si var!.

Ve “Ahfâ”sıyla; NOKTA !

NOKTA, evren!… Evrende nokta, ben!

Nokta, mahlûk; nokta yaratılmış!.

Noktada bir hiç olan ben; fakîr, garîb, âciz, muhtâç!

Nokta, Yaratan’ı tesbih etmede; milyarlarca organı, yüz milyarlarca diliyle…

Ben yaratanımı zikretmekteyim trilyonlarca hücremin her biriyle her an!.

Hücrelerimin her birinin dili… Organlarımın her birinin dili… Ruhumun dili, şuurumun dili, varlığımın anlamının dili, varlığım adı altında varolanın dili, ve ötesi zikretmekte, her an binbir lisan ile Kendisini!.

Âlem zikirde, âlemler zikirde…

Âlem tesbihte; âlemler tesbihte…

Nokta dönüyor, kendi yaratılış amacı çevresinde…

Noktada dönüyor her nokta kendi yaratılış gâyesi çevresinde!.

Her şey dönüyor, Bir Şey çevresinde!.

Melek var, “RUH” adıyla mümtaz!.

“Melek”ten olma melekler… Meleklerden olma melekler!.

Melekler var âzîm… Melekler var, perdeli!.. Melekler var, melekeleri seyrettiklerinden perdeli!.

Melekler, nur!.

Melekler, şuur!.

Melekler, gayyûr!.

Melekler kâh oluyor bir yaratık; kâh oluyor bir başka yaratık!. Melekler kendi aralarında oynaşıyorlar!.. Evrende, çarkıfelekler dönüyor; çarkı felek iş bitiriyor, diyoruz biz!.

Melek yaratılış amacına hizmet veriyor!

Şeytan adı takılmış olan öyle… Bizler de öyle… Ama kimimiz, kimimize göre, biraz şöyle!

Kimimiz bir derya, kimimiz deryadan bir damla… Ama hepimiz sonuçta aynı salda!.

Gidiyoruz bir semti meçhule!..

Varlığın sonu, yokluk!

Cennetin sonu, hiçlik!

Nokta’nın yaşamı, bitik!

Ganî “Allah”!

Hu “Allah”!.

hf

«RUH» HAKKINDA KONUŞULUR MU?

 «RUH» hakkında sual edenlere şöyle buyurulmuştur:

 “SÖYLE: RUH RABBİN HÜKMÜNDENDİR. SİZE İLMİNDEN AZ BİR ŞEY VERİLMİŞTİR...”(17-85)

 Bir başka âyette de “RUH” ile ilgili olarak:

 “İÇİNE RUHUMDAN NEFHETTİM.” (38-72)

 Buyurulmuştur.

Gene bir hadîste de, Efendimiz: «Ruhullah» kelimesini kullanmıştır.

Şimdi burada ilk olarak izah etmemiz gereken konu şudur:

Görüldüğü gibi âyeti Kerîme, «Kul» yani «de ki» hitabı ile başlamaktadır.

Bu hitap, Efendimiz’edir...

Yani, «şimdi sana bildireceklerimizi, sual soran Yahûdilere naklet» anlamına gelen bir hitap...

Efendimiz, hiç şüphesiz ki «RUH»un ne olduğunu biliyordu...

Fakat kendisine sual edenler, “RUH”un gerçeğinden bîhaber idiler. Ayrıca, galib ZANLARI da “RUH”un hakikatının kesinlikle bilinemeyeceği yolunda idi!..

İşte bu sebepten dolayıdır ki, Efendimiz onların sualini cevaplandırmaktan kaçındı ve Rabbin bu konudaki ilmine iltica etti.

Çünkü bilmiyor gözükse idi, alay ve inkâr; gerçeği izah etseydi hadîsin tetkikinde görüleceği üzere, sual edenlerin bu mevzuda bilgileri olmadığı için, gerçeği idrak edemiyecek, kendilerine de bildirilmemiş bu bilgiyi inkâr edeceklerdi!

Bundan dolayıdır ki, Efendimiz, sual soranlara gerçeğini izahtan kaçındı “RUH”un; ve vahyi bekledi.

Görüldüğü gibi inzâl olan âyet de, O’nun en yerinde ve tam yapılması icap eden işi yaptığını da ispatlamaktadır.

O zaman Rab, onların anlayışına, zanlarına göre tecelli etti ve.;

 «RUH RABBİN HÜKMÜNDENDİR !.»

 gibi, kısa ve özlü bir cevap verildi... Ve ilâve olundu:

 SİZLERE (Onlara) ANCAK PEK AZ BİR İLİM VERİLMİŞTİR!.." (İsrâ - 86) - (Hadîs: Müslim)

 Yani, sizin, “RUH” hakkındaki gerçeği idraka kapasiteniz yetmez, idrak edemez, isyan edersiniz; bu sebeb ile size onun hakkında az bir ilim verilmiştir.

Evet, görüldüğü üzere âyette ki «sizlere» kelimesi, «yahûdî» anlayışını muhatab olarak almaktadır!..

Hadîsi şerîfte; bu âyetin «Yahûdilere» geldiğini de bir diğer nakildeki, «ONLARA» ifadesi son derece açık bir şekilde göstermektedir. Zirâ o okunuşa göre Âyette «SİZLERE» yerine «ONLARA» kelimesi yer almaktadır. (Bkz: Müslim)

Yani, sizin, “RUH” hakkındaki gerçeği idraka kapasiteniz yetmez, idrak edemez, isyan edersiniz; bu  sebeb ile  size  onun  hakkında  az bir  ilim  verilmiştir.

Esasen «Vahdet sırrı», İslâm ümmeti için «RUH»un hakikatının anlaşılması esasına dayanmaktadır. Bu sebebledir ki, İslâm’da, sayısız evliyâ bu sırra ulaşarak «vahdet» kemâlini yaşamışlardır.

Zaten. Temelde, bâtın kapısı kapanmış olan yahûdî anlayışı «RUH» meselesini kavrayamaz. Kavradığı zaman ise, zaten yahudilikten çıkmış veislâm itikadını kabul etmek mecburiyetinde kalmış olur.

hf

SİSTEMİN RUHU

 Bütün varlık sisteminden sorumlu olan bir ana “Ruh” var!...

Melek sınıfının içinde, bu “Ruh” dediğimiz varlık da!...

Fakat melek sınıfının içindeki sayısız daha düşük kapasiteli güçlü meleklerden ayırma gayesi ile onu, hasseten “RUH” ismi ile anıyor. Zira O, sistemdeki “Halifetullah”tır!

Ehlince bilinir ki...

Bu yaşadığımız tüm sistemi yöneten bir ana “Ruh” vardır!...

“Ruh-ül Kuds” ismiyle kastedilen bir ana varlık var... Kısaca “RUH” da denilir O`na... Bu sistem içindeki bütün melekler onun emrindedir!.

Bu bahsedilen “Ruh”, “Ruh-u A’âm” diye bahsedilen “kâinatın ruhu” değil; “Sistem`in ruhu”dur!.

Biraz daha ileri gideyim...

Bu, kıyamet günü; Bütün insanlara “rabbınızı göreceksiniz!..” anlamında bahsedilen; “rabbınız!...” diye işaret edilen bu sistemin ana “Ruh”udur...

Burada, bir anda bocalayacaksınız, ister istemez...

“Yani biz, rabbımızı göreceğiz derken, ana “Ruh”u mu göreceğiz?...”

Gayet basit!... Size;

“Her ne yana bakarsan, O`nun vechini görürsün!..” diyor.

Bütün bu varlık, her zerre dahi, O`ndan meydana gelmemiş mi?... Evet!...

Dolayısiyle, esasında sen, zaten kime baksan, baktığın kişinin özünde Allah`ın vechi mevcut olduğuna göre suretin ardındaki mutlak varlığı görme durumunda mısın?.. Evet, gerçekte türlü isimler altında hep O’nu görüyorsun!.

Peki, baktığın her birimde, Cenâb-ı Hakk`ın esmâsının varlığını görebiliyorsun da; bu sistemin özü olan o ana “Ruh”un görünme olayında, niye Rabbını görmüş olmayasın?. Bunun mantığa ters olan tarafı ne?..

Ayrıca, “kıyâmette Cenab-ı Hakk’ın ayın 14’ündeki görüntüsü gibi görüneceğini” de bildirmiyor mu Rasûlullah aleyhisselâm?

Evet...

Allah`ın esmâsıyla, Allah`a ait kudret ve mânâlarla oluşmuş bir varlık, bu ana “Ruh”!..

Ancak “tenezzül” ise âfâkî yani mekân olarak değil; enfüsî yani boyutsal olarak gerçekleşir... Yani, kişi, özünden-içinden gelen bir şekilde bu “tenezzül”ü algılar!..

Keza, “Gecenin son üçte birinde Rabbim dünya semâsına iner de dua edenlerin dualarını kabul eder” anlamındaki Rasûlullah açıklamasında da bu tarz bir boyutsal-enfüsî, yani özden açığa çıkan anlamı kastedilmiştir.

Burada yapıları çok iyi anlamak gerek!..

Yapıların kademeleri yok mu?.İşte, bu boyut içinde, bizim sistemin bir üst katman varlığı oluyor, bir üst planı oluşturuyor bu “RUH”!.. Ama sakın bu “üst” kelimesini dış-afak anlamında anlamayalım!.. Aksine öze-içe dönük olarak değerlendirelim...

Adem`e tâbi olmakla görevli olmayan melekler vardır... Bunlar, Galaktik boyuttaki meleklerdir!...

Tüm galaktik sistemin ruhu ayrı, bizim sistemin ruhu ayrı...

Bizim sistemin ötesinde belli bir kümesel kademe var. Sistemlerin ruhları olarak...

Kademe kademe olan bir olay söz konusu...

Bu sistemin ana “Ruh”u dediğimiz varlık, nasıl insan Allah’ın  güzel isimlerinden oluşmuş ise; O da aynı şekilde, Allah isimlerinin bileşiminden oluşmuş!..

Meselâ bir kısım melekler var. Subbûh, Kuddûs isimlerinden müteşekkil. Bir kısım melek var; Allah`ın Kahhâr, Cebbâr, Kavi isimlerinden meydana gelmiş!.

Azrâil dediğimiz melek, Allah`ın Kahhâr isminin kuvvet ve kudretiyle var olan bir melek... Bunlar kuantsal kökenli yapılar!.

Cinlerin yaşadığı mikrodalga boyut; yani, bizim ruhumuz gibi bir tür dalgadan oluşmuş dalgasal boyut!

Meleklerden daha üst boyutta, yani şöyle anlatıyorum. Bak!...

Madde boyutu var, atom boyutu var, atomaltı elektromanyetik dalgalar, kozmik ışınlar boyutu var! Bir de onun altında bir boyut var. “Nâr=ışın boyutu” tâbir edilen..

Bizim “ruhumuz” itibariyle boyutumuz, “nar boyutu”dur. Cinler de, “nâr” diye târif edilen dalgasal yapılar boyutudur.

Bu bahsettiğim, “Ruh” dediğim varlık ise, melekî boyut olan, “Nur” ismiyle tarif edilen kuantsal enerjiye çok yakın plandaki bir boyut!. Yani, enerjinin bir üst boyutu oluyor.. Bildiğimiz meleklerden çok daha güçlü bir ana melek diyelim...

Melekler de cinler gibi, bir takım işler yapan, çok değişik türleri, yapıları, sûretleri olan bir sınıf...

Bu “RUH” isimli varlık da bize göre çok çok özel bir melek zaten!.. Melek dediğimiz sınıfa giriyor!.

hf

RUH  GÜCÜ (RUHÂNİYET)

 “RUH gücü” denilen şey, beynin güçlü dalga yayımından başka bir şey değildir. Ayrıca, beynindeki bu özellik aynen “RUH”a da yüklendiği için elbette ki “ruh” da bu güce sahip olmaktadır...

“Zikir ,ruhâniyeti arttırır” demişler.

”Ruhâniyet”, sendeki meleki gücün gelişmesidir! Ne kadar nùrun fazla ise, meleğin o kadar güçlü ve kapsamlı bir melektir... Ne kadar  çok güçlü ve kapsamlı bir meleğin gücü varsa, diğer varlıklara  o kadar yardımda, inâyette bulunursun.

İşte, “himmet etti, feyiz verdi” diye lisânı insaniye çevrilir olay...

“Evliyanın feyz vermesi” denilen olaya gelince...

Bu kişi, yapmış olduğu yoğun zikir ve riyazat sonucu, beyninde oldukça önemli bir kapasiteyi kullanabilir hale galmiştir. Bu sebeple, çok güçlü verici dalgalar yayabilmektedir.

Böyle birini bulduğunuz zaman, o kişi, güçlü verici beyin dalgalarını sizin beyninize yönlendirir...

İşte o anda, sizin beyninizde, o güne kadar açılmamış ek bir kapasite devreye girer ve o ana kadar anlamadığınız, farketmediğiniz bir hususu kolaylıkla anlar hale geliverirsiniz... Konuştuğu birkaç cümle, beraberinde böyle bir güç olduğu için, sizde önemli gelişmeler sağlar... Ve böylece denir ki “ben filanca zât’a gittim ve bana şöyle feyiz verdi... O anda çözüverdim bir çok meseleyi!.”

Beyin bir taraftan kendi ruhunu üretip, meydana getirip, ona belli enerjiyi, kendisindeki özellikleri yüklerken; bu enerji, “feed back”le, geri dönmek sûretiyle, aynı zamanda da beynin ve vücudun enerjisini takviye ediyor.

Burada şu noktaya da dikkat ediniz:

Beynin biliyorsunuz ki,yüzde üç-beş gibi çok sınırlı bir bölümünü kullanabiliyoruz.

Şimdi buraya dikkat!.

RUHA, yani dalgasal beyne, biyolojik beynin sadece çalışan bölümü yüklenir!. Yani, çalışan kadarı, kendi kopyası veya ikizi olan dalgasal beyni üretir!. Ve dolayısıyla da kişinin ruh gücü ve ilmi, sadece beyninin çalışan bölümü kadar gerçekleşir..

Zira dalgasal beden ve dolayısıyla ışınsal beyin, biyolojik beyinden ayrıldıktan sonra, bir daha gelişme şansına sahip değildir!.. Bu yüzden de ruh kuvvetin, kapasiten, ölmeden önceki son ulaştığın beyin kapasiten olarak sâbitlenir!..

Eğer beynini geliştirebildiysen, ruhunu güçlendirdin demektir.

İşte, “kuvvetli ruh” ya da “ruhu kuvvetli”, tasarruf sahibi kişiler dediklerimizin oluşturdukları olayın sebebi de budur!...

İşte bu yüksek beyin gücüne sahip kişiler, belli görevli varlıklar üzerinde tasarruf ederek, onlara istediklerini yaptırıyorlar!. Sadece yaptırtmak değil; onları kullanarak belli şeyleri haber alabiliyor, belli bir takım şeylere muttali olabiliyor, belli şeylere yön verebiliyor, çevresine yararlı olabiliyor!. zaten bu kişilerden çevreye hiç bir zaman zarar ulaşmaz!

Bunlar, hep o kişilerin beyin kapasitesine ve gücüne bağlı olaylar!.

Yani, biz, beynimizi ne derecede güçlendirebilirsek, o derecede belli güçlerin bizde ortaya çıkması söz konusu!.

“Beyin dalgaları” dediğimiz şey esasında meleki  bir tüm yapıdır!

Hepimizde bu meleki güç açığa çıkıyor fakat biz farkında değiliz. Hep kulakla duymağa, dille konuşmağa alıştığımız için dilsiz, kulaksız olan birbirimizle olan iletişimimizin farkında değiliz.

Bir odaya girersin...Hiç kimse bir şey konuşmaz. .üç kişiye sempati duyarsın,bir kişiye antipati duyarsın..

 Nereden oluşuyor bu sempati,antipati?..

Sen daha odaya girdiğin anda senin beyin dalgaların iletişim kuruyor. senin beyin dalgalarınla onun beyin dalgaları uyuşuyorsa, sen buna “sempati” adını veriyorsun,uyuşmuyorsa “antipati” adını veriyorsun. İletişim, dalga boyutunda biz konuşmadan oluyor! Benim meleğim  senin meleğinle uyuşursa sevişiyorsun,anlaşıyorsun ; uyuşmazsa  zıtlaşıyorsun. Ama hiç farkında değiliz..

hf

IŞINSAL BEDEN

(İNSAN RUHU-“KİŞİSEL RUH”-“LÂTİF  BEDEN”)

 “İnsan” ismiyle bilinen ölümsüz varlığın, ebedi yaşamını sürdürdüğü “dalga bedendir”...

Ruh , ölümötesi beden olarak işlevini ortaya koyar.

“Ruh bedenin” dışarıdan görünüşü aynen bir hologram gibidir... İnsan beyninin üretmiş olduğu dalgalardan oluşan bir tür “HOLOGRAMİK DALGA BEDEN”dir!..

Görüntüsü hologramiktir!..

Bu hologramik beden, aynen televizyon dalgaları gibidir... Nasıl ki taşıyıcı dalgalara yüklenmiş görüntü ve ses dalgalardır televizyon dalgaları; işte “insan ruhu” da böylece tüm zihinsel fonksiyonların sonucu olan verileri yüklenmiştir!..

Beynin ürettiği, yüklenmiş dalgalardan oluşmuştur...Beyin tarafından üretilir ve  beyin kendindeki tüm düşünsel verileri dalga olarak “RUH”a yükler.”

Rüyada duyduğun acı, beynin ruha yüklediğini gösterir... Kâbir azabı dahi bu yüklenmeden dolayıdır...

Beyin, her an, üretmekte olduğu “Ruh” adı verilen dalga bedene de  verilerini anında yükler!...

Bu arada hemen şu soruya cevap verelim...

“Ruh”, dalgalardan oluşuyor ise, bu dalgalar nasıl havada dağılıp gitmiyor da, bir arada kalıp, bir beden hâlini koruyor?

“Ruh” adı verilmiş bulunan beyin dalgaları hatırlayalım ki beynin ürettiği dalgalardan meydana gelmiştir.  Beyindeki tüm özellikler, “ruh” adı verilen dalga bedene yüklenmektedir.

Vücutta hücrelerin bir arada tutulmasını sağlayan “çekme” elektriği ve özelliği aynıyla beyinde de vardır; ve beyin bu özelliği, gücü aynıyla ürettiği dalgalara yükleyerek, ürettiği dalgaların otomatik olarak bir arada bulunmasını temin etmektedir, dalgalarda oluşan o özellikle!.  Bu yüzdendir ki, insanın ölümötesi boyut bedeni olan dalga bedeni=ruhu, bir tekil yapı olarak, cennet boyutuna kadar devam edecektir.

“ÖLÜM” denilen, beynin faaliyetinin durması ve vücudun manyetizmasının kesilişiyle beraber, kişi kendini bu “hologramik dalga beden” olarak hissedip yaşamaya başlar...

“Ba`sü ba`del mevt” denilen hâldir bu anlattığımız!... 

Ancak, o kişi yaşamı boyunca neleri düşünmüş, neleri hissetmişse; ne tür endişe ve korkulara kapılmış, sevgiler duymuşsa, o “dalga beden” yaşantısında da bunlardan gayrını bulmaz!.. Bu sebeple kişi, fizik-şimik bedende kendini ne ölçüde ve nasıl tanımış ve kabullenmişse; daha sonra kendini içinde bulacağı “ahıret aleminde” yani “dalga boyutta”, “hologramik dalga bedende” de kendini o özellikleriyle bulur...

Şayet 120. günde beyin cevheri oluşurken, burada bir devreyi açacak olan ışın (melek) beyne isabet etmiş ise, bu takdirde beyin bir tür antiçekim dalgasını ruha yükleyecek ve neticede, bu enerji ile «ruh» ya da «dalga beden» dünyanın manyetik çekim alanına karşı güç ile dünyadan ve cehennemden kendini kurtarıp cennete yâni sayısız yıldızların boyutsal derinliklerine gidebilecektir.

Aksine, beyinde bu devre açılmamış ve dolayısıyla da bu antiçekim dalgası «ruha» yüklenmemiş ise, bu defa o «ruh» da kendini dünyanın ve daha sonra da Güneşin yâni cehennemin manyetik çekim alanından kurtaramayacak ve neticede ebedî olarak orada kalacaktır!..

Evet, “insan ruhu”, 120. günden itibaren, bütün yaşamı boyunca, tüm zihinsel hâsılasıyla yüklenir; ve beden kaydından kurtulduktan sonra da dünya yaşamındayken elde etmiş olduğu verilere ve enerjiye göre bir biçimde yaşamını sürdürür...

Dünya durdukça, dünyanın manyetik çekim alanı içinde kalan ve dünyanın ikizi durumunda olan dalga dünya yani “berzah” aleminde yaşayan “ruh”lar; kıyâmetle birlikte, ya yetersiz enerjileri dolayısıyla dünya ile birlikte güneşin dalga ikizi olan “cehennem”in içinde yerlerini alırlar; veyahut da kaçabilen diğer “ruhlar”la birlikte “cennet” ismiyle bilinen galaksi içi yıldızların dalga ikizleri içinde yolculuğa çıkarlar...(Dalga yapının boyutumuzdaki algılanan haline onun ikizi  tâbirini kullanıyoruz... Ayrıca bir ikincil yapı olarak  değil...)

Ancak dikkat edilmeli ki...

Ölümötesi yaşamın bir günü, Kur`ân’ı Kerim’in ifadesine göre, dünya senesi ile bin yıldır... Gene hazreti Resûl`ün açıklamasına göre, sadece

 “sıratı geçiş üçbin senelik yoldur..”

 Oranın bir günü, dünya senesiyle bin yıl olursa, üç bin yılı ne kadar eder, artı siz düşünün... Ve  buna göre de diğer zaman ölçülerini düşünebilmeye çalışın...

 “Kişilik ruhu” dediğimiz “dalga beden” dahi “mutlak RUH” ile varlığını sürdürmektedir...

"İnsan" ismiyle bilinen ölümsüz varlığın, ebedi yaşamını sürdürdüğü "dalga bedendir"... Görüntüsü hologramiktir!.. Beynin ürettiği, Yüklenmiş dalgalardan oluşmuştur...

Beyin tarafından üretilir ve ve beyin kendindeki tüm düşünsel verileri dalga olarak "RUH"a yükler.

Beynin, sinir sistemi aracılığıyla bedende oluşturduğu bio-elektrik enerji kesildiği anda, bedenin mıknatısıyeti de kesildiği için fizik bedenden bağımsız olarak yaşamına devam eder; ki bu durum "ÖLÜM" denilen şeydir.

Enerjisini beyinden alan dalga beden (ruh), aynı zamanda beyinle karşılıklı alışveriş içindedir; ve beyni enerji yönünden takviye etmektedir... Aynı, bir otomobil motorunun aküden hem enerji temin etmesi, hem de aküyü şarj etmesi gibi...

Herhangi bir sebeple "ruh", fizik bedenden ayrılır ve uzunca bir süre geri dönmez ise, beyin bu enerjiden mahrum kaldığı için durur ve "ölüm" dediğimiz olay meydana gelir...

"Hafıza-bellek" esas olarak bu "dalga" bedendeki bilgi yüküdür... Beyin, ihtiyaç duyduğu bilgileri buradan alır...

Eğer, beyinde herhangi bir fonksiyon yetersizliği olursa, dalga bedendeki bilgileri geri alamadığı için "unutma" veya "hatırlayamama" dediğimiz olay meydana gelir...

“Ruhların birbirini çekişi veya itişi” denilen olay ise, ruhları üreten beyinlerin, astrolojik etkiler sonucu, eskilerin ateş-toprak-hava-su diye ayırdıkları dört farklı frekansta üretim yapmalarıdır...

"Ruh bedenin" dışarıdan görünüşü aynen bir hologram gibidir...

Ruh, bedenden ilişkisinin kesildiği son anki görüntü üzeredir...

Otuz yaşında kolu kopmuş bir insan, elli yaşında ölse, ruhunun kolu hiç kopmamışçasına mevcuttur... Çünkü, ruhta meydana gelen özellikler ve görüntüler bir daha hiç kaybolmaz!..

"RUH bedende", yani "dalga bedende" var olan bütün özellikler, beyin tarafından üretildiği için, beynimizi ne kadar geniş kapasiteli kullanabilirsek, ne kadar çok enerji üretebilirsek, o kadar “güçlü bir RUH"a sahip oluruz... "Dünya ahiretin tarlasıdır, burada ne ekersen, orada onu biçersin" demelerinin sebebi, işte budur.

Bu “ruh” adı verilen bireysel bilinci taşıyan yapı, bir diğer ifade şekliyle “yüklenmiş dalga beden”dir!... Yani, görüntü ve ses yüklenmiş televizyon dalgalarında olduğu gibi...

Seyyal bir yapıya sahiptıir... Zaman ve mekan kaydının dışındadır... Aynı anda bir kaç yerde bulunabilme özelliğine sahip olabilir...

En büyük özelliği ise; karşı karşıya bırakıldığı her şeyin hakikatine yönelmesi, o şeyin aslını hakikatını araştırması... Bildiğimiz “bilinç” bu ruhta yer aldığı için, gene “bilince ait tüm özellikler” bu yapıdan algılanır..

"İbadet" denilen çalışma şekillerinin sebebi hep beynin gelişip güçlenmesi ve dolayısıyla bu özelliklerin ruha yüklenmesidir...

Beynin üretip "ruha" yüklediği, "ruhun" kendini dünyanın ve güneşin çekim alanından kurtarmasını sağlayacak olan antimanyetik enerjiye eski dilde, din terminolojisinde "NUR" adı verilmiştir.

Kişinin "NUR"u ne kadar çoksa, cehennemden o kadar kolay kurtulabilecektir...Yani kişi ne kadar ruhuna enerji yükleyebilmişse, bu çekim alanlarından o kadar kolaylıkla kurtulabilecektir.

Eğer bu enerji yükleme işini ihmal etmiş ise, o takdirde de kendini güçlü çekim odaklarından kurtaramıyacak ve ebedi olarak o çekim alanında hapis kalacaktır.

Hücreleri birarada tutan, yani bedeni bir bütün halinde koruyan beynin yaydığı bioelektrik enerjidir ki buna tasavvufta "harareti griziye" denilmiştir..

Tenezzülât mertebelerinin tamamı ruhtan meydana geldiği için varlıkta olan herşey RUH ile kaimdir; ruhtaki mündemiç şuur ile şuur sahibidir!Ve bu yüzden de herşey hayat sahibidir.

Dünyanın da Güneşin de ruhları ve dolayısıyla şuurları vardır.

İnsan ruhuhun farklılığı ise,tenezzülatın sonunda beden boyutundan uruç istikametine dönüşte ortaya çıkan bir ruh olmasıdır ki ; bu ruh eğer uruca devam ederse daha sonra da NUR’a dönüşür ve cennet boyutunda yaşamaya devam eder!

Ruh’ta oluştuğu iddia edilen tüm haller, aslında ruhta değil beyinde oluşmada!.. «Ruh» ise beynin tüm hâsılasını her an yüklemekte olduğu hologramik yapılı «dalga beden».

Beynin ürettiği bu «RUH» adı verilen dalga beden dört veya üç katlı olarak incelenebilir.

Bizim araştırma ve tetkiklerimize göre, kısaca «RUH» denilen «insan ruhu» üç veya dört bölümde meydana gelmektedir;

 1.-Taşıyıcı dalgalar (ruh). Hologramik görüntülü dalga beden.

 2.-«Antiçekim» özellikli dalgalardan oluşan yük.

 3.-Pozitif enerji yükü. (enerji dalgası - Nur)

 4.-BELLEK dalgaları.

hf

1-TAŞIYICI DALGALAR (RUH)

   Taşıyıcı ruh, insanın sonsuza dek yaşamını, varlığını sürdürmesine sebeb olan esas dalga hammaddeli yapıdır. Görüntüsü «hologramik» bir şekildir. Çeşitli sebeblerle ve şekillerde deforme olsa dahi, daha sonraki aşamada tekrar eski haline dönebilme özelliklerine sahiptir.

Esas itibariyle, fizik bedenin karşılığıdır. Şekli, görünüşü, ayrıldığı andaki fizik bedenin aynıdır. Ancak, fizik bedende bir kaza ile meselâ bir kol veya bacak kesilmiş ise, o kol veya bacak daha önceden var olduğu ve bu durum da ruha yansıdığı için, bu kesilmeden dolayı ruh bedende böyle bir eksiklik görülmez.

Günümüz modasıyla «uzaylı» varlıklar denilen «cin»lerin bedeniyle insanın bu taşıyıcı ruhu aynı yapısal özelliklere sahiptir.

 

2-“ANTİÇEKİM DALGALARI”

 “Antiçekim dalgaları” dediğimiz dalgalar, nùri bedenin yapısı-hammaddesidir!

Cenindeki beyin çekirdeği 120. günde çok çok önemli bir tesir ile karşı karşıyadır.Hatta bir insan için varlığın en önemli olayı bu anda cereyan etmektedir, cümlesini çok rahatlıkla söyleyebilirim.

Zira...

O anda, beyin çekirdeğine isabet eden kozmik ışınlar, şayet beyinde bir devreyi faaliyete geçirirse, bu takdirde beyin «ANTİÇEKİM» dalgaları üretmeğe başlayacaktır.

Beynin ürettiği bu «antiçekim» dalgaları, «taşıyıcı ruh» dediğimiz dalga yapı üzerine yüklenmiş olarak üretilir.

Bir diğer ifade şekliyle.

Şayet, beyinde 120. günde «antiçekim» dalgaları üretim devresi açılmış ise, bu kişinin ruhu dediğimiz taşıyıcı dalgalar, «antiçekim» dalgaları ile yüklenmiş olarak beden örgüsünü oluşturur. Yok, eğer «antiçekim» dalgaları devresi açılmaz ise, bu defa «ruh» dediğimiz «taşıyıcı dalgalar» sadece kendi başlarına meydana gelirler.

«Antiçekim» dalgalarının özelliği, yüklenmiş olduğu dalga bedeni, yüklenmiş olduğu ruhu, dünyanın ve güneşin çekim alanında bağımsız hale kavuşturmaktır.

Aynı zamanda «Antiçekim» dalgalarının ikinci bir özelliği de, ruha «pozitif enerji» sağlayan dalgaları yüklenmektir. Yani, 3. tür dalgalar, bu 2. tür dalgalara yüklenmektedir. Şayet, beyin, ikinci tür dalgaları üretmiyorsa, bu takdirde, üçüncü tür dalgalar yüklenecek mahal bulamayacakları için, üreten birime hiç bir fayda sağlamayacaktır, ölümötesi yaşantısında!..

«Antiçekim» dalgalarının üretilmesi konusunda insanın kesinlikle hiç bir dahli yoktur!..

Nasıl, 120. günde beyin çekirdeği, ulaştığı kapasite sonucu, aldığı kozmik ışınım ile otomatik olarak ruhu üretmeye başlıyorsa; insan bilincinin bunda hiç bir katkısı yok ise; aynı şekilde, «antiçekim» dalgalarının üretilmesini sağlayan devrenin açılıp açılmaması konusunda da kişinin hiç bir dahli mevcut değildir!.. Bu açılımı sağlayacak kozmik ışınım ya o anda, o birimin beynine ulaşır ve o devre açılarak, «antiçekim» dalgası yüklenmiş «ruh» üretilmeye başlanır; ya da o açılımı sağlayacak ışınımdan mahrum kalan beyin, «antiçekim» dalgalarını üretmeksizin, «ruhunu» üretir!

Bu durumda da, «antiçekim» dalgasından mahrum olarak «varolan» ruhun, kesin olarak âkıbeti, ebedî bir şekilde «cehennem» diye tasvir edilen Güneş'in içinde kayıtlı yaşamdır.

İşte İslâm Dininde bu olaydan Hz. Rasûlullah Aleyhis-selâm, «KADER» ile ilgili hadislerinde özetle ve meâlen şöyle bahseder:

 «-Allah bir mahlûk hükmedip yaratmak istediği zaman Melek:

 -Ey Rabbim, erkek midir, dişi midir; SAİD midir, ŞAKİ midir; rızkı nedir, eceli nedir. diye sorar. BUNLAR ANASININ KARNINDA İKEN BÖYLECE YAZILIR."

 İşte bu ve «KADER» bölümünde naklettiğimiz diğer hadislerde bahsedilen «SAÎD»lik ve «ŞAKλlik kelimeleriyle anlatılan olay budur!..

Bahsettiğimiz «antiçekim» dalgalarını üreten beyinler «SAİD» kelimesiyle, yani «saadete ermiş» anlamında anlatılmaktadır!.. Buna karşılık «antiçekim» dalgalarından mahrum olarak meydana gelen insan ruhlarına ise «ŞAKİ» denilmektedir!.. Yani, şekâvet halinde olan!..

Ne «SAİD», ameliyle «saîd» olmuştur; ne de «ŞAKİ», amelsizliğiyle «şakî» olmuştur!.. Hiç biri yaptıklarıyla veya yapacaklarıyla diğer bir hale dönüşmez!..

Bu olay 120. günde bir anda olup biten bir iştir!..

«Antiçekim» dalgalarıyla güçlendirilmiş ruh, anlamına «SAİD» kelimesiyle işaret edilir ki; bu kişinin ruhu, neticede kesinlikle «cennet» ortamına ulaşacaktır!.

«Antiçekim» dalgalarından mahrum ruh, anlamına «ŞAKİ» kelimesiyle işaret edilir ki, bu kişinin ruhu ebedî olarak «cehennem» diye tavsif edilen Güneş içinde mahsur kalacaktır!..

Bu durumun, kişinin ameline bağlı olarak meydana gelmediğine Hz. Rasûlullah Aleyhis-selâm şu kelâmıyla işaret eder:

 «-Muhakkak ki hiç biriniz amelinizle cennete giremezsiniz!..

-Sen de mi Yâ Rasûlullah?..

-Evet, ben de!.. Ne var ki Allah'ın rahmeti beni kuşatmıştır!»..

 Evet, burada da işaret edildiği gibi, kişinin cennete girmesi, görüldüğü gibi ameline değil, Allah'ın rahmetine bağlanmıştır; ki, bu târiften murad da, «takdir gereği olarak», kişinin beyninin «antiçekim» dalgaları üretmesine bağlanmıştır!..

Şayet izah edebildiysek, şimdi geçelim «ruh»a yüklenen 3. kat dalgalara.

 

3-POZİTİF ENERJİ YÜKÜ

Pozitif enerji adını verdiğimiz bu dalgalar beynin «verici» mahiyetteki düşünce ve fiillerinden oluşan bir enerji türüdür!.. Dindeki adı «sevab»tır!..

Pozitif enerjinin karşıtı olan «negatif enerji» adını verdiğimiz dalgalar ise beynin «alıcı», «birimsel menfaate dönük» davranışlarından oluşur. Dindeki adı «günâh»tır!..

Pozitif enerji dalgalarının yükleneceği dalga türü «antiçekim» dalgalarıdır. Şayed, «antiçekim» dalgaları üretilmiyorsa, pozitif enerji dalgaları üretilse bile yüklenecek mahal olmadığı için, ölümötesi yaşamda kişiye bir yarar sağlamaz. Ancak bu dünyada yaşanırken, kazanılan bu dalgaların getireceği olumlu sonuçlar sözkonusudur!..

Negatif enerji dalgaları ise yüklenmek için «antiçekim» dalgalarına ihtiyaç duymaz!.. Direkt olarak taşıyıcı ruh dediğimiz ana bedeni oluşturan dalga bedene yüklenir.

Pozitif enerji dalgaları (sevab) kişinin ilk şuur hallerinden itibaren üretilir. Bu sebebten 5-6 yaşından itibaren çocuğa müsbet çalışmalar tavsiye edilir ve bu istikamete yönlendirilir.

Negatif enerji dalgalarını (günah) ise beyin «büluğa ermek» diye tanımlanan cinsiyet hormonlarının salgılanmasından sonra üretmeye başlar! Zira bu dalgalar, beynin biokimyasının seks hormonlarıyla etkilenmesinden sonra beyin tarafından üretilebilmektedir. Bunun için de, “büluğdan evvel kişinin günâhları yazılmaz” diye mecazi bir şekilde anlatılır bu durum.

 « EĞER ŞİRK KOŞARSAN AMELLERİN BOŞA GİDER.»

(39-65)

 Âyetinde işaret edilen şirk koşularak ölme hali, «şakî» olma sonucu beyinde «antiçekim» dalgası üretilmeme halidir ki, bu yüzden pozitif enerji dalgaları ruha yüklenemez ve bunun da sonucu olarak kişinin amelleri boşa gitmiş olur!..

 

4-BELLEK DALGALARI

 Bellek dalgaları kişinin tüm düşüncelerini, duygularını, arzu ve isteklerini; kısacası kişiyi başkalarından ayıran tüm zihinsel verilerini ihtiva eder!.. Bunlar, aynen televizyon dalgaları misâli, ses-görüntü yüklenmiş bir biçimde hologramik bedene eklenir.

Ölümötesi kişilik, bu bellek dalgalarının muhtevası olarak sonsuza dek devam eder.

Beyindeki tüm zihinsel faaliyet, hiç biri kaybolmaksızın, her an ruha yüklenir. Yüklendiği dalgalar dediğimiz hologramik dalga bedendir ki; ikinci ve üçüncü sırada saydığımız dalgalarla bir bağlantısı yoktur. Yani, ikinci ve üçüncü sırada anlattığımız dalgalar olmasa dahi direkt olarak sürekli bir biçimde, 1. anlattığımız bedene yüklenmektedir.

Bilinç (şuur) dediğimiz şey, bu bellek dalgaları şeklinde -ruh’ta yerini alır. Bir diğer ifade ile, bilincin bedenidir bellek dalgaları!..

Evet, İNSAN denildiği zaman, ölümötesi yapısı itibariyle bu dört ayrı dalga boyundan oluşan hologramik dalga bedenli varlık anlaşılır!

hf

İNSAN  RUHU’NUN  FARKLILIĞI NEDİR?

 Tenezzülât mertebelerinin tamamı ruhtan meydana geldiği için; varlıkta olan her şey RUH ile kâimdir; ve ruhtaki mündemiç şuur ile de şuur sahibidir!... Ve bu yüzden de herşey hayat sahibidir...

Dünyanın da Güneşin de, ruhları ve dolayısıyla şuurları vardır... Ve her şey; hiç bir şey hariç olmamak üzere her şey her an her yerde Allah’ı hamd ve tesbih etmektedir... Bu da onların ruh ve şuur sahibi olmalarından dolayıdır...

 İnsan ruhunun farklılığı ise, tenezzülâtın sonunda beden boyutundan uruç istikametine dönüşte ortaya çıkan bir ruh olmasıdır ki; bu ruh eğer urûcuna devam ederse daha sonra da NURa dönüşür ve Cennet boyutunda yaşamaya devam eder...

hf

RUHTAKİ “KUDRET” NEDİR?

 “Enerji Dalgaları” dediğimiz dalgalar(ibadetle,zikirle oluşan dalgalar) güçtür,enerjidirruhtaki kudret”tir!

hf

RUH GÖRÜLEBİLİR Mİ?

 Şuur yönüyle ruhunu bilirsin, fakat “ruhun” ne olduğunu bilemezsin..Göremezsin!..

Ruh yönün, senin zâtına işaret eder.. Aklı Evvel ’in karşılığı olan sendeki akıl yani “şuur” dediğimiz mânâda akıl yönün, senin, benliğin hakikatını bilmene yol açar!..

hf

BEYİN-RUH İLİŞKİSİ

 Not: Beyin bölümüne bakınız.

hf

MELEĞİN RUHU NEFHETMESİ

 "Ruh nefhi" ifadesiyle anlatılan, "esmâ-i ilâhi”nin kapsamlı bir kapasiteyle ortaya çıkarılabilmesi yeteneğini oluşturan "mutasyon" olayıdırki, bunun  sonucunda, beyin kapasitesi Allah-u Teâlâ`nın "tâlim edilen" tüm esmâsının özelliklerini ortaya koyabilecek kemâlâta ulaşmıştır.

Tek«RUH»tan sayısız enerji yayılmış ve onlardan sayısız mânâları hâvi olan «melek»ler oluşmuştur. Çeşitli mânâlar ihtiva eden bu melekler çeşitli şekillerde ve boyutlarda yoğunlaşarak kâh bir tür bedenleri olan yıldızları oluşturmuşlar; kâh da ışın - beden düzeyinde «şuur» varlıklar olarak yaşamalarına devam etmişler ve etmededirler.

«Yıldız» şeklinde bedenlenmiş «şuur birikimleri» olan «melek»ler, kendi varoluş gayelerine uygun olarak, varlığa sayısız mânâlar - ışınlar yaymaktadırlar.

Nihâyet en son olarak, bu sayısız mânâları değerlendirebilecek bir beyin kapasitesi ile insan yaratılmıştır.

İnsan daha ilk yaratılışı anında, yâni 120. Günde bu beyin «melek»ler tarafından ya da diğer bir ifâde ile «burçlar» diye kastedilen sayısız aynı guruptaki «meleklerin» oluşturduğu «yıldızlar» tarafından salınan bir tür ışınlar ile çeşitli hususlarda programlanmalara tabi olurlar.

Kimde hangi mânâları izhar etmeyi dilemiş ise, ona uygun olarak «melek»ler tarafından programlanır. Bu programlanış,

 «Allâh sizi yarattı ve düzenledi, biçimlendirdi. Dileğince terkib etti» (82-7/8)

 âyetinde anlatılır.

İşte birimsel «ruh»lar, ölümötesinde ebedî yaşama devam edecek olan «kişilik ruhları» böylece bu beyinler tarafından bu dünyada ilm-i ilâhî iktizasınca oluşturulurlar

Sperm ile yumurtanın rahimde birleşmesinin 120. Gününde  cenin, bazı kozmik ışınların etkisiyle, “meleğin ruhu nefhetmesi” diye tarif edilen bir biçimde, dalga üretimine başlar.

Beynin çekirdeği durumunda olan bu yapı, genetik veri tabanını değerlendirmesine vesile olan ilk temel kozmik tesirleri alarak ön programa kavuşur ki; böylece onun “şakilesi” yani “programının doğrultusu” belirlenmiş olur..

Cenin 120. günde, beyin çekirdeğiyle ilk kozmik ışınları değerlendirecek düzeye ulaşır.

Ulaşmış olduğu bu kapasitede, «bir melek gelir ve ruhu üfler». Yani, gelen kozmik ışınlar bu beyinde «kişilik ruhu» veya «insan ruhu» denilen dalga üretimini başlatan ilk hareketi meydana getirir.

Beynin 120. günde ulaştığı bu kapasite ile, kozmik ışınların etkisi sonucu ölümötesi yaşamda devamını sağlayacak olan dalga bedeni üretmeye başlaması olayına din terminolojisinde «bedene ruh üflenmesi» tanımı getirilmiştir!..

İşte bu anda “kişisel ruh” yani “ insani ruh” meydana gelmiş, yaratılmış olur!... Bu andan evvel, “bireysel ruh” mevcut değildir!.

Bu sebebledir ki, eğer 120. günden sonra çocuk alınırsa cinayet hükmüne girer!..

Zira, 120. günde cenindeki beyin çekirdeği, "dalga bedeni" yani "kişilik ruhunu" üretmeye başlamıştır ki, ceninin öldürülmesi halinde dahi, bu "ruh" yaşamına sonsuza dek devam eder...

Kişiliğin temel özelliklerini ise, genlerindeki bilgiler meydana getirir..

Genetik veriler, tohum; tohumun gelişmesini ve özelliklerinin ortaya çıkış biçimini sağlayan toprak, gübre, su, nem gibi faktörler de “astrolojik programlama” gibidir!.

hf

VARLIĞIN ÖZÜNDEKİ  “RUH-ÜL  KUDS”

(SIRRI  İLÂHİ-VÜCUDU SÂRİ)

 Tasavvufun “hakikatı” bahsinde yazılmış en değerli eserlerden biri olan “İNSAN-I KÂMİL” de-Osmanlıca tercemesi Abdülaziz Mecdi Tolun,Türkçe tercemesi de rahmetli Abdülkadir Akçiçek tarafından yapılmıştır-“RUH-U A’ZÂM” ve “RUH-UL KÜDS” hakkında çok değerli bilgiler anlatılmıştır...Bu konuyu tasavvuf ıstılahıyla incelemek isteyenler adı geçen eserlerden yararlanabilirler.

Abdülkerim Ceyli-Hazreti Rasûlullah Aleyhi’s-selâm’ın ve Abdülkâdir Geylâni hazretlerinin torunlarındandır.

”İNSAN-I KÂMİL” isimli eserinde varlığın oluş boyutlarından bir boyut olan ve tüm varlığa yaygın olan “RUH-ÜL  KUDS” bahsinde özetle şunları anlatıyor;

“Bilesin ki Ruh-ül Kuds ruhlarında ruhudur” Yani,insanlarda mevcut olan izâfi ruh dediğimiz,yaratılmış ruhları meydana getiren esas Ruhtur! “Ve o kün emri şümulü altına girmekten yana münezzehtir. Sonra onun için mahlùktur denemez! Çünkü o, yani Ruh-ül Kuds, Hak’kın has yüzlerinden bir yüzdür.Ve varlık,o yüzle kaimdir!..O bir Ruh’tur ama  diğer ruhlara benzemez!..Zira o, Allah’ın Ruh’udur ve Adem’e bu ruhtan üflenmiştir.Nitekim âyeti kerime ile bu mânâya işaret edilmiştir.

 “ONA RUHUMDAN NEFHETTİM” (38/72)

 Bu mânâdan da anlaşıldığı gibi, Adem’in ruhu yaratılmıştır;ama Allah’ın Ruhu yaratılmış değildir! Çünkü o Ruh-ül Kuds’tür, yani o kevni noksanlardan yana münezzehtir-temizdir.

Kevni noksanlardan yana ne demek?..

Varoluş, terkibiyet hükmünün meydana getirdiği kısıtlamalardan yana münezzehtir!..Varoluş itibariyle meydana gelen kısıtlamalar onda mevcut değildir.

“Bu Ruh o ruhtur ki, ondan anlatılırken mahlùkattaki “Allah’ın Yüzü” tâbiri kullanılır; ve âyeti kerimede şöyle bahsedilir bundan;

 “NE YANA DÖNERSEN; ALLAH’IN YÜZÜ ORADADIR:”

 Bunun daha açık  mânâsı şudur: Bu Ruh-ül Kùds  o Ruh’tur ki,bu kevni varlığa Allah bir varlık vererek, O’nunla kaim kılmıştır.”

Bu varlık,bu ruhla kaimdir.Yani varlığın aslı bu ruhtur.

“İşte bu varlık sayesindedir ki dış duygularınızla bu duygular âleminde ne yana dönerseniz; fikrinizle, bu akılla anlaşılır şeylerle ne yana çevirilirseniz bu Mukaddes Ruh orada kemâliyle aynen vardır. Çünkü o, Vechi İlâhi’den ibarettir!..Varlık ise bu vechi ilâhi ile kaimdir...Bu Vechi  İlâhi de herşeyde vardır! Çünkü Allah’ın Ruhudur.

Birşeyin ruhu da o şeyin kendisidir, nefsidir.

Bu durumda  varlık Allah’ın nefsi ile kaimdir, yani kendisiyle.Çünkü onun nefsi, Zâtı’dır.

Bilesin ki bu hisler çeşidinden her şeyin bir ruhu vardır ki ; sûret onunla kaimdir.Bu sûretin ruhu lâfız içindeki mânâ gibidir.ve bu mahlùk ruh  onunla kaimdir...İşte bu ruh Ruhül Kùds’tür!

Bir kimse bu Ruh-ül Kùds’e bakıp,insanca gördüğü zaman,onu mahlùk olarak görür.Çünkü iki kıdemin bir araya  gelmesi  mümkün değildir.

-“Şimdi insanı ele alalım. İnsanın bir cesedi vardır,onun sùretidir.İnsanın bir sırrı vardır,bu onun mânâsıdır. İnsanın bir sırrı vardır,bu onun ruhudur. İnsanın bir  de vechi vardır. İşte buna Ruh-ül Kùds, sırrı ilâhi veya Vücùdu Sâri denir.Yine insan üzerinde duralım, daha başka açıdan devam edelim...

İnsanın sùretinin...Ki bu sùrete de beşeriyet ve şehvaniyet tâbiri kullanılır...Evet; insana bu sùretinin iktizası olan şeyler galip gelirse;o zaman ruhu tabii kalıntılar kazanmaya başlar...Ki onun sùretinin aslı da budur...Yani ruhudur..Sùretinin kaynak mahalli de odur...Böyle olunca asli âlemi karışır çünkü o sùretine beşeriyetinin iktizası şeyler yerleşmiştir...Ruhi serbestliği gitmiş, sùretle bağlantı kurulmuştur. Böylece; Tabiat ve âdet zindanına girmiş olur!..Onun dünya evindeki bu hâli ; âhiretteki sicciyn misâlidir. Belki de ruhunun karar kıldığı âhiret sicciyninin aynıdır.Ancak âhiretteki zindanında görülür,elle tutulur gibi bir ateş içindedir!..daha açık mânâsıyla  sicciyn cehennemdir.

İşte o cehennem ise.. Dünyada, anlatılan mânâyadır..Âhirette ise, mânâ olanların bâriz bir şekilde görünür şekilleri, belli sùretleri vardır.Bu   mânâyı iyi anla!..

Yine insan üstünde duralım. Üstte anlatılanın aksini anlatalım.

Bir insana ruhâni işler üstün gelirse; bu da sağlam düşünce,az yemek,az konuşmak,az uyumakla mümkün olur. Bir de, beşeriyetinin gerektirdiği işleri bırakmakla!..

İşte o zaman, insanın  heykeli letâfet kazanır.Bu kazancı ki elde etti; su üstünde yürür, havada uçar, duvarlar onun görüntüsünü perdelemez, uzaktaki yerler ona uzak gelmez. Bundan sonra ruhu engellerin olmadığı bir mahalde yerleşir ki, bu engeller beşeriyet iktizası olan şeylerdir.

Böylece en yüksek mertebeye ulaşır bu kişi.Bu mertebede ruhlar âlemidir, serbesttir.Cisimlerle komşuluğu sebeiyle hâsıl olan bütün bağlardan âzâdedir.

Yukarıda anlatılanın ilerisine geçen insan da vardır. Bu da ilâhi  işlerin kendisinde üstünlüğünü göstermesiyle başlar. Allah için olanları müşahededen ileri gelir.Bu türden müşahede edilenler ise, Allah’ın güzel isimleri ve sıfatlarıdır. Anlatılan müşahedeye nail olan kimse, beşeri ve rùhi yönden iktiza eden şeylerin  varlığı ile birlikte kudsi bir varlıktır.

Beşeriyetin iktiza ettiği şeyler odur ki; bu cesedin kıyamı onlarladır. Tabiatın ve ruhun mutâdı olan işlerse insanın namus kıyamını sağlayan işlerdir.Bunlar makam sahibi olmak, istilâ, yükseklik talebi gibi şeylerdir. Çünkü insan rùhi yönden yücedir bu gibi şeyleri hattâ başkalarını da taleb eder.

Ancak insan bu anlatılan ruhi ve beşeri işleri bir yana bırakıp, aslı olan sırrı müşahedeye devam ederse ki bu onun aslıdır. İşte o zaman ilâhi sırrın hükmü zuhur etmeye başlar.Durum böyle olunca insanın heykeli ve Ruhu beşeriyet çukurundan kalkar,tenzih kudsiyetinin zirvesine çıkar, işte o zaman hak onun  kulağı, gözü, eli, dili olur..”

Şimdi burada Hazret tarafından anlatılmak istenen  mânâ şu:

Senin, terkibiyet hükmünden doğan belli bir tabiatın ve duygular âlemin var.Bu senin beşeriyetin!..Beşeriyet yanın!...

Varlık, bu bürünmüş olduğu tabiat hükümleri,duygular içinde olduğu sürece, ister istemez terkiplik oluşumunun sonucu olarak yaşamına devam eder...Bu arada tefekkür edebilir, tahayyül edebilir, seyredebilir, ancak bütün bunlarda kendi terkibiyet halini aşamaz!..

Kendi varlığının hakikatını bilir...Kendi varlığının,Hakkın isimleriyle meydana geldiğini bilir...Bu bilişiyle,”men arefe” sırrı denen, ”nefsinin hakikatını bilen rabbının hakikatını bilir” hükmü ile, Rabbının ilâhi isimler olduğunu bilir!...Bu ilâhi isimlerin hükmünün kendisinde yürüdüğünü görür...kendisinin, bu ilâhi isimlerin varlığından başka bir şey olmadığını müşahede eder!..

Fakat bütün müşahedesine rağmen, gene de tabiat ve duygular kendisinde hâkimdir!..Olaylar kendisine yön çizer, kendisi olaylara yön çizemez!...çünkü onda hâkim olan terkibiyettir!..Tâbi olması hasebiyle de olaylar onun yönünü çizer.

Burada olaylara tâbi olan, yarın cehennemde, tabii olarak meydana gelen olaylarla azâptadır! Burada olaylara yön çizebilen, yarın cennettedir!..Cehennemden kurtulur,orada olaylara tâbi olmaktan çıkar, çıkması hasebiyle de Allah onda her an yeni bir yaratıştadır,dolayısıyla da hâli cennettir!..

Aksi halde bu kişinin, kendi  nefsinin hakikatını bilmesi, kendini bilmesi demek değildir!..

Nefsinin hakikatını bilmesi “Rabbını bilmesi”dir!..

Kendi aslı ve zâtı olan  Allah’ı bilebilmesi için, mutlaka ve mutlaka kendi terkibiyet oluşumundan çıkması şarttır; bu da fiil âleminde olaylara yön verir duruma girmesi, tabiatının ve duygularının istediği şeyleri terketmesiyle mümkündür!..

Tabiatının ve duygularının istediği şeylere tâbi olması demek, terkibiyetinden doğan davranışların kendisinden çıkması demektir!..Bu şartlar altında da onun bildiği, ancak terkibinin hakikatı, yani Rabbıdır.Ve bu da onun cehennemini meydana getirir!..

“Olaylara tâbi olmak” ne  demek?..senin belli bir terkibin var?..Bu tâbii terkibin dedğimiz şeyi beyindeki çeşitli mânâlara dönük açılımlar ve şartlanmalar ile alışkanlıklar dedğimiz şeyler meydana getiriyor!..Bu şartlanmalar ve alışkanlıklarla,belli olaylarla karşılaştığın anda,o olaylara sen tabiâtın istikametinde olmak kaydıyla,alışkanlığın neticesi belli bir davranış ortaya koyuyor musun,koyuyorsun!..

İşte bu ortaya koyduğun davranış, olayların sana hükmetmesi denen şeydir!..

Peki olayların bana  hükmetmesi değil de; benim olaylara hükmetmem sözkonusu olursa, benim ne türlü davranmam gerekir?..

Senin o türlü davranman gerekir ki, o davranış senin tabiâtının veya alışkanlığının veya şartlanmanın sonucu olmayıp; ilâhi düzeni veya geçerli mekanizmayı müşahede ederek, o anda senin birimselliğin açısından en uygun olan davranışı ortaya koymaktır.

Senden bir davranış çıkacak.. Bu davranış, mekanizmanın çalışması işlevine göre, senin yönünden, senin saadetini gerektirecek biçimde olacak!..Alışkanlığın yönünden şartlanman yönünden değil! Böyle olmadığı takdirde, yapının gerektirdiği davranış olur ki, böylece sen olayların akışında olaylara tâbi olmuş olursun!..

Dinin mânâsı senin ebedi saadetini meydana getirecek ilâhi hükümler değil miydi?..senin saadetin derken,senin saadetinden murad nedir?...Zâtını ve sıfatını,belli terkib kayıtlarının ötesinde kendini tanıman değil miydi?Bu terkib kaydından kurtulman için de senin, terkibinin gerektirdiği davranışları terkedip, ilâhi isimlerin genişliği içinde, belli davranışları ortaya koyman icabetmiyor mu?..İşte bu davranışı ortaya koyabilirsen, terkib zorlanmasını kırmış, terkib sınırlarını aşmış, ilâhi isimlerin genişliğinde bir davranışı ortaya koymuş olursun!...

Bu ortaya koyduğun  davranış,olayların sana hükmetmesi değil; olaylara karşı senin ikinci bir  yön vermen şeklinde değerlendirilir!..

Senin karşılaştığın bir olay var..Bu olay bireysel mânâda herhangi bir maddi    menfaatini veya dünyalık bir menfaatini sağlayacak veyahutta seni toplumsal şartlanmaya uygun bir davranışa itekliyor...

Meselâ bir arkadaşını, her görüşte “selâm” diyerek selamlaşıyorsun...Bu senin normal şartlanmanın gereği olarak, yaptığın bir davranış!..Şimdi yapılacak şey şu; gene selâm vereceksin!..Ama “Esselâmu aleyküm” diyeceksin!..

Esselâmu aleyküm derken “selâm” isminin mânâsını,evvelâ senin idrak etmiş olman lâzım!..”Selâm” ismi,selâmete çıkma  mânâsındadır!..

“Sen”den,selâmete çıkma!..Terkib kayıtlarından selâmete çıtkma!..

Selâm isminin mânâsı, ilâhi isimlerde yüzme,gezme,o mânâlar içinde seyretmek halidir!..Ancak bu da Allah’ı bilmekle mümkün olur..Yani, sen ona “selâm olsun sana” dediğin zaman, terkib kayıtlarından âzâde olma, kurtulma, selâmete erme mânâsında olarak bilinçli şekilde , böyle bir temenni ile selâm vermelisin!..

Bunu yaptığın zaman, bunda bir şartlanma, bir alışkanlık bir tabiât terkibi sözkonusu olmayıp; şuurlu olarak ortaya koyduğun bir fiil ve karşındakine şuurlu olarak bir yönelme sözkonusudur!..

Böyle davranabildiğin zaman,olaya “sen” hükmetmiş olursun!..Şuurlu olarak!..Kendin yön vermen kaydıyla..Ama bu böyle olmayıp da ilk anlatılan biçimde olursa, o terkibinin gerektirdiği, şartlanmanın ortaya koyduğu bir alışkanlığın dile gelişidir.

hf

RUHLAR BEDENDEN ÖNCE Mİ YARATILDI?

 A`raf sûresinin 172. âyetinde şöyle bir anlatım var:

 “RABBİN, ADEMOĞULLARINDAN, ONLARIN BELLERİNDEN ZÜRRİYETLERİNİ ALMIŞ VE ONLARI KENDİLERİNE ŞAHİT TUTMUŞTU;

 BEN SİZİN RABBİNİZ DEĞİL MİYİM (ELESTÜ BİRABBİKÜM)? DİYE.

 EVET, ŞAHİDİZ (KÂLU BELÂ)!.. DEDİLER..

 KIYAMET GÜNÜ, “BİZ BUNDAN HABERSİZDİK” DEMEYESİNİZ!”

 Bu âyeti kerimenin anlamı, âyetin esas vurgulamak istediği gerçeğin farkedilememesi yüzünden, saptırılarak tamamen alâkasız yorumlar ortaya çıkartılmış ve insanlarda çok önemli bir konuda yanlış anlamalara yol açılmıştır.

Bu yanlış anlama da şudur:

Allah, Dünyaya gelecek ne kadar insan varsa, onların bedenlerinden evvel, başka bir mekânda ruhlarını yaratmıştır... Ve onlara orada sormuştur, “ben sizin rabbiniz değil miyim -elestü birabbiküm-“ diye.. O insan ruhları da cevap vermişler, “evet buna şahidiz -kâlu belâ-“ şeklinde..

Bu yanlış anlayıştan sonra da “ELEST BEZMİ” diye ikinci bir asılsız kanaat oluşmuştur konu hakkında derinliğine bilgisi olmayanlarda...

Güya, o ruhlar aleminde tanışıp ülfet edenler, burada da tanışırmış; orada tanışmamış olanlar da burada birbirleriyle görüşemezlermiş!..

Ve daha bu asılsız görüşe dayalı olarak uydurulmuş sayısız hikayeler!..

Önce işin aslını özetliyelim; sonra da bu husustaki delillerimizi belirtelim.

Âyetin işaret etmek istediği mânâ Allahuâlem şudur:

 “Allah insanı İslam fıtratı üzere yaratmıştır” hükmü üzere, her insan henüz sperm halinde iken, kendisinde oluşan babasının geninden İslam fıtratının programını alarak dünyaya gelir.

 “onların bellerinden zürriyetlerini almış” ifadesi genetik olarak intikal eden islam fıtratının sperm halindeki mevcudiyetinden sözeder.

Yani, sperm halindeyken insan, -bellerinden, zürriyet alındığında-, fıtrat olarak rabbini bilme yetisine sahip kılınmıştır.. Bu sebeple de “kâlu bel┠rabbimin varlığına şehâdet ederim diyebilen bir ana programa sahiptir.

Esasen, genetik olarak bu programla yüklenmiş olan cenin özünden gelen bir meleki etki ile ruh adı verilen, mikrodalga diyebileceğimiz ölümötesi bedenini üretmeğe ve tüm zihinsel fonksiyonlarını bu bedene yüklemeğe başlar.

Biyolojik beden ölüm olayıyla kullanılmaz hale gelince de artık ruh bedenle berzah âleminde kıyâmete kadar yaşar.. Yeniden bedenlenerek dünyaya geri gelme, tenâsuh=reenkarnasyon kesinlikle sözkonusu olmaksızın.

Zaten farkedileceği üzere, ruh dışarıdan gelip cenine girmemiştir ki, çıktıktan sonra tekrar başka bir bedene girsin!. Böyle bir sistem mevcut değildir, hiç bir varlık için!. Bu tamamen HİNDU inancına dayalı görüştür.

Dünyadan önceki ruhlar alemi görüşüne mesned edilmek istenen yukarıdaki ayeti dikkatle okursak, görürüz ki, “Ademoğullarından, bellerinden” sözedilmektedir.. Bu ise dünya yaşamına ait bir olaydır.. Ruhlar âlemiyle hiç alâkası olmayan bir konudur..

Kısacası, Ruhların, bezmi elestte, bedenlerden önce topluca yaratılmaları ve sonra peyderpey dünyaya gelerek bedenlere girmeleri; ve hatta bedenden ayrıldıktan sonra yeniden dünyaya geri gelerek bir bedenle yaşamaları hikayesi tamamiyle yanlış anlama sonucu meydana gelen uydurmadır!.

İnsanın ruhunun, bedenin ana rahminde oluşmasından sonra meydana geldiğini; ruhların daha önceden yaratılıp, sonra da peyderpey dünyaya gönderilmesi diye bir şeyin asla sözkonusu olmadığını da  İMAM GAZALİ şöyle anlatır:

"Allah Teâlâ’nın fiillerini ve melâike vasıtasıyla yıldızları semâvâtı hareket ettirerek, yeryüzündeki canlıları ve bitkileri nasıl vücuda getirdiğini bilen kimse; hem Ademin kendi âlemindeki tasarrufunun, Halik  Teâlâ’nın büyük âlemdeki tasarrufuna benzediğini, ve hem de Rasûlullah'ın;

 "Allah, Adem’i kendi sûretinde yarattı"

 açıklamasının mânâsını anlar...

Denilirse ki, ruhlar bedenlerle yaratıldığı halde, Rasûlullah'ın;

 -"Ben yaradılışça Nebilerin ilkiyim. Nebilikçe de sonuncusuyum.. Ben Nebiyken, Adem su ile çamur arasında bulunmaktaydı !."

 sözünün mânâsı nedir?..

Hakikat şu ki:

Bunların hiç birisinde, ruhun kadim olduğuna, dair bir delil yoktur!..

Fakat, "yaradılışça Nebilerin ilkiyim..." sözünün zâhiri mânâsına göre, onun varlığının cesedinden önce yaratıldığına delâlet ihtimali mevcuttur..

Zâhiri olmayan manası ise bellidir... Tevili, açıklaması da mümkündür.. Fakat kati delil, zahire meyletmez.. Bilakis zahirin teviline hükmetmede kullanılır....

Nitekim Allahu Teâlâ hakkındaki teşbihin zâhirlerinde olduğu gibi...

"Allahu Teâlâ ruhları, cesedlerden iki bin yıl önce yarattı..." sözüne gelince...

Buradaki “Ruhlar”dan maksad, “melâikenin ruhları”dır!..

Cesedlerden maksad da, Arş, kürsi, semâvât, yıldızlar topluluğu, hava, su, yeryüzü gibi âlemlerin cesedi, bünyesidir..

"Ben yaratılışça Nebilerin ilkiyim" sözüne gelince... Buradaki "yaradılışça"(halk) kelimesi "TAKDİR" mânâsınadır... "İCAD", yaratıp vücudlandırma mânâsına değildir...

Çünkü, Rasûlullah sallalllahu aleyhi ve sellem, anneleri tarafından dünyaya GETİRİLMELERİNDEN önce mevcut ve yaratılmış değildİ!.. Fakat, gayeler ve kemâller, takdir hususunda önce, varlık hususunda sonradır... Zira Allah Teâlâ ilâhi meseleleri hadisleri, kendi ilmine uygun olarak, önce lehvi mahfuzda takdir eder, şekillendirir..

Buraya kadar, şayet varlığın iki şeklini de anladıysan; Rasûlullah’ın varlığının, Ademin varlığından önce; yani gözle görülen varlık olarak değil de, ilk takdir edilen varlık olarak önce olduğunu da anlamış olursun..." (İmam GAZALİ - Ravzatüt Talibin)

Sanki birbiri ile ilgisizmiş gibi görünen yukaridaki alıntıları size naklettiten sonra, şimdi de konuyu toparlayıp, olayı bir sistem şeklinde izaha çalışalım...

Ve önce şu kesin tesbiti yapalım...

İmam GAZALİ'nin de yukarıda bahsettiği gibi, gerek Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’ın olsun, gerekse bütün insanların olsun, biyolojik-hücresel bedenleri varolmadan önce "ruh" bedenleri mevcut değildi !..

Yani, önce belli bir mekânda insanların ruhları yaratılmış, sonra da bu ruhlar peyderpey dünyada ana rahimlerinde oluşan bedenlerin içine gönderilmiştir, görüşü tamamiyle yanlıştır!..

İnsanların ruhlarının önceden yaratılıp sonradan peyderpey dünyaya gönderilmesi görüşü İslam'dan çok önceki BUDİST FELSEFİ EKOLLERİNE dayanır...

Bu masalın gerekçesi de, büyük yoksulluklar içindeki halkı, isyandan uzak tutup, haline razı ederek, şayet, itaatkar ve haline razı yaşarsa, yeniden dünyaya geldiğinde bir üst sınıftan, zengin, güzel bir bedenle geri gelme şansı olduğuna inandırıp, böylece sömürmektir... Ve daha sonraları reenkarnasyonun türlü biçimleri öne sürülmüttür...

Ölümü tadmış bir kişinin ruhunun herhangi bir gerekçe ile yeniden bir biolojik bedene bürünerek dünyaya geri gelmesi görüşünün adı, eski dilde TENASUH, yeni dilde ise REENKARNASYON'dur.. İSLÂM inanç sistemine göre, tamamiyle UYDURMA, asılsız bir düşünce şeklidir!..

hf

RUHUN BEDENDEN AYRILMASI

 Ruh`un bedenden ayrılması iki yoldan mümkündür;

 1-  Mutlak ölüm ile;

 2-  “Fetih” hâli ile.

 Bu iki hâl dışında, ruhun bedenden ayrılıp gitmesi diye bir olay yok!..

Ölmeden evvel ölme halini “Hakk-el yakîn” yaşayan “fetih” ehli kişiler hariç, diğerlerinin hepsi, “beyin radar dalgaları” sayesinde görür!. Bu durum ya tasavvufta çalışmalar yapmış ve “mardıyye nefs” mertebesine ulaşmış kişilerde meydana gelir; ya da “nefsi emmare”de olmasına rağmen bazı kişilerde “zulmânî feth” şeklinde “istidraç” yollu olabilir..

 SORU

-------

Geçmişle ilgili ruhun bedenden ayrılma olayının bugün için anlatılamamış olabilir ama geçmişi ileri atıp saf dille diyor ki:”Ruh bedenden ayrılıp dönmediği vakitte beden  ölür!”.Eğer şuurda böyle bir  şey olsa beden niye ölsünki,bunun altında yatan sebep ne? Burada açık nokta kalıyor,o zaman ruhun bedenden bizâtihi ayrılma olayı var demek ki, bu hususta ne diyorsunuz?

 CEVAP

---------

Ruhun bedenden ayrılma olayı  var fakat  ruhun “rüya” dediğimiz olayları büyük bir kısmının beynin radar dalgaları ile oluştuğunu söylüyoruz.. bu ikisi  ayrı  şey.

Şimdi  gerek “tayyi mekân” dediğimiz  olay yani Kur’ân  ‘daki “Isra olayı” gerekse de Fetih sahibinin yaşadığı olaylar ,ruhun bedenden ayrılması olayıdır.

Buna mukabil beynin yaydığı radar dalgalarıyla Dünya üstündeki çeşitli yörelere veya kişilere yönelme olayı farklıdır. Bu ikisini birbirinden ayırmak lazım.

Ayrıca beyin ve ruh her an birbiri ile iletişim halindedir ve bedenin enerjisi ruhtan takviye alır,daha doğrusu beyin ruhtan takviye alır,beyni yönetir ama zaman zaman ruhtan takviye alır. Aynı şekilde beyin eğer ruhtan takviye alamazsa bunun neticesi olarak beyinde enerji düşmesi ile ani ölümler meydana gelir.

Benim beyin dalgaları ile yaydığı radar dalgaları ile görülen rüyalar veya yaşanılan başka olaylar esastır. Ruh kesinlikle bedenden ayrılmaz demiyoruz,rüyada yaşanan olaylara bağlantılı olarak beynin yaydığı radar dalgalarının tesbitinden söz ediyorum.

Rüyada beyin radar dalgaları yaydığı gibi esasında normal yaşamda da yayar yani beynin yaydığı radar dalgalarının sonucu olarak algılanılan -hissedilen olaylara dikkat çekmek istiyorum.

hf

RUH HASTALIĞI

 “Ruha” ait olarak bilinen hususların tamamı gerçekte beyne aittir!... Bu yüzdendir ki “RUH”un hastalığı olmaz!

“RUH hastalığı” tabiri tamamiyle yanlış bir ifadedir!... Gerçekte “beyin hastalıkları ve fonksiyon bozuklukları” söz konusudur!

hf

RÜYA

 Rüyalar, çeşitli mânâların, o mânâlara uygun sûretlere bürünerek bize görünmesi halidir.

Esas itibariyle, her şey yani her görüntü, Allahu Teâlâ'nın çeşitli isimlerinin mânâlarının bir sûrete bürünmüş halidir.

Hatta daha gerçeğiyle, biz o mânâları, beynimizdeki özel algılama sistemi ile, görüntüler, sûretler şeklinde algılarız.

Beynin veri tabanının,gecenin içinde bulunulan saatlerindeki meleki=astrolojik tesirler altında,o tesirlerle ilgili konularına göre irrite edilmesi…

Bunun sonucunda belli bir sentezin oluşması…Bu sentez sonuçlarının peyderpey,belli bir siklusla hayâl merkezine ulaştırılması…Bu dalgaların, konuyla ilgili veri suretleriyle birleşmesiyle de rüya yani görüntünün beyinde oluşması…

Rüyalar o ana kadar yaşanilanlarin beyinde semboller şeklinde açıga çıkmasıdır...

Rüyalar daima beyin sentezlerinin sonuçları ve rüyet merkezinde açığa çıkan beynin veri tabanına GÖRE görüntü sembolleri olduğu için,konunun ehli kişiler tarafından yorumlanmasını yani sembollerin deşifre edilmesini gerektirir.

Çeşitli mânâların, o mânâlara uygun suretlere bürünerek bize görünmesi halidir.

“Rüya” beyindeki   veri   levhaları, frekanslardır.Beyne ulaşan frekansa en yakın frekans, beyinde hangi anlam olarak tasavvur edilmişse önceden , ona uygun sûret olarak , o dalgalar beyinde açığa çıkar ve böylece rüyalar, semboller şeklinde görülmüş olur!

Meselâ, rüyada ağaç konuşur”... “ağaç konuşması” şeklinde algıladığın şey, esasında bir melek! Ağaç,meleğin beyindeki veri tabanına göre en yakın ya da uygun bir şekilde sembolize olarak deşifre edilip manalandırılışıdır! Bu manalandırılış,  veri tabanındaki tarama esnasında, o frekansın en yakını olan frekanstır.

Zaten farkedileceği üzere, ruh dışarıdan gelip cenine girmemiştir ki, çıktıktan sonra tekrar başka bir bedene girsin!. Böyle bir sistem mevcut değildir, hiç bir varlık için!. Bu tamamen HİNDU inancına dayalı görüştür.