AHMED HULÛSİ’DE

KAVRAMLAR

-R-

 

 

A  B  C  D  E  F  G  H  I-İ  K  L M N  O-Ö P R  S-Ş  T U-Ü  V  Y  Z.

 

            

FİHRİST

Rab
Rabbanî (“Rab Ehli”) Olmak
“İlâhi Olmak” Ve “Rabbani Olmak” Arasındaki Fark Nedir?
Rabbanî Kitap (Bkz.”İlahi Kitap” Bölümü)
“İlâhi” Olan Dilediğini yapar mı?
Rabbın Terbiyesi
“Rabb’a İtaat Etmemek Mümkün mü?
Rabbının Hükmünü yerine Getiren Her Varlık Cehennnem’e mi Gidecek?
“Rab”be Sığınmak
Rab’dan Allah’a Sığınmak
Allah, “Âlemlerin Rabbı”dır!(Rabbül Âlemîn’dir)
“Rabbını Bilen”, “Allah”ı Bilir mi?
Rabbını Farkedip Allah’ı Bilemezse!
Rabbın Namazı (Rabbın Hakkanî Vasıflarla Zuhûru)
“Muhammed A.S’ın Rabbı”
Rabbülâlemîn (Âlemlerin Rabbı)
Râbıta
Râdiye (Râziye) Nefs
Rahman
"Rahman'ın İki Parmağı"
"Rahmaniyet" Mertebesi
Sıfat Boyutu’nun Hakkını Verememek
"Rahman'ın Zikrinden Yüz Çevirme"
Rahmet
Rahmet-i Zâtî
Rahmet-i Sıfatî
Rahmet-i Amme
Hususi Rahmet
Rahmete Nâil Olmak
Rahim'in Rahmeti
Rahman'ın Rahmeti
“Rahmetin Gazâbı Geçmesi”
Herşeyin Allah’ın Rahmetine Ermesinin Sebebi Nedir?
"Rahmetin Herşeyi kuşatması"
"Rahmet Irmağı"
“Rasih”
Rasùl-Risâlet
Hz.Muhammed Mustafa,”Peygamber” Değil;“Allah Rasûlü”dür!
Allah Rasulü'nün Bildiklerine İman
Rasûlullah'ı Değerlendirmek
Rasûlulah’ın Sünneti
Rasûlullah'a Şükür
Hz.Muhammed, “Allah Postacısı “ Değildir!
Hz.Muhammed Allah Resùlüdür,Cibril Elçisi değil!
Allah Rasùlü’nün Beşeriyet Yönü
Allah Rasûlu'nun Yolunda Yürümek
Rasûl ve Nebi’ye Niçin İhtiyaç vardır?
Rasûl Ve Nebi’ye İman Niçin Önemlidir?
Rasûlullah’a Teslimiyet
Reenkarnasyon(Tenasuh)
Yeniden Dünyaya Geri Gelecek miyiz?
Rıza
Rızık
Rical-i Gayb (Görevli Veliler)(Bkz.Veli)
Riyazat
Rubûbiyet
Rubûbiyet Mertebesi
Rubûbiyet Nuru
Ruh
"Ruhulllah"
"Kâinatın Ruhu"
Ruh-u A’zâm(“RUH” Adlı Melek)
(Mutlak Ruh-Mutlak Enerji)
"O Ve Ben"
“Ruh” Hakkında Konuşulur mu?
Sistemin Ruhu
"Ruh'un Kayması" (Bkz."Şuurun Kayması")
Ruh Gücü(Ruhâniyet)
Işınsal Beden
(“İnsan Ruhu”-“Kişisel Ruh”-
“Hologramik Dalga Beden”-“Lâtif Beden”)
1-Taşıyıcı Dalgalar (RUH)
2-Antiçekim Dalgaları
3-Pozitif Enerji Yükü
4-Bellek Dalgaları
İnsan Ruhu’nun Farklılığı Nedir?
Ruhtaki “Kudret” Nedir?
Ruh Görülebilir mi?
Beyin-Ruh İlişkisi (Bkz.Beyin)
Meleğin Ruhu Nefhetmesi
(Melek Ruhu Nasıl Üfler?!)
Varlığın Özündeki “Ruh-ul Kuds”(Sırrı İlâhi-Vücudu Sâri)
Ruhlar Bedenden Önce mi Yaratıldı?
Ruhun Bedenden Ayrılması
Ruh Hastalığı
Rukù(Bkz.Namaz)
Rüya
Rüyet (Bkz."Allah'ı Görmek")


 

 RAB

 

Ef’al mertebesi dediğimiz mertebede tasarruf eden, ef’al mertebesini meydana getiren, mutlak varlıktır. Allah’tır!

Ef’al mertebesini meydana getirmesi ve ef’al mertebesinde mutlak mutasarrıf olması hasebiyle "Rab" ismiyle anılır.

"RAB", her an, her "şey"i varediş gayesine uygun bir biçimde, hazırlayan, geliştiren, olgunlaştıran, varoluş gayesinin gereğini ortaya koyduran ve bunun için gerekli herşeyi sağlayan; kısacası, nesneyi mevcut hâliyle ortaya çıkartma özelliğine sahip olan, demektir...

"RAB" Rubûbiyet mertebesi sahibi olan anlamındadır.

Meseleyi bu şekilde anladığımız zaman, görürüz ki, senin Rabbin, senin varlığında bulunan, varlığını meydana getiren ilâhî isimlerden başka bir şey değildir!. Ancak bu ilâhî isimler, sende "bir terkib hükmüyle ve boyutlarıyla" âşikâre çıkar ki; bu çıkış da, senin birimsel mânâdaki varlığının kaynağı ve ta kendisidir.

 “Kişinin Rabbı”, o kişinin kişiliğini meydana getiren ilâhî isimler terkibidir!.. Bu ilâhi isimlerin mânâlarının Allah’a ait olması hasebiyle de kişinin Rabbı Allâh'tır!..

Yani, "Rab" ayrı, "Allah" ayrı gibi, iki ayrı şeyden kesinlikle söz etmiyoruz; böyle bir şeyi kesinlikle anlamayalım!..

"RAB" terbiye edici, mürebbi anlamındadır. Ancak, bir annenin çocuğunu, bir öğreticinin öğrenciyi terbiyesi gibi bir terbiye asla anlaşılmamalıdır; çünkü bu tür anlayış, tam bir bataklığa saplar insanı!.. Çünkü bu anlayış, neticede bir sen ve bir de seni terbiye eden, senden ayrı, yukarıda ikinci bir TANRI anlayışına sürükler seni!..

“Rabbım”, beni terbiye eden, yönlendiren, belli bir olgunluğa, kemâle sürükleyendir. Rabbımdan çıkan kemâldir!.. Ancak, Rabbımdan çıkan mutlak kemâl, Rabbimin kemâlidir!..

Benim Rabbımın kemâli ile senin Rabbının kemâli birbirlerinden farklıdır ve icâbında birbirine ters görünür!.. Fakat Rabbımın kemâli, Rabbının kemâli hep gene Allâh'ın kemâlidir.

Şimdi, "Rabbım" kelimesiyle kastettiğim şey, "benim varlığımı meydana getiren, ilâhî isimlerin mânâlarının herhangi bir terkibidir".

"Ben" diyen bir kişi, bu "ben" kelimesiyle "kendi isimler terkibini" söyler. Bu terkîbi, mâhiyet itibariyle ilâhî isimlerin mânâlarından başka bir şey değildir. Bu ilâhî isimler de Allah'a ait olması hasebiyle senin varlığın Allah'a aittir!..

Ancak burada isimlerin mânâları, bir mahalde değişik bir terkible, bir diğer mahalde de daha değişik bir terkible meydana gelmiştir.

Bu yüzden dolayıdır ki "A" kişisi Allah'tandır, "B" kişisinin de Rabbı Allah'tır!.. A kişisi de "kesinlikle Rabbım kemâl üzeredir" der!.. B kişisi de "muhakkak ki Rabbım kemâl üzeredir" der!..

Fakat ikisinden çıkan davranışlar, birbirine zıttır!.. Bu zıddiyeti meydana getiren şey, birindeki ilâhî mânâların değişik bir terkible meydana çıkması, ötekinde ise daha değişik bir terkible meydana çıkmasıdır.

 

v   

 

 

“RABBANİ”(“RAB  EHLİ”) OLMAK

 

Kişi, Allah'a vâsıl olamaz, nefsine taptığı sürece!..

Kişi, Allah’a vâsıl olamaz, Rabbının kulu olduğu sürece!..

“Falanca Rabbanîdir” derler!.. Falanca Rabbanî değil, her kişi zaten Rabbanîdir!.. Her varlık, her zerre Rabbanîdir!..

Ancak Rabbanî olmaktan çıkıp da ilâhî olabilirsen, işte o zaman, Allah'a vâsıl olmuşlardan olabilirsin!..

İşte o yüzden de Allâh'a vâsıl olan bu kişiler, "ehlullah" diye isimlendirilir. Yani Allâh ehli!..

Genelde, zaten herkes “Rabbanî”dir! “Rab ehli”dir!.. Yani, terkibiyetinin gerektirdiği, verdiği mânâyı ortaya koymaktadır!..

 

v   

 

 

“İLÂHİ  OLMAK”  VE “RABBANİ  OLMAK” ARASINDAKİ FARK NEDİR?

 

Rabbım Allah'tır, diyebilmek için kendi terkibin olan isimlerin kaydından çıkıp, Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanman, gerekir. Ondan sonra senden çıkacak mânâlar senin Rabbının Allah olduğuna işaret eder!.. Aksi takdirde, Rabbım Allâh'tır demen senin Allâh'a vasıl olmanı sağlamaz!.. Ve sen, "Allah ahlâkıyla ahlâklanmadığın" sürece, ne kadar kendini vahdette, vahidiyette, hakikatta bilirsen bil, bu sadece aldanıştır!..

Gerçekte sen, zannında ilâhınlasındır; zannındaki TANRI da Allâh değil, senin rabbının meydana getirdiği şeydir!..

Rabbım Allah'tır” diyebildiğin anda, Allah'a vâsıl olmuşundur. Aksi takdirde Rabbın, ilâhî isimlerin meydana getirdiği terkibindir.

 

İlâhî ve Rabbanî arasındaki fark budur.

Yalnız ilâhî deyince, orada sanmayalım ki isimlerin mânâları yok! Orada da isimlerin mânâları var, yani ilâhî de; “ilâhî” dediğimiz de gene isimlerin mânâları ile zâhir olur. Zâhir olur ama, bu zâhir oluş, isimlerin mânâlarının oluşturduğu terkibin zaruri olarak ortaya çıkarttığı oluş değil, oradaki Akl-ı Küll’ün, ilâhî mânâlardan dilediğine bürünmesi suretiyle, dilediği mânâ ile âşikâre çıkması hükmündedir.

Bu iki olay birbirinden çok çok farklı olan bir olaydır!

Rabbanî” olan, kendi varlığını meydana getiren isimlerin mânâlarının oluşturduğu bir terkib hükmü ile ve bu terkibin tabiî olarak kendisinden ortaya koyduğu davranışlarla zâhir olmadadır!..

İlâhî” dediğimiz ise, kendi varlığını meydana getiren, kendi varlığının hakikatı olan isimlerin mânâlarından, dilediği mânâya dilediği şekilde bürünüp, o mânâ ile âşikâr olandır!..

"Bürünme", hükmü olmadığı takdirde, o Rabbanî bir yaşamdır!

*Bu rabbanî yaşam içinde, eğer, genel ilâhî emirlere ve yasaklara uyma halinde ise kişi bunun neticesi cennettir!.. Cennet ehli olur. Ancak, bu terkibiyet hükmünden kendini kurtarır, Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanırsa bütün ilâhî isimlerin mânâsını kendisinde bulur, bunların hükmü- kaydı değil; bunlara bürünme suretiyle yaşarsa, işte o zaman Allah'a vâsıl olur ve bu vâsıl oluşunun sonunda da “ilâhî” olur. Sûret olarak da adı "abd"dır. “Abdullah”dır!. Allâh'ın kuludur!

Diğerleri ise Abd-ür Rahîm'dir. Abd-ül Kerîm'dir, Abd-ül vahhab'dır, Abd-üs samed'dir. Sadece, ilâhî olan "Abdullah"tır!..

 

v   

 

 

İLÂHİ OLAN DİLEDİĞİNİ YAPAR MI?

 

İlâhî oldun, Allah'ın ahlâkıyla ahlâklandın... "Ben Rabbımın hükümlerinden çıktım, yani Rabbanî kayıtlardan çıktım. Allah'ın genişliğinde yayıldım. Bütün isimler müşahede edildi. Tesbit edildi. Bunun neticesinde artık dilediğim anda dilediğim fiili ortaya koyarım. Diler o fiili yaparım, diler bu fiili yaparım."!

Böyle bir şey sözkonusu mudur, değil midir?..

İlâhî isimleri tümüyle kendinde bulduktan sonra, senden artık belli fiilleri yapma yolunda belli istek ve arzular sâdır olmaz!..

Eskiden, senden o istek ve arzuların sâdır olmasının sebebi, sende bu mânâların terkib hükmüyle mevcut olması ve ağırlıklı olan isimlerin neticesinde de belli fiillerin tabii olarak oluşması idi!..

Bütün bu isimlerin mânâları dengeli olarak sende bulununca, bu dengenin tabii sonucu olarak “beşerî istek ve arzular” dediğimiz, istek ve arzular senden meydana gelmez!.. Çünkü beşerî istek ve arzuların temelinde, terkibinin özellikleri yatar! Terkibinin özellikleri de ilâhî isimlerin bir kısmının ağırlıklı olarak sendeki mevcudiyetidir. Ama sen belli bir faaliyetle, belli bir çalışma ile belli bir irfanla, bu terkibiyetinin hükmünden çıkıp, bu ilâhî isimler sende dengeli olarak zâhir olmaya başlayınca, bu tür istek ve arzular senden meydana gelmez!..

Bu defa sen, ilahi hükümler dediğimiz hükümlerin meydana gelmesi istikametinde davranışlar ortaya koyarsın! Fiîliyatta!.. Yani karşındakinin ebedî saâdete kavuşması yolunda fiilleri ortaya koyarsan...

 

v   

 

 

RABBIN TERBİYESİ

 

Terbiye” bir şeyi kademe kademe, peyderpey kemâline eriştirmektir.

Her “Şey”in bu “terbiye” altında yaşamını sürdürmekte olduğu gerçeği, şu âyetle daha da açık bir şekilde vurgulanmaktadır:

 

“HAREKET HALİNDE OLAN HİÇ BİR ŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE, TÜMÜNÜ ALNINDA ÇEKİP YÖNETEN O’DUR !..” (11-56)

 

Öyle ise bizim algılamakta olduğumuz ya da algılayamadığımız her “şey”, her an, O’nun ilmi kapsamında ve iradesi altında, O’nun kudretiyle yaşamını sürdürüp, fiillerini ortaya koymaktadır!..

“RAB" kelimesindeki terbiyeyi nasıl anlıyacağız?..

"RAB" Rubûbiyet mertebesi sahibi olan anlamındadır. “Rubûbiyet” ise ilahi isimler diye bildiğimiz Esmâ-ül Hüsnâ’nın, hükümlerini âşikâre çıkartma özelliğidir.

Algıladığımız ve algılayamadığımız her “şey “RAB”bın   “esmâ-ül hüsnâ”da tanımlanan özellikleriyle yaradılmış ve varlıklarını devam ettirir bir halde  bulunmaktadır,ki bu da onun “RAB” tarafından “terbiye “edilmesinden başka bir şey  değildir.

Meseleyi bu şekilde anladığımız zaman, görürüz ki, senin Rabbin, senin varlığında bulunan, varlığını meydana getiren ilâhî isimlerden başka bir şey değildir!. Ancak bu ilâhî isimler, sende "bir terkib hükmüyle ve boyutlarıyla" âşikâre çıkar ki; bu çıkış da, senin birimsel mânâdaki varlığının kaynağı ve ta kendisidir.

 

v   

 

“RABB”A  İTAAT  ETMEMEK  MÜMKÜN  MÜ?

 

Kul  Rabbına tâbidir!

 

YÜRÜR HİÇBİR MAHLÛK HARİÇ OLMAMAK ÜZERE HEPSİNİ ALNINDA ÇEKİP GÖTÜREN   O’DUR!.”  (11- 56)

 

Âyeti işte bu gerçeğe işaret eder.Yani;o varlığı bulunduğu haliyle “-alnının arkasındaki beyninde-açığa çıkan, esmâ terkibinin oluşturduğu program onun  Rabbıdır…Çünkü onun varlığı, kendisinin rabbı olan esmâ terkibinin tabii sonucudur... Yani, rubûbiyet mertebesinde, bu ilâhî isimlerin mânâlarının ortaya çıkması, o mahalde “Rabbın hükmünün yerine gelmesi”dir.

Bedende hükmeden, bedeni yürüten, bedeni götüren Rab, bu ilâhi isim terkibidir.

Her birim için rabbına tâbi olmak, mutlaktır!.. Rabbına tabi olmayan, hiçbir zerre yoktur!.. Her zerre Rabbının hükmünü yerine getirir.

İnsanın Rabbî, kendi varlığını meydana getiren bu "Allah" isimlerinin işaret ettiği ilâhî güçtür!..

Bütün isimlerin mânâları, kuvvede, sende mevcut!.. Ama senin terkibin bu isimlerin değişik kuvvetlerde, fiil mertebesinde, fiiller olarak ortaya çıkışına yol açıyor.

Senin “esmâ bileşimin”deki özellikler sana “kolaylaştırılmış” olanı belirler, tespit eder!.

Senin “takdir edicin”, yani “RABB”in, senin o “esmâ terkibin-bileşimin”dir!...

Bu yüzden de senin, o “esma terkibin-bileşimin”e isyan etmen, itaat etmemen  kesinlikle mümkün değildir!...

Mümkün değildir; çünkü ona itaat etmemek, isyan etmek gibi özellikleri meydana getirecek bir varlığın yok!.. Nerede kaldı, iraden!

Sendeki bütün vasıflar, özellikler, senin varlığını meydana getiren “isimler bileşiminin” mânâlarından başka bir şey değildir!.

Dolayısıyla senin “kolaylaştırıcın”, yani sende çeşitli isimlere yönelik eğilimi meydana getiren ana faktör, senin varlığını meydana getiren o “ilâhi isimler terkibi-bileşimi” yani “fıtrat”ındır!... Yani “RABBİN”dir!..

Senin rabbine isyanın ise hiçbir şekilde mümkün değildir.

İşte bu sebepledir ki, sana ne kolaylaştırılmışsa, sana kolaylaştırılmış olanı  mutlak olarak yerine getirmek zorundasın!.

 

v   

 

RABBININ HÜKMÜNÜ YERİNE GETİREN

HER VARLIK  CEHENNEM’E Mİ GİDECEK?

 

Peki herkes, her varlık böylece rabbının hükmünü yerine getiriyorsa, her varlık cehenneme mi gidecektir?.

Veya Rabbın hükmünü yerine getirmek, niçin cehennemi meydana getirir?..

Her varlık cehenneme gidecek mi?..

İkincisi, cehenneme niçin gidecek?

Üçüncü bir şık, daha önemli bir soru, insan niçin cehenneme gidecek?..

Her varlık, Rabbının hükmünü yerine getirdiği halde cehenneme gitmeyecek!.. Bunlardan sadece insan, cehenneme gidecek!..

Her varlık cehenneme gitmeyecek, çünki her varlık rabbının hükmünü yerine getirme durumundadır; ancak bunun ötesinde, Allah'ı bilme özelliği onlarda yoktur!.. Yani, ilâhi isimlerin mânâlarının o mahaldeki oluşumu anında, Allah'ı bilme özelliği dediğimiz özellik, o mânâ terkiblerinin oluşumunda mevcut değildir!.. Bu mevcut olmayışı sebebiyle de, o Rabbının hükmünü yerine getirir ve böylece de kemâlini ortaya koymuş olur, geçer gider!..

İnsan ise cehenneme uğrar!..

Cehenneme uğramasının, cehennemde olmasının veya cehennemde sürekli kalacak olmasının sebebi nedir?.. Çünkü insan, her varlık gibi, Rabbının hükmüne uymak üzere meydana gelmiştir. Ancak, bu meydana gelişinde, diğer varlıklardan farklı olarak, kendisinde Allah'ı bilebilme özelliği de mevcuttur!.. Terkibi itibariyle!..

"Her insan öldüğü zaman hakikatı görür"den murad, kendindeki ilâhi varlığı müşahede eder demektir!.. Kendindeki ilâhî varlığı müşahede etmesine rağmen, dünyadaki yaşantısında, o ilâhî varlığa ulaşamamış olduğu için; kendi Rabbı hükmü altında, kayıtlı kaldığı için, manevî cehennem meydana gelir.

Cehennem zindandır!.. Sicciyndir.

“Mânevî cehennem”, kişinin kendini meydana getiren ilâhî isimlerin terkibi olarak kalması ve bu terkibin özünde bulunan kendini bilebilme hasletini ortaya koyamamasındandır!.. Azâbı, yanmasının sebebi de kendisinde mevcut olan bu haslettir. Terkibinin oluşturduğu huy tabiat ve şartlanmalardan kendini, Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanmak suretiyle kurtaramaması, neticede cehenneme gidişine yolaçar!..

Kişi terkibiyetinin hükmünden çıkarsa, mânevî mânâda cehennem diye bir şey kalmaz.Dünyada iken cennete girmişlerden olur. Terkîbiyetinin hükmünden çıkması lâzım!.. Çünki terkibiyeti onun Rabbıdır! Terkibiyetinden doğan huylarla, karakterle, tabiâtla varolduğu sürece, Rabbın hükmündedir! Rabbına tâbidir!.. “Benim huyum bu, benim yapım bu !..” gibi görüşlerin ifadesi “benim rabbım böyle emrediyor ..” demektir.

Bu konuya tasavvufta şöyle değinirler;

Nefsin hakikatı Rubûbiyettir!.. Nefis, rubûbiyet mayasından meydana gelmiştir. Nefsin rubûbiyet hakikatından meydana gelmiş olması demek, ilâhî isimlerin mânâsının oluşturduğu terkible senin "nefsim" dediğin şeyin aynı olması demektir.

Esasen “ben nefsimin istediklerini yapıyorum” demen senin, "benim terkibimin gereği olan fiilleri ortaya çıkartıyorum", demektir. “Ben nefsimin istediklerine karşı çıkamıyorum, reddedemiyorum, mücadele edemiyorum” demek, "ben terkibimin gerektirdiği gibi yaşıyorum" demektir ki, bunun tabii sonucu cehennemdir!..

Terkibinin kaydı altında olduğun için üzüleceksin, sıkılacaksın, karşılaştığın olaylar sana azâb verecek! Başka türlü değişmesine imkân yok!..

Dışardaki, ikinci bir varlığın da seni affetmesi, bağışlaması diye bir şey sözkonusu değil!.. Çünkü suç böyle bir varlığa karşı işlenen bir suç değil!..

Suç, senin kendi nefsine zulmetmen!.. Kendi nefsine zulmetmen de nefsinin hakikatı olan rubûbiyet kemâlini, ulûhiyet kemâline tebdil etmemen!..

Nefse zulmetmenin mânâsı, nefsinin hakikatı olan Rubûbiyet kemâlini, Ulûhiyet kemâline genişletmemendir.

Bu noktaya işaret eden Hz. Rasûlullah, bunun için:

 

"Allâh ahlâkıyla ahlâklanın" demiştir.

 

v   

 

RABBE SIĞINMAK

 

“KUL EUZÜ BİRABBİN NAS,MELİKİN NAS;İLAHİn NAS.”

Burada üç mertebeye işaret olunmaktadır;

Bi rabbin nâs”;”insanların rabbine” âyetinde, ef’âl mertebesine ve bu ef’âl mertebesinde rubùbiyet hükümlerinin yürümesine, dolayısıyla rubùbiyet hükümlerinin yürüdüğü mertebede, “rabba sığınma” hâlinden söz edilmektedir...

 

v   

 

RAB’DAN ALLAH’A  SIĞINMAK

 

Rasùlullah (Salla’llahu Aleyhi ve sellem)in Allah’a şu şekildeki yönelişine kulak verelim:

 

-“Allahım...SEN’den SANA SIĞINIRIM...”

 

Ne demektir bu?..

Rabbının sendeki hükmünden,Allah’a kaçmaktır!..

 

v   

 

 

ALLAH ,“ÂLEMLERİN RABBI”DIR!

(RABBÜL  ÂLEMİN’DİR)

 

Ef'âl âlemi içinde mevcut bulunan varlıkların hepsinin, Rabbı Allâh'tır!..

Âlemlerin Rabbi Allâh ismiyle işaret edilendir!

Allah, Rabbül âlemindir!.. Bütün âlemleri meydana getiren, yöneten, bütün âleme tasarruf eden, bütün bu varlıkların varlığını meydana getiren "Rab"dır. Rubûbiyet mertebesidir!..

Buradaki "Rab"lık kavramı. "Rab"lıkla kasıt nedir? "Rab"lığı meydana getiren, "Rab"lık mefhumunu meydana getiren şey, esmâ mertebesidir; yâni Rubûbiyet mertebesi dediğimiz mertebe, Esmâ mertebesidir

İlâhî isimler diye bilinen, Esmâ-ül Hüsnâ diye bilinen isimlerin müsemması, Rubûbiyet mertebesidir.

Bütün âlemler, ilâhî isimlerin mânâlarının âşikâre çıkışından başka bir şey değildir; ve âlemlerde, ilâhî isimlerin mânâlarından başka bir şey yoktur.Ancak bu âşikâre çıkış, bütün isimlerin mânâlarının bir terkib hükmüyle âşikâre çıkışıdır.

 

v   

 

“RABBINI BİLEN” , “ALLAH” I BİLİR Mİ?

 

İnsanın "Rabbını" bilmesi; "insan" ismiyle kastedilen varlığın, "İlâhi isimlerin bir terkibi" olduğunu bilmesidir!..

"RAB", Rubûbiyet mertebesi sahibi olan anlamındadır. “Rubûbiyet”ise ilahi isimler diye bildiğimiz Esmâ-ül Hüsnâ’nın, hükümlerini âşikâre çıkartma özelliğidir.

Meseleyi bu şekilde anladığımız zaman, görürüz ki, senin Rabbin, senin varlığında bulunan, varlığını meydana getiren ilâhî isimlerden başka bir şey değildir!. Ancak bu ilâhî isimler, sende "bir terkib hükmüyle ve boyutlarıyla" âşikâre çıkar ki; bu çıkış da, senin birimsel manâdaki varlığının kaynağı ve ta kendisidir.

Evet sen, terkibin hükmüyle; terkibini meydana getiren isimler ve bunların ağırlık oranları itibariyle, Rabbinin kulu’sun ve varlığının sıfatları ve zâtı itibariyle de Allah'dan gayrı bir varlık değilsin.

Zâtını ve sıfatlarını tanıdıktan sonra, senden zuhur eden tüm mânâların da ilâhî isimlerin neticesi oluştuğunu müşahede edebilirsen, işte o zaman, sana hakikatı tanıma yolu açılır. Ve sen, kendini, benliğin itibariyle, tüm varlıkta çeşitli sûretler ve mânâlar şeklinde tanırsın.

Senin Rabbın, sendeki mânâların terkibiyet hâlidir!..

Senin Rabbınla, Ahmed'in Rabbı hem ayrıdır, hem aynıdır!.. Terkibiyetleri yönüyle ayrıdır; terkiblerin mahiyeti yönüyle aynıdır!..

Rabbını bilen, -isimleri yönüyle- Allah'ı bilmiş olur!. Yani, isimlerin mânâları yönüyle Allah'ı bilmiş olur!.. Yani isimler mertebesinde, Allah’ı bilmiş olur!.. Halbuki, "ALLAH" ismi ise, zât, sıfat, esmâ ve ef’âl mertebelerinin tümünü içine alan bir isimdir. Oysa burada “Rabbı" bildiğin zaman, esmâ mertebesi itibariyle bilmiş oluyorsun! İsimleri bilmek hasebiyle, Allah'ı bilmiş oluyorsun! Her ne kadar isimlerin mânâları, o benliğe, o hüviyete ait ise de; o benliği ve hüviyeti, isimleri perdesi arkasından müşahede edebiliyorsun!..

Peki, isimler perdesi arkasından değil de, bizâtihi sıfat mertebesiyle bilmek nasıl olur?

Terkibiyetin; terkibiyetinden doğan huy ve karakterin ve tabiatın; tabiat kaydı altında bulunman sözkonusu olduğu sürece, sıfat mertebesindeki benliğini bilebilirsin fakat bu, bilgiden öteye geçmez!..

İşte bu sebepledir ki, "Rabbını bilen" "Allah'ı bilmiş" olmaz!

Rabbını bilmesi, bir kişinin cehennemden kurtulmasına yol açmaz! Rabbını bilmesinin ötesinde; kendi rabbının hükmü altından çıkabilmesi zarureti sözkonusudur!..

Rabbının hükmü altından çıkabilmesi de, rabbını bilmesi, rabbının ötesinde Allah adıyla işaret edileni bilmesi; ve Allah'ın hükümleri gereğince, Rabbının kaydından kurtulması gerekir!..

Demek ki "Allâh ahlâkıyla ahlâklanmak", zâtında ve benliğinde Allah'tan gayrının var olmadığını müşahede etmekle ve ef'âl mertebesinde bütün ilâhî isimlerin dengeli, ölçülü, kontrollü ve bürünme hükmüyle ortaya çıkışını seyretmekle mümkün olur.

Bütün bunlar ancak ve ancak, kendinde vehmettiğin, birimsel, izâfî şartlanmadan doğan "kişisel benlik" duygusunun ortadan kalkmasından sonra oluşan yaşam şekilleridir.

Varlıkta, Allah'tan gayrının mevcut olmadığına şahîd olacaksın. Artık vehmî, şartlanmadan ve beş duyunun aldatmacalarından ileri gelen varlıklar zannı senden kalkacak!..

Bütün varlığın, kül halinde, tek bir varlık olduğunu müşahede edeceksin. Hak'tan söz edildiği zaman, "Hak" isminin mânâsını Zâtında göreceksin, müşahede edeceksin; ondan sonradır ki, bu söylenilenler sende yaşanacak!.. Ondan evvelki biliş, sadece öğreniş, kabulleniş, imân, takliden tasdiktir!.. Yaşama olmaz!..

İşte bunu yaşayabilmek, bunu hissedebilmek, bunu fiiller düzeyinde müşahede edebilmek için, izâfî varlığa ait izâfî (göresel) benliğin ortadan kalkması için, buna ait huyların ortadan kalkması lâzımdır, zaruridir!

İzâfî varlığın "yokluğu" konusundaki şüphe ve endişeler gittikten sonra; şuurunda, izâfî varlık hükmünü doğuran huyların, davranışların, şartlanmaların, tabiatların da ortadan kalkması sözkonusudur.

Bunlar kalkmadan, TEK'liği yaşayabilmek gene mümkün olmaz. Evvelâ bunlar kalkacak, sonra gereken isimlerin mânâlarına bürünmüş olarak fiilleri ortaya koyacaksın.

 

v   

 

RABBİNİ FARKEDİP ALLAH'I BİLEMEZSE

 

Bilgi yoluyla rabbını biliyor. Bilgi yoluyla rabbini bilmesi sebebiyle de tasavvuftaki, tarîkâttaki "küfür hâli" dediğimiz hâl meydana geliyor!.. Fakat Rabbini bilmesine rağmen, rabbinin hükmüyle hareket etmesi, onu cehennemden kurtarmıyor; bu küfür haliyle giderse cehennemi kalkmıyor!..

Çünkü, rabbini biliyor, ilâhî hükümleri kabullenmiyor! İlâhî hükümleri yerine getirmediği için de, kendi geleceğini elleriyle hazırlamış oluyor ve bu halden dolayı da neticede cehennemde duraklıyor!..

Ama o, Rabbini bilmenin ötesinde Allah'ı da kabul ederse; Allah'ı tasdik etmenin neticesi olarak da kendindeki hükümlere rağmen, ilâhî hükümlerle hareket ederse ki; o ilâhî hükümlerle hareket etmek suretiyle, kendini ancak rabbani kayıtlardan kurtacaktır.İşte ancak bu takdirde, neticede cennete gidebilir!.. Aksi takdirde, mutlaka ve mutlaka cehenneme uğrayacaktır!.. Başka türlü meselenin çözülmesine imkân yoktur.

 

v   

 

RABBIN  NAMAZI

(RABBIN HAKKANΠ VASIFLARLA ZUHÛRU)

 

Rabbın namazı, Rabb-ül âlemiyn  rubûbiyet hükümlerinin ef'âl âleminde yürürlükte olmasıdır.

Rabbın hükümlerinin, Rabbanî kudretiyle tahakkukundan "Rabbın namazı" diye sözedilmektedir.

Rabb, esmânın mânâları üzere mahlûkatı varedip yönlendirendir!.. Bu tasarruf, "terbiye" diye anılır.

Bu mertebe, boyutsal bir mertebedir ve "şuur sıçraması" diye adlandırdığımız bir tür mi'râc ile hâsıl olur. Şuurda oluşur!..

"Şuur" kendisini "ceberût" boyutunda tanıdığı zaman, kendi vehmî benliği, birimsel benliği kalkmış olur; ve kendisinde Hakk'anî vasıflar ile Rabb zuhur eder.işte bu namaz, bir mânâda "Rabbın namazı" denilerek, Rabbe izâfe edilir. Ki gerçekte Rabbin tasarrufu dışında kalan hiç bir şey yoktur.

Esasen, Rabbanî seyr, kendi esmâsı üzerinedir. Ef'âl ise esmânın tabiî neticesi olarak meydana gelir.

Hazreti Resûlullah Aleyhisselâm, Allahu Teâlâ’nın ikrâmı olarak mi'râc ‘a çıktığı zaman, Ceberût âleminde, Rabb-ül âlemînin tüm mevcûdat üzerinde esmâ yollu mutlak tasarrufunu müşahede etti. "Kâ'be kavseyn" noktasında.

"Ev ednâ". Hatta bunun da ötesinde, Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ismi altında, "gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli ve yürüyen ayağı olarak";

 

"Şehâdet etti ki Allah, kendisinin dışında, ötesinde bir TANRI mevcut değildir"!..

 

Ve sonra Rabbı ile mükâleme etti Rasûlullah Aleyhisselâm!..

Ve sonra Rabbının emirlerini hâmil olarak tekrar insanların arasına döndü Muhammed Mustafa adıyla, RASÛLULLAH!..

 

v   

 

“MUHAMMED  A.S’ IN RABBI”

 

Soru

 

-Genelde dualarımızda “Allah’ım”, “Rabbım” ifadelerini kullanıyoruz.

Dua ve Zikir”deki duanızda, "Efendimiz Muhammed Mustafa SAV'in Rabbi" olan Allah’ım diyorsunuz. Bu şekildeki ifadede bir incelik ve farklılık var mıdır?..

 

Cevap

 

-“Muhammed Aleyhisselâm’ın Rabbı” demek; “O'ndaki kemâlâtı izhar eden Rabbim” demek!

Aradaki fark, bizimle Muhammed Aleyhisselâm’ın arasındaki fark kadardır.

v   

 

RABBÜLÂLEMÎN (ÂLEMLERİN  RABBI)

 

"Rabbülâlemin"... Âlemlerin Rabbı, yani âlemler kelimesiyle işaret edilen, sonsuz sınırsız varlıkların meydana getirildikleri Rububiyet mertebesidir.

 

v   

 

RÂBITA

 

RUH kelimesini, insandaki beynin ürettiği beden gibi anlamayın yalnızca...

RUH kelimesi aynı zamanda, “sen bu işin ruhunu anlamamışın”    cümlesinde olduğu gibi de anlaşılır ...

Dünyanın veya insan dışındaki objelerin ruhları varoluş amaçlarına    hizmetleri şeklinde anlaşılır... Kâbe’yle konuşmak, onun varoluş hikmetiyle   görüşmek anlamına da alınır...

İnsanlar, birbirlerinin ruhunu okumak isterler meselâ...

Bu ne demektir?...  

Karşısındakinin  varlığındaki özellikleri farketmek...

Bakın şu an aşağı yukarı 150 kişiyiz...

Yani PC...

Çoğumuz önümüzdeki ekrana bakıyor, ama gerçekte...

Hepimiz ekran objesi ötesinde karşımızdaki bir beyne telepatik bağ kurup beyinden beyine iletişim içindeyiz... Bu işte “ruhtan okuma” ya da “ruhunu okuma” diye târif edilen olaydır...

Geçmişte tasavvufta buna “rabıta” denmiş...

Kişinin kendisinden daha kapsamlı olduğunu düşündüğü beyinle iletişime   girmesi...

 

v            

 

RÂDİYE  (RÂZİYE )NEFS

 

Mutmainne`yi tâkiben Râdiye "Fenâfillah"dır...

Mutmainne`de kişide Allah`ın Tek`liği konusunda tam bir itminan hâsıl olur.

Nerede, ne fiil görürse görsün, "bu fiilin fâili hakikisi Allah`tır" der ve nerede, kimde ne hâl görürse görsün, "Hak böyle yapmayı diliyor, böyle yapıyor" der...

Kınama, ayıplama, ters görme, yanlış görme gibi haller, Mutmainne’deki Veli`de kalkmıştır... "

Bu, Mutmainne`de oturma hali- yerleşme hali neticesinde kişide "tecelli-i esmâ" meydana gelir ve "Rıza hali" oluşur...

Görmektedir ki her şeyi meydana getiren Hakk`ın kendisidir!. “Hakk`ın kendisidir” derken, Nefs`in hakikatının da Hak olduğunu bilir ama gene de kendini bir beden görme hâli tam kaybolmamıştır... Şirk-i hafî, henüz burada mevcuttur...

Mutmainne`de ve Radiye`de Şirk-i hafî henüz mevcuttur; tam olarak yok olmamıştır!. Yani, varlığın aslının Hak olduğunu bilir; "Ene’l Hak" der!... Ama buna rağmen, "Ene`l Hak" sözünün içinde gizli bir benlik vardır.

Oysa bu hâl içindeyken, her şeyden razıdır!... Ne duysa, ne görse, ne olsa, "Böyle dilemiş, böyle yapmış" der ve o hal içinde, razı`dır... "Nefs-i Râziye" tâbir edilir...

Yalnız burada bir fark var... Mutmainne`de iken fiilleri seyreder, o fiillerin fâili olarak Hakk`ı görür. Nefs-i Râziye`ye geçtiği zaman Fiiller Boyutundan,isimler Boyutuna çıkmıştır...

Artık, fiiller üzerinde durmaz; o fiilleri meydana getiren mânâların müşahadesine geçer. Yani, o ismin neticesinde, meselâ "Rahman, Rahiym tecelli etti ve merhametle böyle yaptı" der.

Mutmainne`de; "Merhamet etti, şu parayı verdi!.." der. Fiili konuşur.

Râdiye`de; rahmeti, merhameti müşahade eder. Oradan özellikleri meydana getiren isimleri, mânâları seyretmeye başlar.

Burada, Tecelli-i Esmâ vardır... Burada isimlerin zuhûru seyredilir ve onlara dayalı olarak fiîllerin varlığından sözedilir..

Yani, birinde bir fiîl var, o fiil bu isimler bileşiminin doğal sonucu olarak zaten çıkacaktır ortaya, başka çaresi yok!...İşte bu fiîlin ortaya çıkışı bir isimler bileşiminin otomatik olarak oluşturduğu bir görüntüdür. Bu anlayışa gelince kişi, isimlerin ağırlığını seyretmeye başladı.İşte bu isimleri ağırlıkla seyretmesi ile "Radiye" oluştu, ve Tecellî-i Esmâ`ya geçti.

124 bin evliyânın çok büyük bir kısmı şerîat evliyâsıdır... Geriye kalan tasavvuf yollu kemâle ulaşmış evliyanın büyük çoğunluğu da Mutmainne düzeyindedir.

Bunun diyelim dört bini de Radiye`dir.

Nefs-i Mutmainne`de ve Nefs-i Radiye`de keşif vardır. Onların ilimleri ilmi Bâtın`dır. Kalp gözü açıklığı denen, varlığın bir takım sırlarına vâkıf olma hali vardır.

Mutmainne`deki, Veli`dir.

Radiye`deki, Veli-i Mükemmel`dir. "Velâyet-i Suğra"dır.

"Mutmainne"de "İlmel Yakîn" hâsıl olur. Bu, "Radiye"de "Aynel Yakîn"e döner.

"Râdiye"de, "Tecelli-i Esmâ" vardır.

"Mârifet"den sonra, "Mutmainne"de ve "Râdiye"de "hakikat" yaşanır. Bu "hakikat" sonrasında "Mardiye"ye yükselirse, o zaman "Mârifet-i Billah" meydana gelir.

Mülhime"de, "Mârifet" hâsıl olur...

Bu "Marifet" neticesinde de, şayet takdirinde varsa "Mutmainne" ve "Râdiye"de, "Hakikat"e vâsıl olunur...

 

v   

RAHMAN

 

Sonsuz Esmâ ve Sıfat Sahibi !.

 

v   

 

RAHMAN’IN  İKİ  PARMAĞI”

 

"Mü’min’in kalbi Rahman’ın iki parmağı arasındadır"

 

 hadîs’inin işaret ettiği şekilde, kalplerimiz yâni bilincimiz her an ilâhî kudrete tabiîdir. Bu sebeble ne kadar gerçeğe ermiş olursak olalım, her an o gerçekten sapmak mümkündür

 

v     

 

 RAHMÂNİYET MERTEBESİ

 

“Rahman Arşın üstünü istıva etmiştir”(20/5) 

 

âyetinde işaret edilen mertebedir yani çokluğu, kesreti, birimleri meydana getiren isimler ve vasıfların, soyut özelliklerin olduğu Sıfat mertebesi demektir.

Allah’a ait Esmâ’ların topluca bulunduğu ve sâdır olduğu  boyuttur!

Rahmâniyet” mertebesinden, “ilmi ilâhi’deki ilâhi esmânın toplu halde bulunduğu mertebedir” diye söz edilirse de; gerçekte burada topluluktan veya ayrılıktan söz edilemez.

“RAHMANİYET”, ilâhi esmâ’nın hazinesidir.

 

v   

 

SIFAT BOYUTUNUN HAKKINI VEREMEMEK

 

Zât boyutuna geçememektir! Bu da, mecâzi bir ifadedir... Gerçekte, böyle bir tanımlamadan da münezzehtir “ALLAH”!

 

v   

 

RAHMAN’IN ZİKRİNDEN YÜZ ÇEVİRME

 

“RAHMAN’IN ZİKRİNDEN GÖZ YUMUP YÜZ ÇEVİRENE BİZ ŞEYTANI MUSALLAT KILARIZ.” (Zuhruf-36)

 

Âyetiyle  kendi hakiki benliğinden, yani sıfat mertebesindeki benliğinin idrakından, yaşamından, ilminden yüz çevirip; vehminden doğan bir şekilde; kendini bir kişi olarak kabûlü neticesindeki yaşantısı, onun “şeytana tabi olarak Rahmân’a yüz çevirmesinden” başka bir şey değildir!..

Kendini bir Atasay bir Cemîle olarak kabûlü, Rahman’ın zikrinden yüzçevirmesi demektir. Ki bu da şeytana tâbi olmanın, fiil düzeyindeki ortaya çıkışıdır.

Zirâ -“Rahman”, sıfat mertebesinin, kişinin kendini hakikatiyle bilişin adıdır

 

v     

 

RAHMET

 

Kale kapısındaki bir insana “ Hulûsi’yi duydun mu?.” desem, hasbelkader Antalya’da yaşıyorsa, “duydum” der.

Hulûsi ismini duyduğuna göre, “Bana anlat Hulûsi’yi! “ dersem; Hiçbir şey anlatamaz!

Çünkü, Hulûsi bir isimdir. Bir kelimedir. Bir varlığa, bir objeye verilen addır.

Hulûsi bir isim olduğu gibi, her nesneye de konmuş bir isim var. O isimle o objeye, o varlığa işaret edilir.

Allah kelimesi de bir isimdir. Bir objeye, bir varlığa işaret eden bir isimdir.

Bu ismin karşılığını kavrayabilmemiz için bir yol var. O da bu içinde  yaşadığımız âlemi, evreni olabildiğince tanıyabilmekten geçer.

Çünkü, varlığı meydana getiren gücün kökenindeki, bilinç tek olduğuna göre, varlığın tekliğini de artık bildiğimize göre, bizim Allah’ı tanıyabilmemizin yolu, O’nun yaratmış olduğunu tanımaktan geçer.

Ayrıca, Kur’ân’ daki “O’nu“ anlatan işaretleri değerlendirmekten geçer.

Allah’ın yaratmış olduğu bir sistem var. Bir düzen var.

Yani, Allah ismi ile işaret edilen bir varlık ve O’nun vasıfları var.

Bu varlığın vasıfları arasında ilk başta tanıdığımız, gördüğümüz nedir?

Hayat, ilim, irade , kudret sıfatları.

Hayat, ilim, irade sıfatları kendisine dönük sıfatlardır.

Kudret sıfatı ile birlikte kendindekini açığa çıkarmaya dönük özellikler meydana gelir.

Bu sıfatlar içinde, dördüncü sıfat diye bilinen, bahsedilen Kudret sıfatı çok önemlidir.

Kudret sıfatından sonra da, Semi, Basir ve Kelim gelir.

Bu sıfatlar, ilâhi rahmetin neticesi, sonucudur.

İlâhi rahmet” deyince, bizim  genellikle anladığımız nedir?

Genelde anladığımız, merhamet’tir...

Halbuki, “İlâhi rahmet”in mânâsı, “merhamet” kelimesinin anlamı gibi dar bir kapsam ifade etmeyip, daha genel olarak; “İlâhi Rahmet” tüm varlığın oluşmasına yol açan vasıftır!.

Sizin kafanızdaki “Tanrı” anlayışı tamamen yıkılmadan “Allah” kavramı size anlatıldığından; siz, bu kavramı alıp kafanızdaki “Tanrı” anlayışına enjekte ediyorsunuz. Kafanızda “tanrı” anlayışı gitgide büyüyor. Bu ise çok tehlikeli ve gitgide büyüyen bir beyin kanserine dönüşüyor!

İşte bu anlayışı yıkmak için, “Sistemde “merhamet”  var mı?” sorusuna cevap bulmak gerek!

Allah’ın merhametinden-rahmetinden bahseden bunca âyet,Allah’ın merhametinden bahseden bunca âyet ve hadis varken nasıl olur da su kenarına susuzluğunu gidermek için gelen mâsum bir ceylanı, hiç acımadan,bir timsah suyun içinden fırlayarak kafasını koparıyor?Ya da mâsum ve etrafına zararı dokunmayan bir geyiği parçalayarak yutan leoparı düşünün...

İşte bunlar olurken nerede  RAHMET?!

Sistemde “güçlünün güçsüzü yok etmesi” var!.

Güçlü güçsüzü yiyor,parçalıyor,yutuyor!

Eğer  tüm bunlar oluyor ve hâlen Allah’ın rahmetinden -merhametinden bahis olunuyorsa,nedir “Allah’ın rahmeti”? ve bizim anladığımız gibi bir rahmet mi,yoksa başka bir şey mi?

Allah’ın “RAHİM” ismi kendi esmâlarının dışında nerede kullanılıyor?

Göreceksiniz ki kadının cinsel ve doğurganlık organı olan bölge için..Yani kadında doğurganlık olayını oluşturan ve insan türünün çoğalmasını ve bekâsını sağlayan cinsel organına verdiğimiz isim!

Mikro plânda kadındaki rahim,makro plânda ise Allah’ın”RAHİM” ismine karşılık geliyor!

Allah’ın “Rahim” ismi ,”Rahmet” ve “Rahman” mânâlarının kökenidir!Yani Allah’a ait esmâların üreticisidir!

Üretim yapıldıktan sonra bu isimlerin topluca bulunduğu ve sâdır olduğu boyuta “RAHMANİYET BOYUTU” diyoruz.

”Rahim” isminin en geniş ve kapsamlı ortaya çıktığı mahal,Cennet’tir!

Dolayısıyla,

 

“Cennet anaların ayağı altında”

 

derken;mikro plânda çoğalmayı-üremeyi sağlayan kadındaki rahmin makro plânda karşılığı olan Allah’ın “Rahim” isminden cennetteki mânâların ürediği mecâzi olarak anlatılmıştır.

Her şey Allah’ın rahmetinin eseridir.” demek; “Her şey, Allah’ın rahmetinin neticesi olarak var olmuştur.” demektir.

Yani, daha genellersek; “Allah’ın üretmesinin neticesi olarak”  vardır.

Çünkü, Rahmeti meydana getiren “Rahim” ismi ne yapar?.

Üretir!...

Bunun da en orijinal yapısı, kadında mevcuttur. Kadındaki üreme, daha doğru bir deyişle üretme organının adı “Rahim”dir.

Allah’ın “RAHM” ismi kendi esmâlarının dışında nerede kullanılıyor? Göreceksiniz ki kadının cinsel ve doğurganlık organı olan bölge için.. Yani kadında doğurganlık olayını oluşturan ve insan türünün çoğalmasını ve bekâsını sağlayan cinsel organına verdiğimiz isim!

Mikro plânda kadındaki rahim, makro plânda ise Allah’ın ”RAHİM” ismine karşılık geliyor!

İşte Allah’ın rahmet sıfatı da, üretme sıfatıdır. Bu üretme sıfatı Allah’ın esmâsının işaret ettiği mânâların özelliklerinin eserlerini üretir.

Fakat, bu üretilen varlıkların yer aldığı sistemde hakim unsur, “Kudret” tir.

Allah’ın sıfatları arasında kudret sıfatı vardır. Acz, yoktur!..

Bunun neticesi olarak da kudret sıfatı sayısız varlıklarda zahîr olur. Ve her kudret sıfatının izhar olduğu varlık, kudret sıfatının izhar olmadığı varlığı yer, yener, yok eder.

Sürekli olarak varlıkta hep bir şeyler, bir şeyleri yok eder. Bu bir şeylerin bir şeyleri yok etmesi; “Yok edende kudret sıfatının açığa çıkmasının neticesidir, eseridir!. “

Bunun kudretinin sonu olmadığı gibi, var olan bu varlıkta da, yok etmenin sonu gelmeyecektir. Her an bir şeyler bir şeyleri yok edecektir.

Biz kendi varlığımızda mevcut olan bütün esmâ-i ilâhi’nin mânâlarını ne kadar bilip, tanır, bulursak o nisbette Mutlak Varlığı tanımış oluruz.

"RAHMET"; "zâti" ve "sıfati" olarak ikiye ayrıldığı gibi; "Rahmeti amme" ve "Rahmeti hassa" olarak dahi müşahede edilir...

 

v   

 

RAHMET-İ  ZÂTÎ

 

Bütün varlıkların zâtının ancak ve sadece Allah'ın Zâtı ile kaim ve var olmasıdır; ki bundan dolayı, varolan her şeyin "Allah'ın rahmetine" ermişliğinden, sözedilir.

 

v   

 

RAHMET-İ  SIFATÎ

 

Varlıklarda zuhur eden tüm mânâların orijinalinin (terkipsellik sözkonusu olmaksızın) "ALLAH" isimlerine dayanmasıdır.

 

v   

 

RAHMET-İ  AMME

 

Rahmet-i amme”, yaygın rahmettir ki, bu “rahmet” sonucu, ölümötesi yaşamda, tüm insanların azabları, bir gün gelir sona erer... Ebediyyen cehennem ortamında kalacak olsalar bile!.. "Rahman"ın rahmeti cehennemdekilere bile erer!..

Bir kısım insanların "ebeden cehennemde kalacaklarına" dair Kur'ân-ı Kerim'de hüküm bulunmasına rağmen, ebeden azab çekeceklerine dair bir açıklama mevcut bulunmamaktadır!işte bu da "rahmeti amme" yani yaygın rahmet iktizasıdır...

"Rahmet" her şeyde "EŞİT" olarak mevcuttur. Her şeyde "EŞİT" olarak mevcut bulunan bu rahmet nedir?..

Her şey varlığını Allâh'ın esmâsından aldığı için; her varlığı kuşatan "Rahmaniyet" mertebesinin eseri olarak, Hakkın zâtı ve esmâsı ile kâim varlıklar oldukları için, hepsi de Hakkın rahmetine "eşit" bir biçimde sahib olmuşlar; yani, "rahmet"ten yaratılmışlardır!.

Bir kimsenin "rahmete" nail olması demek, o "rahmet" ile varolmuş olduğunun bilincine ermesi de