AHMED HULÛSİ’DE
KAVRAMLAR
S-Ş
A B C D E F G H I-İ K L M N O-Ö P R S-Ş T U-Ü V Y Z.
FİHRİST
Sabır
Sabır İstenir mi?
Safiye Nefs (ÖzBilinç)
"Sağır"
"Said"
Salât (Bkz.Namaz)
“Sâlih”
Sâlih Amel
“Samed”
Secde
İnsan’a Secde Edilebilir mi?
Selâmet
Selâm Vermek
Semâ(“Katlar”)
7 Kat Semâ
Semâ Ehli
Semânın Krallığı
Sempati-Antipati (Bkz.Ruh Gücü-Ruhâniyet ve “Burçlar”))
Semûm
Setri Avret (Bkz.Namaz)
Seyri Enfüsi
Sezgi
“Sıddîkiyet” Mertebesi
Sırat Devresi
Sırat-ı Mustakim'e Girmek
Sicciyn
Sistem Kitabı(Evrensel Kitap-Kozmik Kitap)
Yaşam sistemi
İnsanın Sistem'le Bağlantısı
Eğer İçinde Yaşadığımız Sistem ve -Düzen"i Kavradıysak!
Hz.Muhammed Neyi Okudu?
"OKU"nması Gereken Sistem
Sistemin Ruhu(Bkz.Ruh)
"Evrensel Sistem"i OKUmak
“Allah İsmiyle İşaret Edilen”i Tanımadan, Sistem’i “Oku”yabilmek Mümkün mü?
Soyut-Somut
Sui Zan (Kötü Düşünce)
Sünnetullah(Bkz.Allah'ın Sünneti)
"Şaki"
“Şâkile”
“Şakra”(Bkz.”Adem Ve Havva, Cennet’ten Dünyaya Nasıl indirildi?”)
Şartlanmalar Perdesi(Bkz.Değer Yargıları)
Şefaat
Cehennemde Rasulullah'ın Ve Mertebe sırasıyla Evliyaullah'ın Şefaati
Cennette Şefaat
Dünyada Rasulullah'ın Şefaatine Nail Olmak
Şefaat ve Şirk
Şehâdet Âlemi (Bkz.Ef'al Âlemi)
Şehâdet Etmek
"Şehid"
Bedensel Şehidlik
Şuursal Şehidlik
Şeriat
Şeriat-Hakikat
Şeriattan Gaye Nedir?
Şeytan(İblis)
"Şeytanın Eùzü Çekmesi"
“Azâzil”, Niçin “Şeytan” Diye Adlandırıldı?
Şeytanın Tard Edilmesi
Şeytan, Niçin Allah’tan Uzak Düşmüştür? (Bkz.Allah’tan Uzak Düşmek”)
Şeytâniyet
“Kişinin Şeytanı”
“Şeytanını Müslüman Etmek”
Şirk
Gizli Şirk(Şirk-i Hafî)
Şirk, Niçin "En büyük Zulüm"dür?
Şirkten Arınmak
Şuur Sıçramaları
Şükür
Hâl İle Şükür
“Şükür” İle “Küfür” Arasındaki İlgi
-S-
Gâfilin kendini koruma mekanizmasıdır!
Sabredilecek şey, BELÂDIR.. Belâ olmadığı zaman zaten sabredilecek bir şey yok demektir...
Gerçekte başa gelen her BELÂ bir nimettir!.. Çünki bir arınma vesilesidir...
Onun için İ. H. ERZURUMİ,
"deme niçin şu şöyle bak sonuna; sabreyle"!... demiştir..
Biz genelde, nefsimize hoş gelmeyen şeyleri ŞER olarak görürüz.. Halbuki nefsimize hoş gelmeyen şeye sabredersek, o şer gördüğümüz şey bizim şuur boyutunda kendimizi daha iyi tanımamıza yol açmak için, amiyane tâbirle yontulmamız için başımıza gelmiş bir BELÂ dır!.. Biz o andaki şartlarımıza GÖRE o olayı şer olarak bela olarak nitelendirirsek de daha sonraki bir aşamada onun nimet olduğunu farkedebiliriz..
Elinden geliyorsa o belâdan kurtulmanın yollarına başvurursun... Elinden gelmiyorsa oturup sabreder ve bu arada da o belânın gerçekte sende hangi konuda bir arınmaya yolaçacağını araştırırsın...
v
Eğer sen talep etmeden belâ gelmişse başına SABIRLI olmayı tavsiye ediyor Rasùlullah Aleyhisselâm; çünkü bir süre sonra devran dönecek ve sana olarak gelen o olay kendiliğinden geçip gidecektir!... Ama başında bir belâ yoksa, sakın sabır isteme çünkü sabrın sende açığa çıkması için önce belâya ihtiyaç vardır ki, bu yüzden de sen sabır istersen, belayı davet etmiş olursun.
Muâz bin Cebel Radı’yallâhu Anh naklediyor bize bu açıklamaları;
“Rasùlullah Salla’llahu Aleyhi ve Sellem bir adamın şöyle dua ettiğini işitti:
-Allah’ım senden SABIR isterim!..
-Sen Allah’tan BELÂ istedin!..ÂFİYET iste!..
Bu çok önemli bir uyarı...Rasùl Aleyhi’’s-Selâm’ın bize işâret ettiği gerçek şu:
Bir insan Allah’tan SABIR istediği zaman, farkında olmadan demektedir ki, ”bana belâ ver de sabredeyim”..İşte bunun için sabır istemeyi men ediyor Resùl-i Ekrem ve onun yerine “âfiyet iste” diyor!..
v
Bir esmâ terkîbi ile kayıtlı varlıklar söz konusudur evrendeki tüm boyutlarda ve katmanlarda..
Bu mânaların sûretleri ve sûretlerin oluşturduğu yapıların kaydından kurtulmuş, "Hiç"lik deryasında varlığını yitirmek sûretiyle, "Hiç" olmuş; böylece de "hep" durumundakilerdir "Nefsi Sâfiye" durumundakiler!...
Sâfiyenin halini ne târif edebiliriz ne konuşabiliriz!..
O, “Zât Mertebesi”dir!. Zât tecellisidir!..
Zât hakkında zaten konuşulmaz!.. Zât hakkında konuşulmadığına, anlaşılmadığına göre, onun tecellisi nasıl olur bu da konuşulamaz!. Dolayısıyla Sâfiye hakkında söz etmek muhaldir!
v
Varlıkların birimselliğinden, izâfî benliklerinden, vehminden doğan benliklerinden yükselen sesleri duymayan!.
v
Saadete Ermiş!
Kişide, ya iman açığa çıkmıştır ve bunun getirmiş olduğu bakış açısıyla yaşar kısmetindeki kadarını; bu yüzden “said”=”Mutlu” derler ona; çünkü ebedi yaşamında son durağı “Cennet” boyutu olacaktır!…
"SAİD"lik denilen hâl, beynin bir tür antiçekim dalgası üreterek bunu "nur" diye bilinen ismiyle "halogramik dalga bedene" yüklemesi, yani kişinin "RUH"unun bu nura sahip kılınması hâlidir.
İster "said"lik denilen hâl olsun, ister "şakî"lik denilen hâl olsun, her ikisi de belirli Allah isimlerinin zuhuru sebebiyledir.
Beynin bu enerjiyi üretmesi veya üretmemesi, ana rahmindeki 120. günde almış olduğu kozmik tesire (veya meleğin yazmasına) bağlıdır!..Ve bu tesiri alıp almaması dahi, o birimin ezelindeki hüküm ve takdir-i ilâhîye bağlıdır!..
Şayet, onun "said" olması hükmedilmiş ise tüm yaşamı ona göre programlanır. Ve o da programına göre olan işlerle meşgul olur.
Bedbaht o kişidir ki, âhırette beraber olmak istediği kişiyle kafaca dünyada beraber olma imkânı olduğu halde, pahasını ödemekten kaçınarak, bu imkanı teper!
Mutlu odur ki, sevdiğiyle beraber olmak uğruna bedelini öder!.
Bedbaht, ebedi saadeti terkedip birkaç saniyelik dünya nimetiyle iktifa eder!.
Mutlu, ebedi yaşamı düşünerek, sayılı saniyelerin gamıyla, zamanını boşa geçirmekten imtina eder!.
Sayılı ve sonluyu, sonsuza değişenlerden olmaktan Rabbime sığınırım!.
v
Beşeri kavramlardan arınıp bilinç boyutunda kendini bulmuş ve bilincini istediği gibi kullanarak ruhunu yönlendirebilen kişi!
Tanrı kavramından kurtulup kendi hakikatını tanıyarak gereğini yaşayan.
Salihler,mardiye bilincini yaşayanlardır!
v
İmanın gereği olan fiillere Dinî terminolojide "ameli sâlih" adı verilir.
v
«SAMED» kelimesinin anlamında derinlemesine bir araştıma yaparsak, şu mânâlar ile karşılaşırız bilebildiğimiz kadarıyla:
«Hiç boşluğu olmayan, eksiksiz, gediksiz, deliksiz, nüfuz edilemiyen... Bir şey girmez, bir şey çıkmaz!.. Som..» Hani som altın deriz ya; işte öyle... Yani bir diğer ifade ile «sırf»!..”SAMED”, ayrıca, ihtiyaç mefhumundan beridir, anlamına dahi gelir...”ALLAH SAMED’DİR” Yani, “ALLAH” her türlü ihtiyaç kavramından beridir.
Esasen zaten, kendisinin dışında mevcut olan bir şey yoktur ki, O’nun herhangi bir şeye muhtaç olabileceği düşünülsün...
“ALLAH”, “SAMED” oluşu dolayısıyla öyle bir tümel varlıktır ki, ne kendisine bir varlığın girmesi veya katılması söz konusu olabilir; ne de kendisinden ikinci bir varlığın çıkışı, meydana gelişi!.. Hiç bir eksiği, noksanı ve bu yüzden de bir şeye muhtaciyeti düşünülemiyecek olandır “ALLAH”!..
v
Secde nedir?...
Secde, kişinin, kendi varlığının, benliğinin var olmayıp; gerçekte var olan Tek varlığın Allah olduğunu idrak etmesi, hissetmesi hali`dir...
Kişinin, Allah`a yakîn halinde olduğunu hissetme hâli "secde"dedir.
Secde`nin mânâsı; nasıl normal bir insan, ayakta duruken tüm varlığı ile varsa... Buna karşın Secdede de tam bir "yok olmak" hâli var!. Vücudu ortadan kalkıyor, kapanıyor...İşte fizikman yok olma gibi... Secdenin "sırrî" mânâsı da, kişinin kendi varlığının var olmadığını, idrak etmesidir.
Ne anlıyorsun o anda?...
Secdedesin ve secde halinde iken bu hâlinle sen diyorsun ki;
"Ey Rabbim!... Var olan gerçek varlık sen imişsin, meğer ben yokmuşum!..."
Tabii bunu diyebilmek için, Allah`ın "Ahadiyet"ini, "vahidiyet"ini, "vahdet" ve "vahdaniyet"ini anlamış olmak lazım...
Yani kısacası, Allah`ın TEK`liğini kavramış olmak lazım!...
Bahsettiğim konular, "ALLAH" kitabında açıklamaya çalıştığımız "İhlas" Sûresi`nin mânâsının bize açılması, onu hissetmemizden sonra yaşanacak bir olay!...
İşte, secdeye vardığın anda, "varlığımda var olan mutlak gerçek varlık Sensin" idrakı içinde, kendi varlığın yok oluyor!. Ve o anda Sen`den meydana gelen dua, Allah`ın isteği olarak ortaya çıkıyor!... Allah`ın ol dediği de olur elbette!..
Secde hâli, hakiki mânâsı ile, herkeste kolay kolay oluşmaz!... Çok uzun çalışmalara bağlı... Yani, kişinin varlığındaki bir takım şeylerden, hatta tüm varlığından arınmasına bağlı, secdenin tam tahakkuk edebilmesi!.. Her namaz kılan "secde" edemez!.. Bu kişinin özel gayretine ve çalışmasına bağlıdır.
v
Burada geçen "Uzağa düşmek" acaba "mesafe-mekân" anlamında mıdır?
Şeytan,"Allah"ı anlayamamış, idrâk edememiş, neticede "insan"dan o yüce kemâlin zuhûrunu inkâr etmiş; böylece de "Allah"tan ayrı düşmüş, ilahî huzurdan tardedilmiş"tir..
İblis`in "tardedilme"sinin anlamı; "Ulûhiyet kemâlâtının özelliklerinin zuhurunu hakkıyla değerlendirememesi yüzünden gerçeklerden uzaklaşması" şeklinde değerlendirilir...
Bunu anlatan kelime de "LÂNET" olmaktadır!. "Uzak olma", anlamına olarak!
Şİmdi, burada üzerinde ibret alınması gerekli bir nokta vardır. O da şudur:
"İnsan"da, onun varlığını oluşturan Mutlak Varlık "Allah"ı müşahade edememenin sonucu, İblis gibi "lânet"lenerek tardedilmektir!...
Kim ki, "İnsan"a baktığı zaman onu "Allah"tan ayrı bir varlık olarak görür; onda ilahi esmânın zuhurunu müşahade edemezse; ondaki varlığın, Hakk`ın varlığı olduğunu anlayıp, değerlendiremezse"; bu yanlış değerlendirmesi yüzünden "İblis" yani "şeytan" hükmüyle yaşamını sürdürür!...
İnsanın insana bedenen secde etmesi kesinlikle câiz değildir!. Hazreti Rasulullah, insanların kendisi gelirken bile ayağa kalkmalarına müsade etmemiş, bunu yasaklamıştır!. Kendisi için başkalarının, ayağa kalkmasına, hele secde etmesine müsaade edenler, Rasulullah aleyhisselâmın yolundan sapan kişilerdir!.
Ancak...
Bâtında "insan"a "secde" etmeyen de "Allah`ı inkâr" ederek "gerçeği örten"lerden olur!.. "Teşbih"in hakkını vermemiş olur...
"Çün bildin mü`minin kâlbinde Beytullah var,
Niçin izzet etmedin, ki ol evde ALLAH var?.
Her ne var Âdemde var; Âdem`den iste Hak`kı sen!.
Olma iblis-i şakî, Âdemde sırrullah var!."
Öte yandan Zâhirde "insan"a "secde" eden ise gene "Allah`ı inkâr" ederek "gerçeği örten"lerden olur!. "Tenzih"in hakkını geri bırakmış olur...
"Halife" olarak yaratılmışken, kendi varlığındaki bu yüce nimetten gaflete düşer; yalnızca karşısındakinde görüp kendindekinden perdelenmek sûretiyle, Hristiyanların Hazretiisa`ya karşı olan durumuna düşer; ve neticede "Halife"lık kemâlâtından mahrum kalır..
Eğer daha da gaflet ederse, karşısındaki "insan"da O`nun varlığını göremezse, bu defa da cin seviyesine düşer, şeytan seviyesine düşer ve böylece de tamamen bedene dönük değerlendirmeler içinde yiyip, içip, zevkedip,
"Belki de onlar hayvanlardan da daha aşağıdadırlar" (7-179)
şeklinde hüküm yer!...
Selâmet, Allah’a mutlak teslim olup, hükmünden ve tâkdirinden razı olmaktır.
Hakikat mertebesi, kişide yaşanmaya başlanınca, selâmet dediğimiz hâl kişi için meydana gelmiş olur! Buna, "kendi özünü bulmak suretiyle kurtuluşa erme" de diyebiliriz..
Esasen bu, fıtratı, yani programı elverirse, o kişide daima ortaya çıkma fırsatı arar, ne var ki şartlar uygun olmaz!..
v
Selâm isminin mânâsının kişide açığa çıkmasını temennidir. Yani; Özündeki hakikati idrak edip, o hakikatla tahakkuk edebilmesini temennidir.
v
"Semâ", İslâm terminolojisİnde, çeşitli yüksekliklerdeki değişik özellikleri dolayısıyla “katlar” diye anlatılmıştır.
”Sema” kelimesinin manâsı, meleki yapı-*boyut itibariyle maddenin özü ve hakikati anlamınadır!
”Sema”- Kur’ân ‘da geçen “Semâ” , gökyüzü anlamında değil maddenin hakikati olan yani atom altı kuantsal boyuta doğrudur! Yani boyutsal bir olaydır semâ! Yani melek senin bedeninden, öz’ünden gelir , bedeninde açığa çıkar.
"Semâ" tanımlamasıyla "göze" hitabeden yapıyı değil, "berzah" denilen "âhıret" denilen evrendeki dalgasal boyutu anlıyacağız..
Semâ, insanın şuur boyutuna da işaret eder, boyutsallık anlamı vardır.
v
Güneş sistemi içindeki 7 gezegenin yörüngeleridir.
Kısaca, Güneş sistemidir.
v
Yer ehli duygularıyla, semâ ehli aklıyla yaşayandır!.
v
Hz.İsa Aleyhisselâm zamanında, "Barabbas" isimli bir kişi vardı... Yahudilere karşı, yahudi olmayanların birleşerek bir devlet kurmalarına önderlik ediyordu..İsa Aleyhisselâm’a başvurarak, O`nu kendilerine dinî-siyasî lider yapmak ve böylece yahudilere karşı zafer kazanmak amacıyla çok uğraştı!.. Bütün bunlara karşı Hazreti isa Aleyhisselâm ise şu cevabı verdi:
-Ben dünyada krallık, devlet kurmak için değil, insanların göklerin krallığında yer almaları için davet ediyorum!..
Yani şunu demek istiyordu...insanlar bu gibi şeylerle uğraşırken, şu sayılı dünya günlerinde, âhıret hayatına hazırlanmaktan, Allah`ın onlara hazırlamış olduğu cenneti kazanmak için yapacakları yararlı çalışmalardan geri kalıyorlar!. Dünyadaki saltanattan çok daha yararlıdır âhıretin ebedi nimetleri!..
İsa A.S. enfüsî kemâlâta sahip olarak hakikata vâkıf olmuştur; bu yüzden insanları ALLAH'a; “semânın krallığı”na, yani düşünsel boyutun özelliklerine davet etmiştir...
v
Gökten gelen!
v
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu:
-Cehennem rabbine şikayette bulunarak:
-
«Yâ rabbi kısımlarım birbirini yedi!..» dedi! Bunun üzerine Allâh ona iki nefes vermesi için izin verdi. işte bulduğunuz şiddetli soğuk (kışın) cehennemin ZEMHERİR'inden; bulduğunuz yakıcı sıcak da onun SEMÛM'undandır!..»
Evet, 1400 yıl öncesinin şartları içinde ancak bu kadar dile getirilebilir böylesine muazzam bir gerçek!..
Cennete girenler cehennemden geçip oradaki gerçeği gördükten sonra aralarında konuşurlarken, cehennem ateşini şöyle târif ederler:
«SEMÛM'UN AZÂBINDAN BİZİ KORUDU!..» (Tûr - 27)
«Cehennem kendi kendini yedi.» tâbiri neyi anlatmak istiyor?.. Güneş, tümüyle hidrojen gazından ibaret merkeze sahiptir ve burada 15 milyon derece civarında bir hararet mevcuttur!.. Bu hararet dolayısıyla sürekli nükleer tepkimeler olmakta ve hidrojen atomları kendi kendini yiyerek helyuma dönüşmektedir. Bu arada yediklerinden artanı (!) da dışarıya atmaktadır. Bu atıklar ise ta dünyaya, bizlere kadar ulaşmaktadır.
«Güneşin», pardon, «Cehennemin» yediklerinin artıkları nedir?..
"SEMÛM!.."
Nedir «nârı SEMÛM».?..
Arapçada «semûm» kelimesi iki mânâya gelir. Birincisi: «Gözeneklere (mesâmet) işleyen ışın». İkincisi: «Zehirleyici», ateş yâni radyasyon!..
Termonükleer tepkime içinde olan GÜNEŞ'in, bu tepkime sonucu yaydığı çeşitli radyasyonlar, ışınlar acaba bundan daha başka nasıl anlatılabilirdi 1400 küsûr yıl önce?..
Cehennemin alevleri "semûm" diye ifade edilmiştir Kur'ân ‘da; ki, bunun günümüzdeki anlamı "zehirleyen ve tahrib eden radyasyon" demektir!...
Taşları, yani maddeyi yakıp yok eden; buna karşın insanların "ışınsal bedenlerini" ise sadece "yakan", "yıpratan", "deforme eden" güneş radyasyonu, cehennemin dev alev dilimlerini oluşturmaktadır; ki, bu alev dilimleri halen, günümüzde 800 bin kilometreye kadar yükselmektedir... Varın siz, o günkü 400 milyon kere daha büyük halin şartlarını eğer hafsalanız alıyorsa düşünün!.
Cehennemde, iki türlü yanış sözkonusudur;
Birincisi, fiziki yani bedensel; ikincisi, mânevi yani düşünseldir!..
Fiziki yani bedensel yanış Cehennemin yüksek ısısındaki radyasyonun fotonlarının ışınsal yapıyı tahribinden doğmaktadır...
v
Özünün –aslının - orijininin ne olduğunu bilme çalışmalarıyla hakikatını tanımaktır.
Eğer bir kişi, kendi "BEN" liğinin hakikatını aslını araştırma çalışmaları yapmazsa, bu eksikliği sonucu olarak hiç bir şeyin hakikatını anlayamaz. Bu yüzden de hep içyüzü aramakla, neden, niçin, nasılla bâtıni sebebler arayışıyla ömrünü tamamlar....
Ancak, "seyr-i enfüsî"yi tamamlayıp, "BEN" liğinin hakikatını idrâk etmiş olanlar, her şey aynı Tek ÖZ'den meydana geldiği için, tüm varlığı tanırlar ve sualleri de biter.
v
Sezgi; beynin, gelen dalgaları önceden algılamasıdır!.
İnsanlar arası ilişkiler her ne kadar, maddeci bakışın tesiriyle dudaktan kulağa diye kabul edilirse de; gerçekte beyinden beyine şeklindedir!. Ve çoğu zaman bunu hisseder, farkedersiniz de, adlandıramazsınız; yeterli bilgi sahibi olmamanız dolayısıyla!..
v
"Mi`râc" olayını yaşadıktan sonra Hazreti Rasûlullah, gerçekten insanlar için büyük bir imtihan vesilesi oldu...
Bir çokları, hafsalaları almadığı için, böyle bir olay olabileceğini inkâr etti. Bu olayı gerçekleştiği yönüyle düşünüp, anlayıp, idrak edebilen bir çok kişi de çok yüksek mertebelere ulaştı!..
Kimini inkâr, ebeden mahrumlardan kılarken; kimini de tasdik, en yüce mertebelere ulaştırdı..
O, imanı tasdik sayesinde, en başta, Hazreti Ebu Bekr, "Sıddîkiyet" vasfını aldı. Hazreti Ebu Bekr es-Sıddık diyoruz. Sıddîkiyetin mertebesi odur ki:
"Yer yüzündeki bütün insanların imanı terazinin bir kefesine, Ebu Bekr`in imanı öbür kefesine konsa, Ebu Bekr`in imanı ağır basar..."
diyor, Hazreti Rasûlullah ...
Bunun getireceği neticenin bir tanesi de şudur:
İnsan, hiç bir zaman, o ana kadar için öğrendiklerinin; hafızasına girmiş olan verilerin sonucu ile, söylenen herhangi bir olayı inkar etmemelidir!.
v
“Cehennem” içine çekilmekte olan Dünya üzerinde bulunan insanların,”cennetler” ismiyle tanımlanan ortama kaçış olayıdır!
SIRAT, bir kaçış yoludur!.. Kaba mânâda anlaşıldığı üzere taştan-betondan bir köprü değil, bir tür hava köprüsü!.. Bir tür kaçış yolu.Ve bütün bunlar, bugünkü zaman şartlanması içinde anlaşılacak bir olay da değidir!.. Zira o günün şartları içinde bir günün uzunluğu;
«SİZİN DÜNYA SENESİ İTİBARİYLE BİR GÜN 50 BİN SENEDİR» (Mearic-4)
meâlindeki âyette gösterilen süredir. Yâni, şu anda aklımızın kavrayamayacağı kadar uzun süreçte!..
Ölümü tadışla birlikte bildiğimiz tüm zaman ölçüleri altüst olur!.. Fizik bedenin yitirilişi ve dünyanın gece-gündüz şartlarının dışına çıkışı ile birlikte, kişinin zaman mefhumu tümüyle kalkar!..
Esasen, evrensel zaman boyutlarını şu anda bizim hafsalamızın almasına imkân yoktur. Bir güneş senesi, şu andaki anlayışımıza göre 255 milyon senedir. Acaba bu rakamın ne demek olduğunu farkında mıyız?.. Dünyanın varoluşundan buyana milyarlarla seneler geçmiştir. İlk insanın yeryüzünde görülmesinden bu yana geçen senelerin sayısı yüzmilyonlarla ölçülmektedir.
Okuduğumuz zaman, sanki birkaç saatin içinde olup bitiverecekmiş gibi gelen mahşer yeri - sırat kaçışı devresi bugünkü zaman ölçülerimizle belki de yüzbinlerle yıl sürecektir. Bunun bilincinde miyiz?..
Dünyada iken yaptığı çalışmalar sonucu elde ettiği güç oranında kişiler, geçiş süreci içinde cehennemin ızdırabını çekerler. Ya da güç yetersizliğinin doğal sonucu olarak, kaçamayıp, sonsuza dek orada kalırlar. Yahutta ,bütün bu aşamalardan geçerek, neticede “cennet” boyutuna geçerler.
İşte o zaman, Dünya’nın çekim alanın bağlı tüm insanların "ruh bedenleri", yani "halogramik ışınsal bedenli insanlar", dünyanın çekim alanının gücünü yitirmesi sebebiyle, erimekte olan Dünya’dan kaçmak isteyecekler ve Dünya’yı kuşatan dev Güneş’in ışınsal derinliklerinden geçerek uzaklaşma yolu arayacaklardır!.
Allah'a tapınma amacıyla değil; kişinin ruhsal enerjisinin güçlendirilmesi gayesiyle teklif edilmiş ibadetleri, zikirleri yapmış olanlar, elde ettikleri "nur-enerji" nisbetinde Dünya üzerinden ayrılıp, Güneş’in radyasyon alev dilimleri içinden geçerek kaçabileceklerdir ki, bu durum “sırat” diye anlatılmıştır; sembolik bir "köprü-yol" tanımlaması ile!.
v
Şehâdet Âlemi’nden Melekût Âlemi’ne yükselmedir!
(Not:Daha Geniş Açıklama “Fâtiha OKU’mak” bölümünde)
v
Cehennem zindandır!.. Sicciyndir.
v
(EVRENSEL KİTAP -KOZMİK KİTAP)
Gerek algılamakta olduğumuz “EVRENİMİZ” için; ve gerekse de “ALLAH” isimlerinin terkipsel mânâlarını sergilemekte olan “MUTLAK EVREN” için bu tâbirleri kullanabiliriz.
v
İçinde yaşamakta olduğumuz bu sistemin gereği şudur;
Bizi yukarıdan yöneten bir TANRI yoktur!... Bir İlâh yoktur!..
Herhangi bir yıldız veya gezegen veya galaksi veya takımyıldız yani «BURÇ» asla TANRI değildir ve olması da mümkün değildir!.. Böyle bir şeyi düşünmek korkunç yanılgıdır!.
Biz, içinde yaşadığımız boyutta, bizden ortaya çıkan ALLAH'ın isimlerinin mânâları gereğini yerine getirmek suretiyle gerçek "kulluğumuzu" îfa etmek için varız!..
Yaşadığımız boyutun gereği ve sistemi ise şudur:
Güneş sistemi içinde yer alan Dünya; Dünya üzerinde yaşamakta olan insanlar...
Bu insanlar, «ALLAH»ın kendi vasıflarıyla, dilediği gibi bezediği ve yarattığı varlıklardır!..
«ALLAH» dilediği özelliklerini, insan beyinlerinde açığa çıkacak biçimde, insanın yapısında düzenlemiştir.
Kendini et - kemik sanarak ve bu yolda şartlanarak yaşayan insan, tüm yaşantısını bu şekilde sürdürdüğü takdirde, bu yaşam tarzının sonucu olarak sayısız azab ve ızdıraplara düşecektir.
Kendisindeki üst düzey özellikleri haber verene inanıp, kendisindeki üstün özellikleri ortaya çıkartmak için çalışmalar yapan ve bunları ortaya çıkartan insan da, ilâhi vasıflara ve özelliklere kavuşmuş bir ferd olarak, sınırsız güzellikleri yaşama ortamına ulaşacaktır.
Ya kendini çürüyüp gidecek et- kemik ZAN etmenin ve buna dönük yaşamanın sonucunda seni bekleyen süresiz azab ortamı; ya da, özündeki ilâhi özellikleri vasıfları ortaya çıkartarak bunun güzel sonuçlarını yaşayacağın ebedî huzur ve zevk ortamı...
Bu sebeble Hazreti MUHAMMED Aleyhisselâm, sanki, karşımızda şunları söylüyor:
"Sen, «ALLAH»ın yeryüzündeki hâlifesi olarak yaratıldın...
«ALLAH»ın bütün isimlerinin mânâları ile bezendin...
Şimdi kendini bu madde dünyasında bulman hasebiyle, sonunda çürüyüp yok olacak bir beden olarak düşünme; ve böyle düşünmek suretiyle «nefsine zulmetme»!... Kendindeki güçleri «israf» etme...
Dünyanın ve dünyevî değerlerin şartlanması içinde, dünyada bırakıp gideceğin şeyler için, kendindeki o sınırsız üstünlükleri mahvetme!...
Bak âyetlerde nasıl uyarılıyorsun:
«Biliniz ki, dünya hayatı bir oyuncak, bir eğlence, bir bezenme ve aranızda öğünmedir!... Dünya hayatı ancak aldatıcı ve mağrur edici şeylerdir.» (57-20)
«Yeterli şekilde kıyâmet gününe hazırlanmamış olan, o günün korkunç azabları karşısında karısını, kardeşini, akrabalarını ve yeryüzünde olan şeylerin hepsini fidye olarak vermek ister, ki böylece kendini kurtarabilsin!...» (70-11/15)
İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar!.. (Hadis)
Dolayısıyla, dünya hayatı, geçtiğiniz âlemde, sizin için bir rüya gibi olacaktır... Öyle ise ölmeden önce öl ki, uykudan, dünyada iken uyan!.. Gerçekleri gör ve o gerçeklere göre yaşamını düzenle...
Dünyada bırakıp gideceğin, öbür âlemde senin için hiç bir değer ifade etmeyecek şeylere enerjini boş yere harcayıp, sonradan telâfi edemeyeceğin israfın yüzünden pişmanlıklara düşme!.. Kendini bu beden kabul edip, sadece bedene dönük bir biçimde yaşamak hüsrandan başka bir şey getirmiyecektir...Oraya gidip gerçekleri gördükten sonra, keşke dünyaya geri dönüp, yapmadıklarımızı yapma imkânımız olsa dersiniz, ama bu asla mümkün olmaz!..
Nitekim bak Kur'ân-ı Kerîm bunu nasıl anlatıyor:
«O gün cehennem mahşer yerine gelir; o gün insan bütün yaptıklarını hatırlar; ancak bu hatırlayış hiç bir fayda sağlamaz...
-Keşke bu hayatım için bana fayda sağlıyacak şeyler yapsaydım!.. der...» (89-23/24)
«Biz sizi yakın olan sıkıntı ve azablara karşı uyardık!.. O gün kişi yaptıklarının neticeleri ile karşılaşacaktır... Bu gerçekleri inkâr edenler ise şöyle diyeceklerdir:
- Keşke toprak olsaydım!..» (78/40)
«ALLAH»ın vasıfları ile vasıflanmış, O'ndaki mânâlarla bezenmiş olarak; var sandığın izâfî- göresel «benliğini», yani var kabul ettiğin «vehmi benliğini» terk et, şuurundan kaldır ki; gerçek «BEN»liğine eresin!..
Şayet, var kabul ettiğin, var ZAN ettiğin, şartlanmalar dolayısıyla "var" diye düşündüğün benliğini, belli bir ilim ile kaldırabilirsen, «Benlik» perdesinden kendini kurtarabilirsen, bunun ardındaki gerçek «BEN»liğe erebilirsin!..»
Bu meâldeki uyarıları yapan Hazreti Muhammed (salla'llâhu aleyhi ve sellem) paralelinde, evliyaullah da şöyle demiştir:«Kaldır «ben»liğini aradan, ortaya çıksın Yaradan!..»
Aslında bu ifade,
«Nefsine ârif olan Rabbine ârif olur»
hadîsinin açıklamasından başka bir şey değildir...
v
Şimdi içinde bulunduğumuz sistemi ve insanın bu sistem ile bağlantısını hatırlayalım...
Bu madde dünyasında görüp bildiğimiz her şey, dünyanın yer çekimine, manyetik çekim alanına bağımlıdır...
İnsan da bu madde dünyasında varolmuş bir birim olarak dünyanın manyetik çekim alanına bağımlıdır...
«Biz her şeyi sudan (yani H20'dan) halkettik»...
dendiğine; ve dünya üzerinde bulunan her canlı sudan varolduğuna göre, insan da sudan meydana gelmiş bir varlıktır!...
İnsan, bu dünyada varolduğuna ve dünyanın çekim alanına tâbi olduğuna göre; insan beyninin ürettiği «halogramik dalga beden» yani bilinen ismiyle «RUH» da bu dünyanın manyetik çekim alanına bağımlıdır!..
Öte yandan gene insan beyninde öyle bir özellik mevcuttur ki, şayet bu özellik faaliyete geçerse, o kişi neticede dünyanın ve güneşin çekim alanından uzaklaşarak, uzaydaki sayısız yıldızların boyutsal derinliklerinde oranın şartlarına uygun bir bedenle «cennet» yaşamına ulaşabilir.
Kişinin, şayet beynindeki antiçekim dalgası üreten devre açılmış ise, «NUR»lu bir dalga bedene, yani «ruha» sahib olacak; ve böylece de «nuru» yani «enerjisi» nisbetinde hızlı bir şekilde kurtuluşa erecektir.
Eğer bu kişinin beyni, antiçekim dalgalarını üretip ruhuna yükleyemez ise, «nur»u yetersiz olduğu için, önce dünyanın daha sonra da cehennemin güçlü çekim alanından kendini kurtaramıyacak ve ebedî olarak Güneşin içinde kalacaktır!..
Zaten daha sonraki safhada güneş, Mars dahil yörüngesindeki beş gezegeni yutacak ve bundan sonra da büzülerek bir nötron yıldızı haline gelecektir...
Bu sebeple de içinde kalan nesnenin dışarıya kaçması imkânsız olacaktır...
«Cehennem» vasfıyla târif edilen Güneş'te yaşıyan canlı varlıklara, yani dindeki tâbiriyle «zebânî»lere gelince... Ellerine düşenleri perişan edici, aşağılayıcı, azablandırıcı, dolayısıyla «zebûn edici» vasfıyla isimlenen «zebânîlere» gelince...
Nasıl, dünya üzerinde insanlar veya dunyada ve uzayda yaşıyan cinler var ise; onlar gibi her gezegende ve yıldızda da yaşıyan varlıklar vardır!... Dolayısıyla Güneş'in de kendine has ışın yapılı sakinleri mevcuttur. İşte bunlar Kur'ân-ı Kerîm'de «zebânî» diye tarif edilmişlerdir... Bu isimle adlandırılmışlardır!.
Bizler nasıl dünya üzerinde yaşıyan varlıklar olarak, elimize düşen güçsüz varlıklara istediğimizi yapıyorsak; aynı şekilde güneşin içinde gidecek insanlara da, güneşin canlıları olan «zebânî»ler, oranın şartları içinde dilediklerini yapacaklardır... Ki bu davranışlar insanlara eziyet olacaktır.
«RUH», yani halogramik mikrodalga beden, Güneşin içine gittiği zaman, oradaki yüksek radyasyonun etkisiyle deforme olur, eğrilir, büzülür, yanar(!), fakat yok olmaz!.. Bunun misâli, rüyada, bedeninin ezilip-büzülmesi, kırılması, yaralanması, parçalanması ertesinde yeniden yaşamına aynen devam etmesidir...
İşte «cehennem» denen Güneşin içindeki yaşantıda da, dalga beden tahrib olur, ezilir, uzar, genişler, yassılaşır, yıpranır, yanar ve akabinde eski hâline döner... ve bu durum tekrar tekrar sürer gider...
«Cehennemin ateşiyle onların bedenleri, derileri defalarca yanar, kavrulur, sonra yeniden meydana gelir...» (4-56)
Meâlindeki âyeti kerîme işte bu anlattığımız olayı teyid eder.
Esasen burada çok iyi anlaşılması gereken bir husus vardır...
GÜNEŞİN "CEHENNEM" OLUŞU, ATOMALTI BOYUTU İTİBARİYLEDİR!.
Nasıl bizim bir biyolojik, maddi, atomüstü boyuta ait bir bedenimiz var ve buna karşılık bu bedenin dalga atomaltı boyuta ait "İKİZİ" mavcut ise; aynı şekilde Güneşin de bir atomaltı boyuta ait ışınsal ikizi mevcuttur ki, işte esas "CEHENNEM" oluşu o boyutu itibariyledir...
Ve bu sebebledir ki biz şu anda bu bedenin duyularıyla cehennemi göremeyiz!... Tıpkı atomaltı boyuta ait ışınsal türler olan insan ruhlarını, cinleri ve melekleri göremeyişimiz gibi!..
Buna karşın, madde beden yaşamından "ruh beden=dalga beden" yaşamına geçmiş kişiler ise hem ortamlarına geçmiş oldukları ruhları görürler, hem o ortamda yer alan cinleri görürler, hem de o boyutun meleklerini görürler..
Ve dahi cehennemi, içindeki canlıları tıpkı yanıbaşlarını seyrediyormuşçasına seyrederler... Çünki ruh görüşünde mesafe kavramı yoktur!.
İşte dinde bahsedilen, ölümü tatmış kişilerin kâbir alemlerinde cehennemi seyretmeleri olayı bu şekilde gerçekleşir..
Kezâ, samanyolu dediğimiz yıldızlardaki cennetler dahi, bu görünen madde yanları itibariyle değil; algıladığımız madde yapılarının atomaltı boyutunu teşkil eden dalga ikizleri itibariyledir!
Ne var ki, bugün bizim madde beden algılayıcılarımıza göre içinde bulunduğumuz ortam nasıl madde kabulümüzü oluşturuyorsa; aynı tarzda, o boyutta da içinde bulunduğumuz ortam - şu an bize GÖRE dalga boyut olmasına rağmen- bize madde ortam olarak gelecektir.
Buna karşılık «cennet»ler denilen sayısız gezegenlere giden halogramik dalga bedenler (ruhlar) ise kendi türünden olan oradaki sayısız varlıklarla görüşüp konuşmak, ilişki kurmak; orada kendisindeki üstün güçler dolayısıyla dilediği gibi tasarruf edebilmek imkânına kavuşacaklardır!..
Âdetâ tâbiri câizse, o gittiği gezegenlerin tanrısı (!) gibi olacaktır!..
Zira, kendisi, ALLAH'ın yeryüzündeki Hâlifesi olarak meydana getirilmiş ve sayısız ilâhî güçlerle donatılmış ve bezenmiştir...
Halbuki o gezegenin kendine has varlıkları, insanda bulunan bu toplu güçlerden yoksundur...
Dolayısıyla, «cennet»e gidenler, hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın duymadığı, hiç bir dilin söylemediği nimetlere kavuşacaktır... Bizim bu konudaki bütün tahayyülümüz yetersiz kalır...
O cennetlere giden kişiler yaş mefhumundan beridirler...
Orada, dede - nine, anne - baba, kardeş - evlat - torun gibi mefhumlar yoktur... Herkes aynı yaştadır...
O gidilen ortamda benzeri güçte veya ilim seviyesinde olanlar bir arada olacaklar; o ilim veya enerjiye daha az ölçülerle ulaşmış olanlar da kendi ortamlarında yaşıyacaklardır...
Belki bu dünyada çok sevdiğin, yakınında olan bir kimse öbür dünyada çok uzak düşecektir...
Bir gün evvel neleri yaşarsan yaşa... Bir gece evvel uyku sırasında gördüğün rüyada neleri yaşarsan yaşa; sabah uyandığın zaman, hele üstünden birkaç saat geçtikten sonra, o gördüklerin senin için ne ifade ediyor?..
Dün dünde kalıyor, gece gecede kalıyor!..
Şayed hapiste işkence görüyorsan, gece en güzel rüyayı görsen de, uyandığın ortamda bu ne ifade eder?..
İşte bu madde dünyasına gözlerini kapattığın anda, yeni ortamında gözlerini açacaksın ve bu dünya yaşantısı senin için az evvel yaşadığın bir rüya gibi olacak... Uykudan kalkmışçasına, dünyada yaşadıkların bir değer ifade etmeyecek ve içinde bulunduğun ortamın şartları ile başbaşa kalacaksın!..
Öyle ise bütün mesele senin, sadece bu dünyada bırakıp gideceğin şeyler için değil; yetecek ölçüde, ölümötesi yaşantıda sana lâzım olacak şeyler için çalışma yapmandır... Bu dünya tarlasında, ruhuna ne ekersen, ölümötesindeki yaşantıda da onun mahsulünü toplayacaksın!
Eğer bu dünyada yaşarken, sana verilmiş bu ilâhî güçleri, beynine bahşedilmiş bu ilâhî özellikleri keşfedip kullanamazsan, ölümü tattıktan sonra bir daha bunları ortaya çıkarabilmen kesinlikle mümkün değildir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de tekrar edilen birçok âyet bu hususa işaret eder:
«Nihayet onlardan her birine ölüm gelip çattığında;
Rabbim ne olur beni dünya yaşantısına geri döndür!... Tâ ki boşa harcadığım yaşantımı buraya yararlı olacak çalışmalar ile değerlendireyim!... derler...Hayır!.. Bu aslâ mümkün değildir!.. Artık onların önünde yeniden bedenlenecekleri kıyamet gününe kadar sürecek olan «berzah» yaşamı vardır..» (23-99/100)
«Onları cehennem üzerinde durduruldukları zaman görsen...
-Keşke dünyaya geri dönsek, rabbimizin bildirdiği gerçekleri inkâr etmez, inananlardan olurduk, derler...
Hayır! Daha önce gizleyip reddettikleri şeyler şimdi apaçık karşılarındadır!
Eğer dünyaya geri döndürülseler bile, gene yasaklandıkları fiîllere dönerlerdi... Muhakkak onlar bu isteklerinde yalancıdırlar...
Onlar bu dünya yaşantısının ötesinde başka bir yaşam yoktur; biz ikinci bir şekilde yaşamımıza devam etmeyeceğiz demişlerdi...
Onları yönlendiricileri huzurunda durduruldukları o günde görsen...
-Keşke bir daha dünyaya geri dönebilsek!.. Bildirilenler gerçekmiş!.. derler... (6-27/30)
v
“SİSTEM VE DÜZEN”İ KAVRADIYSAK !
Bu idrakın sonunda; karşımızdakine bakış açımız ne olacak, kendimize bakış açımız ne olacak, fiilimiz ne olacak?
Karşımızdakine bakış açımız denince; karşımızdaki insan olsun, hayvan olsun, nebat olsun, ne olursa olsun, baktığımız mahâlde mutlak olarak ilahi mânâları müşahedeye gayret edeceğiz.
Karşımızda Ahmed'i, Hasan'ı, Ayhan'ı, Cemile'yi görmeyeceğiz!
Burada, şu anda, bu isimler, şu bileşim halinde bu mânâyı dile getiriyor. Şurada bu ilâhî isimlerin mânâları böyle bir terkibi, böyle bir mânâyı ortaya koyuyor. Ortaya konan bu mânâ çeşitli isimlerin bir terkip halinde aşikâre çıkışından başka bir şey değil!.. Bu isimler bu fiilleri ortaya koyuyor, diyeceğiz.
Fiîli görme düzeyinde kalırsak, bu fiil, bu isimlerin mânâları olarak ortaya çıkıyor, diyeceğiz!..
Hiç fiîlin üstünde durmayıp, mânâyı düşünürsek, bu isimlerin mânâları bu şekilde âşikâre çıkıyor diyeceğiz.
Kendimize baktığımızda ise olay çok farklı olacak!.. Kendi varlığının "Ben" kelimesiyle kasdettiğin varlığın, Hakk’ın isimlerin mânâlarından başka bir şey olmadığını, "Hak" olduğunu idrak etmekle birlikte; bu mânâların bir terkib şeklinde, bu bedeni meydana getirdiğini, oluşturduğunu; bu bedende meydana gelen isteklerin, arzuların, "canım istedi" dediğin şeylerin, bedenin tabiâtından ve alışkanlığından başka bir şey olmadığını müşahede ederek, tabiâtını ilâhi emirler istikâmetinde bastırıp bâtınında "Hak" olarak yaşayacaksın!
Hakk’ı müşahede edecek, kendi bünyende, varlığının "Hak" olduğunu müşahede edeceksin; ikinci bir varlık müşahedesi, idrâkı, tahayyül kalmayacak!..
Ancak “Hak” oluşunu bilmekle birlikte, isimlerin mânâlarının bir terkib halinde bu bedeni, bu varlığı oluşturduğunu da bilerek, tabiâtının istikâmetindeki hareketleri terk edeceksin!.. Alışkanlıkları terkedeceksin!.. Menfaate düşkünlüğü terkedeceksin!.. Kendi hakikatına bakabilmek için!..
v
En çok sevdiğimiz şey tartışmak; en sevmediğimiz şey de tartıştığımız şeyin aslını araştırmaktır!..
Yaptığımız tartışmaların pek çoğu kulaktan dolma, duyuma dayanan verilere dayanır.. Sözlerimizin, düşüncelerimizin ne dereceye kadar mantıklı ve mâkul olduğunu hatıra bile getirmeyiz!.
Bugün gerçeğini hiç düşünüp araştırmadığımız bir konuya dikkatinizi çekmeye çalışacağım...
Hazreti Muhammed Aleyhisselâm okuma-yazma biliyor muydu?
Hazreti Muhammed Aleyhisselâm neyi "OKU"du?
Yüzyıllardır insanlar ikiye bölünmüş tartışıyorlar; acaba Hazreti Muhammed Aleyhisselâm okuma-yazma biliyor muydu, yoksa bilmiyor muydu?
Kimi diyor, “O okuma-yazma bilmiyordu "Ümmî"ydi!.” Kimi de diyor, “biliyordu!”
"Ümmî"nin anlamı başkadır!..
Bir an durun ve hatırlayın o ana ait bilgileri!..
"OKU" hitabı geldiğinde, Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın eline yazılı bir metin verilmiş miydi?
Elbette ki hayır!.. Allah Rasûlü’nün eline verilmiş yazılı bir metin yoktu!..
Peki, yazılı bir metin eline verilmediğine göre, o kişinin okuyup-yazma bilip bilmemesini tartışmanın âlemi var mıdır?..
Bundan sonra dikkatimizi çekmesi gereken önemli ikinci bir nokta daha vardır..
Eline yazılı bir metin verilmediğine göre; "OKU" uyarısıyla Allah Rasûlü Muhammed Aleyhisselâm’ın neyi "OKU"ması istenmişti acaba?..
"Hz. Muhammed neyi OKUDU" isimli kitabımızı yazmamıza sebep olan bu konuyu çok özetle biraz inceleyelim isterseniz..
"OKUMAK" kelime olarak iki anlam taşır;
Birincisi, "bakmaya" dayalı bir biçimde baktığı şeyin ne olduğunu anlamak..
İkincisi, "görmeye" dayalı bir biçimde baktığı şeyi "değerlendirmek"!..
"Bakmak" ayrı şeydir; "görmek" ayrı şeydir!.. Herkes "bakar", ama bazıları "görür"!..
"Basar", bakar; "basiret" görür!.. Yani "görmek"ten murad gördüğünün anlamını çözüp onu değerlendirmektir..
Bir şeyi dinliyebilirsiniz, ama o dinlediğiniz şeyi anlayıp değerlendirebilmek güçlü bir akıl, mantık ve muhakeme kuvveti ister.. Bunun gibi, baktığını görmek de ayrı bir özelliktir!.
İşte "okumak" da bir anlamıyla baktığın yazılı metini deşifre etmek, çözmek anlamına geldiği gibi; bir diğer anlamıyla da baktığını görmek; güçlü bir mantık, muhakeme ile ondan yeni anlamlar çıkartmak suretiyle o şeyi değerlendirmek anlamını taşır..
Konumuz yazılı bir metni "okumak" olmadığına göre; Hazreti Muhammed'e yapılan "OKU" hitabının anlamını acaba nasıl değerlendireceğiz?.
Konuyu bir misâlle açıklamaya çalışalım.. Maç spikerleri veya spor eleştirmenleri çoklukla teknik direktörleri değerlendirirken şu husus üzerinde dururlar.. "Basiretsiz teknik adam maçı okuyamıyor"!.. Ya da, "maçın birinci devresini çok iyi okudu, buna göre verdiği taktikle takım ikinci devre çok iyi oynadı"!..
Demek ki, "OKUMAK", yazılı bir metni çözmenin ötesinde, bir diğer anlamıyla, seyrettiğimiz şeyin nereden, neden, nasıl gelip, hangi hedefe yönelik akış içinde olduğunu kavramaktır!.
Yani, "OKU" hitabıyla, Allah Rasûlü olarak Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın, Allah'ın yaratmış olduğu düzeni, SİSTEMİ OKUMASI istenmiştir!..
&qu