AHMED HULÛSİ’DE

KAVRAMLAR

T

 

AV. ASUMAN BAYRAKÇI

www.allahvesistemi.org

 

   Yayınlarımızın Telif Hakkı Yoktur. Sitemizdeki tüm bilgiler, Hz. MUHAMMED'in (aleyhisselâm) bildirip açıkladığı "ALLAH" ismiyle işaret edilenin hakikatinin ne olduğunun öğrenilmesi ve "DİN" denilen yaşam sisteminin bu vizyonla değerlendirilebilmesi için, tüm insanlarla karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır. Tüm yayınlarımızı ücresiz okur; dinler, bilgisayarınıza indirebilir, çoğaltabilir; YAZAR ve KAYNAK BELİRTMEK ŞARTIYLA her yoldan bütün çevrenizle paylaşabilirsiniz. Allah ilmine karşılık alınmaz. Prensibimiz maddî ya da manevî karşılıksız paylaşımdır.

FİHRİST

  Tâat
· Tabiat

· Tabiatın İsteği
· Tabiata Hâkim Olmak
· Tabiatın İsteklerine Göre Yaşamanın Sonucu
· Tabiatın Getirdiği Cehennem
· Tabiatla Mücadele
· Tâhir
· Kur’ân ‘a El Sürebilmek İçin Zorunlu Olan "Tâhir Olmak” Abdest Almak mıdır?
· Tahkik
· Tahkiki İman (Bkz."İman"-B Sırrıyla Anlayış)
· Takdir (Bkz.Tek'in Takdiri)
· Taklid
· Taklid Ve Tahkik Ehli (Mukallit - Muhakkik)
· Takva
· Tanrı

· Tanrı’ya İnanmak, Şirk midir?!
· Tanrı Düşüncesinden Arınma
· Tanrıların Gücü(!) Nereden Geliyor ?
· Tanrı Nasıl Cezalandırır?!
· Tapınma
· Tarikat

· Tarikat Seyri
· Tasarruf
· Tasavvuf
· Tasavvuf ve Felsefe
· Tayyi Mekân
· Tecdid (Yenilenme)
· Tecelli

· Allah’ın Kendindeki Sayısız Mânâları Seyri (Kesret-Çokluk Nasıl Oluştu?)
· Tecelli-i Vâhid
· Tecessüs
· Tefekkür

· Allah’ın Zâtı Üzerine Tefekkür Edilebilir mi?(Bkz.Allahİsmiyle İşaret Edilen”)
· Tefsir
· Tekbir Almak(Bkz.Namaz)
· Tekvin (Kevni Meydana Getirme)
· Allah Herşeyi Nasıl Yoktan Varetmiştir?
· Telepati
· Tenasuh
(Bkz.Reenkarnasyon)
· Terkib
· Terkipsel Değişiklik
· Terkibiyet Kalkar mı?
· “Tesbih"
· Taklidi Tesbih
· Tahkiki Tesbih
· “Meleklerin Tesbihi”
· Tesettür(Başörtüsü)
· Başını Örtmeyen Kadın, “Kâfir”midir?!
· “Teslimiyet “
· Tevbe
· Tevbe-i Nasûh
· Avamın Tevbesi
· Havasın Tevbesi
· Hassül Havasın Tevbesi
· Masumların Tevbesi
· Tevbe Edenin Gülüşü
· Tevekkül
· Tevekkül Edebilmek İçin, Tedbiri Terk mi Etmeli?
· Tevhid
· Tevhid-i Ef’al
· Tevhid-i Esmâ
· Tevhid-i Sıfat
· Tevhid-i Zât
· Te'vil
· Tevrat
· Tezellül
· Toprak

  

TÂAT

 Tâat , Allah’ın hükümlerine uymak ve Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla yapılan çalışmalardır.

“Sevap” karşılığı olarak kullandığımız “pozitif enerji” kişideki kudretin açığa çıkmasıyla ilgilidir, ilimle değil!.

Sevap denen sistem düşünceye, günâh denen sistem ise beyindeki fiile dönük devreyle çalışır...

Tâat, yani Allâh rızasını kazanma gayesine yönelik fiil ve davranışlar içinde bulunma hâli. Niçin bu hâl perdelilik getirsin?..

Tâat ehli tâatıyla perdelidir, çünki "Allah" isminin mânâsını anlamamıştır!..

Tâat ehli, ALLAH'ın olduğunu farkedip idrâk edemediği için, O'nu ötede bir TANRI gibi düşünmekte; ve O'na yaranmak, gönlünü hoş etmek için bir takım çalışmalar yapmaktadır.

Bu ise temelden "HİCAP-PERDE" denilen ikilik anlayışını oluşturmaktadır!.. Yani, "gizli şirk" denilen "perdelilik" hâlini.

Senin, kendinde ayrı, öte gördüğün; "sen"liğin ile O'nun için yaptığın her davranış zâhiriyle Tâat, bâtınıyla ise "gizli şirk" hükmündedir.

Vehmî benliğin, bencilliğin devam ettiği sürece tüm davranışların tâat olmasına rağmen, Allah'a olan "perdelilik" hâlini ortadan kaldırmaz!..

Kişinin yaptığı ibadetleri "benliğine" izâfe etmesi, bağlaması;

"ben şöyle oruç tutuyorum",

“ben böyle namaz kılıyorum",

"ben şöyle yardım yapıyorum",

"ben hacca gittim" gibi mülâhazaları gerçekte hep Allah'a olan perdeliliğinin neticesidir ki; böylece ölümü tattığı takdirde bu perdeliliği ebediyyen de devam eder.

Derece kazanma, mertebe kazanma, belli noktalara erişme gibi gayelere dayanan tüm fiiller hep "ikilik" kökenli, "gizli şirk" kokulu davranışlardır. Velev ki Allah ile arasındaki perdeyi kaldırma amacına dayalı olsun!..

Bir de bu iki sınıf dışında, üçüncü bir sınıf vardır ki, işte onlar tamamiyle perdesiz oldukları için ne mâsiyet işlerler ne de tâatları vardır!..

Ne demektir bu?..

Bu sınıftan olanlar "vehmî benlikten" arınmış oldukları için, bedenlerine veya birimselliklerine geçici dünya menfaatleri temini gayesiyle yaşamazlar!.. "nefsânî" tâbir edilen bireysel menfaatler, onlar için sözkonusu değildir.

Her şey için, tek bir değer yargıları vardır:

"Olsa da olur, olmasa da olur!.." Bu sebeple de birimselliklerini ilgilendiren herhangi bir konudan dolayı kimseye hesap sormazlar!..

Nitekim, Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselâm’a on sene hizmet eden Enes radıyallahu anh der ki:

"Rasûlullah’a  10 sene hizmet ettim, bir kere olsun yaptığımdan hesap sormadı; şunu niçin böyle yaptın veya bunu niye böyle yapmadın, demedi!"

İşte bu durumun sebebi, HAKİKAT SIRRINI bilenin, kendisiyle ilgili konularda, karşısındakini itham etmemesi halini yaşamasıdır!..

Ayrıca bu gibi kişilerin tâatle de bir ilgileri yoktur.

Aman dikkat!.. Bu kişilerin tâatle ilgileri yoktur demek; onlar tâat olan fiilleri yapmazlar demek değildir. Onların tâatleri, kendi "nefs"lerine bağlama, benlenme halleri yoktur, demektir!..

Bu konuya tam bir vukûfu olmayanlar, kelimelerin şeklinde kalınca, derinliğindeki mânâya nüfuz edemeyince, mânâyı zâhir şekliyle anlayıp; madem ki tâatla alâkaları yokmuş, o halde bizde tâat olan filleri terkedelim, gibi bir anlayışa sapmaktadırlar.

Oysa burada anlatılmak istenilen husus, tâatlerinin olmayışı cümlesinden, tâatleri "ben"lenmeyişleridir!..

Bu mertebeye ulaşmış kişiler, "benliklerinin olmayışını" idrâk ettikleri için, hakiki ve mutlak faili müşahede ettikleri için; o yararlı fiilleri, namaz, oruç, zikir, hacc, yardımlar gibi faaliyetleri asla kendilerine, nefislerine bağlamazlar, hepsini Allah'tan görürler geçerler.

İşte bu yüzdendir ki onların ne mâsiyetle bir ilgileri vardır ne de tâatleri vardır!.. Bu anlatılanı çok iyi anlamak gerek!..

 hf

TABİAT

 İlâhi isimlerin terkibinin bedene yansıması, “bedenin tabiatı” dediğimiz şeyi meydana getiriyor.

İnsan diyoruz...

Bu insan kelimesinin mânâsı olan varlığı evvela «beden» adı altında duyulara hitap eder şekliyle görüyoruz.

5 duyuya hitap eder şekliyle gördüğümüz bedendeki özellikler yeme, içme, uyuma, seks ve bedenin rahatı istikametinde davranışlar. Bunun ötesinde insanın ikinci olarak eskilerin «nefsi» dediği mânâda bir özellikler grubu var. Bu guruba da «nefs» diyoruz; akıl, fikir, idrak, vehim, musavvire (veya buna şekillendirme diyelim), hayâl ve hâfıza. Bu 7 şeyi sayıyoruz. Birisine insanın zâhiri diyelim ötekine de bâtını!..

Terkibi tabiat dediğimiz olaysa, kişinin beyninde  ışın tesirleriyle meydana gelen açılımlar neticesinde, o beyinde çeşitli mânâların toplanması, biraraya gelmesi değişik nispetlerde, oranlarda; ve böylece de kişinin terkibi esmâ yapısının oluşmasıdır...Yani, belli ışın tesirleri, beyinde belli devreleri faaliyete  geçiriyor..

«Tabiat» kelimesiyle işaret edilen şey, insanın bu zâhir yapısıdır.

“Bedenî” adını verdiğimiz zâhir yapısının maddesel terkib adı «tabiat» diye nitelendirilir. Yâni bedenin oluşumunun, o kişiyi sürüklediği, iteklediği özellikler bütünü!.. Buna kişinin “tabiatı” diyoruz. Yâni, bedenini meydana getiren unsurların, tabiî olarak iteklediği biçim. Bu tabiat dediğimiz şeyin ortadan kalkması muhaldir!..

Fizik ölümle ölüp, bu beden dağılana kadar tabiat ortadan kalkmaz. Başka bir tanımlama ile, biolojik bedenin özelliklerine tabiat diyebiliriz.

Bedene ait tüm özellikler “tabiat” kelimesi ile anlatılır.

Bedenin tabiatı , tabii istekleridir.Yani,tabiat; tabii isteklerden meydana gelir. Doğal istekler de bedenin çeşitli organların çalışması sırasında oluşturduğu istek ve arzılardır.

"Tabiat", "huy", "duygu" dediğimiz şeyler bedene nispetle, karaktere nisbetle, duygulara nisbetle terkibin mânâlarıdır.

Bu “terkib”, kişiliğe nisbetle anlatıldığı zaman “huy”, “karakter”, “tabiat” adlarını alır.

 hf

TABİATIN İSTEĞİ

Güzel yemek, güzel içmek, güzel uyumak, güzel çiftleşmek...Yani kendi tabiatına uygun hallerle bezenmek; bu tabiatının isteğidir,nefsin isteği değildir!.

Günlük yaşantıda, sen , “aklıma şu geldi” diyorsun..”İçime şu geldi” diyorsun...”Şu anda bu duygum ağır bastı” diyorsun...Bu, isimlerin mânâlarının tabîi olarak senden ortaya çıkışıdır.

 hf

TABİATA HÂKİM OLMAK

 Senin, tabiatına hâkim olman, şartlanmalarının tümünden arınman gibi oluşlardan sonra, huy ve tabiatını kontrol altına alarak,kendi huy ve tabiatının ötesindeki mânâlara bürünmek suretiyle ortaya çıkmasıdır!

hf

TABİATIN İSTEKLERİNE  GÖRE YAŞAMANIN SONUCU

 Sen zaten daha evvelce de bu tür davranışlar içindeydin, bu gün de bu tür davranışlar içindesin; sadece, bu tür davranışların ilâhi isimlerin mânâları olarak çıktığını anladın!. Bu, seni tabiatına tâbi olmak hükmünden ve Cehenneme gitmek hükmünden kurtarmaz!.

İşte, Abdülkerim Ceylî’nin “Eflâtun’u cehennemde gördüm, öyle bir mertebesi vardı ki birçok müminlerde ben o mertebeyi göremedim” demesi, bu hakikatı görmesi ve müşahede etmesi yönündendir..Fakat Eflâtun’un terkibini ve tabiatını aşma yolunda bir çalışması olmaması, saadet devresinin açılmamış olması, onu neticede cennete götürmemiş, Cehennemde bırakmıştır!..

Nefis, rubûbiyet mayasından meydana gelmiştir.

“Nefsin rubûbiyet hakikatından meydana gelmiş olması” demek, ilâhî isimlerin mânâsının oluşturduğu terkiple senin "nefsim" dediğin şeyin aynı olması demektir.

Esasen ben nefsimin istediklerini yapıyorum, demen senin, "benim terkibimin gereği olan fiilleri ortaya çıkartıyorum", demektir. “Ben nefsimin istediklerine karşı çıkamıyorum, reddedemiyorum, mücadele edemiyorum” demek, "ben terkibimin gerektirdiği gibi yaşıyorum" demektir ki, bunun tabii sonucu cehennemdir!..

“Rasùlullah Efendimiz’in nefsini de kendi nefsinde yarattı Allah!”

“Nefs”, bir şeyin zâtıdır. Ve Muhammedi hakikatları da yine kendi hakikatından meydana getirdi...Rasùlullah Efendimiz’in nefsini anlattığımız mânâda “yarattıktan” sonra Adem’in nefsini Rasùlullah’ın nefsinden bir sùret olarak yarattı. Bu ince mânâ sonucu, Cennette, habbeyi yemesi menedildiği zaman , onu yedi Adem!...çünkü o, Rubùbiyet Zâtından yaratılmıştı.Rubùbiyetin şânı ise sınırlanmak değildir.  Ve bu hüküm onun için Dünyada dahi yürüdü...Keza âhirette de yürüdü.

İşte bu incelik taşıyan sır icabı, nefse ne yasak edildiyse onu yapma yolunu aradı. Ona yasak edilen şey, ister saadetine sebep olsun,ister şekâvetine...

O, bir şeyi yaparken, saadet veya şekâvet düşünerek yapmaz. Zâtının varlığının bir gereği olarak yapar. Rubùbiyetten aldığı aslına göre...

Görmüyor musun Cennetteki habbeyi nasıl yedi. Hiç aldırış etmeden onu yedi. Halbuki ilâhi ihbarla, onu yemesinin kendisini şekâvete sürükleyeceğini biliyordu.

Nitekim Allahù Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 “Şu ağaca yaklaşmayın zâlimlerden olursunuz”

 O habbe tabiat zulmetinden başka bir şey değildi!..Ağaçtan yaratılan habbeyi, Hak Teâlâ tabiat zulmetine bir misâl olarak yaratmıştı!..Bunu yemeği men etti. Biliyordu ki; onu yeyince âsi gelecek, tabiat zulmetine inmeyi hakedecek...Dolayısıyla şekâvete düşecekti!..

 O ağaç mel’un ağaç olarak anlatıldı. O ağaca gidince ilâhi rùhi yakınlıktan çıktı. Cismani uzaklığa geçti. Nüzùlün, yani inmenin mânâsı da budur! Nefs o habbeyi yemekten men olunduğu zaman, hacir altında kalmamak da onun şânındandı ve iş karışık geldi.

Kendisi için öğrendiği “rubùbiyet saadeti” ile habbeyi yediği takdirde şekâvete düşeceği yolunda gelen “İlâhi ihbar” arasında kaldı.

Hâl böyle iken , kendisinde doğan bilgisine dayandı,o habbeden yemeği sevdiği için,ilâhi ihbar üzerinde durmadı bile.

İşte bu karışık durum, yani “iltibas” bütün bilgi sahipleri için vâkidir. Şekâvete düşenler hep bu iltibas yüzünden düşerler.

Nebilerin ve Rasûllerin tasdikinden geçen sarih -açık- kesin  delillerle gelen ilâhi ihbarları terkederler.

Ya neticede insanlar ilâhi ihbara iman edip, kendi bildiklerini sevdiklerini terkederler; veyahut tabiat zulmetine tâbi  olarak mâsiyeti meydana getiren tabiatlarına uygun işleri tatbik ederler.”(1)

 Şimdi , burada da görüldüğü gibi, neticede kişinin davranışları ya onun terkibini meydana getiren , ilâhi isimlerin kendisini sevkettiği mânâda oluşuyor;Ve bu oluşmayı , biz canımızın öyle istemesi veya o işi sevdiğimiz için öyle   yapmamız, diye nitelendiriyoruz!...

Veyahut canımız istemediği halde , hoşlanmadığımız halde, ilâhi emir olduğu  için onu tutuyoruz...

İlâhi emrin mânâsının ne olduğunu daha evvelki konuşmalarımızda görmüştük..Kişinin terkib kayıtlarından kurtulup , mutlak mânâda Allah’a kulluk ettiğini müşahede etmeyi sağlayıcı fiiller..

Demek ki; kişinin sevdiği için veya canının istediği için veya öyle arzu ettiği için yaptığı  her hareket neticede Allah ile onun arasında bir perde meydana getiriyor..

“Alışmışım böyle yaptım!..Canım bunu seviyorum da onun için!..Seviyorum, yani duygumdan dolayı ; alışmışım, yani şartlanmamdan dolayı; böyle yaratılmışım, benim tabiatım böyle; evet tabiatının gereği olarak!..”

Yani netice olarak, bütün bunlar, senin varlığını meydana getiren ilâhi isimlerin ortaya çıkışı demek, sende mevcut olan rubùbiyetin gereği olarak, iktizası olarak!..

İşte varlığının, nefsinin hakikatı, bu rubùbiyet   olduğu, Hak olduğu, idraki geldiği andan itibaren, kişiye bir başıboşluk, bir boşvermişlik gelir!..

Bunun neticesinde de o kişi canının istediği, nefsinin istediği, tabiatının sevkettiği istikamette bütün davranışları ortaya koyar!..

Hiçbir kayıtla kayıtlanmaz ve bu da onun bedenselliğe, tabiat zulmetine hapsolmasından, kendisini zindana, sicciyne atmasından başka bir şey getirmez.

Bu hakikatı idrakla beraber, ilâhi emirlere uyma hâli devam ederse, o zaman terkib tabiatının ötesinde , Allah’a vâsıl olur; ve böylece ebedi saadet onun için sözkonusu olur...Bu davranışların neticesinde “Selâm” isminin mânâsı kendisinde âşikâr olur..

Bu “ilâhi hükümlere uyma” hâli , kendi tabiatının kendisini zorlamasına rağmen “Sabır” isminin kendisinde aşikâre çıkışı ile mümkündür...

İlâhi hükümlere sabredecek, kendindeki Rubùbiyet hükmüne rağmen!..Ve bunu, nefsinden, zâtından aldığı bir kuvvetle yapacak!..Aksi takdirde.bu mümkün olmaz!..

Bu mümkün olmayınca da tabiatı istikametinde yaşayarak neticede kendi mânevi  cehennemini kendisi hazırlamış olur!..

 (1)Evet, Abdülkerim Ceyli böyle anlatıyor nefsin hikmetini  ve iltibasa düşüşünü “İNSAN-I KÂMİL” isimli eserinde.(A.Akçiçek tercemesi)

hf

 

TABİATIN  GETİRDİĞİ  CEHENNEM

 Tabiatını kontrol altına alma ve terkibini aşma dediğimiz şeyler ne oluyor? Tabiatını kontrol altına alma, senin yeme,içme, seks ve uyku fonksiyonlarını kontrol altına almadır!

Namaz ,oruc, zikir gibi ibadetler dahi bir yönden bunlarla alâkalıdır!...meselâ senin tabiatın!..Sabahın o saatinde kalkıp abdest alıp, namaz kılmak istemez: veya gece yatacaksın, uykun gelmiş, yatsıyı kılmamışsın, o saatte kalkıp abdest alıp o uykulu hâlinle, uykudan vazgeçip namaz kılmak bedeninin tabiatına ters düşer.

Bunu yapmak suretiyle önce bedenin tabiatıyla karşı karşıya gelip, tabiatına hükmetmek gerekir! Bedeninin tabiatına hükmedemediğin zaman, zaten sen kendini bedeninin tabiatına kaptırmış, kaybetmiş durumdasın!...Kısacası, tabiat bataklığında, tabiat zindanında boğulmuşsun!..

Tabii yönden mücadele verilecek olan hususlar bunlardır..Ayrıca süslü giyim, seks, yiyip içme zevki, veyahut da bunlar ayarında olan başka bedenî zevkler! Meselâ bunları, bedeninin tabiatı istediği tarzda kullanmamak veya o şeylerden vazgeçmek!..Tâ ki alışkanlığı, bağlılığı terkedesin! Bu; işin birinci, fiil düzeyindeki mücadelesi; bir de bunun terkip yönündeki yani seni meydana getiren isimlerin mânâlarının, terkibinin seni ittiği düzeydeki mücadelesi var...

Sana kolaylaştırılanlar var! Sana kolaylaştırılan şeyler, senin tabiî terkibinin, yani senin varlığını meydana getiren mânâların terkibinin seni ittiği şeylerdir... Sen, bu seni oluşturan mânâların terkibinin ittiği şeyleri değil; onların aksini yaşamaya çalışacaksın! Bir süre için, kendini kontrol altına alana kadar bunu yapmak zorundasın!

Senin terkibin, seni çevrendekilerin herhangi bir konuda yardımına koşmakla zorluyor. Ne kadar ulvî bir duygu!.Aman onun yardımına koş, ona şunu öğret, ona bunu öğret diyor! Ve sen bunu bu tabiî hâlinle zaten yapıyorsun!..Bunu bir süre için yapmaman gerekir!..Bu seni itekleyen şeye hâkim olabilene kadar bunu yapmaman gerekir!..

Bu senin dediğin çok büyük iş Hulûsi, böyle olmaz! Delil göster bize!..Evet bizim sözümüzün yeterli olmadığı yerde, delil göstermek mecburiyetindeyiz!..Başta Abdülkâdir Geylâni olmak üzere, pek çok zevat uzun seneler, halkın içinden çıkmış, onlarla münasebetlerini kesmişler!..Bildiklerini idrak ettiklerini onlara anlatmaktan vazgeçmişler; bildiklerini oturtmak ve yaşamak üzere belli bir süre inzivaya çekilmişler. Kendilerini tümüyle tanıyıp, kendilerini tümüyle kontrol altına alıp, ilmiyle tahakkuk ettikten sonra, o insanların içine girerek, tatbikatında onlara yardımcı olmuşlardır...

Daha hiçbir şey bitmeden, idrak etmeden , yaşamadan, ben şuna da yardımcı olayım, ben buna da yardımcı olayım diyerek onlara yardımcı olmakla geçireceğin vakit, senin benliğinin,nefsinin kuvvetlenmesinden başka sana hiçbir şey getirmez!.

Ve nitekim, bu yaptığın çalışmalardan da doğru dürüst hiçbir zaman bir netice alamazsın!..Ve üstelik, onlarla meşgul olman seni esas meşgul olacağın şeylerden de büyük ölçüde alıkoyar!..

E... onun, ben şu hareketi yapacağım,benim için değiri yok ama karşıma gelecek falanca kişi benim bu hâlimi görecek, sonra benim bu hâlimi gördüğü zaman ne der?..Sonra ben de ona faydalı olamam!...Doğru bu düşünce tamamen yerli yerinde!..Senin tabiî terkibini oluşturan mânâlar yönünden, meydana gelen bir düşünce!..

Ama senin durumun bu değil! Bu çok daha sonra, senin başka bir yapı ile bürünebileceğin bir özellik olabilir...Şu andaki hâlinle, tabiî terkib hükmüyle senden çıktığı için; yani sen senliğinle karşındakine yöneldiğin için, zaten netice alamasın! Senden çıkan beşeri hüküm oluyor!Ve beşeri hüküm olduğu için, o da hâliyle reddediyor!.

Sonra ikinci bir önemli husus; sen varlığın oluşumuna vâkıf değildin!..Önce senin hayâlinde yarattığın ilâha, “Allah”demen; hayâlinden yarattığını “Allah” kabul etmen anlayışının senden gitmesi lâzım!..

Şu tabiat hükmüyle birlikte, ikinci bir yapı kişiliğin, dedik ya. Akıl, fikir, idrak, vehim vs.  Bunlarda, şartlanmalarında tesiriyle meydana gelen bir TANRI anlayışı var!..Senin bu TANRI kabul ettiğin, ilâh dediğin şey;

 “KENDİ HEVÂSINI TANRI EDİNENİ GÖRDÜN MÜ? (Câsiye-23)

 âyetinde kastedilen ilâhtır. Sen, “Allah” ismini verdiğin bir ilâh ve onun meydana getirdiği bir âleme iman ediyorsun!..Bu senin hayâline tapınmadan başka bir şey değildir!..

Evren dediğimiz, kâinat dediğimiz sonsuz yaşam ve bunun içinde varolan Cennet,Cehennem insan faktörü itibariyle ilim malûma tâbidir!.Varlığın aslı özü, orijinali, hakikatı itibarı ile malûm ilme tâbidir!..bu ne demektir? Biraz daha açalım...

Varlığın aslını ve özünü ve zâtını müşahede ederek varlığın oluşu hakkında hüküm vermek gerekirse deriz ki: Mâlum ilme tâbidir.

Yok eğer terkibiyetimiz yönünden sonsuzluğu,  kâinatı, geleceği ve varlığın tekliğini müşahede yoluyla, söz edersek bu defa da deriz ki: İlim mâluma tâbidir.

Artık burada, mâlumun ilme tâbi olduğu mahalde, boş hayallere, arzulara ve umutlara yer yoktur. “Canım Allah nasıl olsa Gafûr, Afûv, bunu affeder” ; “Allah nasıl olsa rahim, merhamet eder” gibi boş hayal ve umutlara yer yoktur!..çünkü Kur’ân ‘da da der ki;

 “Şeytan sizi –Allah rahimdir,kerimdir- diyerek aldatır”

 Şeytan burada vehmi tahrik ediyor...Sanki, öte galakside yaşayan tonton dede tipi bir tanrı varmış da sen burada ne yaparsan yap o seni affedecekmiş gibi bir zan oluşmasına yolaçıyor..ve senin böyle bir görüşe sapmana ve bu yüzden fizikî, fiil gerçeklerden bîhaber olarak kendi hayatını cehennem etmene yol açar. Nitekim bugün çevrenize baktığınız zaman bunu apaçık görürsünüz.

 hf

Hz.MUHAMMED,

GELECEKTEKİ TEHLİKELERİ HABER VERDİ!

 Hz.Rasûlullah Muhammed Mustafa (Aleyhisselâtı Vesselâm) adıyla bilinen Zât..Terkibi ve yapısı itibariyle nedir?..Beşerdir! Beşer kelimesiyle neyi kastediyoruz?..

Beşer, ilâhi isimler terkibi olarak müjdelenmiş anlamında kullanılan bir mânâdır..Hz.Muhammed (A.S)belli ilâhi isimler terkibi olması hasebiyle, kendini meydana getiren mânâların hakikatı olan varlığı, Allah’ı müşahede etmiş ve bu yönüyle  velâyeti ikmâl olmuştur!...Bundan sonra, kâinatın, zâhir ve Bâtın ilâhi isimlerin mânâlarının âşikâre çıkışından veya seyrinden başka bir şey olmadığını idrak etmiş; kâinatın mâhiyetinin değişik , büyük veya küçük çapta terkipler olduğunu müşahede etmiş!

Daha sonra bu terkiplerin mânâlarının da  kesinlikle ortaya çıkma durumunda olduğunu; âdetâ bir mekanizma olarak çalıştığını görmüştür...Bunun değiştirilmesinin mümkün olmadığını ve “İnsan” adını alan varlığın geleceğinin, bu mekanizma içinde devam edeceğini farkettiği için; Allah’ın hükümlerini beşere bildirmiş , böylece risâlet görevini yapmıştır...

Tabiatının kaydından çıkmadıkça insanın cehennemden kurtulamayacağını, tabiatına hükmedebilen insanın ancak cennete gidebileceğini; Allah’a vâsıl olmak isteyenin ise, terkibinin tabiî olarak kendisinde meydana getirdiği mânâların ötesinde bir yaşama geçerek, mânâlar üzerinde tahakkuk eder bir duruma gelmesi gerektiğini bildirmiştir..

Risâlet hükümleri, din hükümleri, sonsuza dek devam edecek dünya, Berzah, Cennet, Cehennem dediğimiz bütün olaylar ilim mâluma tâbidir” hükmünden kaynaklanmış olaylardır. Yani ortada olanlar olacaklar müşahede edilmiş buna göre nasıl tedbir alınması gerekiyorsa ona göre tedbirler ortaya koyulmuştur.

Hz.Muhammed (S.A.V) sonsuza dek olacakları müşahede etmiş ve bunun neticesinde insanları gelecek olan tehlikelerden sakındırmak için bu açıklamaları yapmış, bu bildirimleri getirmiştir. İşte bu yönüyle meseleye bakarsak, “ilim mâluma tâbidir” deriz.

Yok eğer, varlığın  aslı ve özü yönünden bakarsak “Mâlum ilme tâbidir” deriz. Ama bizim için özellikle elzem olan şey, ilmin mâluma tâbi olmasıdır. Ancak böylelikle kendimizi tanıyabilir, hakikatımıza vâsıl olabilir ve birimsel yaşamda da hakikatın gereklerini tatbik edebiliriz.

Sen ne kadar , “ben vahdet görüşündeyim” dersen de; bunu hissedersen hisset; günün bilfiil kişilik duyusu içinde geçiyor!..Ve bu sonsuza dek, böyle devam eder!..

O , senin özürndeki bir duyuştur,bir hissediştir!..O hissedişinde bazı sırları var, ona daha ileride dokunacağım...

Şu anda özellikle anlatmak istediğim şey, Hz.Rasûlullah’ın geleceğe dönük tüm olayları müşahede ederek, bunlara karşı ne tedbir almak gerekiyorsa, onları bize bildirmiş olduğu hususudur...İşte o yüzden, hakikata ermiş, hakikatı hissetmiş; taklitle değil meseleleri inceleyerek, yerli yerinde müşahede ederek, yaşamış olan kişiler; tabiî mânâda yani bedenin tabiatı istikametinde yapılması gerekli olan şeylere ölene kadar devam etmişler ve mücadelelerine ölene kadar son vermemişlerdir!..

Belli şartlanmaların atılması, belli duygu kayıtlarından çıkılması yolunda yapılan bazı çalışmalar, o çalışmanın gayesi hâsıl olana kadar olması kaydıyladır!..O kişideki o şartlanma kalkana kadar , o çalışma yapılır!..Ondan o şartlanma atılır; atıldıktan sonra gene o çalışmaya devam edilir...Kaynağı olan o fiillere gene devam edilir...Çünkü zarûridir! Boşa konmamıştır o !..O fiilin, mekanizma içindeki yeri tespit edilmiş, tespit edilen yerin gereği olarak o fiil ortaya konmuştur... Yani, bütün ilâhi emirler bu şekilde gelmiştir!...Her bir ilâhi emrin arkasında, mutlaka mâlumda yani bilinen âlemde bir karşılık vardır! O karşılığın zarar vermesi önlenmek üzere, o fiil konulmuştur...Veya erilmesi gereken bir zarûri nokta vardır, asgari taban vardır...Oraya erilmesi için, o fiil zarûri olarak tavsiye edilmiştir

hf

TABİATLA MÜCADELE

 Riyazat !

Bir kişi , tabiatından kurtulma istikametinde belli çalışmalar yaparak ; tabiatının hükmünden çıkmak için birtakım çabalarda bulunur...Bu onu, kendi tabiatını değiştirme yolunda, belli çalışmalara götürür ve bunun neticesine erdirir;ama bu kişi, hiçbir zaman ilâhi hakikatı bulamaz, bilemez ve bu kişi cehennemde olur ister istemez!..

Çünkü bir kere, Din’in getirdiği, sadece tabiata yönelik çalışmalar mıdır, değil midir?...burayı araştırmak lâzım!..

Din’in getirdiği tabiata yönelik çalışmalar; ruhâniyeti güçlendirme ve tabiat ateşinden kurtulma yollu iki türlü netice hâsıl eder.

Ruhâniyeti güçlendirme yolundaki çalışmalar eğer yeterli değilse, bu kişi cehennemde bir hayli azâb çekecektir.

Bedenî tabiata bazı hâkim olma usülleri, mutlaka bir tür hologramik bedenin yâni ruhun cennete gidiciliğini kazandırmaz.

Dünyada, bazı normal insanlarda görülmeyen olağanüstü halleri kazandırır insana ama ona rağmen o kişi neticede, gerekli ruhâniyeti kazanamadığı için cennete gidemez!..

Cennete gidici, ruhâniyeti sağlayıcı işler ancak bu ilâhi emirlerle bildirilen fiilllerdir.

İkinci olarak terkibe yönelik dedik...

Terkibe yönelik hükümler; ilâhi  ahlâkla ahlâklanmaya yönelik çalışmalardır...Yâni Allah’ın ahlâkıyla!..

Sendeki ahlâk, çeşitli ilâhi isimlerin, varlığını meydana getirmesiyle oluşmuş olan bir terkibsel ahlâktır!..Ama bu isimler, senin varlığında   birleşmiş hâliyle, senin “Rabbın” hükmündedir ve sen rabbının hükmünden dışarı çıkamazsın...Normal yaşantın itibariyle!..

Senin  mevcùdiyetini meydana getiren bu isimler, sürekli, seni belli bir görüş üzerinde muhafaza eder!..

Halbuki ise sen ilâhi ahlâk ile ahlâklanmaya başladığın zaman, daha evvelki yaşantında mevcut olan duyguların, düşüncelerin, idrâkın değişmeye başlar!..Görüşün gelişmeye başlar ve açılır!...Bu ilâhi hükümler olmadan, bulunamaz-bilinemez!..Ancak ilâhi hükümlerin bildirilmesiyle, bu bilinir, anlaşılır!.

 NOT: Geniş açıklama için “Riyazat” Bölümüne bakınız.

 hf

TÂHİR

 “Arınmış”!

"Tâhir" kelimesinin zıddı Kur`ân-ı Kerim’de "necis" kelimesidir..

"Necis" kelimesi de, "ŞİRK" kavramı için kullanılarak; "müşrikler necistir" hükmü verilmektedir!. Demek ki, "ŞİRK", "necis" ise; bunun zıddı olan "tâhir"lik de "TEVHİD" ehlinin hâli ile alâkalıdır..

hf

KUR’ÂN ‘A EL SÜREBİLMEK İÇİN ZORUNLU OLAN

“TÂHİR OLMAK” ,  ABDEST ALMAK MIDIR?!

 Kur`ân-ı Kerîm’deki,

 "tâhir olmayan el sürmesin"

 uyarısının anlamı; abdestsiz olan mushafa yani Kur`ân muhtevalı cilt ve sayfalara el sürmesin, anlamına değil... "Tevhid" anlayışına ulaşmamış, şirkten arınmamış olanlar, Kur`ân ‘ı anlamaya uğraşmasınlar; ondaki incelikleri kavrayamazlar; anlamınadır!.. Arınılması zorunlu kir, bedensel olan değil, düşünsel olandır!.

Düalizmle, "bir ben, bir de ötemde tanrı" anlayışıyla Kur`ân-ı Kerîm’in sırrının anlaşılabilmesi asla mümkün olmaz! Çünkü bu da, "şirki hafî"dir!. Önce "tevhid"in ne olduğunu anlıyarak, "şirki hafî"den arınmak suretiyle "tevhid ehli" olmak gerekrir.. Ancak böylece "tâhir" olunup, Kur`ân anlaşılmaya başlanır... Kur`ân 'ın anlaşılamamasının; ötedeki bir tanrının yanından elçiyle gönderdiği buyruklar kitabı gibi değerlendirilmesinin sebebi "düşünce boyutunda şirkten" yani "necislik"ten kurtulup, "tâhir" olamayışımızdır!. Aksi takdirde, gün boyu duş altında dursak, gene de "düşünsel tâhirliğe-arınmışlığa" kavuşamayız!... Secde edemeyiz!..

Secde mi..?

Elbette secde!.. Çünkü tâhir olmayan, secde edemez elbette!.

Secde denince, bir sultanın önünde secde eder gibi; görünmeyen bir sultan olan tanrının huzurunda; ona saygı ifadesi olarak mı secde ediliyor sanıyoruz?.. Oysa bu "şirki hafi-gizli şirk"tir; ve de bunu yapan düşünsel tâhârete ermemiştir!

Halife olarak kişinin kendini tanıması için, önce Nefsi`nin hakikatını bilmesi gerekir.

"Nefs"inin hakikatını bilmesi için, bilincini arındırması gerekir.

 "Nefs`ini arındırmış olan felah bulmuştur..." ( 91-9)

 hükmü, buna açık seçik işaret eder.

Nitekim, bu arınmayı yapmamış olanlar, Kur`ân ‘daki işaretlerin mânâsını anlayamaz!...işte bu yüzden de :

 "Arınmamış olanlar dokunmasınlar, el sürmesinler" (56-79)

 denmiştir.

Kur`ân`a, "tâhir olmayanlar", "arınmamışlar el sürmesin"in mânâsı; git, suyla yıkan da Mushafı eline al, değildir!...

"Şuurundaki, necis olma hükmünü almış şirk anlayışından kurtulmadan, yanlış bilgilerden arınmadan, Kur`ânda açıklanan sırları anlayamazsın!. Nefsinin bilincini şirk anlayışından arındır ki, Kur`ân ‘ı anlayabilesin" denmektedir...

Çünkü, "necis" olan "şirk"tir!.

 "Müşrikler necistir"

 âyetindeki "necis"liğin karşılığı "tâhir"liktir..işte bu yüzden, "Arınmamış olanlar, tâhir olmayanlar el sürmesin" buyruluyor...

Yani, şirkten arınmamış kişi; Ötesinde veya ötede bir tanrı düşünen kişi Kur`ân ‘ı anlayamaz!...içindeki sırrı çözemez!... Dolayısıyla, "Hilâfet" hakikatını hissedip yaşayamaz...

Öyle ise biz, önce, “tanrı yoktur, tanrılık mefhumu yoktur, sadece Allah vardır” sırrını anlayacağız...

Sonra, Allah`ın ne olduğunu açıklayan "İhlâs" Sûresinin mânâsını anlayacağız. Böylece şirkten arınmış olacağız. Ondan sonra Nefsimizin ne olduğunu, "Nefs"imizin hakikatını anlama yolunda birtakım çalışmalar yapmak sûretiyle "Nefs"imizi tanıyacağız.

"Nefs"imizi tanımamız neticesinde de;

 "Nefsine ârif olan Rabbına ârif olur"

 Hükmü bizim için meydana gelecek..

 hf

TAHKİK

 Araştırma, soruşturma, inceleme yoluyla gerçeğe ermektir!

Dostlar... Taklitten çıkıp, bilinçli olarak Kur'ân ‘ı ve Hazreti Muhammed’i anlamayı gerçekten istiyor musunuz?...

Yoksa elinizdekiler size yeterli geliyor mu?... 

Eğer taklitten tahkike geçmek istiyorsanız.... Ne yapmanız gerek?... Lûtfen bu konuda beni bilgilendirir misiniz?... 

Misâl... “Şeytan Rahman’a âsi oldu" diyor âyet... Ben buna iman ettim, Kur'ân böyle diyorsa böyledir; diyorsam ben... Çok mükemmel bir mümin  ve çok mükemmel bir mukallit olurum ben!...

 Acaba burada "Şeytan" kelimesinin anlamı ne; "Rahman" kelimesinin anlamı ne; bu kelimeler hangi mânâlara işaret ediyor; âsi olmanın anlamı ne, âsi olmak ile ne yapmış oluyor. niye yapmış oluyor; diye düşünmeye başlarsam, işte o zaman mukallitlik sınırını zorlamaya başlamış olurum; ve de tahkike giden kapıyı zorlamaya başlamış olurum...

"Şeytanla ilgili olan olay bir diyalog değilmiş meğer... yaşanan bir olayın hikaye yollu anlamı imiş meğer!."

Fevkalade mükemmel bir tesbit!...

İşte Kur'ân ‘ı, taklidî kabulden tahkiki kabule götürecek olan basamaklar...

Bu tesbit, yalnızca o âyetler için değil, Kur'ân ’ın tamamı için geçerli olan ana gerçektir...

Bunu çok iyi anlarsanız, işte o zaman size tahkike giden yolun kapısı açılacaktır

Taklitten çıkıp tahkike ermek için ilk şart, kendimizi aldatmaktan vazgeçmektir!

Gerçek insan-hakiki insan olan, şuur boyutunu tatmin ve geliştirmek için yaşar ve sorgular...

Şu bakış açısını hatırlayın...

Kur’ân ’daki hikaye edilenleri nasıl yorumlayacağız, değil.... Kur’ân,  bendeki hangi özelliğe bu anlatımla işaret etmiş!..

Bu kavranılması zorunlu çok önemli bir ipucudur; TAKLİTTEN TAHKİKE GEÇMEK isteyenler için!...

Sistemdeki bu özelliğe, Kur’ân-ı Kerim nasıl işaret etmiş acaba, diyerek; somuttan, soyuta bakışı ön plâna alırsanız, bu tahkik kapısını açar size!...

Farkında olduğumuz ya da olamadığımız ama sistem içinde var olan ve   sistemin düzeniyle ilgili olay veya boyutlar birer sembol veya benzetme ile   anlatılmıştır...

Tahkike ulaşmak istiyorsanız; mevcut algıladığınız sistem ve düzene   dönük gerçeklerin İslam Dini adı altında Kur’ân ‘da hangi sembol ve misâllerle   anlatılmış olduğunu çözmeye çalışın lutfen!...

Lûtfen artık dinin geçmişte sembollerle  açıklanmaya çalışıldığını farkederek melekleri yeraltında ya da   üstünde maddenin dışında bir varlık olarak düşünmek yerine    maddenin hakikatı, orijini olarak değerlendirmeye çalışın ve  ondan sonra hadisleri yorumlamaya gayret edin.

 KOZA'nın dışına dair, sembollerle anlatılanların gerçeğini merak etmiyor musunuz; diyordu Elf Cem'e...

 O takdirde çıkart başını KOZA'dan da bir bak bakalım çevrene!...

-Ama Kozamı delemiyorum ki!... demişti ona Cem!...

-Ne olur Elf, dedi Cem.... Sen dışarıdan delsene kozamı!...  ki, ben kafamı çıkarabileyim kozadan dışarı...?

-Olmaz bu kesinlikle dedi Elf, Cem'e... Sen hiç yumurtanın kırılarak civcivin dışarı çıkarıldığını gördün mü?... Belki yumurtasını içeriden kıran civcive, çıkması için yardımcı olunabilir... Ama yumurtasını kırmamış civcive kesinlikle dışarıdan kabuğu kırılarak yardımcı olunmaz!... Zira bu ona zulüm olur!...

 Cem hâlâ anlayamamıştı Elf'in ne demek istediğini... soruyordu...

-Ama niye... Ben kozamı delip de çıkaramıyorum başımı hâlâ dışarı!...

-Sen, dedi Elf... Dışarıda nefes alıp yaşayabilecek bir hâle gelmiş olsan, zaten kendin deler ve kırarsın kozanı; çıkartırsın başını dışarı; ve o havayı teneffüs edebilir ciğerlerin; yaşamaya başlarsın koza dışında!... Ama şu anda kozayı kıramamanın sebebi zaten, ciğerlerinin koza dışındaki gerçekleri (pardon) havayı teneffüs edebilecek bir kapasiteye ulaşamaman!... Bu durumda senin kozanı kırmak, sana yapılacak en büyük zulüm olur!... Zira o hava zehir olur senin ciğerlerin için!....

 Cem bir hayli zorlanmıştı, kozanın dışında bir yaşam olduğu halde, kozayı delip de o yaşamı farkedememekten dolayı...

İşte ben garibim de o Cem gibi...

Farkediyorum; kozamın dışında bir yaşam var ama.... Hâlâ kozanın içindeki kendi hayal dünyamın içinde, kendi yarattığım değerler ile ömür tüketmekten başka bir şey  gelmiyor elimden!...

Aslında biliyorum, benim bu çok önemli değerlerimin, Çin'in hong thuki yang köyünde sıfır değer ettiğini!...

Biliyorum ama; beni kozamın değerleri tatmin ve mutlu ediyor ya!...

Gidip bir balık yeyip boğazda avunabiliyorum ya!...

Çevremdeki üç-beş dosta bir şeyler anlatıp, bilgiçlik taslayıp, kendimi tatmin ediyorum ya!...

Çaresizliğimi, avuntularımla örtmeye çalışıp, böylece kendimi aldattığımı sanıyor; uyuşturabiliyorum ya bilincimi; sanki uyuşturucu koklamış gibi!...

Neyse, başınızı ağrıttım, lûtfen bağışlayın beni....

Kendi dertlerimle sizleri meşgul etmek hiç bir yarar sağlamayacak bana! Gene de bazen insan, kendini dinleyecek birini bulunca böyle deşarj olmak istiyor işte...

 Gelin, siz bana, dünyanızın güzelliklerinden sözederek avutun beni lûtfen!... Yarama merhem olun!...

"O", diye düşünmek acaba şirk midir?...

"O", diye düşünmeden yaşamak nasıl olur?...

Hesap sormadan yaşamak, ne demektir?... Kimden hesap sorulur, ya da niye sorulmaz?...

Cehennem var mı, hak mı, yalnızca ölüm sonrasında mı?... Ölümden sonra neler yaşıyacağız?

Efendim ölümden sonra şunları  şunları yaşayacağız...

Nereden biliyorsun?...

Rasûlullah dedi ki; falanca ermiş dedi ki, sen dedin ki!...

Dedim ki, dedin ki, dediki...lerle TAKLİTTEN ÇIKIP TAHKİKE ULAŞACAĞIZ, öyle mi?...

Mukallidun, şirk ehlidir; diyen ne demek istemiş ki?...

Hangi bilgimiz YAKÎNE dayanıyorsa, onda şirk yoktur!...

Cebinde olmayan, üzerinde tasarruf etmemekte olduğun şey senin değildir!..

 Şirkin zıddıdır yakîn!..

 Cebindekidir yakin!...

 Yakîn tasarrufu getirir, ki o da tahkikin sonucudur!...

 En büyük yalancı, ilmini paylaşmadığı kişiye seni seviyorum diyendir!...

 Sevgi, sahip olmak değil,  paylaşmaktır!...

 Bilincini paylaşmadığın kişiye “seviyorum seni”  demek,  yanlızca onu aldatmaktır!...

 Allah Rasûlü:

 “Aldatan bizden değildir!” demiş...

  Bunu yanlızca maddi anlamda anlamak basitliktir!...

 Çevrenle ilmini, bilincini paylaşmıyorsan; onların kendilerini cehennem ateşine atmalarına yolaçacak davranışlarına gözyumuyorsan, onlara ihanet ediyorsun; onlara zulmediyorsun;       onları harcıyorsun; demektir...

 “Rasûlullah’ı sevdiğini söylerken bile yalan söylüyorsun!” dediler bana... Niye, dedim...

 Çünkü O, bütün ömrünü insanlara ölümötesi yaşamı ve hakikatı anlatmak için değerlendirmişti... Sen onun yolunda ne çalışma yapıyorsun ki, onu sevdiğini söyleyebilesin... Dünyada bırakıp gideceğin şeyler uğruna ömrünü tüketirken, çevrenle ilmini ve inancını paylaşmaya korkarken, nasıl ona olan inancın ve sevginden sözedebilirsin ki!.... dediler...

 TAKLİTTEN    TAHKİKE    giden yol uzun; ve yaşamımız ortada!... 

 Kendimizi tatminse amaç, bunun kolay ve zevkli yolları var!..İdrak ve gereğini yaşamaksa amaç, bunun  bedeli hayli ağır!...

 İlk şart, Taklitten çıkıp - Tahkike ermek için.... Kendimizi aldatmaktan vaz geçmek!.

 Düşünelim o zaman, ne kadar şuurlu yaşıyoruz... Ne kadarlık kabulümüz, falanca dediği için; ne kadarı da yakînimiz sonucu?...

“Allah” isminin işaret ettiği mânâyı kavramadan, bu kavrayışa dayalı düşünce sisteminizi oluşturmadan, konuların TAKLİDİNDEN TAHKİKİNE geçmenize asla imkan yoktur!..

İsim ve sıfatlar arasındaki ayırım bize göredir!...

Sen kendinde bugüne kadar hangi isim ve sıfatların ayırımını ve tasnifini yaptın?...

"Allah" ismiyle işaret edilenin, çeşitli özelliklerini farketmemiz için böyle sembolik bir tasnif yapılmıştır!...

O tasnifte, yani isimde, yani şeklinde, yani olayın görüntüsünde kalmayıp, onları ortaya koyanın bakışıyla varlığı değerlendirmek gerekir!...

Düşünsel kişiliğinden arınmadan, "Allah" gibi düşünemez, değerlendiremezsin!... "

"Allah ahâkıyla ahlâklanın" uyarısının anlamı çok çok önemli ve değerlidir...

Sen kendini aynada gördüğün, ya da bir ruh olarak- kişi olarak kabullendikçe, bu dediklerimin oluşması kesinlikle mümkün değildir...

Kur’ân insanlara pek çok şeyi sembollerle anlatırken; tasavvuf ise baştan sona,  sembol ve mecazdır!...

Ricâlullah, kişiye baktığı zaman, onun mukallid oluşunu tasavvuf konuşmasından anlar!... Çünkü mukallid -taklitçi-, sembollerin işaret ettiği gerçekleri farketmediği için, sembollere hakikat gibi sarılıp, sahip çıkıp; masallamada devam eder!...Sembollerden geçip ardındaki gerçekleri anlamaya çalışın ki, mukallidan sınıfından çıkma şansını elde edebilesiniz!...

Evet  arkadaşlar.... Taklitten çıkmak istiyor musunuz?...

Kendimizdeki ilâhi sıfatlarla ne kadar yaşıyabiliyoruz?

Bugüne kadar alışageldiğimiz yaşam ötesinde ne kadarıyla Allah Ahlâkıyla ahlâklanmış olarak yaşayabildik?

Günümüzün ne kadarı çevremizdekilere birşeyler verebilmekle geçiyor?

Ne kadarı “çevreden acaba ne alabilirim”i düşünmekle, bu yolda gerekeni yapmakla geçiyor?

İnsanlara bu dünyada bırakıp, ötede de yararı olmayacak şeyler mi verip; onları dünyaya mı yönlendiriyoruz?

Yoksa onlara ölümötesi sonsuz yaşamın güzelliklerini tavsiye edip, onlara her dem bu yolda bir şeyler mi vermeye çalışıyoruz?

 İnsanların, rengine, ırkına, diline, dinine bakmadan; kim olursa olsun hepsini hakikatı itibariyle değerlendirip onlara hizmet için mi varız?

Yoksa, kim olursa olsun acaba ne kaparım umuduyla mı yaklaşıyoruz?

Hak bildiğimiz yolda, “kim ne derse desin” diyecek yürekliliğe sahip olarak mı yürüyoruz?

Yoksa, “aman etraf ne der” diyerek ETRAF PUTU’NA mı tapınmaya devam ediyoruz?

Herşeyin ötesinde inancımızla fiillerimiz ne kadar paralellik gösteriyor?

Konunun tahkikine yönelmek istiyorsak, “esm┠yaradılmışın tanrısı olmamalıdır!...

Yani, isimlerin çokluğu, varlığın TEK’liği anlayışımızı örtmemelidir...

İsimle uğraşmayı bırakıp, ismin içeriğine yönelmek zorunludur, taklitten çıkıp, tahkike yönelmek için!...

Öncelikle, bilgileri size ezberletmek artık hiç işime gelmiyor...

Burada artık düşünmesini öğrenmenizi ve taklitten çıkmanızı istiyorum...

Bakın arkadaşlar... Şu nedir diye soruyorsunuz, ben de diyorum ki budur!... Ve de kabulleniyorsunuz!...

Bu da taklitçiliği arttırmaktan başka bir şeye yaramıyor... Artık lûtfen düşünmeyi öğrenin...

Cümleleri kelime kelime ele alıp o kelimeleri düşünmek lâzım.... Taklitten kaçınmak ilk yapacağınız iş olmalı...

Bunun için de bana sorup cevabı klişe olarak alıp, kabullenmekten vazgeçmelisiniz...

Size hep bir mantık sistemi içinde konuları ele alın diyorum...

Düşünün ve düşüncenin mahsulünü bir mantık içinde bana anlattıktan sonra açmanızı sorun... Yoksa, falanca  şöyle diyor, bu ne demektir, filanca kitapta böyle yazıyor, bu ne demektir ile, cami sohbetinden ileri asla geçemezsiniz!... Ama ben de hoca veya şeyh efendi değilim ki, masallarınıza bir masal daha ekliyeyim...

BİLGİ, gereğini uygulamak içindir!

Bilgi tekrarı taklitten başka bir şey değildir!...

En mükemmel taklitçi hangi hayvandır bilir misiniz?... Maymun mu, papağan mı......

TAKLİDİ kabulün ötesine geçmek istiyorsak... “Dediler, öyleyse öyledir”den, geçmek zorundayız; bilinçli bir kişi olmak istiyorsak...

Önce taklitçi bilgilenmeyi terkedip tahkikçi idrakı elde etmemiz gerekir ki, bundan sonra yani idrakın doğal sonucu olarak yaşam açığa çıksın!...

Taklitçilikle yaşam asla oluşmaz... Taklidi terketmenin yolu da, kabullenmeyi terkten geçer!... Sürekli tefekkürle yaşamakla başlar...

"Selâm" derken ne düşündüğüne bak!.. Ağzından çıkan her kelimeyi, düşünerek çıkartmak... Robot gibi, aldığını yansıtmak değil!...

Son günlerde en çok üzerinde durduğum konu ŞUURLU yaşamak; TAKLİTTEN çıkmak!...

Selâm, derken, Allah’ın Selâm isminin mânâsının o kişinin özünden gelen bir biçimde kendisinde açığa çıkmasını temenni ederek, "selâm" diyorsan, hiç bir mahzuru yoktur...

Ama, şartlanma yollu, taklit yollu, düşünmeden, koyun "meeee"ler  gibi, "Es selâmu aleykum  ve rahmetullahi ve berekatuhu" diyorsan... Biraz uzunca  "meeeee"leme olur bu!... Bilmem anlatabildim mi?...

Nasılsın, sorusuna iyiyim, veya iyidir gibilerden bir cevap bile taklitçiliğin eseridir!...

Oysa taklit, en mükemmeliyle maymuna ait bir özelliktir; insana yakışmaz!...

Demek ki önce yaşamaktan --> düşünmeye geçmek lazım.

İnsan ezbercilikten ve taklitçilikten çıkmadan düşünerek yaşayamaz...

Esasen insana yakışan en güzel davranış düşünmektir... Her   konunun nedenini, oluş sistemini, gerekçelerini...

Hayatta hiç bir konuya kişisel gözle yaklaşmamak gerekir, saf gerçeği algılayabilmek için!.

Objektif ve global bakış açısı gereklidir, iyi  değerlendirebilme yapmak için.

Bir yöreye, bir ülkeye GÖRE olan gerçeklerden değil, evrensel   sistem içindeki yeri itibariyle o konuyu değerlendirmek   önemlidir!.

Kozanızdan kurtulmak istiyorsanız, her şeyin hikmetini, oluş   sistemini; hangi oluşların o şeyin olmasına yol açtığını  düşünmeye çalışıp, sonra değerlendirmenizi yapın!.

Hikmete erdikçe, sistemin öyle gerçeklerine yaklaşacak ve  onları farkedeceksiniz ki, artık sınırlı ülke vatandaşı   kişiliğiniz yanısıra sınırsız evrensel gerçekler vatandaşı   kişiliğine de yaklaşacaksınız!.

Attığın her adımda, o yaptığını niye yapmakta olduğunu düşünmek ve sonuçlarının sana neler getirebileceğini de hesaba katmak zorundasın... Ki, sürekli düşünme melekesi gelişsin...

Aklına estiği gibi, gözlüğünü çıkartıp bir yere bırakıyorsan... Sonra da nerede diye arıyorsan; sonra üstüne oturup kırıyorsan... Bu senin tamamiyle güdülerinle yaşadığını; düşünme melekenin gelişmediğini gösterir...

Daha gözlüğü gözünden çıkartırken düşünmeye başlıyorsan, bunu çıkartıp şuraya koyayım... sonra da şuradan alayım diye... bu sendeki düşünme melekesinin harekete geçtiğini gösterir; en ilkel haliyle!...

Yani, bir fiil ortaya çıkmadan evvel, nedenlerini ve sonuçlarının neler olabileceğini düşünemiyorsa birim; o henüz ilkel güdüleriyle yaşamını sürdürüyor, demektir.. Bu da taklitten çıkmak için hayli zor bir pozisyondur!.

Bir şeyi, kendinle ilgili yapıyorsun, ama, o şey acaba senin yakın çevreni, arkadaşlarını, anneni-babanı, kardeşlerini veya içinde yaşadığın toplumu nasıl etkiliyor; bunu o işi yapmadan önce düşünemiyorsan; bu senin henüz düşünen insan noktasına ulaşmadığını gösterir!...

Öyle ise Ezberci ve taklitçi yaşamdan, “her an düşünerek yaşam katmanı”na sıçrama yapmak zorundayız...

Ya da bulunduğumuz düzeyde hâlimizden memnun, devam edip gideceğiz...

Gelecek olan her an yaşadığın an tarafından otomatik olarak oluşturuluyor... Tek şansın, yaşamakta olduğun anı, yarın olmasını istediklerine göre değerlendirmen...

İlminin gereğini yaşamadığın sürece, ya ilmin yok, ya da kendini aldatmak yoluyla sürekli kendini tatmin etmek hoşuna gidiyor!...

Acaba, vicdan muhasebesi yapıyor musunuz?... Gerçekçi olarak... Bilgimin yüzde kaçının gereğini yaşıyabiliyorum; diyerek!...

İlim- bilgi, beyninizi kuşatan hangi surları yıkabildi?...

Yoksa yıktı bazı şartlanma surlarını da; böylece daha mükemmel şekilde beden yaşantısına dönmeyi; şartlanmasız bir şekilde beden boyutunun zevlerini mi yaşamayı başardınız!...

Şunu kesinlikle bilin ki...

Yanan bir odadan kaçıp kurtulma arzusu ile yapacaklarınız gibi; “OKU”ma gayreti içinde olmadıkça, asla “oku”yamıyacaksınız!...

Kendinizi ALDATMAKTAN VAZGEÇİN !.

Hepimiz ebedi hayat için yaratıldık, "halife"lik kemâlâtıyla.... Eğer bunu   elde edemeden gidersek, dünyada tüm çektiklerimiz, çekeceklerimizin cabası   olacak...

Titanic batmışken yarıya kadar, salonda dansedenlerden olmaktan   kurtarın kendinizi!.

Geçmişte uyarıldı insanlar, belâ gelmek üzere diye, onlar ise bunu hiç   ciddiye almadılar!... Sonrasını Kurân ‘da okuyun...

Ahmaklar, elle gelen düğün bayram diyorlar... Onlara sorarım, eliniz yanarken ne hissediyorsunuz?... Başkaları da yanıyor demeniz, elinizin yanma  acısını size hissettir miyor mu?

Her insan, kesinlikle, ilminin sonucu olan davranışları ortaya koyar,  “aklı başından alınmadığı sürece!.

Ya ilmi reddedeceksin, halle beraber; ya da hâli kabul edeceksin dogru  olarak ilimle beraber!... Çünki teknik olarak insan ilminin... yani beynindeki  veri tabanın sentezlerinin sonucunu yaşamaktadır otomatik olarak her an!.

Eğer bir ilmin doğruluğunu tasdik etmekteyse vicdanımız; ve biz o ilmin  geregini yasayamıyorsak, önemli bir sorunla karşıkarşıyayız demektir!.

Bir bilgiyi tasdik etmek gereğini de uygulamayı getirir!. Uygulanmayan ilim, gereği ortaya konmayan iman lâfla tasdikten başka bir  şey değildir ve insana hiç bir getirisi olmaz!.

Bugün bilgisayarlardan daha büyük âlim yoktur yeryüzünde!..

Ben bilginlerin bilgisinden yararlanın ama körü körüne tâbi olmayın, aklınızı kullanarak ele aldığının konunun her yönünü kavrayın, taklitten kurtulun

Bilgi ezberlemek değil, irfan tahsil etmektir önemli olan!

Bilgi insanın kendisini geliştirmesi ve gereğini yaşayabilmesi içindir. İlim sahiplerinin ilminden istifade edilecektir elbette ama körü körüne, kafa çalıştırmadan  ben falancaya bağlıyım diyerek, kafa çalıştırmadan yaşamak bana göre yanlıştır.

Biz  insanların taklit yolundan gitmeyi bırakıp, tahkike yönelmelerini ve Din  konusunu hobi olmaktan çıkartıp hayat memat meselesi olarak değerlendirmelerini arzu ediyoruz. Çünkü herkes sonuçta herşeyini bu dünyada bırakıp, sonsuzluk boyutuna  geçecek ve orada yanlızca bu dünya yaşamında edindiği sermaye ile yaşayacaktır..

NEBİ ve RASÛL arasındaki işlev farkı ve diğer farklar anlaşılmadan Kur’ân ‘ın anlaşılması çok zordur..

Allah ile TANRI;

RASUL-NEBİ ile Peygamber farkını farketmiyenlerin  GÖKTANRIdan haber getiren elçi anlamındaki peygamber anlayışları ile  çevirdikleri KUR’ÂN MEÂLLERİNİ  okuyanlar, hep meâli yazanın kitabını okuyorlar;  Kur’ân ‘ı değil!.

Ayrıca, Kur’ân ‘da geçen bir çok kelime dahi kullanılan kelimeye hakkettiği dikkat verilmemesi yüzünden, İnsanları Göktanrının dinine taşımaktadır... Kâinatları yaratan ALLAH adıyla işaret edilenin değil!...

Ben sizi uyarmaya çalışıyorum, taklit yollu-ezber yollu kabullendiklerinizin  hakikatları konusunda!...

Kur’ân ‘ı okuyup da yetersiz bulanların hepsi, Kur’ân ‘ı değil, okudukları meâlleri  yazanları inkâr ediyorlar!.Onların gerçek Kur’ân’dan ve yazdıklarından haberleri bile yok!.

Tanrıdan, peygamberinden, GÖKten inenlerden ve GÖĞE çıkanlardan söz edenler Ne gerçek Kur’ân’dan bahsediyorlar, ne de İSLAM DİNİnden!...

Boş vaktinizde elinize çeşitli meâlleri alıp göz gezdirin bakalım... nasıl  anlamış yazarı o meâlin, Kur’ân’ı ve ne kadar anlamış; bu bilgiler ışığında?

Dünya büyük bir hızla, farkında olamadığımız kadar büyük bir hızla yenilenmeye gidiyor!.Çağ, anlayış, buluş, değer yargıları çok çok değişecek!.

Belki İsa aleyhisselâm veya Mehdi Rasûl gelip bu değişikliğe öncü olacak... Ama biz onları görmeden bu dünyadan ayrılabiliriz her an!...

Öyle ise, âcilen gerçekleri araştırıp-soruşturmaya başlıyalım... Sonsuz  hayatımıza sonsuza dek ışık tutacak olan Kur’ân-ı Kerim’i iyi anlamaya çalışalım...  Ki ona göre de kendimizi geleceğe hazırlayabilelim!.... FARKEDİN ki...

İş başınıza düştü!...

Kimseden fayda yok size, zira kimse sizi kendiniz kadar düşünmez!...

Mantığınıza ters düşen bir anlatım veya kelime görürseniz Kur’an da bunu  hemen bilenlerden araştırın, Kur’ân ‘da hangi kelime geçiyor burada ve ne anlamlara geliyor diye!.

Yitirmekte olduğunuz, bir daha elegeçiremeyeceğiniz kendi hayatınız  olacak!.

Rüyadan ayılır gibi, en yakınlarınızdan ayrılarak yeni bir yaşam boyutuna  geçeceksiniz... Eğer, veri tabanınız o boyutun gerçeklerine hazırlamamışsa  sizleri, çok sıkıntı çekilir!.Eşin, oğlun-kızın yok artık orada!. Yalnızca veri tabanın!.

Namaz denilen nesnede, eğer Fâtiha’yı mânâsını düşünerek okuyamıyorsan,  acaba ne kadar namazını eda ettin?

Arapça Fâtiha bilmiyorsa, yanındaki teyp Fâtiha’yı okuyup, sen de rükua gitsen, namaz olur mu bu?

Hoşgörün yoksa, kınıyorsan insanları; Herkesin yaratılış amacı doğrultusunda gerekeni yapmak için var olduğunu her an yaşayamıyorsan; ne kadar Rasûle tâbisin?

Dostlarım, belki ileri gidiyorum farkında olmadan, bağışlayın beni ama ne olur artık kendimizi aldatmaktan, kandırmaktan vazgeçelim!...

Soralım kendimize ne kadar RASÛLULLAH’ın yolundan gidiyoruz?

Sakal bırakıp, cüppe giyip, başörtmek midir Rasulullah’ın yolundan gitmek?

Amerikada, New Yorkta museviler takkeyle, uzatılmış zülüfleriyle, özel giysileriyle dolaşıyorlar ve hiç karışan yok!.. Çünkü burada demokrasi var!.   Herkes özel kıyafetiyle dolaşıp resmi evraklar için fotoğraf çektirp resmi dairelerde  işini görüyor, çünkü demokrasi var burada!...

Öyle ise niye demokrasiyi bizler de uygulamayalım?... O kadar geri bir  toplum muyuz biz?

Bırakalım insanlar, başkalarına zarar verici eylem ortaya koymadıkça, herkes dilediği gibi inandığı gibi yaşasın!.. İsteyen başını örtsün; isteyen mini etekle dolaşsın!.

İsteyen taklitçi yaşasın; isteyen tahkike koşsun!...

Her şeyi Allah gözüyle seyretmek ve HOŞGÖRÜLÜ OLMAK bakın hiç kolay değil!.

Üniversite bitirip etiket sahibi olmak insana lâyık olan hoşgörüyü kazandırmıyor maalesef!.

O zaman o insanların kıyaferine değil; getireceği düzene karşı çıkarsın!.

Kişisel haklara karşı çıkmak ayrı şeydir, insanlara baskı yapmaya dönük eylemlere karşı çıkmak başka şeydir!.

İnsanlar başkalarına zarar vermedikçe, diledikleri, inandıkları gibi yaşama ve giyinme hakkını kullanabilmelidirler!.

Lûtfen her şeyi klişe ezberleyerek değil her şeyi araştırarak ve sorgulayarak kendinizi geliştirmeye bakın...

Ezel, mekânsal değil boyutsal ise, bunu nasıl anlıyacağız?...

Ezel göresel mi? Mutlak mı?...

Aşk birime midir; birimdekine mi?...

Birimdekine ise; birimdeki fıtratında olmasa, ona âşık olunur mu?...

Şirk birime aşktan mı doğar; birimdekine gâfil olmaktan mı?...

Âşık olduğun birimdeki ise böyle... Allah'a aşık olmak nedir?...

Allah'a aşığım diyen neye âşık olduğunun acaba farkında mıdır?...

Soyuta âşık olmak niyedir, nasıldır; sonucu nedir?...

Allah somut obje olmadığına göre... O’na âşık olmak ne demektir?...

Birime ve bedene âşık olan, Allah’a yüz çevirmiş mi olur?...

Bütün bunları ciddi olarak düşünmek ve tefekkür sistemimizde yerli yerine oturtmak zorundayız;

Zenginin parası züğürdün çenesini yorarmış, dedikleri gibi; mertebelerin konuşulması bize hiç bir şey kazandırmaz...

Önemli olan falanca ya da filancanın kim olduğu değil, ondan bize ulaşan ilmin bize ne derece yararlı olduğudur...

Herkes sonuçta kendi âleminde yaşayacaktır, aynen şimdi olduğu gibi!...Öyle ise, artık insanların hangi mertebede olduğu yolundaki spekülasyonları bırakıp, kendi gerçeklerimize dönelim...

Evet, kendimizi de aldatmayalım... Etrafın bize verdiği mertebeler ile kendimizi kandırmayalım!...Yaşadığımız boyutta ne kadarıyla "ALLAH" adıyla işaret edileni tanıyıp; ne kadarıyla "O'nun ahlâkı ile ahlâklanmış olarak" yaşadığımıza bakalım!.

Hâlâ, yaşadığımız çevrenin bize taktığı gözlükle ve gözbebeklerimize göre yaşamı değerlendiriyorsak, etrafın bize atfettiği mertebelere sakın aldanmayalım..

Yerküremiz güneşin çevresinde  saniyede 30 km hızla dönüyor... Güneş galaksi çevresinde  saniyede 220 km. hızla dönüyor... Galaksi yerel galaksi kümesi çevresinde 50 km hızla dönüyor... Yerel galaksiler kümesi de Virgo(başak) süper kümesi çevresinde  kabaca saniyede 20 kilometre hızla dönmekte... Dönme  bir o zaman başlamış ve hala devam etmede.... Biraz bunu düşünmeye çalışır mısınız?...

Haddini bilmek, ne demektir acaba?...

"İnsanın YERYÜZÜNDE halife olmasının anlamı üzerinde düşündünüz mü hiç?...

 Ya ilmini değerlendir, ya da haddini bil; ne demek ola ki?..

 Bütün bunlardan sonra biraz çelişkilerimden sözedeyim size...

 Şu ana kadar yazdıklarım, açıkladığım bilgiler bu kapsamıyla Dünya'da kimse tarafından açıklanmamıştır!...

 Bu bakış ve anlayış, şu anda yeryüzünde TEK'tir!...

 Hâlâ anlattığım, açıklamaya çalıştığım şeyler, Dünyada hiç bir toplumda, hiçbir şekilde anlaşılamamış ve hazmedilememiştir!...

Hodri meydan, aksini iddia edene... Yazsın kitap ve yazdıklarımı çürütsün!...

Burada yazılanlar, Allahın bu devir insanına Rahmetinin açığa çıkışıdır!... Rahman’ın rahmetidir bu!...

Dileyen bu pınardan istifade eder; dileyen de yüzünü çevirp gider; ve sonuçlarına da katlanır!...

Tanrısı ile başbaşa yaşar...

 "Kıyamet gününde, herkes neye tapıyorsa gene onun peşine düşsün" fermanının yayılmasıyla birlikte herkes neye tapıyorsa onun peşinden giderek cehenneme yuvarlanır"

 hadisini hatırlayalım...

Tanrınıza tapınıyorsanız, bilin ki, yaşadığınız cehennem bunun sonucudur...

Tanrıya tapınanın cehennemden çıkması mümkün değildir; tanrısına tapımaya tövbe etmedikçe!...

 Geçen sohbette ağırlıklı olarak "İSİM" kelimesinin anlamı üzerinde durmuştum... İsimle uğraşmayı bırakıp ismin içeriğine yönelmek zorunludur, taklitten çıkıp, tahkike yönelmek için...

Beni ezberlediğiniz bilgilerle anlamaya çalışırsanız, bu olanaksızdır...

Sıfırdan bu bilgileri ele alıp, düşünce dünyanızı yeni baştan oluşturmadıkça asla bir yere varamazsınız!... Gecekondu üstüne gökdelen inşa edemezsiniz!...

Önce SİSTEMİ OKUMAK zorundasınız!... Sistemi okumadıkça, ana SİSTEM içinde İNSANIN yerini, fıtrat, istidat, kabiliyet doğrultusunda varlıklar arasında nereye  ne kadar erişebileceğini farketmek zorundasınız!...

Düşünen beyin insana verilen en büyük belâdır!... 

En büyük belâ; Nebi ve Rasûllere, sonra sırasıyla mertebesine göre velilere ve müminlere verilir “

 yolundaki hadisi bir de bu bakışla değerlendirin bakalım... Acaba belâ, hastalık-kaza-işsizlik gibi şeyleri mi anlatıyor, ki bunlarla insan tekamül etsin; yoksa DÜŞÜNMEYE başlayan beyni mi?...

Çok yıllar önce birilerine demiştim... Bu ilimden üstünü bulursanız, bana haber verin, gidip o çeşmenin önüne kova olayım...

Ama hâlâ önüne kova olacağım bir çeşmeyi kimse bana bulamadı!...

Öyle ise kendi kovamdaki suyla yetinmekte olduğum gerçeği ile yüzyüze idim... Ve kovamdaki suyu susuzlarlarla paylaşmak  fıtrî görevim olduğu için de bu suyu dileyenlerle paylaşıyorum...

Kimseden bir talebim yok!...

Ama insanlara şu sorunun da sorulacağını çok iyi biliyorum...

Size yaşadığınız zamanda bu gerçekleri açıklayan bir kovayı üzerinize boşaltmadık mı?... Niçin o suyu değerlendirmediniz?...

Evet Dostlar... Şimdi gerçekçi bir biçimde düşünelim...

Tüm çevremiz her an hızla değişirken, biz hâlâ atalarımızdan, ana-baba-şeyhimizden naklolan eski hikayelerle yetinip, yeni ufukları değerlendirmeyecek; eski mecaz-sembol anlatımlar gözlüğü ile mi Dini=Sistemi ve Allah Rasûlü’nü ve Kur'ân ‘ı değerlendir(?)meye devam edeceğiz?...

SORUYORUM...

  Acaba türkçem yetersiz de onun için mi sizlere düşündüklerimi nakledip bir şey hissettiremiyorm; ve bu yüzden de beyninizde devrimler oluşturamıyorum!...

Yukarıda seni hesaba çekecek bir tanrının olmadığı boyuta, dünyadan hiç bir şey götüremeden a'mâ olarak gitmek mi güzeldir; yoksa dünyada bırakıp da gideceklerini biraz ikinci plana bırakarak gözünü gerçeklere açıp, perden kalkmış olarak o boyuta intikal etmek mi?...

Yaptığın iyilikler ve kazandığın sevaplarla bühl cennetinde yer almak yeterli oluyor mu sizlere?...

Şu dünyada AHMAKlarla -anlamadığını bile anlıyamıyanlarla-  yaşamak ne kadar mutlu ediyor ki sizi, ölümötesinde bile onlarla olmayı kabullenebiliyorsunuz?...

Dünyada ayrılıp cennet yaşantısına gitmek tem mutluluk umudumuz ama, o cennetin buradan yapılan çalışmalar sonunda şekilleneceğini ve oluşacağını hâlâ anlamadık mı?... Ahmaklar cennetinden kurtulup, irfan cennetinde yer almanın yolunun Allah ismiyle işaret edilenin  kendinde açığa çıkmasını  oluşturamadıkça...

Allah ismiyle işaret edilen’de, kendini bulamadıkça ...

Allah bakışıyla mevcudata bakamadıkça çelişkiler bitmez, diyebilir miyiz?...

 Adamın biri mısırdaki piramitlere özenmiş, getirtmiş taşları bahçeye tam tekmil göstemiş millete işte piramit diye!. Piramit görmemişler d kabullenmişler taş topluluğunu piramit diye... Sonra bir piramit gören demiş ki, bunlar piramitin taşları ama piramit denmez bunlara... Bunları istifleyip düzenlemek gerek...

 Bilgisayarda da çeşitli dosyaları toplayıp bir windowsu oluşturamaz ve çalıştıramazsınız... Onun kendini setup yapması yani bir bir piramit gibi alttan zirveye kendini düzenlemesi gerekir...

"Allah" isminin işaret ettiği mânâyı kavramadan, bu kavrayışa dayalı düşünce sisteminizi oluşturmadan, konuların TAKLİDİNDEN TAHKİKİNE geçmenize asla imkan yoktur!..

Geçmişte ezber yollu öğrendiğiniz şeylerin acaba ne kadarı tahkike dönüp, sizi o konuda YAKÎNe erdirdi?...

Kendinizden veremediğiniz isabetli cevap, taklidin SONUCUDUR!...

Taklidiniz ile tahkikinizi terazinin iki kefesine koyup bir tartar mısınız; lutfen!..

Dişarıdan aldıklarınız, bir kefeye; kendi buluşunuz, sizden açığa çıkan isabetli cevaplar diğer kefeye!.

Mukallit, tanrısıyla yaşar!..

İlim geldikten sonra hâlâ onların hevâsına tâbi  oluyorsa, mukallit, iyi bir müşrik olak tanrısına kulluk ediyordur!...

Ne zaman Kendiniz için ve kendinizdekini açığa çıkarmak için varolduğunuzu farkedip, bunun gereğini yaşamaya başlıyacaksınız?...

Cevabı sakın Tanrınıza bağlamayın!...

Devâ Kur'ândadır!... Kur'ân "OKU"maya çalışın!...

Kur'ânı "OKU"yamayan, "ÜMMÜLKUR'ÂN"ı hiç okuyamaz!...

Gününüzün ne kadarını Kur'ânı "OKU"mak için değerlendiriyorsunuz?... Ne kadarını da dünyada bırakıp gidecekleriniz için harcıyorsunuz?..

Evet, "Kur'ânı "OKU"yabilmem için bana ne tavsiye edersiniz?... Hangi hocaefendi ya da şeyhefendiye devam etsem ki, bunu okuyabilmek için?... Bana tavsiye edebileceğiniz biri var mı?...

Ona her şeyimi bağışlamaya hazırım; iş ki bana Kur'ân "OKU"masını öğretsin!...

1 ton altın olan kasa anahtarı boynunda, kuru ekmek kemirmekte olan pozisyonundan kurtulabileyim!...

Bu hâl üzere ölmek mi istiyorsunuz, hâlinizden memnun...Yoksa....

Anahtar boynunuzda, altın da kasanızda!...

Yanan bir odadan kaçma arzusu ile yapacaklarınız gibi,  "oku"ma gayreti içinde olmadıkça, asla "oku"yamıyacaksınız!... Kendinizi ALDATMAKTAN VAZGEÇİN !...

"ALLAH"a; Kur'ân ‘ı okuyup, ona iman etmeyenler, kaçamazlar!...

Olay beynini kullanmaktan; mazeretlerden geçmekten, sistemin gereğini uygulamaktan geçer!...

İnsanca duygular ve insanca düşünme, kozalıların ilkel yaşantılarından başka bir şey değildir!...

İsa Aleyhisselâm’ın şu uyarısına dikkat edin:

"sen insanca düşünüyorsun; Allah gibi değil!."

Hz. Muhammed’in şu uyarısını da ahmaklar veya aptallar gibi değerlendirmeyin sakın!...

 "Allah'ın ahlakıyla ahlâklanın!."

 "ALLAH" adıyla işaret edilen, evren içre evrenler  ve içlerindeki tüm oluşumları yaratanın "ahlâk"ı ne ola ki?... Bunu adam gibi, bir düşünsenize, eğer düşünebilecek kapasite var ise veri tabanı bulunuyorsa beyninizde!...

Ahmaklar değerlendirir Hz. Muhammed'i kendilerince...

Aptallar değerlendirir Hz. Muhammed'i kendilerince..

Alimler değerlendirir Hz. Muhammed’i kendilerince...

Ârifler değerlendirir Hz. Muhammed’i kendilerince...

Evliyâullah değerlendirir Hz. Muhammed’i kendi mertebelerince....

Ahmaklar değerlendirir Hz. Muhammed’i... O ne büyük adamdı; çarşı-pazar dolaşıp, ailesiyle halleşir, çoluk-çocuğuyla oynaşırdı; sökük diker, taş taşırdı!...

Aptallar değerlendirir Hz. Muhammedi... Ne büyük peygamberdi... insanlara iyiliği tavsiye eder, sosyal yardım yaptırır, onları ne güzel idare ederdi... Kimseyi kırmazdı... 8 hanımı arasında hiç birinin hakkını geçirmez; herkese herşeyin ortasını tavsiye ederdi... Ne mükemmel insandı!...

Alimler değerlendirir Hz. Muhammedi.... Ne büyük peygamberdi!... Allahın elçisiydi; Allahın emirlerini bizlere bildirdi... Cenneti gördü, cehennemi gördü rüyasında ve insanlığı idare için ne güzel yollar koydu... Ama ne de olsa bir peygamberdir!, insandır!... Söylemiş ve dedikleri tam olarak bize ulaşmamıştır; bize sadece kuran yeter!... gerekirse, aklımızın yattığını onun dediklerinden, kabullenebiliriz!... Akılmız yatmazsa dediklerine, mantığımıza uymazsa dedikleri, onları bir yana koyar, kurana döneriz!... Mucizeleri mi? onlar hadisle bize geliyor, aklımız almazsa, bir kılıfına uydurur, kenara koyarız!... Biz iman değil, akıl dinine tabiyiz!...

 Âriflere gelince... Hz. Muhammed büyük adam değil Haktır!... Onda konuşan Haktır!... Tanrı Muhammed suretinde âşikâr olmuştur!... her şey Hak'tır dolayısyla o da hak!... Ben sen o herkes hak!... gerisi yok!... o Gün Hak ondan öyle konuşmuş; bu gün de bizden böyle konuşuyor!... Her şey Hak ise beden de hak!... Öyleyse yok fazla bir fark Muhammed le aramızda... Ben sen o, biz siz onlar hep Hak!... Ama gene de Hz. Muhammed çok büyüktür!... Alemler onun için yaratılmıştır!... (bunlarda mülhimedeki irfan sahipleri)...

Evliyâullaha gelince...

Ben o sınıftan değilim ki; onlar nasıl değerlendirir bileyim!... Ama bana göre...

Önce "Allah" ismiyle işaret edilen kâinat içre kâinatlar yaratanı anlayabilmem için beyin kapasitemi bilgilerim doğrultusunda eylemler ortaya koyarak genişletmem gerek ki, önce "ALLAH" adıyla işaret edilenin ne olduğunu farkedeyim...

Sonra da buna dayanarak "ALLAH RASULÜĞÜNÜN" ne olduğunu farkedeyim...

  Sonra da Allah ahlâkıyla ahlaklanmış olareak SİSTEMİ ve SİSTEM İÇİNDEKİLERİ değerlendirmeye başlayayım...

Özünüz aşkına aldatmayın kendinizi, benim yapmadığım zulmü ediyorsunuz kendiniz nefsinize!...

Yarın yukarıdan tanrınız megafonla mı seslenecek sizlere, falancanın ağzından uyarmıştım, sizileri; diye?...

İmtihan hangi üniversitenin hangi salonunda olacak?!..

Ne yapayım ki, çok âciz kalıyorum, düşündüklerimi size farkettirme yolunda... Ve haklı olarak sizlerde yaşantınızda olayı hobiden, yaşam savaşına döndüremiyorsunuz... Haklısınız; özür dilerim!...

Bildiğiniz gibi, bilgi yüklenme işini, harf ya da virgül bile kaçırmadan bilgisayarlar da yapıyor...

İnsanı, "insan" kabul ettiren faktör, bilgisi değildir!...

İdrakı oluşmamış ilim, yüklenilmiş yüktür!...

"İnsan" ancak başkalarına birşeyler verebilirse "insan" olur!...

Karşınızdakine, "acaba ona ne verebilirim" diye mi yaklaşıyorsunuz, gidiyorsunuz, kabul ediyorsunuz evinize?...

Yoksa, acaba ne alırım; diye mi gidiyorsunuz?...

Kendinize bunu sorun!... Kendinizi aldatmayın!...

Kim olursa olsun, onunla biraraya gelmeden önce, niye ben bununla görüşüyorum; almak için mi, vermek için mi?  diye sorun kendinize!.

Görüştüklerinizden kaçıyla birşeyler vermek için görüşüyorsunuz?...

Sakın kaçmayın sağa sola!... Bende verecek bir şey yok ki, ne vereyim, gibilerden cevaplarla konuyu saptırmayın, kendinizi aldatırsınız!..

İnsan, insanlığını yitirir, idrak melekesini kilitleyip, taklitle yaşadığı zaman!..

Toplumun robotu "insan" olmaz!..

İnsan yolunu kendi aklıyla seçmelidir!...

Bunun için de ilim elde edip; aklı ile kendi yolunu kendisi çizmek zorundadır!..

Söylenenleri tekrarlamak ve nakletmek, insanı "insan" yapmaz!..

İnsan, özünden ürettikleri kadarıyla insandır!..

Lokomotif olun, vagon değil!...Bunun için de tek şart, düşünmesini öğrenmektir!... Ezberciliği terktir!...

Konuşmadan önce düşünün; bu cümlede şu kelimeyi söylersem, neler anlaşılır; bu kelimeyi kullanırsam neler anlaşılır diye!..

Her an ne yaparsan yap; niye yapıyorum, sorusunu sormaya alıştır kendini!..

Bütün mahlûkat kendi menfâati için yaşar!... Vermek ise, "ALLAH" ahlâkıyla ahlâklı olana aittir!.

SORGULAMAK, düşünebilme yeteneği olan beyinlere has, bir özelliktir!. Ancak bilinmeli ki, sorgulamak zeki insanlarda da olur… Sorgulamanın sonuçlarını değerlendirebilmek ise akıllı insanın başarabileceği bir iştir.

Sorulmayan sorunun cevabı olan, ilim ele geçmez!. İlim, soranın hakkıdır!

Cevabın getireceği ilimden,  ebeden mahrum kalır,  sorgulamayan!.

Öyle ise düşünen insanın ilk vasfı, sorgulamak, araştırmaktır!.

Özellikle, ölümötesi sonsuz hayatta işine yarayacak şeyleri… Zirâ, yalnızca dünya yaşamında geçerli olan ilim, öteboyutta hiç bir işe yaramayacak; sonuçta burada günümüzü hoşça israf etmekten başka bir şey elimize geçmeyecektir.

 Nakle, sorgulamadan körü körüne taklide dayanan Din anlayışı; akla mantığa, ilme ve tefekküre dayanan Din anlayışına her zaman kemiyyette ağır basmıştır!. Çoğunluk, kolaya kaçmış; “beni düşündürme, ne yapacaksam onu söyle yapayım” anlayışı içinde; kendilerine düşünceden yoksun mahlûk muamelesi yapan önderler, âlimler(!) çevresinde toplanmışlardır… Çünkü, insan topluluğu içinde, insanlıklarının liyâkatini, yaşayanlar fevkâlâde azınlıktadır.

Bütün bu gerçeklere karşın da, gene aynı topluluk, inkâr ettikleri sorgulama gerçeğinden hareketle bir yerlere gelen erenlerin, evliyânın, gerçek Din ilmini elde etmiş olanların çevrelerinde toplanmaktan geri kalmamışlardır asalak olarak!.. Çünkü fıtratları,  ötesine elvermemektedir!.

Biline ki…

Sorgulayıp, tefekkür edip buna rağmen gerçeği bulamaması dolayısıyla hata eden; beynini çalıştırmayıp taklitle isabet edenden daha değerlidir!.. Zira birincisi, öte boyutta ruhuna yüklediği sorgulama, araştırma, yeni yeni şeyler keşfetme özelliğiyle sonsuzluğun sonsuz güzelliklerine kanat açarken; ikincisi, eline geçenle cennetini yaşayacaktır, diğerine göre son derece kısıtlı olanaklar içinde!. Cennete girmek ise, daha önce de değindiğimiz gibi, kişinin ameline değil; yaratılışındaki takdire bağlıdır!.

İlmin, irfânın, idrâkın gereğini mi hissedip yaşıyoruz; yoksa onların dedikodusuyla ömür tüketip, taklidiyle mi oyalanıyoruz?

Öğrendiğiniz her bir bilgi, sizin düşünce ve günlük yaşamınıza yeni güzellikler eklemiyorsa; farkedelim ki kendimizi aldatmaktan başka bir şey yapmıyoruz!. Diğerlerinden daha bir seviyeli dedikoduyla kendimizi farklı görmenin avuntusu içinde tükeniyoruz!.

Sorgulamak ve tefekkür etmek suretiyle insanlığınızın şerefini yaşamak istiyorsanız önce şuna karar veriniz..

Dinin gereği olan uygulamaları, YUKARDAKİNİN gözüne girip, ondan bir şeyler kotarmak için mi uygulayacağım; yoksa, yediğim balın eserinin vücudumda açığa çıkarak bana daha yararlı işler yapma olanağı sağlaması gibi; Dinin teklif ettiklerini tatbik ederek, geleceğimi kendi ellerimle yaptıklarımla mı şekillendireceğim?

Eğer doğru olan ikincisi diyebiliyorsanız ve hâlâ da bu konuda gerekeni yapmıyorsanız; ne kadar akıllı olabilirsiniz bunu sorgulamakla işe başlayın!.

“Kimsenin kimseye fayda vermeyeceği zorlu bir süreçten” bahsedilirken siz hâlâ falanca ya da filancanın yanında görülmek beni kurtarır zannı hayaliyle yaşıyorsanız gerekenleri uygulamaksızın; kesinlikle bilin ki vay halinize!

“Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz, rahat yataklarınızda yatamaz, Allah Allah diyerek dağlara kaçardınız” diyen Allah Rasulü; acaba, algıladığı sistemin hangi gerçeği dolayısıyla bunu söylüyordu, yalnızca para kazanıp keyif çatmak için yaşayan bizlere?…

Elindekileri insanlarla paylaşmayı önerip; yalan, dedikodu, gıybet, kumar, içki, zina gibi şeylerin yapılmamasını teklif eden Allah Rasulü niye bunlarla yetinmeyip;  salât, oruç, hac gibi  çalışmaları tebliğ etmişti?

Namaz nedir diye sorun çevrenizdekilere… Yüzde doksanbeşi tanrıya tapınma olarak anlatacaktır… Bedensel bir faaliyettir!.. Huzuruna çıkmaktır!. Önünde secde ederek tanrının büyük(!)lüğünü kabul etmektir; diyeceklerdir…

Salât, yöneliştir!… Bâtının ve hakikatın olup, özünden Zâhir olanı hissedip, bunun sonuçlarını yaşamaktır!… O’nun indinde hiçliğini, yok olduğunu yaşamakla başlayıp; kıyâmda, kendini dillendirişinin; rükûda, kudretinin önünde yaratılmışın kulluk etmekten başka şansı olmadığını açığa çıkarmasının; secdede, “lillahil vahidil kahhar” hükmünün eserini ortaya koyuşunun yaşanışıdır!.. Ve bu salât, mi’râc ‘ın kapısını açar mümine!… Yukarıdaki tefekkürsüz şeklî tapınmaya  verilen isim ise namazdır!..

İman ve gereği fiillerle cennete, düşünsel arınmayla “Allah”a erersin; takdirindeki kadarıyla… Tefekkürsüz, sorgulamasız “Allah”a ermiş tek bir ferd yoktur, buna Allah Rasulü de dahil!.

Fâtiha’sız namaz olmaz, çünkü yönelişin anahtarı odur!.. Onun anlamının tefekkürüyle başlar “Allah”a yöneliş!… Anlamını tefekkür etmeden ister Arapça oku, ister Türkçe, yalnızca papağan gibi tekrarlamış olursun; “bal”, “bal” deyip, midesi “bal”dan mahrum, bedeni onun lezzet ve enerjisini tadmamış anlayışı sınırlı gibi!.. Sana “bal”ı öğretmişler ki, alıp yiyerek değerlendiresin, diye!.

Dünyada bırakıp gideceği para ve malı elde etmek için, tüm gününü meşru ya da gayrımeşru işler peşinde koşturarak tüketmesini bilecek kadar akıllı olduğunu iddia eden insan, kendi derûnundaki pahasız hazineyi ele geçirmek için hâlâ gayrete gelmiyorsa, koyverin gitsin!… Bu dünyada nice kurbanlar kesiliyor da kimsenin gıkı çıkmıyor!… Biri daha gitti, derler ne olacak!.

Evet dostum, sorgulamanın daha  başında bunlar var…Daha sonrası mı?…

Kur’ân-ı Kerîm’i, “ruhu”yla “OKU”maktan sözetmiştik; insanın bir fizik bedeni bir de ruh bedeni var türünden bir “mushafın ruhundan” söz ettiğimizi sandılar!

Allah Rasûlü’nü “OKU”maktan sözettik; ve bu “OKU”ma ışığında getirdiklerini, açıkladıklarını değerlendirmenin isabetli ve gerçekçi olacağına işaret ettik, Rasûlullah ruhuyla bütünleşip hadis okumaktan dem vurdular!.

Oysa “sırrına” ve “hikmetine” ermek için Kur’ân ‘ın ve Allah Rasûlü’nün  getirdiklerinin nedenini; bizim bunları hangi bakış açısıyla değerlendirmemiz gerektiğini, ciddi bir şekilde sorgulama ve araştırmamız  gerekmez mİ?..

Nereden; neden; nasıl gelmiş o uyarılar; ne amaçlanmış; bize ne farkettirilmek isteniyor?

Şimdi, ben desem ki şundan; öylece kabul edecek birileri söylediklerimi takliden!… Bu taklitlerini kamuflaj ve kendilerini tatmin için de, bana bir pâye veya etiket uyduracaklar; öyle veya böyle!..

Oysa… Konmuş olan ismim Ahmed Hulusi!. Bunun dışında da hiç bir etiket, sıfat, pâyem yok!. Yalnızca, olabildiğince çok şey öğrenmek, yaşamak, hissetmek isteyen, sıradan herkes gibi bir beşerim!. Cimri olmamak için de, düşündüklerimi yazıyorum!.. Kimsenin vereceği mertebe veya pâyeye de ihtiyacım yok; taş atıp suyumu dalgalandırmasınlar, yeter!. Yalnız geldim ve yalnız gideceğim!. Aklı olan, beni taklid etmez, bana pâye vererek geleceğe dönük benden birşey ummaz; yazdıklarımı düşünüp, değerli bulursa, o fikirleri değerlendirerek, “bal” yer!..

Sözü fazla uzatmayıp, öze gelelim… 

İman edebiliyorsan, iman et ve hemen sorgulamaya başla ki hikmetine eresin!. Her yaptığını mutlaka neden yapıyorum diye düşünerek yapmaya çalış ki, taklitçi mahluk türünden olmayasın!. İçgüdü ve duygularıyla yaşadı; “dayansın şimdi ehli kubûr”, demesinler!.

Nasibi olan, taklidi bırakıp, tahkike yönelir!.

Nasibi olmayan da, bu işin dedikodusuyla ömür tüketir!.

 "Mâ'rifet" şirkten kurtulmak, değildir!...

Dostlar... Bu yanlızca başlangıçtır!... Konuya girmektir!...

Arkadaşlar; bilin ki, "şirk"ten kurtulmak, yalnızca bir başlangıçtır bu işte!... Çelişkisiz bir biçimde, tanrı kavramından arınmadan okula başlayamazsınız

Yani, beyninizdeki "şirk" oluşturan düşünceler kalkıp; "ALLAH  Adıyla İşaret Edilene iman" ettikten sonra "İSLÂM" ÜNİVERSİTESİNE BAŞLAYABİLİRSİNİZ!...

"ŞİRK" olduğu sürece düşüncenizde, henüz "ALLAH" adıyla işaret edilene iman etmiyorsunuz; yanlızca "tanrınızıupgrade" ediyorsunuz!...

Günlük yaşantınız, dikkat edin, hep "tanrınız üzerine kuruludur"!...

Bu takdirde de "Allah"a iman ediyorum,  düşüncesiyle yalnızca kendinizi aldatırsınız!...

Allah' adıyla işaret edilenin ne olduğunu  hâlâ anlamadığınız için;  hayâlinizde ötelerde bir hiçliğe atıyorsunuz tanrınızı; bu da sizin "tanrınız"ın yeni bilgiler ışığında "upgrade" edilmesinden başka bir şey değildir!..

Şurası kesin ki...

FÂNİ, zaten fânidir; ve Bâkî de Bâkidir...

Bu demektir hiç düşündünüz mü?...

Bir gün Bâkî'nin kalıp da O'nun "HİÇ"liğine ulaşacağınızı sanmanız bir başka ham hayâldir!...

"HİÇ"lik  ötede değil, içinizdedir!...

Bâki de siz!...

FÂNİ, hiç bir zaman varolmadı!...

Sen sendesin; ve bana da hiç bir zaman ihtiyacın yok!...

Ben sana hiç bir ºey veremem!... Zâten her şey sende var!...

Benden hiç bir şey ummayın gelecek diye!...

Siz kendinizdekini bulup, sefâsını sürün; beni de bırakın dünyamda, kendimi yaşamaya devam edeyim sizsiz!...

Denenmişi denemekte fayda yoktur!... Deneyip de faydasını görmediğiniz şeyi niye tekrar deneyerek vaktinizi boşa harcayacaksınız!...

Akıllı, ibret alan; ahmak da aynı hataya sürekli devam edendir!..

Beni yargılamak, elbette hakkındır!...

Ama dikkat et...

Sakın haaaaa!...

"Allah" adıyla işaret edileni yargılayıp suçlamaya kalkma!... Perişan olursun; seni iki âlemde hiç kimse kurtaramaz âkıbetinden!...Bunu anlamıyorsan, git iki budak deliği al da tak basiretine, belki daha yararlı olur sana!..

Kimliğin ile İlimi birleştirirsen, ortaya kilim çıkmasın!...Yani, ilimin başına kimliğini sokup, onu kilim etme!... Herkes basıp geçmesin üstünden!...

Dün kamburuyla,  bugün odasına giremezsin!...

Sen, nasibi varmış gibi vermeyi dene; o, nasibim yok, deyip geri çevirsin!... Böylece belki kendi kendine ettiğini farkeder!.

Küsen, kendine küser; karşısındakine küstüğünü sansa bile!...

Perdeyi dışarıda aramayın... Perde, senin bilincin ile ilmin arasındadır!..

Yemin ederim ki, kimse seni cezalandırmıyor ve cezalandırmayacak... Yalnızca sen kendi kendini cezalandırıyorsun!.

Kozanı örmekte devam edip, sonra da yaptıklarıyla filanca beni kozaladı deyip, kendini tatmin ediyorsun!...

 

SİSTEMDE MAZERETE YER YOKTUR !...

Yapmadığın çalışmanın karşılığının sana havadan ulaşacağını sanıyorsan, kendini ALDATIYORSUN !...

NE yapman gerekiyorsa; ilmin neyi öneriyorsa; vicdanından gelen sesleniş neyse onu dinle!.. Ki, bir aptal olarak yanmayasın!... Ahmak isen zaten yanmazsın!..

Neler kaybetmekte olduğunu idrak eden kişi, yanan odadan kaçmaya çalışan insana benzer!..

Eğer bu telâş içinde değilsen.... Allah rahatlık versin!....

Yirmi yıllık çalışmadan ve uğraşıdan sonra sen Kur'ân "oku"duğunu sanıyorsun artık değil mi Cem?  

diyordu... Cem cevap verdi...

-Evet, artık o âyetlerde neler denmek istediğini anlıyorum galiba!...

-Zaten eski yorumcular da senin gibiydiler hep Cem!...

-Nasıl yani?... Âyetleri okuyup, o kelimelerin geniş kapsamlı olarak manalarını ortaya koyarak; neler denmek istediğini araştırıp, çözüyorum!..

-Doğru Cem!... Evet aynen öyle yapıyorsun!... Zaten bütün MUKALLİT YORUMCULAR da bunu yapıyor işte!..

-Elf, lûtfen...! Daha geldiğin gece benim kafamı allak bullak etmeye başladın!... Başka nasıl yapılabilir ki?...

En geniş kapsamlı olarak oradan mânâ çıkarmaya çalışıyorum, bu kadar yıllık birikimim ve bilgisayar gibi çalışan beynimle... Daha ne yapabilirim ki?..

-Hiç bir şey yapamazsın; yaşayabilirsin!..

-Elf yaşıyorum ya işte!... Daha ne  yaşıyacağım?...

-Cem olarak yaşıyorsun!... Cem'likten soyun; ve okuduğunu, SÖYLEYEN olarak YAŞA!... O anı ve olayı  yaşayan olarak yaşa!...

Ki böylece okuduğun yazıların, metinlerin, uyarıların gerçekte neye işaret ettiklerini hissederek farkedesin!..

-Cem sen neler diyorsun... Ben onları anlamak için bütün ilmimle yöneliyorum okuduklarıma!...

-Evet, tam mükemmel bir MUKALLİT gibi!...

-ELF yapma ne olur, beni perişan ediyorsun!...

-Gerçek seni perişan ediyorsa, ol!. Ne çıkar!. Kör bir MUKALLİT olarak boyut değiştirmektense; perişan olmuş, ama gerçeği bulmuş, yaşamış ve hissetmiş bir MUHAKKİK olarak boyut değiştirmen bence çok daha iyidir!...

-Bu kadar yıllık çalışmam boşa mı gitti yani?

-Bu kadar yıllık çalışman, geldiğin noktada, iyi bir mukallit olduğunu farketmene ve kavramana yaradı!... İyi bir gelişme değil mi?..

-Peki benim bu kadar anladıklarım ne olacak?...

-Onlar senin, veri tabanına GÖRE, yorumlarındı!...

Bir de olayı ve kişiyi YAŞAYARAK, bak bakalım o konunun içyüzüne; acaba ne göreceksin?

-ELF bu kadar yıldan sonra bana bu yapılır mı?...

-Cem, eğer sana bunu yapmasaydım, kendini işin hakikatına ermiş mutlu bir fani olarak sanıp, öylece cennetini yaşayacaktın; kör olarak!.

-Oysa şimdi ne olacağım ELF?

-Belki, işin hakikatını, kişi ve olayın hakikatıyla özdeşleşerek farketmeye; ve ona göre boyutsal yaşamaya geçeceksin!. Varlıkların özünde, o varlıklar olarak yaşamaya başlıyacaksın!...

Sonra da yeni açılımlara geçeceksin...

Bu yanlızca MUKALLİT sınıfından çıkıp, Gerçek Kapısı'ndan içeri girebilmek için gerekli adım Cem!...

-Elf inan ki sana duygularımı anlatamam!... Beni gerçekten yıktın!... Bu kadar yıllık çalışmadan sonra...!

-Unutma sen olarak da yaşayabilmekteyim, ve seni çok iyi anlamaktayım!. Sükûtu hayâller daima gerçeklerle karşılaşmaktan doğar... Ne kadar çok sükûtu hayâlin varsa, o kadar gerçekle karşılaşırsın... Bu da senin yararınadır.

-Evet dostlar, Dün geceki ELF ile CEM'in sohbetinden size kısa bir bölüm naklettim... Ve şu anda benim de kafam hayli karışık!...

-Lûtfen bana biraz akıl verir misiniz bu konuşmalar ışığında ne yapmam hakkında?...

Hayâlinizde, hâlâ, kurtulamadığınız bir tanrı var, "Allah" etiketli!..

Bu tanrının elçisi var, yukardakinden vahiyler alan!.  Yukardakinin evliyası var hayalinizde!... Ve o yukardakinin aşağıdaki "MEHDİ"si var hayâlinizde!...

Hayalinizde geliştirdiğiniz ile gerçekteki varolan ve yaşanan birbirinden çok farklı!...

Ne olur bu yazdıklarımı anlamaya ve olayın hakikatini farketmeye çalışın!...

İsimlerle, sıfatlarla hüküm yürütmeyi bırakın da; objektif ortada olanı değerlendirerek; geçmişte, bu nasıl değerlendirilmiş ve isimlendirilmiş olabilir noktasına gelin!...

Bu çok önemli...

Geçmişteki sembollerin hayâlinizde oluşturduğu senaryo ve rolleri, bugün bulmaya çalışmayın!...

Bugün mevcut olanların, geçmişte hangi sembollerle işaret edilmiş olduğunu anlamaya çalışın...

Bu iki bakış arasındaki farkı anlıyamıyorsanız, birbirinizle tartışıp, konuya açıklık getirin...

Allah’ın sistem ve düzenini anlamadan,kendi hayalinizdeki değerlere göre-kendi hayalinizde yarattığınız gerçeklere göre bu yaşama biçmi sizi neticede büyük pişmanlıklara sürükler!

İşte bu sebeplerdendir ki sadece benim kitaplarımla da yetinmeyin! Bu kitapları okuduktan sonra başka kitapları da okuyun.

Geçmişte mâneviyat ehli kişilerin değerli  kabul ettiği kişilerin  kitaplarını da okuyun.

Bir  Abdülkâdir Geylâni’nin kitaplarını okuyun..Bir İmam-ı Gazali’nin kitaplarını okuyun..Bir Muhyiddini Arabi’nin kitaplarını okuyun, Nefatül Üns’ü  okuyun..

Geçmişte yüksek evliyaullah’ın  hayatlarından kesitler verir, Tezkiretül Evliyâ’yı okuyun..Ahmed Rufâi’nin kitaplarını okuyun..

Şayet onları okuduğunuz zaman benim yanlışlarımı görürseniz, benim yanlışlarımı biryana bırakıp  benim dediklerimi bir yana bırakıp onların dediği istikamette yürüyün. Çünkü hiç bir zaman hiç kimse Allah Ras3ulü dışında kimseye tâbi olmakla zorunlu ve mükellef değildir.

Kabre girdiğin zaman “hangi tarikattansın, hangi mezheptensin,imamın hangi hocaefendi-hangi şeyh efendi-hangi mürşidefendi-hangi gavs!” demiyecekler!

Kabirde size zorulacak üç soru var:

”menrabbüke, mennebiyyüke, menkitabüke”-

Bunu söyleyen Allah rasulu Muhammed mustafa Aleyhisselâm.

“Rabbin kim?

Nebin kim?

Kitabın ne?”

Hangi mezhebtensin, hangi tarikattansın diyesorulmayacak! Öbür dünyada tarikat ve mezhep kavramı yoktur!

Hangi mezhebtensin, hangi tarikattansın diye sorulmayacak! Öbür dünyada tarikat ve mezhep kavramı yoktur!

Size derler ki; ”bir tarikata girmezsen senin yaptığın hiç bir ibadet kabulolmaz, eğer bir mezhebe girmezsen yaptığınhiçbir ibadet kabul olmaz”!?  Bunların  hepsi yanlış, bâtıl, geçersiz!

Kim Kur’ân ‘a ve Allah Rasûlü’ne iman ediyorsa kim Kur’ân  ‘da bildirilenlere iman ediyorsa, kalben bunu tasdik ediyorsa o kişi “Mü’min”dir , bu imanı ile o kişi Cehennemden geçer, cennete girer. Bunun  aksini kimse söyleyemez!

Bir safsata dolaşıyor ortada;

”Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır”!? Evet doğru, yalnız  MÜRŞİD   KUR ‘ÂN  ‘dır!

Eğer mürşidin Kur’an değilse ;-”Mürşid” demek, aydınlatan demek-seni aydınlatan bilgi kaynağı Kur’ân değilse , sen vehmine -hayâline kendi düşüncende -tasavvurunda yarattıklarına tâbi olursun demektir,bunun mânâsı!

Bizler Kur’ân ‘dan öğrendiklerimizi anlayabildiğimiz kadarını sizlerle paylaşırız. Bizler dediğim kim? Yani, kendini merakı dolayısıyla bu konuya vermiş, bu konuda birtakım çalışmalar yapan kişiler! Bizler!..

“Bizler” kelimesi; ”şu işin  bir okuluna girelim bu işin eğitimini yapalım bu işten iyi para kazanalım” deyipde bu konuyla ilgilenenler değil*-meslek olarak dinle ilgilenmeyi seçenler değil-profesyonel olarak para kazanmak için dinle ilgilenmeyi seçenler değil!

Mevlâna para kazanmak  için dinle ilgilenmeyi seçmedi!

Yunus para kazanmak için dinle ilgilenmeyi seçmedi!

Hacı Bektaşı veli para kazanmak içini dinle ilgilenme yolunu seçmedi.

Allah ilmini fıtrî kabiliyeti ve istidadı dolayısıyla araştırıp  onu insanlarla karşılıksız olarak paylaşma yoluna gidenleri  kastediyorum,”ben-“bizler” kelimesiyle..

İşte onun içindir ki bizim kitaplarımızın-kasetlerimizin-hiçbir şeyimizin telif hakkı yoktur. Herkes orijinaline sâdık kalmak kaydı ile istediği kadar çoğaltıp yayabilir-tercüme edebilir diyoruz.Bunun gerekçesi bu.

Eğer sizlere bu dediklerim mâkul geliyor -bu yolda yüürüyorsanız onun neticesi ile karşılaşacaksınız.

Allah Rasùlu’nun huzuruna çıktığınız zaman başınız dik-alnınız açık-yüzünüz lekesiz ; ”Ya  Rasulullah! Kabiliyetim kadar bu yolda çalışma yapabildim. Ama senden öğrendiklerimi senden bana ulaşanları insanlarla menfaat temin etme amacınyla değil-karşılıksız olarak paylmaşabildim” demenin vicdani huzurunu duyacaksınız!

Bakın, ”ben cehennemde acaba yanacak mıyım? Ne kadar yanıcam?” sorusunu gündeme getirdiğinizde şunu sorun kendinize...”Vicdanen bu konuda ne kadar rahatım?

Akşam yatağa yattığınız zaman uyumadan evvel kendinizi vicdani muhasebeye çekin..Bu vicdani muhasebe ile sorun kendinize, ”ben neler yaptım, bu yaptıklarımı hangi gaye ve amaçla yaptım!” Bunu sorun kendinize...alacağınız cevap sizin o sınavdaki puanınızı gösterecektir!

Cehennemden ya çok kısa bir sürede geçeceksiniz-cennet ortamına geçmek üzere,ya da orada bir hayli fazla kalacaksınız!

“Cehennemde hiç ateş-odun-alev yoktur. Oraya herkes kendi ateşni yanında götürür”diyor Allah Rasulü!

İşte o yanınızda götürdüğünüz kendi ateşiniz,vicdanınızda gizlidir!

O ateşin kaynağı vicdanınızda gizlidir!

Ya  samimiyet suyuyla doludur, ya da riyakârlık  -iki yüzlülük-münafıklık ateşiyle kıvranmaktadır vicdanınız!

Her gece yapamazsanız bu muhasebeyi, haftada bir, haftada bir yapamıyorsanız ayda bir, ama mutlaka vicdanınızı ziyaret eedip onunla bir sohbet edin! Vicdanınızla gerçekçi bir biçimde sohbet edin, pahasını ödeyemeyeceğiniz en büyük aldatma kendinizi aldatmadır!

Hiçbir zaman ben veyaherhangi bir din adamı olmayacaktır.

Ben olmayacağım, çünkü bugün varsamda yarın yokum!

Herhangi bir din adamı olmayacaktır çünkü “Din Adamı” diye bir sınıf  yoktur!

Siz yaratırsanız varolur!?

Siz kabul ederseniz karşınızdakinin öyle bir vasfı olur.Ona siz o payeyi veriyorsunuz veya birilerinin verdiği payeyi kabullenerek böyle bir sınıf yaratıyorsunuz!.

 Eğer siz bu  anlattıklarımı dikkate almaz, üzerinde   düşünmez-gereken yorumlarla yaşamınıza yön vermezseniz ve eğer benim bu anlattıklarım da doğru ise gerçek ise bugün bu gerçeklerle yüzyüze gelecek ve o zaman sukûtu hayâli yaşayacaksınız, hayal balonunuz patlayacak gerçekle yüzyüze gelecek ve de gerçekle yüzyüze gelmenizin acısını yaşıyacaksınız,yanacaksınız; her sukùtu hayâle uğrayanın yandığı gibi!

hf

TAKLİD

 Sembollere takılıp kalmak,gerçeği araştırmamaktır!

İnsanlara, “Salât” ile “Allah”a mirâc teklif edilmiştir; olay, “beş vakit tanrı huzuruna çıkıp tapınma” ve jimnastiğe dönüştürülmüşür!.

İnsanlara “Oruç” ile “Samediyyet nurlarını yaşamak” teklif edilmiştir; konu, dedikodu-gıybetle ölü kardeşinin çiğ etini yiyen yamyamların açlığına çekilmiştir.

İnsanlara “Hac” ile geçmişin tüm negatif yükünden arınıp “kalbî hakikat” bilincinde kendilerini bulmaları tavsiye edilmiştir; vâkıa, paralıların dinsel turizmine çevrilmiştir!..

İnsanlara “zekât”la Rabbin veren eli olmaları teklif edilmiştir; daha fazlasını nasıl alabilirim düşüncesiyle dine yatırım yapmayı düşünenler türemiştir!

Yalancı şahitlik yemini edenlerin hesabını tutmaya melekler yetişebiliyordur umarım!!!

Taklitten kaçınmak için ilk  yapacağımız iş, cümleleri kelime kelime ele alıp o kelimeleri düşünmektir!

Taklitçilikle asla hakikate geçilmez. Mukallid(taklitçi) sembollerin işaret ettiği gerçekleri fark etmediği gibi sarılıp, sahip çıkıp; masallamada devam eder!

Sembollerden geçip ardındaki gerçekleri anlamaya çalışın ki , mukallidan sınıfından çıkma şansını elde edebilesiniz!

 hf

TAKLİD  VE TAHKİK EHLİ

Allah için yaşayan bedensel çıkarlarını düşünmez!.

Ama mukallit de bunu anlıyamaz!.

Ancak “insan” Allah için yaratılmıştır!.

İnsan akıllıdır; Allah için yaşar!.

Mukallit zekidir; bedensel zevk ve çıkarları için yaşar!.

Zeki mukallit akıllıyı değerlendiremez; çünkü herkesi en fazla kendisi gibi bilir!.

Akılsız zeki, kısa vadeli düşünür ve dünya zevkleri veya çıkarları neyi gerektiriyorsa onun için yaşar!. İstediği ya saygı görüp pohpohlanmaktır; ya cinselliktir; ya da para!. Herkesi de kendi gibi sanır!.

Akıllı ise, sonsuzluğunu bilir ve Allah için yaşar!...

Birinci için amaç olanlar, ikinci için belki araçtır; belki de o bile değil!.

Kendisinin akıllı olduğunu düşünenler Allah için Rasûlullah aynasına bir baksınlar!.. Aynada sakal bıyık değil, amaç arasınlar!... Ne kadar paylaşımları var Rasûlullah ile!.. O, ne için yaşadı, kendileri ne için yaşıyorlar?... Fırsat buldukları anda oyun eğlenceye veya cinsidiğerle sohbete koşarak zamanını değerlendirenlerle Rasûlullah uğraşısının ne kadar uyumu var?..

Mukallit çevresinde birileri olmadan yaşayamaz!... İnsanların parasına, saygısına, ilgisine muhtaçtır daima... Vaktini oyun-eğlence ile harcar!

Muhakkik olan “insan” ise bunlardan hiç birine muhtaç değildir!. Özünden “Allah”a ermiştir ve O yeter kendisine!.. Sürekli “Allah”ı daha iyi tanımak için yaşar!.

Muhakkikin tek kriteri vardır: KUR’ÂN!.. Kâh âfâktan okur; kâh enfüsten, kâh cilt içindeki sayfalardan!.

Mukallit, almak için yaşar... Muhakkik, vermek için yaşar!

Mukallit, sahip olmak ister... Muhakkik, paylaşmayı sever!.

Mukallit, dedikoduyla zamanını harcar... Muhakkik, ilimle vaktini değerlendirir..

Mukallit, dışa dönüktür, insanları eleştirmekten başka bildiği yoktur.. Muhakkik ise, insanlar arasına yalnızca ilim öğrenmek-öğretmek için girer...

Mukallit, hoşgörüsüzdür... Muhakkik, hoşgörülüdür...

Mukallit, dünyada yaşar... Muhakkik, dünyaNIZda!...

Selâm olsun muhakiklere... Allah selamet versin mukallitlere, dünyalarında mubarek olsunlar!

 hf

TAKVA

 “Korunma”nın Esasları!

Takva, imanın gereği olan fiiller ile ölümötesi yaşamın sıkıntı ve azaplarından korunma hâlinin adıdır.

Karşılaşacağı bir tehlikeden korunma anlamınadır.

"TAKVA"yı kuvvetli bir himayeye girerek korunmak, kendini iyi sakınıp korumak, şeklinde anlarız.

Böyle olunca "kendini koruma"nın esas iki düzeyi sözkonusudur;

1-Hazreti Resûli Ekrem'in bildirdiği şekilde karşılaşılması mukadder olan ölümötesi yaşamın sayısız tehlikelerine karşı zaruri "koruma" tedbirleri.

2-Varlığında, özünde mevcut olan Allah’dan mahrum kalmaktan "korunma" tedbirleri.

Korku kelimesi ile oluşturulan kuru bir duygu mu yoksa var olan ve karşılaşılacak olan birtakım olaylar var ve bu olaylarla karşılaşmamak için tedbir almanın zarûretini belirtmek bâbında mı kullanılıyor?

"Allah'tan ancak âlim olanlarınız korkar"

âyetiyle anlatılan nokta, ilmi olmayanın Allah'tan korkmayacağını, açıklıyor demektir!..

Demek ki, ancak, belli bir ilim sahibi, Allah'tan korkar, bilinçli olarak!.. Ve nitekim Hz. Rasûlullah Aleyhis-selâm ne diyor..?

"İçinizde en çok Allah'ı bilen benim ve en çok korkan da benim"!..

Allah ismi ile işaret edilen evrensel ve ötesi, münezzeh varlığı, bir "TANRI" gibi düşünmek şirktir!..

Böyle düşünemiyeceğimize göre; biz Allah’ın eserlerini düşüneceğiz; yani ef’âl mertebesindeki oluşu!..

Demek ki ef’âl mertebesinde istikbalde öyle karşılaşılacak olaylar söz konusu ki, bu olaylar bir mekanizma gibi gelişecektir.

"ŞÜPHESİZ Kİ ALLAH KANUNLARINDA DEĞİŞİKLİK OLMAZ"

âyetinde belirtildiği üzere, tabii olarak otomatik olarak çalışan birmekanizma!..

Geleceğe dönük olayların nelere sebep olacağını idrak edersen, kendinin o olaylara, sanki akan bir bandın üstüne bağlanmışın da, ilerdeki testereye geldiğin zaman ortadan biçileceksin!..İşte böylesine bir âkibet var ve böylesine bir âkibete, akışa karşılık, seni en çok seven kişi olan Allah  Rasûlü; sanki şöyle uyarıyor seni.

-Çok tehlikeli olaylara karşılaşacağın bir noktaya doğru sürükleniyorsun, ne olursun bu tedbirleri al!.. Şu dünya oyun, eğlencesine aldanma!.. Çevrendekilerle lâklâkla, dedikodu ile vakit geçirme; kendi iplerini kopar, bu bantın üstünden ayrıl, bu testere seni kesmesin!..

-“Şüphesiz dünya hayatı bir oyun ve bir eğlenceden başka bir şey değildir. Şüphesiz malın, evlâtların vs. senin için birer fitnedir.”

-Bunlara kanıp da ömrünü boşa zâyi etme!.. Bu noktaya gidiyorsun!.. Karşılaşacağın olaylar böylesine mutlak, kesin ve acımasızdır!.. Öyle ise bunlarla karşılaşmadan evvel tedbirini dünyada iken al!.. Başka yapacak bir şey yok. O günde evlat anadan, karı kocadan kaçar"

Eğer inanıyorsak Hz. Muhammed’in gerçeği haber verdiğine; bu söylediklerine kulak vermek mecburiyetindeyizAma bu söylediklerine kulak vermek bizim şu anda yaşadığımız dünyadaki varlığımıza; kabul ettiğimiz varlığımıza, terkibimize, tabiatımıza ters düşen davranışlardır!

İlâhi emirler ve yasaklar; bizim, tabiatımızdan huylarımızdan, alışkanlıklarımızdan, şartlanmalarımızdan kopmayı öneriyor!.

Eğer konuştuğumuz gibi tabiatımızdan, şartlanmalarımızdan, alışkanlıklarımızdan kopamadığımız takdirde, bu mukadder âkibet bizi bekliyor.

Şurada, âni bir olay patlasa bile icâbında sağına soluna bakmadan kaçıp kendini kurtarmaya bakıyorsun.

Bundan çok daha dehşetli bir olay, şu hadislerde anlatılan âhiret manzarasını düşünelim ve bunun çok daha hafifi olanı anlatalım.

Evet, öldüğün andan itibaren, dünyadaki bütün alışkanlıklarının bütün bağlarının ıztırabını çekmeye başlıyorsun. Çünki, zoraki olarak, onlar senden uzaklaştırılmış!.. Ve bu ızdırab ne kadar devam ediyor?..

Ölçüsüz bir zaman!.. Zaman diye bir şey hissedemiyorsun ki!.. Sana, karşılaştığın bu ızdırabı unutturacak ikinci bir olay da yok!..

Dünyada sana ızdırap veren bir olay oluyor, arkasından başka bir olayla karşılaşıyorsun ve onu unutabiliyorsun!.. Öldükten sonraki hayatta, onu sana unutturacak ikinci bir olay yok!.. Beden çürüdükten sonra, artık, tümüyle dağılıp gittikten sonra; sen bedenden de koptun; eğer üst yaşama da geçemediysen, bir uyku hâli gibi bir hâl geliyor, uyuyakalıyorsunl.

Ya kâbus ya rüyâ! Ta ki kıyâmet kopana, haşir olayı gerçekleşene kadar.

O andan itibaren, kıyâmet ile birlikte sanki dünyanın yuvarlak, şu kürelik hali kaybolup gidiyor!.. Sanki, bir düz tepsi gibi oluyor!

Ve burada, bütün gelmiş geçmiş insanlar canlanıyor!.. Kalabalığı düşünün!..

Ellibin kişinin, yüzbin kişinin toplandığı, ikiyüzbin kişinin toplandığı bir kalabalığı düşünün. Düşünün ki gelmiş geçmiş milyarlarla insan bir yerde toplanmış ve o toplandığı mahâlde; cehennem melekler tarafından çekilerek getirilir ve dünyanın etrafını sarar!..

Bütün o topluluğu ve her taraftan saran cehennemin alevlerini düşün!.. Öyle bir alev dalgası ki, dünyayı su gibi eritecek olan bir alev!

-Herkes dünyada iken neye tapıyorsa onun peşinden gitsin" deniyor!..

Orada herkes taptığının peşine gidecek gayri ihtiyari!.. O, zaten onunla ünsiyet peydah etmiş!..

Herkes dünyada iken kimi, neyi seviyorsa tabiî olarak orada onunla beraber!..

Ve kıldan ince, kılıçtan keskin köprü üzerinden, milyonlarla insan akıp geçmeye başlıyacak. Kıldan ince kılıçtan keskin bir şeyin üzerinden milyonlarla insan nasıl geçer.

Bu anlatım o geçilen mahallin ne kadar zorlu bir mahâl olduğunu anlatma, târif sadedinde bir mecâzdir, teşbihtir, bir benzetmedir!..

Oradan geçiş gücü, yani herkesin nuru, bu dünyadaki çalışmalarından meydana gelen enerjisi nisbetindedir.

-Yarabbi herkes geçti, ben niye en ağır kaldım? diyor.

-Senin amelin seni geri bıraktırdı! cevabını alıyor.

Senin bu dünyada iken eksik olan amelin, ibadetin, tatbikat eksikliklerin, senin belli ruhâniyeti, belli nuraniyeti elde etmene mani oluyor!..

Onun neticesinde tabii olarak orada güneşi geçemiyorsun!.. Kimsenin nuru kimseye de fayda etmez.

Allah Rasûlü yetiş bana, falanca veli yetiş bana!..

Kimsenin nuru kimseye fayda etmez!.. Ve oradan, eksiklikleri kadar, nuraniyetinin, enerjisinin eksikliği kadar ceheneme giriyor!..

Ne kadar cehenneme giriyor?..

Kendisindeki tabiât hükmü ne kadar ağırsa, alışkanlıkları, bağları, duyguları ne kadar ağırsa, çoksa yoğunsa o kadar uzun süre orada yanıyor!.

Zira bizim zaman ölçülerimizle alakalı değil olay!.. Kömür gibi oluyor ceset!.. Ancak abdest âzâları namaz âzâları yanmıyor. Ve bu yaşam sayısız senelerle devam edip gidiyor!..

Şimdi sen tut de ki:

-Canım nasıl olsa neticede iman ettik cennete gireceğiz, burada bildiğimiz gibi yaşayalım!..

Yaşıyorsun ama, her yaşadığın, attığın adımla, şuradaki 5 dakikalık, 5 senelik zevk için, oradaki sonsuz sürelerle kendini kayıtlıyorsun.

Bunu bırak; cennete girdin ya cennetin içindeki cennet ehlinin arasındaki derece farkları!..

Eğer ki bir adam benim uçmak hoşuma gidiyor deyip de 30 saniyelik, 20 saniyelik düşüş zevki için kendini pencereden atsa, düşüp her tarafı kırılsa, sen bu adama -akıllı’ mı dersin?.. Demezsin!..Ama 5 senelik, 10 senelik dünya hayatı için, milyarlarca senelik geleceğini feda ediyorsun!..

Öyleyse bize düşen iş, bütün bunlardan ibret alıp, yiyip içip yaşayarak ömrü tüketmek değil; tabiâtımızla mücadele etmek!..

Bu mücadeleyi etmediğimiz sürece kendimizi aldatmış oluruz.

Kim bu mücadeleye gerek yok, diyorsa, o maalesef kendini aldatanlardandır!.. Terkîbi, onu o şekilde konuşturuyordur, o şekilde yaşatıyordur!

İlmi yoktur, cahildir; geleceğe ait gerçekleri bilmez; konuşur!..

Ve biz de bu ilim bu gerçek varken; buna rağmen, onlara tabi olursak, kendi kendimizi helâka sürüklemiş oluruz, kendi amelimizle kendi azabımızı hazırlamış oluruz.

-SANA HAKİKATIN İLMİ GELDİKTEN SONRA ONLARIN ARZULARINA HAYALLERİNE TABİ OLURSAN, O ZAMAN ZALİMLERDEN OLURSUN!..’ (Bakara-145)

Bizde Tasavvufun lâfında kalmış kişilerde, Yunus’un dizeleri dilden dile dolaşır. Yeriz, içeriz, zevk yaparız, arada biraz namaz kılarız, senede 1 ay oruç tutarız, ondan sonra kendimizi tasavvuf ehli sanıp, deyip dilimize dolarız.

 "Cennet cennet dedikleri

Birkaç köşkle birkaç hûri

İsteyene ver sen onu,

Bana seni gerek seni."

 Acaba öbür tarafta "Cennet" ve "Cehennemin" dışında gidilecek üçüncü bir yer var mı?

Âhirete giden, kıyâmetten sonra iki yerden birinde olur muhakkak!.

Ya Cehenneme kalır, ya da Cennete gider!

Yani gidilecek yer, bu ikisidir!.. Kim olursa olsun!..

En alt noktadaki kişiden, en yüce noktadaki kişiye kadar hepsi de mutlaka bu iki yerden birindedir!..

Senin  Nebi’n  Cennete gidecek; onun gittiği yeri beğenmiyorsan, ben orayı istemiyorum, diyorsan, ona bir diyeceğim yok!.

Yalnız cennet içinde yaşayanların yaşamları farklı olacak.

Ben Cennette çok daha iyi yaşam istiyorum. Cennette Hz. Rasûlullah’ın yaşamına ne ölçüde yaklaşabilirsem o ölçüde yaklaşabilmek istiyorum. Allâh’ı en iyi tanıyanların tanımasıyla Allâh’ı tanıyıp o şekilde Cennette yaşamak istiyorum dersen; başımın üstünde bu deyişin yeri var!..

Ama, bu mânâdan tamamıyla uzak bir şekilde, ben cenneti ne yapayım, ben Allâh’ı istiyorum, demek saf bir hayalden, aldanıştan, cehaletten başka bir şey değildir.

Çünki, Cennet var, Cehennem var bir de Cennet ve Cehennemin ötesinde başka bir yerde Allâh var; böyle bir anlayış tümüyle ham hayaldir!..

hf

TANRI

 İlâh, Mabud!

Tapınılacak bir varlık!

ÖTEDEKİ bir ma’bud,ilah!

Tapınılan  varlık anlamına gelir..

Öğülen, yüceltilen, büyütülen ve bütün bunların karşılığında da kişiye istek ve arzuları istikametinde bağışlarda bulunacağı  umulan varlıktır  TANRI!.. 

Yeryüzünde,  ya da semâda bir yıldızda oturup, dünyayı ve dünya üzerindeki insanları yöneten;  onların işlerine kâh karışıp, kâh da onları kendi hallerine bırakıp imtihan eden;   yukarıdan insanların davranışlarına bakıp, onları tanımaya çalışan; ve nihayet   hoşuna giden işler yapanları cennetine,  emirlerine uymayanları da cehennemine yollayacak olan!

Bu TANRI herkese bir diğerinin istek ve arzularına göre davranmak zorundadır!?.. Aksi takdirde ilâhlığından şüphe edilir!...

Sen şunu yapmadın, Allah da seni şöyle yapacak” diye ahkâm kesilip; herkes “kendi yarattığı, tasavvurundaki TANRISIYLA” karşısındakini tehdit eder!.. Kendine dönük olarak da, çeşitli nimetler beklentisi içine girilir, ne tür fiîller içinde olunursa olunsun.

 Hayâline, mantığına ve şartlanmalarına uygun bir ilâhı kafanda yaratıp ona “ALLAH” adını takmak; sonra da herkesi o kafanda yarattığın ilâha göre yargılamak!

 Günümüzde insanların büyük çoğunluğu kafalarında tasavvur edip gökte bir koltuğa oturttukları “TANRI”ya tapmaktadırlar.

 Bu TANRI şu kadar ya da bu kadar büyüktür!.. Bazen insanların işlerine karışır, bazen de onları kendi haline bırakır!!!.. Kimi zaman onları sever, kimi zaman yaptıklarına üzülür ama bir türlü onlara müdahale de edemez!.. Kâh kimilerinden hesab sorar; kâh da milyonlarla insanı katleden, süründüren zâlimlere hiçbir şey yapmayıp onları seyreder!!!..

 Bazen yahûdilerin ilâhı olur, bazan hıristiyanların, bazen mecûsilerin, bazen diğerlerinin, bazen de hiçbirinin!...

 Başlar sıkıştığında O’na sığınılır ve herkesin kendi zannına göre, icâbeti beklenir; ancak ne yazık ki, çok kere istenen cevap alınmaz!!!.. Bu defa da bu durum bir sebebe bağlanır.

Önce, “hayâlimizdeki TANRIYI” bir yana koyup, “Âlemlerin Rabbı ALLAH”ı öğrenmek mecburiyetindeyiz!.. Aksi takdirde cehaletimizin bize vereceği zararları şu dünya hayatında idrâk etmemize asla imkân olmaz.

“TANRI”YA TAPINILIR;   “ALLAH”A  KULLUK EDİLİR!..

“İlâh”lık mefhumu yoktur! 

Kur’ân ‘daki İLÂH anlatımı, insanları olayın Öz’üne yaklaştırmak içindir!

İnsanlık, sayısız tanrılara tapma dönemlerinden, tek tanrıya tapma dönemine kadar gelmiş; ve nihayet Efendimiz aleyhisselâm ile tebliği olunmuştur ki; “tanrı yoktur sadece ALLAH vardır”.

İşte bu bakış, bu seyir içinde, insanlara tek varedici idrak ettirilmek için bu hitap biçimine uygun bir surette, “ilâh”tan sözedilmiştir.

“Sizin ilâhınız”; yani, sizin o varsaydığınız “İlâh” var ya, işte o “İlâh” “ALLAH”tır!... Yani, “ALLAH”ın, “İlâh-tanrı” olmasından değil; “ilâh-tanrı” ismiyle, varsayımıyla, tasavvuruyla insanda varolan düşüncenin gerçeğinin “ALLAH” olduğuna işaret edilmiştir.

Birinci anlayış kademesinde, “İlâh”ın “ALLAH” olduğu  belirtilmek istenmiştir...

İkinci anlayış derecesinde idrak edilmesi önemli konu ise, “ALLAH”ın ne olduğunun farkedilerek; “ALLAH”ın “ilâh” olmaktan dahi münezzeh olduğunun farkedilmesi ve idrakıdır...

Bu hususu çok iyi anlıyalım...

ALLAH’ın “ilâh” olduğunun anlatılması ayrı şeydir; insanların ilâh diye düşündüğü varlığın gerçeğinin “ALLAH” oluşunun vurgulanması ayrı şeydir!.

Bu iki kavram birbirinden doğu ile batı kadar uzaktır!.

Ötende bir tanrı olduğu sürece sen ona “ALLAH” ismini de  versen, bu sadece etiketlemedir!

İnsanların çoğu değil, tasavvufa girmiş olanların, “tarikattayım” diyenlerin binde dokuzyüzdoksandokuzu ötesindeki tanrıya “ALLAH” etiketini yapıştırıyor!.

En ilkelinden gelişmişine kadar hemen herkesin düşüncesinde   bir   «TANRI»   vardır...

Ona kızar, onu sever, onu yargılar; zaman zaman, yaptığı yanlış(!) işleri yüzünden onu itham eder; âdeta, O'nu yukarıda bir yıldızda ya da boşlukta oturmakta olan bir tonton dede, ya da celâlli bir sultan gibi   tahayyül   ederiz!..

Biraz daha geniş düşünenler ise, bu tahayyülümüzdeki «TANRI»nın olamayacağını söyler ve «biz Tanrıya inanmıyoruz» derler; ki ateist-Tanrıtanımaz   olarak adlandırılırlar.

Oysa, ne Tanrıtanımazların (“ateistim” diyenlerin), ne de hayâlinde, duyduklarına, şartlanmalarına göre bir TANRI tasavvur edenlerin, «Hz. MUHAMMED'in açıkladığı ALLAH»tan hiç haberleri yoktur!

“Hz. MUHAMMED'İN açıkladığı  ALLAH", ne demek?.Çıkış noktamız, Kur'ân-ı Kerîm'deki  “İHLÂS  Sûresi”dir!..

Hani şu hepimizin «Kul:  Hu vallahû AHAD» diye bildiği, fakat derinleme mânâsının çoğunlukla farkında olmadığı sûre...

«Kur'ân'ın üçte birine denk» olarak bildirilen sûre...

Kur'ân-ı Kerîm'de  «AKLA» son derece büyük önem verilmiş ve hep akıl sahiplerine hitâp edilmiştir...

Aklını kullanamayanlar çok kınanmış, insanların aklını kullanarak gerçekleri görmeleri talep edilmiştir.

Aklını kullanamayan, düşünebilme yeteneği olmayan, buna rağmen de kendini aydın sanan bazı okuma-yazma öğrenmiş kişiler; gerçek beyin düzeylerini ortaya koyan yazılarla, KUR'ÂN TANRISININ ilkeliğini vurgulayarak; ateistliklerine dayanak bulmaya çalışmaktadırlar!.

Şâyet bir nebze izanları mevcut ise, elbette konuyu derinlemesine araştırma gereğini duyacaklardır...

Bunu yapmazlar da, yanlış bilgiler üzerine kurdukları hayalî inkârlarına devam ederlerse, elbette ki bunun neticelerine de katlanmak zorunda kalacaklardır.

Esasen «tapınılan tanrıların» var olmadığını, ancak «ALLAH»tan söz edilebileceğini vurgulayarak, din konusuna giren Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın, neyi anlatmak istediği, günümüzde, maalesef, hemen hemen hiç anlaşılamamıştır!..

Batı dünyası, “ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”i, daha önce duydukları TANRI'nın, daha bir büyüğü gibi anlayarak, tamamıyla ters bir yönden konuya yaklaşmakta; ve bu yüzden de gerçek hedeften çok uzaklara   rota  çizmektedir!.

İslâm âlemi ise genel çizgileri ile, üzülerek ifade etmek zorundayım ki, “Hz. MUHAMMED'İN açıkladığı  ALLAH”ı  farketmeyip,    âdeta bir GÖK TANRISINA imân eder haldedir!.

İşin şekil yönüne dair sayısız ve sınırsız tartışmalar, hadsiz hesapsız uzayıp giderken; Din’in tamamiyle özü olan,”ALLAH”a imân ve Amentü'de belirtilen hususlara imân konusu hiç ele alınmamakta; bu yüzden de sayısız yanlışlar doğruymuşcasına kabul edilip, temel sayılarak üzerine binalar kurulmaktadır.

İslâm Dini'nin temelini    «ALLAH» olgusu meydana getirir!

"Tapılacak TANRI yoktur, sadece    ALLAH   vardır!.".

İşte,  bu ifadeden, şu mânâ dahi çıkmaktadır:

«ALLAH,  bir TANRI değildir!..»

Peki, öyle ise  “ALLAH” nedir?..

İşte Hazreti Muhammed Aleyhisselâm, vahyolan Kurân-ı Kerim ile «ALLAH nedir?» sualinin cevabını açıklayarak; insanların TANRIYA tapmamasını istemiş;  onları, hayâlî TANRILARDAN boş yere meded ummak yüzünden, geleceklerini tehlikeye atmamaları yolunda uyarmıştır.

Kur'ân-ı Kerîm'i bize tebliğ eden Hz. MUHAMMED, TANRI'nın var olmadığını; yalnızca, “ALLAH”ın mevcut olduğunu; yaşamda bir sistemin varlığını ve bu sistem içinde gerekli çalışmaları yapmayanın, kendi fiilleri neticesi   çok büyük azaplar duyacağınıanlatmıştır.

Öyle ise bizim için önemli olan; şâyet ölümötesi yaşamı farkediyorsak, «ALLAH»ı tanımaya çalışmak; ve ölümötesi yaşama, ne olduğunu anlayarak   hazırlanmaktır...

Şâyet bu yolda bir çalışma yapmayıp, sadece dünyada bırakacağımız şeylere dönük bir şekilde ömrümüzü harcarsak,   bilelim ki  geçmişi asla telâfi edemeyeceğiz.

hf

TANRIYA İNANMAK, ŞİRK MİDİR?!

 Günahların en büyüğü nedir?..

 "İnneş şirke lezulmün azîm"!..

 "Şirk azîm zulümdür";

 diyor âyet...Yani, "Allah"ı, tanrı mesabesine koymak!... Şirk budur!...

 "Sizin için korktuğum gizli şirktir, artık açık şirk olmaz ümmetimde" diyor...

Öyle ise Tanrıya tapmak "kebâir"in ta kendisidir!... Büyük günahların en başında gelen ve hepsinin kökenidir!...

Bütün günahların kökeninde de "Şirk-i hafi" yani "tanrıya inanmak" yatar!...

"Ey iman edenler.... Allah'a iman edin"; âyetindeki uyarı, Hz. Muhammed ve Kur'âna imân, edip henüz Tanrı anlayışından kurtulmamış olan SAHÂBEYE gelmişti.... Sahâbe, yani Allah Rasûlü'nü gören(!)ler böyle olursa... Ya bizler?!....

 hf

“TANRI” DÜŞÜNCESİNDEN ARINMA

 Bu arınmayı nasıl gerçekleştireceğiz?…

Allah’ın yaratmış olduğu içinde yaşamakta olduğumuz bu âlemi ve onda geçerli olan sistemi okumaya çalışarak!.

Öncelikle farkedecek ve idrak edeceğiz ki…

Algılamakta olduğumuz her şey, Allah’ın ilmi, dilemesi ve kudretiyle meydana gelmektedir!. O’nun dilemesi dışında hiç bir birim hiç bir şey dileyemez!. Hakîm olan olan Allah, her olayı bir hikmetle ve yerli yerinde olarak oluşturmaktadır; biz onu yersiz veya yanlış olarak nitelendirsek dahi!.

Allah’ın muradı ne?… İkinci olarak bunu çok iyi anlamak zorundayız!..

Allah ismiyle işaret edilen ve Âlemlerde tasarruf sahibi olan Zât, her an dilediğini tüm varlıklar adı altında ortaya koymaktadır; ve kendisine soru sorabilecek, kendi dışında ikinci bir varlık da mevcut değildir!.

Yaratmış olduğu sistemde geçerli anayasadaki en başta gelen kanunlardan biri, “güçlü olan kazanır”dır.

Güçlü kıldığı, daha güçlü ile karşılaşıncaya kadar kazanmaya devam eder!.. Çünkü “Kudret” sıfatı vardır, “acz” sıfatı yoktur!.

Her varlığın gücü ilminden kaynaklanır.. Her varlık, aklı kadar ilim sahibidir..

Her türün kendine özgü akıl düzeyi olduğu içindir ki, türler birbirlerini akılsız sanırlar!. Her akıl, kendi kapsamı içindekini de, dışındakini de “akılsız” nitelendirir!.

Oysa Allah, dilediklerinin oluşması için, her bir birimi, hangi amacını gerçekleştirsin diye yaratmışsa, ona, bu amaca göre hakkettiklerini verir; ve bu da “Allah’ın adaleti” denen şeyin ta kendisidir! Bu yüzdendir ki, evrende, ne geçmişte ne de gelecekte gerçek anlamda zulüm kesinlikle mevcut değildir!.

Herkes ve her birim yaratılış amacına göre hakkettiğini, her an almaktadır!.

Öyle ise, eğer biz, hayalimizde yarattığımız “Tanrı” kavramından arınıp, “Allah” ismiyle işaret edilen Zât’ı tanımak istiyorsak, O’nun kendi varlığıyla var kıldığı bu âlemleri ve sistemini “OKUMAYA” çalışmak zorundayız!.. Yani eserlerinden, o eserleri meydana getireni tanıma yoluyla!. Ki böylece “Allah”ı tanımanın yolu bize açılsın!.

Aksi halde, “Kendi hevâsını tanrı edinini gördün mü?” âyetinin kapsamı içinde yaşamak üzere ebedî yolculuğa çıkarız!

Tasavvuf kelimeleriyle yani mecaz yani işaret kelimeleriyle hayal dünyanızda bir âlem kurup, sonra da onu deşifre etmek isterseniz, hiç bir yere varamazsınız.

Düşüncenizin temelinde "ALLAH" laştırmaya çalıştığınız "TANRINIZ" yattığı sürece hayal dünyanızdan çıkıp gerçeği göremezsiniz!...

Öncelikle yapmanız zorunlu olan şey "düşüncelerinize kaynak teşkil eden TANRI  kavramı”ndan kurtulmanızdır..."ALLAH" ismiyle işaret edilen ile, bizim zâti sıfatlarından veya sıfatlarından veya esmâsından sözettiğimiz FARKLI şeydir...

Biz bizi yaratanın, âlemlerimizi yaratanın zâti sıfatlarından, sıfatlarından, velhâsıl bizim yaratılışımıza GÖRE bize açıkladıklarından sözediyoruz... Oysa, "ALLAH" adıyla işaret edilen âlemlerden GANÎ dir; yani âlemlerin varlığını borçlu olduğu onları var gösteren esma ve sıfatlardan GANÎ dir!...

 Besmele,  "ismi Allah olan” diye başlamıyor mu?...

İsim müsemmâyı ne kadar anlatır?...

 hf

TANRILARIN  GÜCÜ (!) NEREDEN GELİYOR ?!

 Biliyor musunuz, bir kısım insanların kurabiyeleri olan tanrıların gücü nereden geliyor?…

Neden bu kadar insan, mum yakıp adakta bulunuyor tanrılara, azizlere, türbelere?

İnsanların bir çoğunun cevap aldığı bu kurabiyeler, hangi kuvvetle varlıklarını devam ettiriyorlar?

Azizlere, türbelere mum yakanların bir kısmının muradı nasıl oluşuyor?

Allah, onlara hile mi (mekr) yapıyor?

Önce, isterseniz geçen haftalarda çıkan son iki yazının konusunu hatırlayalım…

“Bâtın”ın, zâhirde gizli olduğunu… Sâfiyenin, emmarede, kabın rengine göre açığa çıktığını… Tüm mertebelerin, aslında tek bir mertebe olup; “Ganî” orijinin, zâhirin şekil ve kalıbına büründüğünü…

Güneş ışığının tek renk olmasına rağmen, prizmayla çok renkliliğinin açığa çıkması gibi; sâfiyenin de, alt bilinç tezahürlerinde renklenmesi olayını…

Elektriğin, ampulün camının renginde görünmesini… ve dahi ortaya koymak istediğini ortaya koyduğunu… anlatmıştık!.

Bunları göz önünde tutarak eğilelim konuya…

Kişi, kurabiyesinden, toteminden, ya da bir türbeden bir şey istemeğe gittiği zaman…

Âhrete geçmiş olanların gavs mertebesi düzeyindekileri bir yana koyarsak… Diğerlerinin de bu yaşama müdahale etme kuvveleri olmadığını hatırlarsak…

Oraya gidip dilekte bulunan kişinin dileğine kim icabet etmektedir? Ki, böylece o kişinin arzusu yerine gelmekte?

Bundan önceki iki yazıda, hükmün nereden ve nasıl geldiğinden söz etmiştik… Anlatmaya çalışmıştık ki…

Dışarıdan değil, senden! Varlığından açığa çıkan her şey, “sen”den kaynaklanıyor!.

Allah, sana dışarıdan müdahale etmiyor!… Özünden geliyor zâhirine, Allah’ın takdiri…

Başaramıyorsan, nedenini kendinde ara!. Gerçekten, tüm kalbinle istesen, o şeyin oluşmamasına engel ancak takdir olabilir!.

Evet bunu da anladıysak…

Sanırım, “kurabiyedeki güç kaynağı” çıktı ortaya!.

“Sen”deki Allah’ın yaratıcılığı!.

Yöneliyorsun, vereceğine İNANÇLI olarak diliyorsun; oluşması için himmetini o konu üzerinde topluyorsun ve öylece talep ediyorsun… Dileğin oluyor!.

Kurabiyen sana icabet etmiş oluyor!!!.

Putuna yaktığın mum; türbeye bağladığın çaput; adadığın horoz ya da kurban, senin dileğini yerine getirdi sanıyorsun!. Alnındaki gözlüğü sokakta arıyorsun!. Oysa o şey, senin konsantrasyon objen!

Anlatılanları anlamıyorsan, durum kötü!…

Anlamadığını da anlayamıyorsan, işte o zaman durum, vahim!.

Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir!.

Başrolünde sen varsın oyununun!.

Daima sen dürüstsündür, değerlerine GÖRE; başkaları eğri!.

Zannındaki göresel doğrularla perdelenirsin, anlayışının sınırlılığı yüzünden; ama bakarsın ki bir gün, senin eğriler çok iyi bir yerde; şaşarsın!. Nereden çıktı bu, diye…

Eleştirmezsin kendini, niye bu bana böyle yaptı veya böyle göründü, diye; gördüğüne, davranışına göre hüküm verip suçlarsın karşındakini; aklarsın kendini!..

Oysa, ortaya koyduğun davranış karşılaştırmıştır seni, o hoşuna gitmeyenle!.

İdrakında güneş tutulmuş; karanlıkta, yanlış değerlendirmeler yapmış; sonucunda bunlarla karşılaşmışındır!.

“Ararsan kendinde ara; her ne var ise, kendinde var!” diyen Zâtın bu işareti, neye idi acaba? “Karşılaştığını oluşturan sensin” de var mı ki bu uyarıda?

Oyununun baş rolünde sen varsan; kaderini yaşıyorsan; başına gelenleri, bâtınından çıkarttıklarınla davet ediyorsan… Kurabiyelerini üretip, kâh o kurabiyelerden medet umup; kâh yiyorsan; bazen de elinle yaptığın kurabiye sert gelip dişini kırıyorsa; kime ne şikâyet hakkın olabilir ki?

Anlayışı sınırlıya anlatmada zorlandığım şu…

Sen kendi oyununun baş aktörü veya aktristisin!… Sen, oyun bitince tek başına sahneden ayrılacak, tek başına gideceksin kulübene ya da sarayına!… Sahnede kalacak, orada oyunda sahip oldukların!

Kendini yetiştirmek için varsın bu dünyada… Kurabiyelerle, manitu para ya da seksle oyalanmak senin kârın değil!. Tapınmaktan vazgeç artık, manitupara’ya; ya da, manitusekse!

Boğulmak üzeresin suda; sana el uzatanı beğenmeyip, vermiyorsun elini!. Kurtulmak istiyorsan, vereceksin elini!. Al elimi, diyeni beklersen, bulursun bu arada ölümü!

İnsan gençken bir deli kanlı oluyor sakin ve objektif düşünemiyor!..

Yaşlanınca da akıl gücünü kaybediyor, tüm yaşamı boyunca bağlandıklarından kopup, gerçekçi değerlendirme yapamıyor!..

Muhasebe yeteneğini kaybediyor; değerlendirmeleri alt-üst oluyor; ne için yaşadığını unutuyor; hedefi, semânın krallığı olmak yerine, yeryüzü sultanlığı oluyor!. Başlıyor insanlarla didişmeye!

Oysa, bâtılı seçen, kendi seçmiştir!. Ve sen, bâtıl için yaratılmışsa, mücadeleyle onu asla kurtaramazsın!. Talebi yalnızca odur onun!

Rasûller ve onların yolundan gidenler, asla insanlarla didişmezler ve mücadele etmezler!. Onlar, yaşamlarını korumak zorunda kalmadıkça kimseyle de savaşmamışlardır! Çünkü bilirler ki, herkes ne için yaratılmışsa, ona o kolaylaşacak ve o yolu seçecektir!. Bunun içindir ki Rasûller yalnızca tebliğ ile görevlidirler; onların yolarından gidenler de!… Ama onlardan öğrendiklerini dünya sultanlığı için kullananlar da elbette ki çıkar!

Dostlarım bilelim ki biz Allah için yaratıldık!.

Kurabiyelerden medet ummayı bırakıp, kendimizdekini fark edelim; ve O’nu idrak edip, gereğini yaşamaya çalışalım ..

Dostumuz, bizi enfüsümüzdekine yönlendiren, onu anlatan ve yolunu gösterendir.

Düşmanımız, bizi çokluk mücadelesine sürükleyip, ömrümüzü dedikodu, gıybet gayyâsında tüketendir.

Gününüzün ne kadarı ulaşmayı çok istediğiniz hedefe dönük uğraşı ile değerleniyor?…

Gününüzün ne kadarı, yarınki hayatta sizin için bir değer ifade etmeyecek kişi veya nesnelerin laklakası ile tükeniyor?

Sohbet ehliyseniz, sözünüz ilim olsun, dedikodu değil!

Dostum tekrar ediyorum…

Kurabiyenin kuvvesi senin inancından geliyor!.

O kuvveyi kurabiyeye vermek yerine hedefine ulaşmak için kullanırsan, semânın krallığına erersin.

Bâtınındaki Allah’a iman et ve ona göre yaşa!

 hf

TANRI NASIL CEZALANDIRIR?!

 Soruyorlar:

 -Deprem tanrının cezalandırması mı?

 Tanrılarından cezalarını bulmuşlar; farkına belki öte boyutta varacaklar!.
Allah sistem ve düzeni ezelde yaratılmış ve dilendiği şekilde uygulanmaya koyulmuştur!. Kimse bu sistem ve düzenin dışına çıkamaz ve bir yaprağı bile oynatamaz o sisteme karşı!.
Herkes eliyle veya diliyle yaptığının sonuçlarını yaşayacaktır!.
Sarımsak yiyenin ağzı gül kokmazmış!
Herkes amellerinin karşılığını alacak; paylaşımı kadarıyla paylaştıklarıyla beraber olacaktır!.
Galaksideki iğne ucu yerini farketmeyen ülke tanrıları kendi kullarıyla birlikte hakkettiklerini alacaklardır... Yaşlar da arada yanacaktır!

 hf

TAPINMA

 "Tapınma"; bir birimin, var sandığı bir «tanrıya» özgür iradesi ile, dilediği bir biçimde yönelerek, zamanın belli bir bölümünde prestij etmesi ve ondan birşeyler ummasıdır.

«Kulluk», varoluş gayesine uygun davranışları ortaya koymaktır...

"TANRI"YA TAPINILIR;   "ALLAH"A  KULLUK EDİLİR!..

Tanrınıza tapınıyorsanız, bilin ki, yaşadığınız cehennem bunun sonucudur...

Tanrıya tapınanın cehennemden çıkması mümkün değildir; tanrısına tapımaya tövbe etmedikçe!...

 hf

TARİKAT

 Tarikat safhası, kişinin şekilden öze, oluşların- fiillerin ardındaki sır ve sebepleri keşfetmeye geçiş safhasıdır.

Tarikat düzeyindeki kişi, neyin neden nasıl ne şekilde oluştuğunu araştırmaya başlar... Buradaki mânâsıyla tarikatı, meselâ; nakşibendîlik, kâdirilik rufâilik gibi anlamayalım. Burada bahsedilen tarikat, fiilin veya şekilin ardını araştırma safhası olarak anlatılmaktadır.

Allah'ı bilmek, bulmak ve O'nunla olmak için tek bir târikat vardır, tek bir yol vardır; o yol da Efendimiz Rasûlullah salla'lâhu aleyhi ve sellemin yoludur!..

hf

TARİKAT  SEYRİ

 Madde dünyasında-fiiller boyutunda yapılması gereken çalışmaları yaptıktan sonra bir kişi, kendisinde meydana gelen uyanıklık ile konunun derinliklerini araştırma gereğini duyar.

Varlığın aslını-özünü-hakikatı-kendisinin ve gördüklerinin neden, nasıl ve hangi gaye ile meydana geldiğini araştırarak yukarıda bahsedildiği üzere tarikat çalışmalarına başlar. Ve böylece melekût âleminin inceliklerine sırlarına nüfuz eder.

Melekût âlemine nüfuz eden kişi burada müşahede etmeye başlar ki, pek çok varlıktan oluşan bu âlemde faili hakiki TEK'tir!.. Her bir varlık, gerçekte O TEK varlığın isteğine uygun bir şekilde, O'nun irade ve kudretiyle kaim ve görev yapmaktadır. Gerçekte o varlıkların asla bağımsız birer vücutları yoktur!..

İşte bu seyre “tarikat seyri” denilir.

hf

TASARRUF

 “Tasarruf”, dediğimiz şey, görevli velilerin, yapılar üzerinde, onları diledikleri tarza yönlendirme özelliğidir.

Her hangi bir velinin görevi gereği olarak, kendi emrine verilmiş melekleri veya cinleri kullanarak her hangi bir olayı oluşturmasıdır... Görevi gereği, emrindeki melek veya cinleri kullanarak o olayı oluşturması, “tasarruf” denen şeydir.

Tasarruf, sadece görevli velilere has bir olaydır...

Tasarruf eden bu tasarrufunun farkındadır, değil mi, diye sorulursa...

Farkındadır tabii!. Farkında olmadan yapıyorsa, o tasarruf değildir!

Zaten, görevli veliler, genellikle tasarruf sahibidirler ve farkındadırlar yaptıklarının...

Tasarruf, kelimesi ile kastedilen şey genelde anlamı iyi bilinmediği için “nüfuz” ile karıştırılarak aynı şeymiş gibi anlaşılır..

  hf

TASAVVUF

 Tasavvuf, dinin temelindeki düşünsel tabandır!. İman nuruna dayanan bir tarzdaki çalışmalar bütünüdür.

Bugünkü tarikat uygulamalarıyla, gerçek mürşid-tâlip uygulamasının isim benzerliğinden başka uyar tarafı yoktur kanaatime göre!...

Teslimiyet, körü körüne denileni yap diye anlaşılıyor ki günümüzde, bana göre bu anlayış da yanlıştır... İnsan beynini, aklını, en geniş şekilde kullanarak ancak hedefine varabilir...

Teslimiyet demek; kişinin kendisini İLME, İRFANA teslim etmesi demektir... Ayakkabı boyayıp, havlu tutmaya demek değil; anlayışındayım... bilmem yeterince açıklayabildim mi?

İşte bu sebepledir ki, bu incelikleri kavramış olan geçmişteki pekçok hakikata ermiş zatlar, "Tasavvuf" denilen öğretiyi oluşturmuşlardır.

"Eğer, varsayımın olan varlığından, benliğinden tümüyle kurtularak "nefs"ini tanımak istiyorsan, teslim ol; kendinden kurtul, Allah`a er!."

Demişlerdir..

"İnsan"ların kendi hakikatlarını tanıma yolunda yaptıkları çalışmalar Dindeki mistisizm’i meydana getirmiştir..

İşte Tasavvuf da insanın kendi aslını, orijinini bilme ve yaşama konusundaki çalışmaları esas alır.

Tasavvufun gayesi, kişinin, kendini meydana getiren bu Esmâ-i ilâhi’yi tanıması, bilmesi ve bunu gereğini yaşayabilmesi hali ve bu yolda yapılan çalışmalardır, kişinin Allah'ı bilmesi; Allah indinde ve ilminde "yok"luğunu hissedip yaşaması; ve nihayet "Allah ismiyle işaret olunan BÂKÎ"dir hükmünün tesbit olmasıdır.

Tasavvuf çalışmalarının temeli; şirki hafiden kurtulup, başını nereye döndürsen, yani ne yöne bakış atsan TEK'liği görebilmek içindir...

Bir kişi tasavvufa yani iman nurunu esas alan çalışmalara dayanmadan, kendindeki şartlanmaları ortadan kaldırabilr...

İşte "tasavvuf" çalışmaları ve terbiyesinin çok önemli bir amacı da insanı bu en büyük belâdan; perdelilikten korumaktır...

Bu yüzdendir ki "tasavvuf" en değerli konudur!.

Konuya açıklamalar getiren bazı âyetler ile Rasûlullah Aleyhisselâm’ın açıklamaları var ki, bunlar düşünce sistemimizin ana nirengi noktaları.

 "ATTIĞIN ZAMAN SEN ATMADIN, ATAN ALLAH`TI"...

 "Ve insanların bir kısmı, "B" harfinin işaret ettiği sır kapsamında olarak Allah`a, ve gene "B" harfinin işaret ettiği sır kapsamında olarak âhirete iman ettiklerini söylerler; oysa onlar "B" harfinin sırrını anlamış olarak İMAN ETMEMİŞLERDİR.." (2-8)

 "Ey İMAN edenler, iMAN EDİN "B" harfindeki anlam itibariyle ALLAH`a!.." (4-136) (1)

 "TAHKİKİ İMAN" hâli de diyebileceğimiz "TASAVVUF" çalışmalarına yön veren uyarı âyetlerinin başında bu iki âyet gelir..

Bu iki âyetin işaret ettiği mânâyı iyi anlayabilmek için de elbette genel anlamıyla İslam Dini’nin bize getirmiş olduğu düşünce sistemini farketmek gerekir...

İyi ahlâk, yasaklardan kaçınmak, ibadet; tasavvufun değil ,şeriatın konusudur!..

Eğer kişi, tasavvuf toplantılarında bu saydığımız şeriatla ilgili hususlarla vakit geçiriyorsa, o henüz tasavvufla ilgilenmeye başlamamıştır.

Tasavvuf, şeriatla ilgili bu hususların üzerine bina edilen "VAHDET SIRRINA ERMEK" amacına yönelik çalışmalar ile başlar!

İslamın düşünce sistemi ve yaşamı olan "Tasavvuf"un belli başlı prensipleri vardır.

Tasavvuf, aklı başında – şuurlu - yüksek tefekkür gücü olan üstün istidat ve kabiliyetli insanların konusudur!

Ağzından çıkanı kulağı duymayan mecnunların, psikiyatrik vakaların tasavvufla, hele hele Allah`a erme gibi fevkalade muazzam kesinlikle bir ilgisi olamaz!..

"Nefs"i bilme; "Rabbı" bilme; "Melik"i bilme; "Allah"ı bilme; "marifetullahı" bilme; Allah`ın tüm varlıkta yürürlükte olan sistemini müşahede etme gibi sayısız ilimleri kapsamak, "akl-ı kül" işidir en azından!..

Bütün bunlar, deli divanelike, meczuplukla olmaz; şuurla olur!. Hem de çok üst düzeyde bilinçle..

Bir takım adamlar görüyoruz ortalıkta, başıbozuk dolaşıyorlar!.. Bir takım düzensiz, şuursuz, saçma laflar ediyorlar!.. Biz de bunlara, Vahdet`i yaşıyorlar meczuplar, hakikatı yaşıyorlar, bilmem neyi yaşıyorlar diye nazar ediyoruz... Hiç alâkası yok!.

Mantıksal bütünlükten yoksun konuşmalar yapan Hakikat ehli yoktur!.

Zira Vahdet olayı, tamamiyle bir basiret, bir şuur olayı!... Nerede bir basiret- bir şuur olayı, nerede bir deli saçması!...

Düşünün ki bir "Ben Hakk`ım" diyor, sonra ondan vazgeçiyor, dönüyor, "Ben basit, aciz bir kulum, ben bilmem neyim" diyor... Bunlar şuurlu ifadeler değil!..

Şuurunu, bütünüyle, aşırı şekilde bu konuya, teksif etmekten dolayı, bu kişiye halkın “deli” demesi; delicesine bir çalışma içinde olduğu mânâsındadır!. Yoksa; sistemsiz -saçma sapan şeyler söylemek değildir, “delilik”ten murad...

Bir kişi bu işin böyle olduğuna inanır, iman ederse; bunu böylesine yaşayabilmek için, bedenselliğinden – huylarından- şartlanmalarından kopabilmek amacıyla yoğun bir takım çalışmalara girerse; herkesin genel anlayışına ters düşen bu çalışmalara girmesi dolayısiyle de millet ona "deli" der.

-Yahu bu adam deli. Bunu terketti, şunu terketti" vesaire derler.. Ama, halkın ona deli demeleri, deli olduğu anlamına gelmez!. Nitekim, Rasûlullah aleyhisselâm’a dahi deli demişlerdir, mecnun demişlerdir..

 Esasen, Tasavvuf bütünüyle "gizli şirk"in ortadan kalkması; gizli şirki doğuran, zannındaki "Ben varım" şartlanmasının kalkması çalışmalarından başka bir şey değildir.

 Seyri sülûkta yani tasavvuf çalışmalarının bir yoldan yapılması halinde kişi şu yedi mertebeyi aşar:

 1-Ruhu cüz`isinin ne olduğunu bilir

 2-Aklı ve muhakemesini farkedip, düşünerek harekete başlar

 3-Aklının Akl-ı Külli olduğunu farkedip; ruhunun Ruh-u A`zamla kâim olduğunu; nefs`inin Nefs-i Küll`den geldiğini hisseder.

 4-Hepsinin Zât`ta fâni olduğunu müşahede eder ve neticesini yaşar. (Cem makamıdır)

 5-"İbn-ül Vakt" olduğunun bilincindedir. (Vahdeti vücûd - Ene`l Hak hâlidir) (Fenâ Fillah)

 6-"Ebû`l Vakt" diye işaret edilen kemâlât ile yaşar. (Vahdeti Şuhud) (Bakâ Billah) (fark bölümüdür)

 7-"Fakr" = mahvı küll = Hiçlik (Vahidiyet mertebesidir)

 hf

TASAVVUF VE FELSEFE

 Nedir birbirinden farkları?...

Tasavvuf dinin temelindeki düşünsel tabandır!. Dolayısıyla biz bu olaya daha geniş kapsamlı olarak "Din ve Felsefe" diye yaklaşalım isterseniz..

Din ile felsefe arasındaki en önemli fark şudur:

Dinin esası "iman" nuruna dayanır!.

"İman" nuru olmayan kişi ne kadar akıllı olursa olsun hidayete eremez.Yani Şironun güçlü tesirlerinden nasip almamışsa, Uranüsün üstün akıl özelliklerine sahiptir, fakat felsefeci kafası vardır.

Maddi değerlerden arınmış, maddeötesi değerlerle meşguldür; ancak felsefede kalmıştır. Buna eskiler işte iman nurundan mahrum kaldığı için felsefecidir derler... Söz doğrudur.

Felsefe iman nurunu esas almaksızın, sırf akıl gücü ile yapılan çalışmalardır.

Felsefe, görülenden yola çıkarak, varlığın – yaşamın- yaşam içinde insanın yerinin ve davranış kökeninin tesbit edilebilmesi çalışmalarını yapar.. Bilgiye, görgüye, kültüre, ilme dayanır yani zâhirde mevcut beş duyuyla algılanan donelere dayanır.

Din ise görülmeyenden yola çıkarak, görülmeyenin verilerine dayanarak görülenlerin deşifre edilmesi sistemine dayanır. Zira dini vahiy esasına dayanarak bildiren Nebi’dir.

Nebi normal göz ile, beş duyu ile algılanamayan bir biçimde algıladıklarını esas alarak, onlara dayalı bir biçimde görülenleri deşifre edip değerlendirme sistemini getirmiştir. Bu ikisi arasında uçurum vardır; çünkü gördüklerin, göremediklerin yanında nedir?.. bir hiç!. Sonsuzda bir hiç!.

Bu yüzdendir ki felsefe her halükârda yanılmaya mahkumdur.

Gördüğüne göre bir sonuç çıkaracak; ama göremediği bir başka esasın yanında o sonuç değerini yitirecek hiç olacak..

Buna karşılık din görülmeyen gerçekleri de esas alan bir biçimde varlığı değerlendirme yoluna gidecek; bunun neticesinde gerçek değerler idrak edilebilecektir. Onun içindir ki felsefe eldeki mevcut bilgilere dayalı bir sistemdir; değerleri de ele geçenlere GÖREdir; yani izâfidir!

Din (sistem) ise başlangıça kolaylıkla kavranamıyacağı için, imana dayalı bir sistemdir... Ama yanlış anlamayalım, “din imana dayalı bir sistemdir” derken, burada imanla iş biter anlamında kilitlenmiyelim!

İmandan gaye ameldir!.

Bir şeyler yapmaktır!... Bir şeyler yapmak için de önce onun yapılmasına iman etmek lazımdır.

İman etmek görülmeyene olur; görülen şeye iman olmaz!.. Gördüğün bir şey için, iman ediyor musun, denmez.. Zaten onu görüyorsun, bu yüzden burada iman söz konusu olamaz..

İman görülmeyene olur.. Görülmeyene iman etmek suretiyle, o görülmeyenin yapısal özelliklerine, yapısına, tarzına, sistemine, şekline göre gerektiği gibi fiiller ortaya konulur. Yani, görülemeyen gerçeklere dayalı bir şekilde çalışmalar yaparak, varlığın sırrına, aslına, orijinine ermektir   “Din”..

Felsefe ise eldeki mevcut doneleri değerlendirmek suretiyle varlığın yapısını ve sistemini çözmeye çalışmayı ve bunların içinde insanın yerini tesbit etmeyi hedef almıştır.

Felsefe ile din arasındaki farkın muazzamlığı apaçık ortada değil mi?..

Beş milyon veya beş milyar ile sonsuz arasındaki fark ne ise; felsefe ile din arasındaki farkta budur işte !...

Felsefede çeşitli bilgileri alıp değerlendirmek suretiyle belli bir dünya görüşüne sahip olabilir; bununla beraber dilediğin gibi yaşayabilirsin...

Buna karşılık dinde ise, bir takım çalışmalar yapma zorunluluğu söz konusudur; bu zorunluluğu ise idrakın veya imanın oluşturur.

Çünkü, Din sana diyor ki...

Gelecekte senin için şöyle şöyle bir yaşam söz konusu...

Bu yaşamın üzüntü ve sıkıntılarından kurtulmak; güzelliklerini yaşamak istiyorsan, bunun için şu tarz çalışmalar ve davranışlar ortaya koymak zorundasın!. Aksi takdirde o hedefe ulaşabilmen mümkün değildir!.

Evet, Din bunu söylüyor!.

Öyle ise dinde esas mesele, "iman" edilen konularda yapılması gereken çalışmalardır... Yani, imandan öte, esas olay, inancın sonucu olan ameldir, yani fiillerdir...

Zira, sadece "iman ettim" demek yeterli olmayıp; önemli olan, o imana dayalı hususlarda belli fiilleri ortaya koymaktır!.

Âyet-i Kerimede ne deniyor:

 "İMAN EDİP, KURTULUŞA ERDİRECEK OLAN FİİLLERİ TATBİK EDERLER"

 "İNSAN İÇİN KENDİ ÇALIŞMALARININ SONUCUNDAN BAŞKA BİRŞEY SÖZKONUSU DEĞİLDİR"

 İnsan daima kendisinden çıkan fiillerin sonuçlarıyla karşılaşacaktır!.

Her aşamada yaptıklarının neticeleri, bir sonraki aşamada o kişi için otomatik olarak oluşmaktadır..

 hf

TAYYİ MEKÂN

 Velilerin yaptığı tayy-i mekân" iki türlüdür ;

 1-Birinci tür "tayy-i mekân"da; bir veli bedenini bırakıp, ruh olarak her hangi bir yere gider; ve orada ruh, bir madde görüntüsü verir bir hâlde görünebilir.

Hızır Aleyhisselâm’ın günümüzdeki yaşamı bunun benzeridir.. Hızır Aleyhisselâm, madde boyutundaki biyolojik bedenden, "berzah" denilen dalgasal boyutun ışınsal beden yaşamına geçmiş olmasına rağmen; istediği zaman, bu ışınsal bedenini yani "ruh"unu, biyolojik bedene dönüştürerek dünyamızda yeralmaktadır..

Kısa bir süre sonra dünyamıza geri gelecek olan İSA Aleyhisselâm da, halen ışınsal bedeniyle dalga boyutta yaşamaktadır!. Bir süre sonra Allah`ın hükmü ve iradesiyle bu ışınsal bedeni yoğunlaşarak, biyolojik beden şekline dönüşecek ve böylece dünyamızda yerini alacaktır..

Bunları niye anlatıyorum...

Bilelim ki ışınsal bedenin, biyolojik bedene dönüşmesi mümkündür; Allah`ın dilediği hâllerde, dilediği kişiler için!... Mümkün olan bir şeyin de Allah`ın dilediği bu kişiler için gerçekleşmesi son derece kolaydır!. 

2-İkinci tür "tayy-ı mekân"da, beden, ruh gücünün oluşturduğu bir koruyucu manyetik alan içine girer, yani çevresinde koruyucu bir manyetik alan oluşur. Bu koruyucu manyetik alan, yüksek hızın getireceği zararları keser!. Çünkü aşırı hıza bu vücut, normal şartlarda dayanamaz!. Fakat O Zât, belli ruh kuvvetiyle çevresinde belli bir koruyucu alan meydana getirir ve o hız ona zarar vermeden istediği yere gider.

 hf

TECDİD (YENİLENME)

 “Tecdid”i, yeniyi ortaya koymak gibi anlıyorum ben, “fiy halkın cedîd”den gelen bir şekilde; “eskiyi yeniden” ortaya getirmek olarak değil.

Yenileri, eskiyle değerlendirdiğimiz için de, otomatik olarak geçmişin hayâl dünyasında yaşıyor; yarın, geçmiştekinin değişik elbiselisini göreceğimizi tasavvur ediyoruz!.

Dünyayı da böyle değerlendiriyoruz, Dini de, tasavvufu da, evliyayı da!…

Oysa, dün, ders almak; o dersle, yeniyi değerlendirmek için gereklidir; geri gidilmek ve yaşanmışı tekrar yaşamak için değil!. Bu Allah’ın sistem ve düzenine aykırıdır!.

Mevlâna Celâleddin'in çok sevdiğim şu beyti, önemli bir gerçeği vurgular...

"Dünle beraber gitti ne kadar söz varsa düne ait, cancağızım;

Bugün artık yeni şeyler söylemek lâzım!.."

Bu ifade, "müslümanlık" anlayışı ile ilgilidir; "İslâm Dini" ile değil!.

Daha önce de çok açık bir şekilde vurguladığım gibi, "İslâm Dini" zamanüstü evrensel sistem ve düzendir Allah indindeki.

Bütün Rasûller bu zamanüstü evrensel sistem ve düzeni, kendi toplumlarına, anlayabilecekleri değişik şekillerde açıklamışlar; bundan da çeşitli kavim veya  Rasûl adına göre değişik dinler varmış zannı doğmuştur!..

"Sünnetullah" denilen, zamanüstü evrensel sistem ve düzen asla yenilenmez ve değişmez!. Dünya varolmadan ne ise, bugün de odur; kıyâmetten sonra da aynıdır!.

 Yenilenme; anlayışta, yorumda olur!.. Yani, müslümanlık anlayışında, "Din"i değerlendirmede olur ;Sistemde değil!. Zirâ, zaman değiştikçe insanların kavrayışları geliştikçe; ilim, irfan, teknoloji, fen ilerledikçe "İslâm Dini"ni değerlendirme de o nisbette değişir!.. Dün, sebebi anlaşılamadığı için inkâr edilen pek çok şeyin, bugün sistem ve düzen sonucu önerilmiş çok önemli ve zorunlu bir şart olduğu farkedilir!..

İşte bu, insanların "İslâm Din"ini anlayışlarının, yani "müslümanlığın" yenilenmesidir; "DİN"in değil!.

Mevlâna Celâleddin'in söylediği de "Din"in, günün getirdikleri ışığında yeniden değerlendirilmesi; ve geçmişte kıymeti anlaşılmayan bir çok hususun değerinin farkedilmesidir! Bu yapılmadığı takdirde, Din anlayışımızı asırlarca önceki insanların şartlarının getirdiği kozayla kayıtlamış; pek çok konuda ilerlememize rağmen, "DİN"i anlamada ve değerlendirmede kendimizi geri kalmaya mahkûm etmiş oluruz!. "Dün" kozasından çıkıp, öze eremeyiz!.

Her hicri yüz yılın başında gelen "Müceddid"ler yani "yenileyici"ler vardır. Çünkü her yüz yılda bir, dünyanın şartları değişir.

Dünya`nın genel şartları değiştiği için, o günün şartlarına göre, Din`i tecdit etmek = değişen anlayışa ve toplumun gelişmelerine göre Dini yeniden yorumlama ve açıklama gerekir.

Dini tecdit ederken yapılan iş, Din`de yeni şartlar getirmek değil; Dini, o günün şartlarına, anlayışına göre anlatmaktır.işte bunu, 100 yılda bir gelen "Müceddit"ler yapar...

Oysa olayın ilerleme doğrultusunda olması gerektiğine dair Allah Rasûlü’nün bir işareti de vardır... Bu konuda şöyle buyurur:

 "Allah her yüzyılın başında bir müceddit gönderir; dini anlayışı yeniler!"

 Bu işaret dahi, görüldüğü üzere, belli aralıklarla, o günün şartları içinde "Din"de yeniden değerlendirme yapmanın gerekliliğini göstermektedir!.

Şimdi burada anlaşılması ve yapılması gereken şey şudur.. "DİN"de reform, olmaz, çünkü "Din"e form veren Allah`tır! Ancak "Din"i anlama ve değerlendirmede yeni bir çalışma; diyebiliriz!.

Yaşam sürekli yenileniyor!

Peki...”yaşam yenileniyor”... Yenileyen kim?..

Yaratan!

Yaşamda zâhir dünyasına ait  olan herşey  yenileniyor da bâtın dünyasına ait   olanlar   olduğu gibi mi kalıyor?...

HAYIR!

Allah  “Yenilensin !”   hükmünü verdiği anda zâhiri de bâtını da her şeyi yeniliyor.

Zâhir  dünyasında nasıl birtakım şeyler  çok büyük bir hızla  değişime- dönüşüme uğruyorsa, bâtın dünyasında da  aynı hızla birçok şeyler değişime-dönüşüme uğruyor. Ama değişmeyen şeylerde var.

Değişmeyen şey nedir?..

”Allah’ın  sistemi ve düzeni!

 “Allah’ın sistemi ve düzeni asla değişmez”- (48-23)

 Anlayış ve değerlendirmede  yenilenme var ama İlâhi Sistem ve düzende yenilenme yok!

Mikro boyuttan makro boyuta kadar geçerli bir düzen ve sistem var! Bu geçerli sistem ve düzen 10 bin yıl evvel de böyleydi,1 milyon yıl evvelde böyleydi, 10 bin yıl sonra da yine böyle...

Bilimin gelişmesi ;  mecaz yollu insanlara anlatılmaya çalışılan “din”in hikmetlerinin anlaşılmasına vesile olmuştur.

İnsanların anlayışı,basireti gelişmiş, ilimle anlayışlar yenilenmiş   ve dolayısıyle de günümüzde insanlar dinin geliş hikmetlerini anlamaya başlamışlardır...

Kime göre? ..

Benim anlayışıma göre...  Gerçekten böyle olabilir de, olmayabilir de...Ama benim anlayışıma göre böyle!

Allah bize değişmez sistemini Nebi ve Rasûlleri aracılığıyla bildirmiş.

En kapsamlı açıklamayı da Allah Rasûlü Hz.Muhammed Mustafa S.A.V  yapmış Allah’ın bu sistem ve düzeni hakkında.

Allah bizim dışımızda-ötemizde bir tanrı değil!

Artık bunu çoğunuz, pek çoğunuz biliyorsunuz.

 hf

TECELLİ

 «Tecellî»; görünme, belirme, açığa çıkma gibi anlamlarda kullanılır... Oysa, bütün bu ifadelerden  anlaşılan  iki  ayrı  varlıktır...

Halbuki biliyoruz ki, var olan “TEK’tir ve olup biten her şey  O  “TEK”te  olup  bitmektedir!..

Bu durumda “O”nun «tecellî»sinden söz edebilir mi?.. Düşünebildiğimiz ve düşünemediğimiz her noktada, tüm özellikleri ile sadece kendisi  varolduğuna  göre. ALLAH’IN TECELLÎSİ  DE   OLMAZ!..

«Tecellî» kelimesi, ifade yetersizliğinden dolayı kullanılmakta olan bir kelimedir. Hakikî mânâda   karşılığı   sözkonusu   değildir!..

Zira, gerçekten bir tecellînin varolabilmesi  için, önce bir merkez, bir öz, bir cevher olması ve buradan da «tecellî mahalline» uzanan ya da yansıyan manâlar olması icabeder!.. Meselâ, Güneşin merkezinden uzaya yayılan ışınlar  gibi!. Yani, “ALLAH”ın da bir merkezi olmalı ki, oradan «tecellî» eden manâlar kabul edilebilsin!..  Bu muhâldir!..

 “ALLAH”ın bir merkezi, lokâlize olduğu bir yeri mevcut değildir ki, oradan herhangi bir yere tecellisinden sözedilebilsin... Tecellî için, bir çıkış merkezi gereklidir... Çıkış noktası olmadığı zaman  ise   «tecellî»   kelimesi  anlamını  yitirir!..

 hf

ALLAH’IN KENDİNDEKİ SAYISIZ MÂNÂLARI SEYRİ

KESRET (ÇOKLUK) NASIL OLUŞTU?

 Şimdi, bu seyrin detaylarına giriyoruz:

Kendindeki sayısız mânâları ortaya koyma gayesiyle, o mânâlara uygun, o mânâların ortaya çıkışına elverir suretleri meydana getirmiş; gerçekçi bir ifade gerekirse, o suretlere bürünmüştür!.

Kendi varlığındaki hangi özelliği veya mânâyı ortaya koymayı diliyorsa, o mânâya uygun surete bürünmüştür!..

Burada dikkat edilmesi gerekli nokta şudur ki; o suretin, o mânânın gerektirdiği özelliklerle, o sureti oluşturmuş; o suretin şartları içinde, o suretten gerekeni ortaya çıkartmıştır..

Eğer, o suretin şartları içinde gerekeni ortaya koymasaydı, ÖTEDE bir TANRI kavramı ve bunun sonuçları ortaya çıkardı ki, bunun neticesinde de varlıkta düzen diye bir şey olmaz; kaos olurdu!...

 DİLEDİĞİ SÛRETTE ORTAYA ÇIKMAKTADIR!

 "O", hangi özellik veya mânânın ortaya çıkmasını dilemişse, o mânâya uygun surete bürünmüş ve o suretin şartları içinde gerekenleri ortaya koymuştur!.

İşte buna işaret edilen bir âyet...isrâ 84:

 "Kul küllün ya`melu ala şakiletihi"... 

"De ki: Hepsi de programları doğrultusunda fiiller ortaya koyarlar -şakiletihi- ..."

 Yani, hangi özellik veya mânânın ortaya çıkması dilenmişse, onun ortaya çıkışı doğrultusunda bir program oluşturulmuş; o program doğrultusunda meydana gelen yapıdan da muradedilen fiiller ortaya çıkmıştır...

İşte bu sebepledir ki, hepsi de kendi programları doğrultusunda fiiller ortaya koyarlar, açıklamasını yapar âyet!.

Eğer, bu noktayı kavrayabilirsek, bu kavrayış bize, en azından şunu getirmek zorundadır:

Kimi, neyi, nasıl ve ne şekilde, nerede ne biçimde görürsek görelim; O Yüce Zât`ın, kendindeki bir özellik veya dilediği bir mânâyı, o suret biçiminde ortaya koymak istediğini müşahede ederek; oradaki fiilin, varoluş gayesine uygun bir şekilde ortaya çıktığını farketmemiz gerekir.

Nitekim, Yunus Emre de,

"Yaradılmışı hoş görürüm;

Yaradan`dan ötürü!.."

mısraı ile bu noktaya işaret etmiştir...

Yaradılmışı hoş görürüm... Yani, meydana gelmiş o sureti hoş görürüm... Niye?..

Çünkü o sureti meydana getiren, orada o mânâyı ortaya koymak için, o surete bürünmüştür!.

İşte bu sebepten: "Ben yaradılmışı hoş görürüm" diyor, Yunus Emre... Bu noktaya vukufu dolayısıyla...

Şimdi, bu boyuttan, yani bu tepe noktadan, varlığa baktığımız zaman; her bir birimde hangi manâyı izhar etmek istiyorsa, o mânâ ve özelliklere haiz bize göre sonsuz sayıda varlıkla karşı karşıya kalırız..

Elbetteki bu yaratışta, Allah`ın isimleri diye bildiğimiz Esmâ-ül Hüsnâ, i varlıkta terkipler şeklinde zuhur eder..

Yani, varlıkta tek başına olarak "Rahiym" isminin mânâsı veya "Kahhar" isminin mânâsı veya "Latif" isminin mânâsı âşikâr olmaz!.

Âlemlerde, tüm boyutlarda ve katmanlarda ortaya çıkan tüm suretler, beş isimden, on isimden veya yirmi isimden oluşan terkipler halinde ortaya çıkar!.

İşte bu terkipler, birimsel varlıkları meydana getirir...insan, melek, cin... Bunların hepsi de bu Allah isimlerinin, bileşimler halinde ortaya çıkışıyla varolan varlıklardır.

Bütün varlıklar, varoluş gayelerine uygun mânâlar ortaya koyar, dedik...

"Tecelli"ler, yani "tecelli-i esmâ", "tecelli-i sıfat" ve tecelli-i zât" ; nüzûl yollu, teklikten çokluğa doğru olan bakış açısının yaşanılmasıdır.

 hf

TECELLİ-İ  VÂHİD

 VARLIKTA "GAYRI"MEVCUT DEĞİLDİR!

Varlıkta, kendisinin dışında hiç bir şeyin varolmaması hasebiyle, o tavsifi yapan, ve o vasıfla da vasıflanan kendisidir!.

O vasfı meydana getiren, Kendisi`dir; Kendisinden`dir!. Fakat, Zâtı itibariyle de o tavsifin de kaydı altına girmekten münezzehdir!...

Bu Varlığın varoluş sebebini şu hadisi kudsinin manâ derinliklerinde bulabiliriz:

"Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi istedim Âlem`i, bilmekliğimi istedim Adem`i meydana getirdim..."

Kendindeki sayısız özellik ve mânâları seyretmeyi dilemiş, -tabii, buradaki seyretmeyi dilemesi tabiri, mecazi bir anlatımdır-; bunun gereği olarak, kendindeki mânâları kendi varlık boyutuna göre "AN" içinde seyretmiştir!...işte bu seyredişin adı, tasavvuf diliyle "Tecelli-i Vâhid"dir!..

Yüksek mertebeli Zevât-ı Kiram, bu konuda,

"Allah bir kere tecelli etmiştir ve bu tecellinin ikincisi de olmamıştır."

diyerek, bu noktaya işaret ederler...

Yani, O yüce Zât`ın "kendinden kendine olan nazarı", bütün bu bilebildiğimiz, düşünebildiğimiz, hayal edebildiğimiz; ve tüm varlığın düşünebildiği, hayal edebildiği her şeyi meydana getirmiş; kendi varlığı ile meydana getirmiş; kendinden meydana getirmiştir... Fakat, kendine "vücud"una nisbetle de "YOK" hükmündedir!.

"Mardiye Nefs" mertebesinde "tecelli-i Sıfat" zuhurunda "fetih" hâsıl olduğu zaman bu zuhur mutlaka ağırlıklı olarak bir sıfattan olur.

 hf

TECESSÜS

 İki türlü soru sormak vardır...

Birincisi ilim öğrenmek için olan...

İkincisi başkalarının açıklanmamış hallerini öğrenmek amacıyla olan buna TECESSÜS de denir... Kur’ân; “TECESSÜS ETMEYİN” diyerek;  başkalarının açıklamadığı hallerini sormanın yanlış olduğunu bildirmiş ve bunu yasaklamıştır...

Soru ilim öğrenmek içinse, insanı zirveye doğru yükseltir; tecessüs içinse batakta eritir!...

 hf

TEFEKKÜR

 Akıl olmadan iman olmaz!

Akıl, bir bilineni diğer bir bilinene bağlamak suretiyle derin tefekküre ulaşır.

Tefekkür, düşünce devreye girince de, iman başlar!

İnsanı bilinçli bir varlık olarak diğer mahlûkattan ayıran şey, "tefekkür" dediğimiz derin ve kapsamlı düşünce; "muhakeme" dediğimiz, farklı şeyleri değerlendirmeye tabi tutarak ortaya bir mânâ çıkarma özelliğidir..

Yani, bir insanın, insan olabilmesi için, gerçek yaşam değerlerini iyi kavraması, yaşam sistemi üzerinde yeterli araştırmalar yapması ve bu araştırmalardan çıkacak sonuçlara göre de kendine yön çizmesi zorunludur.

İşte bu düzey, tasavvufta "Levvâme Nefs" dediğimiz mertebede başlar.

Kelime anahtarları, eğer beyinde düşünce kilitlerini açabilirse, insan tefekkür âleminin sonsuzluğuna kanat çırpar.

Esasen,  sonsuzluk için varolan insan, ya şuur boyutunda kendisini tanıyıp "Sonsuz"a ayna olma huzur ve saadetini yaşayacak;  ya da ilim ve idrak yetersizliği sebebiyle kemâlini şartlanmalara  bırakmış bir halde, "ben bir maddeyim" vehmi ile   hücre   batağında   mahvolacaktır !.

Tefekkürsüz şeklî tapınmaya  verilen isim ise namazdır!..

İman ve gereği fiillerle cennete, düşünsel arınmayla “Allah”a erersin; takdirindeki kadarıyla… Tefekkürsüz, sorgulamasız “Allah”a ermiş tek bir ferd yoktur, buna Allah Rasulü de dahil!.

Fâtiha’sız namaz olmaz, çünkü yönelişin anahtarı odur!.. Onun anlamının tefekkürüyle başlar “Allah”a yöneliş!… Anlamını tefekkür etmeden ister Arapça oku, ister Türkçe, yalnızca papağan gibi tekrarlamış olursun; “bal”, “bal” deyip, midesi “bal”dan mahrum, bedeni onun lezzet ve enerjisini tadmamış anlayışı sınırlı gibi!.. Sana “bal”ı öğretmişler ki, alıp yiyerek değerlendiresin, diye!.

Taklitçilikle yaşam asla oluşmaz... Taklidi terketmenin yolu da, kabullenmeyi terkten geçer!... Sürekli tefekkürle yaşamakla başlar...

İnsan ezbercilikten ve taklitçilikten çıkmadan düşünerek yaşayamaz...

Attığın her adımda, o yaptığını niye yapmakta olduğunu düşünmek ve sonuçlarının sana neler getirebileceğini de hesaba katmak zorundasın... Ki, sürekli düşünme melekesi gelişsin...

Öyle ise Ezberci ve taklitçi yaşamdan, her an düşünerek yaşam katmanına sıçrama yapmak zorundayız...

Düşünen beyin insana verilen en büyük belâdır!...

 “En büyük belâ Nebi ve Rasûllere , sonra sırasıyla mertebesine göre velilere ve müminlere verilir “

 yolundaki hadisi bir de bu bakışla değerlendirin bakalım... Acaba belâ, hastalık-kaza-işsizlik gibi şeyleri mi anlatıyor, ki bunlarla insan tekâmül etsin; yoksa DÜŞÜNMEYE başlayan beyni mi?...

"Tanrı" kavramından kurtulmak irfan ile olur, basiret ile olur bunu da tefekkür ve muhakeme ve ilim getirir...

  hf

TEFSİR

 Tefsir; gelen metni açıklamadır...

Kur’ân ’ın bir tefsiri vardır, bir de gerçek anlamı.

Tefsir; çalışıp çabalama sonucu, kişinin uzun seneler sonunda elde ettiği ilim ile, zâhir mânâsının genişletilmesi demektir.

Gerçek anlamı ise, ancak Allah’ın “indinden ilim” ihsan ettiği RASİH kişiler tarafından bilinir. Bunlar Rabbülâleminin verdiği ilim ile, her bir âyet ve kelimenin gerçek mânâsını müjdelerler .

 “ONUN TE’VİLİNİ ALLAH’DAN VE ONUN İHSANINA EREN PERDESİZ KİŞİLERDEN BAŞKASI BİLEMEZ.” (3-7)

 hf

TEKVİN ( KEVNİ MEYDANA  GETİRME)

 “Allah’ın Zâtını tefekkür etmeyiniz”

 emrince Zâtı hakkında bir şey söyleyemiyoruz!..Fakat Allah’ın vasıfları sadedinde “hayat, ilim, irade, kudret, kelâm, semi, basar” vasıfları ile muttasıf bir varlık olduğunu idrak edebiliyoruz.

Bu yedi vasıf, tabii olarak bir sekizinciyi tanıtıyor...Bu sekizinci vasıf , “Tekvin” sıfatı oluyor!..

“Tekvin”, kevne getirme, kevni meydana getirme mânâlarına anlaşılıyor..

Yani Hay olan, ilmi olan, bu ilmini iradesi , dileği istikametinde fiile döken varlık; bu sıfatların sonucu olarak tekvin sıfatı ile de muttasıftır.

Bu “Tekvin” sıfatını bazıları “yaratma” diye tercüme ediyorlar. Kevni meydana getirme!..Varlığı meydana getirme...Ancak bu kevni meydana getiriş, muhakkak ki rastgele olmayacak, dışardan alma olmayacak; kendinden olacak!..

Madem ki kendinden gayrı bir varlık yoktur!..Kendinden gayrı bir varlık olmaması hasebiyle tekvin olayı , kendinden meydana gelecektir!..

Kendisi bir fiil ortaya koyacak, bu ortaya koyduğu fiil de muhakkak ki bir mânâ taşıyacak...

Şimdi dikkat edin buraya..

Şu vasıflarla muttasıf olan zât, herhangi bir fiili ortaya koyacak...Kendinde mevcut olan ilme dayanarak, bir fiili ortaya koyacak ve bu fiil bir mânâ taşıyacak; bu mânânın gereği olarak bu fiile isim vereceğiz. Bu fiile verdiğimiz isim, esasında o fiildeki mânâya olacak!..Dolayısıyla bu mânâ, meydana getirenin kendinde mevcut olan bir mânâ olacak.

Kendinde mevcut olan bir mânâ olacak ama, o mânâ ile de,o mânâyı meydana getiren kayıtlanmayacak!..

Bu nasıl olur?..Hem mânâyı meydana getirecek, hem de  o mânâ ile kayıtlanmayacak!

O mânâ kendisine ait!..O mânâyı kendisi ortaya koyacak, fakat o mânâ gibi daha pek çok mânâları  da ortaya koyacak!..Ve dilediğini, dilediğirce yapabilecek!.. Demek ki, bu husus, dileme yani irade ve iradenin sonunda da dilediği yapma kudretini ortaya koyma ve böylece de tekvin sıfatı ortaya çıkıyor.İşte bunu anlatan âyet:

  “İRADE ETTİĞİNİ YAPAR.”(Hac-14) 

  “DİLEDİĞİNİ YAPAR!..”(Hac-18)

 Bu âyetler irade ve kudret sıfatlarının mevcudiyetini ifade, anlatma babında...

Hz.Rasùlullah (sala’llâhu Aleyhi ve sellem) bu âyeti bize naklederek,ulaştırarak;Allah’ın  dilediğini ortaya koyma durumunda olduğunu ifade ediyor...

Dilediğini ortaya koyma durumunda olan bir varlık, herhangi bir şeyle kayıtlı olamaz! Mümkün değil!..

Kayıt varsa , dilediğini yapma hükmü yoktur!..Dilediğini yapma  hükmü varsa , kayıt altına girmez.

Âlem , kâinat diyoruz ve yahut âlemler diyoruz.Bu iki isim de netice itibariyle     yaratılmıştır!.

Nasıl yaratılmıştır?

Dilediğini yapan tarafından , yoktan var edilmiştir!..

“Yoktan var edilmiştir”..

 hf

ALLAH  HERŞEYİ  NASIL  YOKTAN VAR ETMİŞTİR?

 Bunun izahına girerken hemen bir âyeti hatırlayalım.;

 “İNSAN ÜZERİNDE DEHR İÇRE BİR ZAMAN GEÇTİ Kİ O HİÇ BİR ŞEYLE ANILMAZDI!..”(76-1)

 Yani, insan isminin müsemmâsı olan mânânın , o zamanda henüz varlığı yoktur!.

Bu hangi zamandır?

Bu, zaman değildir!..Boyuttur!..

Zaman başkadır; boyut    başkadır..

Burada anlatılan zaman değil boyuttur!

Sıfat mertebesi dediğimiz,”Vahidiyet” mertebesinde, mevcut vasıflarıyla kendisinin olması hâli..Bu boyutta henüz isimlerin mânâları söz konusu değil..

İsimlerin mânaları söz konusu olmadığı yerde, boyutta, bu isimlerin mânâlarından   oluşan varlıklar da söz konusu değil!..

Öyle ise sıfat mertebesi dediğimiz mertebe itibariyle, yaratılma söz konusu değil!..

Bu boyutta kendi vasıflarıyla kaim olan varlığın , kendi varlığını , varoluşunu bilişi   sözkonusu...

Buradaki ilim, sıfat mertebesindeki ilim sıfatıdır!

Sıfat mertebesindeki ilim, Allah’ın kendine olan ilmidir!..Kendi mevcudiyetine , sıfatlarına ait olan ilimdir. Kendi vasıflarını  tanıması, bilmesi yönünden olan ilimdir..

İsim mertebesindeki ilim ise , isimlerin mânâlarını kendinde müşahede etmesi ile     ilgili ilimdir.

Bu ikisi  arasında,boyut farkı vardır!..

 Boyut farkı,ilâhi olan ilmin yani Zâti olan ilmin,

 a-Kendi varlığına,

 b-Kendi mânalarına,

 c-Ve bu mânaların neticesinde oluşan fiillere bakışıdır!

 Boyut farkı budur!..Zaman , ef’al âlemi için itibari olarak geçerli olan bir tâbirdir...Mertebeler arasındaki olay ise zaman olayı değil boyut olayıdır!..

Allah zâtından sıfatına , sıfatından esmâsına tenezzül etti diye târif edilmek istenen şey, bu boyut farkıdır!  Ve bu, bir “ân” olayıdır!..

“AN”ı zaman diye anlamamak lâzım!

Esasen ! “AN” kelimesi ile işaret edilen zaman boyutu; “DEHR” kelimesi ile tanıtılan varlığa aittir!..Yoksa bizim 5 duyuya nisbetle var kabul edilen zaman boyutu ile “AN” kelimesinin işaret ettiği mânânın hiçbir benzerliği söz konusu değildir..

“DEHR” ise daha önce naklettiğimiz    kudsi hadiste açıklandığı üzere Allah’tır..Öyle ise,”AN” gerçeği itibariyle Allah katındaki zaman birimidir!..Ve bu zaman birimi ancak “zât” ve “sıfat” tecellileri mertebelerine  erişmişlerce bilinebilir..

Yoksa avamın şartlanma yollu,beş duyu kaydından dolayı var kabullendiği zaman anlayışı ile burada kastedilen “AN” mânasını anlayabilmek mümkün değildir..

Avama göre zaman fiiler mertebesinde,olayların birbiri ardına dizilmesi sebebiyle, birinin diğerine karşı durumuna verilen hükümdür..

Bu boyutta ise fiil sözkonusu değildir!..

Bu ancak, “zâti ilmin kendine nazarı” diye târif edilebilir.

 Kendine nazarı da ;

 1-Zâtına nazarı,

2-Varlığına nazarı,

3-Kendindeki mânâlara nazarı olmak üzere, üç ayrı bölümde incelenebilir...

 “Zâtına nazarı”, zât mertebesini ;

“Sıfatına nazarı” ,bu belli sıfatlarını bilmeyi;

“Mevcut olan mânalarına nazarı” da esmâ mertebesinin tabii ve zarûri sonucudur ef’al mertebesi!Çünkü mânâlar mutlaka , kendi mânâları istikametindeki fiilleri doğururlar!.

 İşte kendinde mevcut mânâların tabii sonucu olan fiillerin ortaya çıkış noktası “yaratmanın” başlama noktasıdır!

Bu noktada,âlemler yaratılmıştır!..

Kesret, çokluk bu noktada meydana gelmiştir...

Bu noktada varlık ve yokluk;

bu noktada Hâlik ve mahlùk;

bu noktada Rab ve abd  mânâları fiile dönüşmüştür.

Fiil mertebesindeki fiilleri meydana getiren fail, o fiillerin mânâlarıdır ki; o mânalar, OZâtın kendinde bulduğu mânâların ortaya çıkıp çıkmaması ile alâkalı olan mânâlardır...Yani belli ilâhi isimlerin mânâlarının, âşikare çıkması veya çıkmasındaki şiddeti zuhûru, neticede bu fiilleri meydana getirmiştir..Ki bu da “dilemesi”ne bağlıdır!..

Ef’al mertebesinin özünde mevcut olan hayatiyet, o varlıktaki Kudsi Ruha, Ruh-ül Kuds’e aittir!..

Kudsi Ruh denir, Külli Ruh denmez!..Çünkü “külli”nin karşılığı olan “cüz”iyyet Ruh için sözkonusu değildir!..

”Ruh”un “cüz”lüğü olmaz!..

Ruh’un cüziyeti , cüzleri olmayacağı içindir ki,bütün varlıktaki Sâri Ruh,Tek Ruh  kastedildiği zaman,Kudsi Ruh tabiri kullanılır..

Bütün isimlerin mânâlarının mevcut olması ve tüm varlığa yayılmış, sâri  olması hasebiyle de bu, Kudsi Ruh’ta mevcut olan tüm isimlerin mânâları, bütün isimlerle anılan varlıklarda mevcuttur.

Bu itibarla, Kâinatta mevcut olan tüm varlıklar, bu Kudsi Ruhun mânâlarının birbiri tarafından görülmesinden başka bir şey değildir!..

Varlık tümüyle, bu mânâlardan ibaret olması hasebiyle ; ve bu mânâların bakış açısı itibariyle; efal mertebesinin varlığından söz etmek mümkün değildir!..

Çünkü efal mertebesinin varlığı bir diğer bakana nisbetledir. Bir arının dünyası ve âlemi aynıdır; bir insanın dünyası ve âlemi ayrıdır; bir atomun milyonda bir küçüklüğünde olan bir mezonun dünyası ayrıdır.

Saniyenin on milyonda biri kadar olan bir süre içinde doğan, büyüyen, çoğalan ve yok olan varlık ve on milyar senede  kemâle ulaşıp bir o kadar sene sonunda yok olan varlık; her biri kendi boyutuna göre vardır, kendi yaşam ölçüsüne göre vardır; fakat bir diğerine nisbetle, o varlığın varlığından söz etmek de mümkün değildir!..

Bu böyle olduğuna göre çıkan sonuç nedir?

Çıkan sonuç şudur:

Âlemlerin Rabbı olan Allah yarattığı âlemlerde Zâtı ile mevcuttur!..

Bu âlemlerde,her zerrede,kendinden gayrı bir varlık olmadığı gibi; kendi mânâlarını da gene kendisi seyretmededir!..

Öyleyse”yaratma” dediğimiz olay, mânâların fiiller mertebesinde aşikâre çıkışıdır!..

Fiiller mertebesinde  aşikâre çıkan her bir fiil yaratılmıştır!..

“Yaratılmış”, çeşitli isimler alır.. İnsan,maden, hayvan vs.. Ve bunlar ,bütün yaratılmışlıklarına karşılık, varlıklarını, tümüyle Hak’tan alırlar!..Hak’kın varlığı ile kâimdirler.

Hakk’ın varlığı ile kâim olmaları, kendilerinde “Kayyum” isminin mânâsının mevcut olmasındandır!..

Her biri, kendi yönünde ne yapması gerektiğini bilir!..Çünkü, ”Alim” ismi de kendilerinde mevcuttur!..

Ancak bu isimlerin o fiil mahallinde aşikâre çıkmaları, o mahallin “kabiliyet ve istidadına” yani bu mânâları aşikâre çıkarmada pay alışına; hisse alışına göredir!..

Her bir mânâ, neyi gerektiriyorsa, o mânânın gerektirdiği fiil oradan aşikâre çıkar.Bu fiillin ortaya çıkması da Allah’ın dilemesinden başka bir şey değildir!..

Rabbın Allah’tır!..Sen Rabbının kulusun!..

Rabbının kulluğunu yerine getirmen yönünden;Allah’ın emrini yerine getirmiş olursun!..Ama Rabbının emrini yerine getirmen yanısıra, Allah’ın yerine getirmeni istediği, bütün emirleri yerine getirmekle mükellefsin!..Bu mükellefiyetini yerine getirmemenin neticesi ise, ”Nefsine zulm etmek” ve bundan dolayı da “azâba düçar olmak”tır..

Zira “nefsinin hakikatı” Allah’ın hakikatıdır”..

Nefs, bir şeyin Zâtıdır..Oysa, varlığın Zâtı Allah’tır!..

Sen nefsine zulm etmekle, Allah’ın hakkını vermemiş oluyorsun!..Bunu yapmanın sebebi de yaratılmışlığın hükmü altında, varlığının hakikatını müşahede edememendir!..

Eğer bilirsen ki, ne yönden kulsun, ne yönden Rab; ve bilirsen ki Allah senin nendir; ve bu bildiklerinin hakkını yerine getirirsen, işte o zaman ilâhi saadete ermiş, Allah’a vâsıl olmuş, dünyada iken Cennet’e girmişlerden olursun!..

 Bir cam ele alalım... Bu cam dediğimiz şey, hamur halinde oluşur. Bu cam hamurunu eriyik halindeyken düşününün.. Sonra o hamura renk katın.. O renk daha sonra sabit hale geldi, cam`da... Sonra o camı, renkli camı aldık her hangi bir ışık kaynağının önüne koyduk. Güneşten gelen ışık esasında renksiz!... Fakat o camdan geçerek, camın arkasına o camın rengiyle renklenmiş olarak vurdu.

Şimdi, burada dikkat edilecek husus şu:

Gelen, ışıktır ve renksiz`dir. Fakat cam`dan geçerken renklenmiş ve arkaya renkli olarak vurmuştur.

Renk, gelen ışığa değil, o camın halitasına aittir. Hamuruna aittir. Hamurunda mevcut olan şeydir, vurduğu yerde, yansıdığı yerde meydana gelen renk, o camın terkibinde oluşmuş olan renkten dolayıdır...

Ancak, burada şunu gözden kaçırmamak lazım...

O camın terkibinde, yapısında mevcut olan renkde gene ışınların meydana getirdiği renkdir. Dolayısıyla o terkip gene belli bir ışıkla oluşmuştur. O`nun dışında değildir...

Bizim varlığımız, bu varlığın dışında oluşup da buraya gelmiş bir varlık değildir!... Allah`ın ilmi varlığı bünyesinde bir varlıkdır.

Dolayısıyla var oluşumuz, Allah`ın İLMİ ile var olan bir varlıktır.. Allah olmasaydı o takdirde biz zaten olamazdık!... Yani, "biz" dediğimiz şeyler, Allah`ın varlığı ile kaim varlıklardır. Ve O`ndaki mânâlar, bizim hamurumuzda açığa çıkmıştır.

Dolayısıyla, bizim varlığımız, O`ndaki mânâların, belli bir formül altındaki halli hamuru olduğu için, buna "terkib=bileşim" diyoruz!...

Bu terkibi oluşturan öğeler, Allah`ın Esmai ilâhisi`dir... Yani, 99 ismi de bizim bileşimimizde, hamurumuzda mevcuttur. Ama, kimi isim güçlü olarak, kimi isim zayıf olarak...

İşte, bu bileşimimizde mevcut olan mânâlar, genetik kartımızdaki yazılı veriler, özellikler, beynimizin sürecinde, çeşitli takım yıldızlardan gelen kozmik ışınımların beynimizde oluşturduğu açılımlarla ortaya çıkmıştır!.

Böylece oluşan beynimiz, yani terkipsel yapımız, daha sonra çeşitli takım yıldızlardan gelen ışınların yönlendirmesiyle belli kararlar, duygular, düşünceler oluşturur.

Bu nokta, kişi ile ilâhi yapı arasındaki farkın farkedilmesi noktasıdır...

İlâhi yapıda renksiz ve sınırsız olan mânâlar, terkibi yapıda ortaya çıktığı zaman, "yaradılış" denen mânâları meydana getirir... Yani, yaratılmışlık noktası, ilahi mânâların terkipsel bir hal alması ile birlikte başlar.

Hangi varlık bir terkipsel yapıya sahip ise, o varlık yaratılmıştır!.

Melek olsun, cin veya insan olsun; ya da hayvan, nebat, maden cinsinden olsun farketmez!... Çünkü bunların tümü de isimler bileşimi olan yapılardır...ilâhi esmâ terkipleridir.

Ama, bunları meydana getiren orijinal mânâlar ve bu mânâların sahibi olan Allah, yaradılmışlık anlamından münezzehtir!... Çünkü, bir terkip değildir, O!...

İşte, biz bu noktayı, çok iyi anlamak mecburiyetindeyiz!.

Sen, O mutlak varlıktan meydana gelmiş bir mânâ ve bir bileşim olman itibariyle; O`nun varlığı dışında hiç bir şey "sen"de mevcut değildir!... "Sen"in, O`nun dışında özel bir varlığın, cevherin, özün yoktur.

Fakat, O`ndaki mânâların bileşimiyle oluşman ve ortaya çıkman itibariyle de "sen", bir yaradılmışsın!.

 "Allah her şeyi yoktan var etmiştir!..."

 mânâsı; "yok" iken "var" olan bütün birimlerin varlığının, ilâhi isimlerin değişik bileşimler oluşturması sureti ile meydana gelmesi dolayısıyladır...

Bu konu, ilâhiyat konusunun, en ince noktalarından birisidir...

Yani, senin ne yönünle yaradılmış olman; ne yönünle de Allah`ın varlığı ile kaim bir varlık olman; Ulûhiyet mertebelerinin özelliklerinin halografik sistem üzere "sen"de var olma noktası..

Bileşimi meydana getiren o manâların, orijinal varlığa ait olması; sende mevcut olan bu terkibi meydana getiren mânâlarının orijinalinin de sende olmasını gerektirir, özü, cevheri itibariyle... Halografik esasa dayalı bir biçimde!

Zira, varoluş dıştan içe değil; içten dışadır!.

Ve, işte sen!.. Zât`ın itibariyle, O`sun!. Çünkü, "ZÂT" bölünmez, parçalanmaz, cüzlere ayrılmaz ve cüzlerden oluşmamış SINIRSIZ TEK`tir!.. Mânâların itibariyle ise, mânâlar bir terkip şeklinde sende mevcut olduğu için, yaratılmışsın!... Bu terkib var olmadan evvel, senin izafi-göresel, birimsel varlığın da mevcut değildi...

 "Allah var idi ve O`nunla beraber başka bir varlık yok idi!..."

 Ve senin, terkibi yapının derinliğine girersek, özüne girersek, zaten orada terkip mânâlar kaybolacağı için, öz kalacağı için, şu mânâ çıkar :

 "An içre sadece Allah vardır; ve O`nun dışında hiç bir varlık yoktur!."

"Yani, Allah var idi ve O`nunla beraber hiç bir şey yok idi; el`an da öyledir" açıklamasını, boyutsal derinliklere inme olmadan anlayabilmek mümkün değildir!...

 Bunun basit izahını şöyle yapabiliriz :

Seni atomik bir mikroskobun altına koyduğumuz zaman senin birimsel, izâfi, kişisel varlığın kalkıyor, salt atomlardan ibaret bir yapı kalıyor...

Bunun gibi, bileşiminin özüne girecek bir mikroskop elde edersek, bir bakış zumlaması, bir basiret elde edersek, bunun neticesinde görürüz ki, varlıkta var olan sadece Allah`dır!. O`nun ne içinde, ne dışında, ne arkası ve ne de önünde hiç bir varlık yoktur!.

İşte bu bakışı edinirsek, "İhlâs" Sûresi`nin hakikatını, basiretimizle müşahade ederiz...

Eğer, bu mânâları çok,  çok çok iyi anlayabilirsek, mesele bizim için çözülür. Aksi takdirde, mânâmızın, bileşimimizin getirdiği kavgalardan, tartışmalardan kendimizi kurtaramayız!...

hf

 

ÂLEMLER VARLIĞI,

GERÇEK FİİLİ BİR VARLIKMI?

 Peki, bu âlemlerin varlığı, gerçek fiili bir varlık mıdır, yoksa var kabul ediş yollu bir varlık mıdır?

Âlemlerin, her bir âlem içinde meydana gelen varlığın varlığı, bir ilâhi mânâya dayanır, dedik. Bu mânâlarsa kendinde bulduğu mânâlardır! Allah’ın kendinde seyreylediği mânâlardır!....O varlığın kendinde bulduğu mânâlar, var kabul etme yollu mânâlar değildir!..

Fakat bu mânaların fiil dediğimiz bir biçimde âşikâre çıkışı,yaratılma dediğimiz bir biçimde,çeşitli mânaların bir arada oluşuyla meydana gelen, bir fiili varoluştur ki, bu fiili varoluş ”vehmî” bir kabul ediştir.Fakat bu vehmi var kabul edişte,o terkibin mânası olan varlığa aittir!Dolayısıyla vehim,kul ismi anlamında yerini alır..

İlâhi mânada ise, Allah’ın, Zâtına, sıfatına ve kendi mânalarına nazarı sözkonusudur ki, bu nazar , bahsettiğimiz sıfatların ve bu sıfatının vasfının neticesidir!..

Allah için “vehim” tabirini kullanmak yersiz olur...Allah’ın kendi mânâlarının seyrini anlatma sadedinde geçmişte bu tâbir kullanılmışsa da; bu, konuya yaklaşım sağlayabilmek, adapte olunmasını temin etmek bakımından kullanılmıştır...Yoksa gerçek mânâda, ilâhi mânâda, Allah’ın “vehim” yollu kabùlü diye bir şey sözkonusu olmaz.

Allah âlemleri, “var kabul etmesiyle” değil, yaratmasıyla oluşturmuştur!..

Çünkü âlemler, isimlerin mânâlarını kendinde bulması hasebiyle, o mânâlardan oluşmuştur!..Mânâların âşikâre çıkmasıdır!..

O mânâların kuvveden fiile çıkması “yaratılma” denen olaydır.Yaratılmanın başlangıcıdır.

 hf

İSİMLER, YARATILMIŞ MIDIR;

GERÇEKTEN VARMIDIR?

 Peki, bu isimler yaratılmış mıdır, gerçekten var mıdır?..

İsmiyeti yönüyle yaratılmıştır!..Ancak , o ismin müsemmâsı , kendisine ait olan kendidir!..Kendi özellikleri olması hasebiyle, bu mânâlar yaratılmış değildir!..Mânâlar kendine ait, kendinde mevcut olan mânâlardır..Buna mukabil mânâların isimleri yaratılmıştır.Çünkü mânâların özelliğine karşılık, isimler sonradan meydana gelmiştir...Dolayısıyla, isimler yaratılmıştır!..

Demek ki kâinat ve kâinatın içinde olan her şey, ef’âl mertebesi itibariyle her şey yaratılmıştır!..Sonradan olmadır! Ef’âl mertebesine kadar olanlarsa yaratılmış değildir!

Tabii biz burada efal mertebesi dediğimiz zaman “melekùt âlemi” denen âlemde bunun içine giriyor!..İlâhi kuvvetlerin aşikâre çıkışı olan”melekùt âlemi” dediğimiz âlem,efal âleminin içine girer.

Esmâ âlemi dediğimiz zaman,efal âleminde varolan fiillerin,varlıkların,görüntülerin orijinal mânalarını kastederiz!..Yani,mutlak varlığın , kendinde müşahede ettiği,ilmiyle ihata ettiği mânalar..Bu mânalar için yaratılmışlık söz konusu olamaz,çünkü kendisinin yaratılmışlığı söz konusu değildir!..

Senin yaratılmışlığın hiç bir zaman kalkmaz!..Yaratılmışlık hükmün, hiç bir zaman kalkmaz!..Çünkü,efal âleminin dışına fiil düzeyinde çıkabilmen mümkün değildir...Bugün nasıl efal âlemindeysen,bundan bir milyon sene sonra da yine efal âleminde olacaksın!..

Beş milyar sene sonra da yine efal âleminde olacaksın!..Efal âlemi, bugün madde dediğimiz terkible devam eder; yarın bir tür hologramik ışınsal beden dediğimiz yapıyla devam eder; ama neticede gene efal âlemidir!..

Ancak; kendi varlığında mevcut olan mânaların, Hak’ka aidiyeti yönüyle,yaratılmış değilsindir!..Efal boyutu itibariyle,yaratılmışsın!..

Öyleyse bu iki yönünün idrakında olarak; her ikisinin de ayrı ayrı hakkını verebilirsen; işte o zaman ebedi saadete ermiş olursun!..Aksi halde bir yönün, diğer yönünü perdelerse,bunun neticesinde mutlaka ayağının kayması,hakikatten sapman sözkonusudur...

 hf

ÂLEMDE  ALLAH’I  SEYİR

Âlem, kâinat diyoruz ve yahut âlemler diyoruz. Bu iki isim de netice itibariyle yaratılmıştır!

Nasıl yaratılmıştır?

Dilediğini yapan tarafından, yoktan var edilmiştir!..

“Yoktan var edilmiştir”..Peki.. Yoktan var edilmek ne demektir?

Bunun izahına girerken hemen bir âyeti hatırlayalım;

“İNSAN ÜZERİNDE DEHR İÇRE BİR ZAMAN GEÇTİ Kİ O HİÇ BİR ŞEYLE ANILMAZDI!..”(76-1)

Yâni, insan isminin müsemmâsı olan mânânın , o zamanda henüz varlığı yoktur!..

Bu hangi zamandır?

Bu, zaman değildir!..Boyuttur!..

Zaman başkadır; boyut başkadır.. Burada anlatılan zaman değil boyuttur!

Sıfat mertebesi dediğimiz,”Vâhidiyet” mertebesinde, mevcut vasıflarıyla kendisinin olması hâli..Bu boyutta henüz isimlerin mânâları söz konusu değil..

İsimlerin mânâları söz konusu olmadığı yerde, boyutta, bu isimlerin mânâlarından oluşan varlıklar da söz konusu değil!..

Öyle ise sıfat mertebesi dediğimiz mertebe itibariyle, yaratılma  söz konusu değil!..

Bu boyutta kendi vasıflarıyla kâim olan varlığın , kendi varlığını, varoluşunu bilişi sözkonusu...

Buradaki ilim, sıfat mertebesindeki ilim sıfatıdır!

Zaman, ef’al âlemi için itibâri olarak geçerli olan bir tâbirdir...

Mertebeler arasındaki olay ise zaman olayı değil boyut olayıdır!..

“Allah zâtından sıfatına , sıfatından esmâsına tenezzül etti” diye târif edilmek istenen şey, bu boyut farkıdır! Ve bu, bir “AN” olayıdır!..

“AN”ı, zaman diye anlamamak lâzım!

Esasen  “AN” kelimesi ile işaret edilen zaman boyutu; “DEHR” kelimesi ile tanıtılan varlığa aittir!..Yoksa bizim 5 duyuya nisbetle var kabul edilen zaman boyutu ile “AN” kelimesinin işaret ettiği mânânın hiçbir benzerliği söz konusu değildir..

“DEHR” ise daha önce naklettiğimiz kudsî hadiste açıklandığı üzere Allah’tır..

Öyle ise; ”AN”, gerçeği itibariyle Allah katındaki zaman birimidir!..Ve bu zaman birimi ancak “zât” ve “sıfat” tecellileri mertebelerine erişmişlerce bilinebilir..

Yoksa avamın şartlanma yollu, beş duyu kaydından dolayı var kabullendiği zaman anlayışı ile burada kastedilen “AN” mânâsını anlayabilmek mümkün değildir..

Avama göre “zaman”; fiiler mertebesinde, olayların birbiri ardına dizilmesi sebebiyle, birinin diğerine karşı durumuna verilen hükümdür..

Bu boyutta ise fiil sözkonusu değildir!..

Bu, ancak, “zâti ilmin, kendine nazarı”, diye târif edilebilir.

İşte kendinde mevcut mânâların tabii sonucu olan fiillerin ortaya çıkış noktası “yaratma” nın başlama noktasıdır!

Bu noktada âlemler yaratılmıştır!..

Kesret, çokluk bu noktada meydana gelmiştir..

Bu noktada varlık ve yokluk; bu noktada Hâlik ve mahlùk; bu noktada Rab ve abd mânâları fiile dönüşmüştür.

Fiil mertebesindeki fiilleri meydana getiren fail,o fiillerin mânâlarıdır ki; o mânalar,O Zâtın kendinde bulduğu mânâların ortaya çıkıp çıkmaması ile alâkalı olan mânâlardır...Yâni belli ilâhi isimlerin mânâlarının,âşikare çıkması veya çıkmasındaki şiddeti zuhuru,neticede bu fiilleri meydana getirmiştir..Ki bu da dilemesine bağlıdır!..

Ef’al mertebesinin özünde mevcut olan hayatiyet, o varlıktaki Kudsî Ruh’a, Ruh-ül Kuds’e aittir!..

“Kudsi Ruh” denir, Külli Ruh denmez!..Çünkü “külli”nin karşılığı olan “cüz”iyyet Ruh için sözkonusu değildir!..

”Ruh”un “cüz”lüğü olmaz!..Ruh’un cüziyeti, cüzleri olmayacağı içindir ki, bütün varlıktaki Sâri Ruh,Tek Ruh kastedildiği zaman, ”Kudsi Ruh” tâbiri kullanılır..

Bütün isimlerin mânâlarının mevcut olması ve tüm varlığa yayılmış, sâri olması hasebiyle de bu, Kudsî Ruh’ta mevcut olan tüm isimlerin mânâları, bütün isimlerle anılan varlıklarda mevcuttur.

Bu itibarla, Kâinatta mevcut olan tüm varlıklar, bu Kudsî Ruh’un mânâlarının birbiri tarafından görülmesinden başka bir şey değildir!..

Varlık tümüyle, bu mânâlardan ibaret olması hasebiyle ; ve bu mânâların bakış açısı itibariyle; ef’âl mertebesinin varlığından söz etmek mümkün değildir!..

Çünkü ef’al mertebesinin varlığı bir diğer bakana nispetledir. Bir arının dünyası ve âlemi aynıdır; bir insanın dünyası ve âlemi ayrıdır; bir atomun milyonda bir küçüklüğünde olan bir mezonun dünyası ayrıdır.

Saniyenin on milyonda biri kadar olan bir süre içinde, doğan, büyüyen, çoğalan ve yok olan varlık ve on milyar senede kemâle ulaşıp bir o kadar sene sonunda yok olan varlık; her biri kendi boyutuna göre vardır,kendi yaşam ölçüsüne göre vardır; fakat bir diğerine nisbetle, o varlığın varlığından söz etmek de mümkün değildir!.

Bu böyle olduğuna göre çıkan sonuç nedir?

Çıkan sonuç şudur:

Âlemlerin Rabbı olan Allah, yarattığı âlemlerde Zâtı ile mevcuttur!..

Bu âlemlerde, her zerrede, kendinden gayrı bir varlık olmadığı gibi; kendi mânâlarını da gene kendisi seyretmededir!.

hf

TELEPATİ

 Beynin belli dalgalar göndererek bir beyine ulaştığını, ona çeşitli mesajlar verdiğini biliyoruz

Telepati , iki beyin arasındaki karşılıklı gönderilen dalgalar..

“Telepati” dediğimiz olayı gerçekleştiren, beyin!

 hf

TERKİB

 İsimlerin (Esmâ-ül Hüsnâ’nın)  bir formülle oluşmuş bileşimi!  

Yaratılmış olan her varlık Allah’ın İsimlerinin işaret ettiği mânâları ortaya çıkartan mahallerdir

Var olan bütün varlıklar Allah’ın İsimlerinden meydana gelmiş birer terkip, birer formüldür!  Biz bu terkiplere değişik  isimler takarız...”hayvan”deriz, ”İnsan” deriz, ”Cin“ deriz, “Melek” deriz, nebat deriz,vs...Ama bu isimler ardındaki varlık, Allah’ın Esmâ Terkipleridir ,

Bizim varlığımız, O`ndaki mânâların, belli bir formül altındaki halli hamuru olduğu için, buna "terkib=bileşim" diyoruz!...

Bu terkibi oluşturan öğeler, Allah`ın Esmâi ilâhisi`dir... Yani, 99 ismi de bizim bileşimimizde, hamurumuzda mevcuttur. Ama, kimi isim güçlü olarak, kimi isim zayıf olarak...

 hf

TERKİBSEL DEĞİŞİKLİK

 Kur'ân-ı Kerîm'de sürekli olarak;

 "Biz size çeşitli misâller serdediyoruz, bütün bunları hâlâ tefekkür etmeyecek misiniz, düşünmiyecek misiniz, bunlardan ibret almıyacak mısınız"

 gibi ikazlar yer almaktadır.

İlâhî isimlerin terkib şekliyle, bizde varolması ve bu mânâların, belirli ölçülerle bizde âşikâre çıkması şunu gösterir;

Bizdeki bu isimlerin mânâları, çok daha geniş şekilde ortaya çıkabilir!.. Bu kadarıyla olduğuna göre, bunun çok daha geniş şekilde ortaya çıkabilir!.. Bu kadarıyla olduğuna göre, bunun çok daha geniş boyutlusu da olabilir!.. Bu isimlerin mânâlarının âşikâre çıktığı her mahalde, Allah zâtı ve sıfatıyla da mevcuttur! Ve o mahalden o isimleri izhar ettirirken, dilerse başka isimlerin mânâlarını da âşikâre çıkartır, ortaya koyar!..

Peki, senin aklın, şuurun, dediğin şey netice itibariyle bu isimlerin mânâlarının dayandığı zâta gider ise; ve sen bunu idrak eder isen; bu takdirde, kendinde âşikâre çıkmayan isimleri mânâlarını da âşikâre çıkarmak gücü var mıdır, yok mudur?

Elbette ki vardır!..

Öyle ise, senin, tabiî yaşantının meydana getirdiği fiillerin ötesinde; ilâhi hükümler olan Allâh'ın emirleri ve yasaklara uyman şartı ile "Allah’a  yakîn" elde etmen mümkündür!..

Senin, tabiatın – duyguların – şartlanmaların - alışkanlıkların diye söylenen şeyler, senden, yapının tabiî neticesi olarak ortaya çıkıyor!.. Bu da belli bazı isimlerin mânâlarının o anda sende fiile dönüşmesi ile oluşuyor.

Şimdi ise, tabiî olarak senden çıkanlara ters düşen başka fiillere yönelirsen, bu fiilleri tatbik etmek suretiyle, bu fiillerin karşılığı olan isimlerin mânâlarını da ortaya çıkartmış olursun! Bunun başka bir yolu yoktur!..

Bir misâle girelim burada; herhangi bir yerde oturuyorsun, konuşuyorsun. O oturduğun sırada ezan okunuyor, öğle namazı veya ikindi namazı vakti geldi!.. Senin tabiî terkibin, ya da şartlanman o anda seni konuşmaya veya bulunduğun yerde oturmaya sevkeder!. O anda, kalkıp da namazı kılmak veya câmiye gitmek sana ters düşer!.. Oysa, senin terkibine ve tabiatına ters düşen o hareketi yapman, senin tabiâtına karşı, tabiî terkibinin istek ve arzularına karşı bir irade gücünü ortaya koymanı sağlar!..

İnsanların cehennemde azâb çekmelerinde en büyük faktör, kendilerindeki irade gücünü kullanmayışlarıdır!.. Bunun temelini de beyinlerinde "MÜRİD" isminin zayıf açılmış olması teşkil eder. "MÜRİD" isminin zikri "irade" sıfatını güçlendirir.irâde gücünün kullanılması da tatbiîki ilme bağlıdır!

İlim, iradeyi tahrik eder; ancak, birçok insan, bazı şeyleri bilir, fakat tabik etmez! İşte bu da kendisindeki irade noksanlığı, irade zafiyetidir!..

“Canım istedi” diyoruz. “Canım istedi” kelimelerinin karşılığı olan mânâ; “benim yapımı meydana getiren terkib, beni bu şekilde davranmaya itiyor” demektir! Canın öyle istediği için yaptığın, her fiîl seni izâfî kişiliğin bataklığına bir adım daha batırır!..

Bir fiîli yapıyorsun. Ne ile yapıyorsun?.. Bir şartlanma ile yapıyorsun!.. Şuur var mı orada?.. Yok!.. Şuur, derken neyi kastediyoruz?.. Allah'a vâsıl olma, Allah'ı yaşama anlamında bir şuur!..

Senin davranışının altında böyle bir şey var mı? Yok! Olmadığına göre, sen o anda terkibinin tabiâtı istikâmetinde bir davranış ortaya koyuyorsun; ki bu da senin cehennemde derinliklere doğru bir adım daha atmandır!..

Allah'ın ahlâkına yönelmeyip, Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanmayıp; sende zuhur eden belli isimlerin meydana getirdiği "hulk"="huy" ile ahlâklanmandandır bu!..

Bildin ki, senin varlığın, "Hak’kın varlığı”dır!.. Sende ki fiillerin hepsi "Hak’kın fiilleri” dir!.. Bunu bilmen, seni cennete sokmaz!..

Çünkü

 "İNSAN İÇİN YAPTIKLARININ NETİCESİNDEN BAŞKASI YOKTUR!.. VE KESİNLİKLE YAPTIKLARININ NETİCESİNİ İLERİDE GÖRECEKTİR." (Necm-39/40)

 hükmü vardır!..

Şu dünyada, nasıl buradan kalkıp, içeri gidip, mutfaktan yiyecek bir nesneyi alıp, yemedikçe karnın doymuyorsa; yani, bir fiili işlem olmadıkça, bedenden onun karşılığı olan bir fiîli gelişme hâsıl olmuyorsa; aynen bunun gibi, kişi beden ertesi hayatta, aynı şekilde, fiillerinin oluşturduğu neticelerle yaşayacaktır!..

Şu anda, burada, bu dünyada Allah'a vâsıl olamıyorsan, öldükten sonra da Allah'a vâsıl olman imkânsızdır!.. Dünyada yaşarken ilahî hakikatlara erememiş, idrak edememiş isen, bu öldükten sonra asla mümkün olmaz!.. Çünkü ruhun, dünyada beyinle ne kadar yükleme yapılmışsa onunla kalır! Beyin gittikten sonra ruhunun yeni kâyıt alması imkânsızdır. işte ispatı:

 -KİM BURADA A'MÂ İSE O ÂHİRETTE DE A'MÂDIR; VE GERÇEKTEN, SAPMIŞTIR" (İsrâ-72)

 Bir kişi, iyilik yapıyor kötülük yapmıyor, doğru söylüyor!.. Ama buna rağmen muhakkak cehenneme uğrayacaktır. Cehennemde uzun bir sürede kalacaktır!.. Çünki, bu hareketleri, tabiî terkîbinin neticesi olarak yapıyor!.. Şuurlu olarak yapmıyor!.. Kendisindeki isimler, zuhura çıkış anında, bu fiilleri meydana getiriyor!..

Allah’ı tanıma yolunda bir çalışması yoksa, hâlâ izâfî varlığı sözkonusuysa, onun bu konudaka -bilgisi’ hiçbir şey sağlamaz ona!..

 hf

 

 TERKİBİYET KALKAR MI ?

 Terkibiyet ile kişinin varlığı oluşmuştur.. Bu varlık kendi özünde eğer hakikatine doğru bir yolculuğa çıkarsa; kendini ef’al boyutunda, esmâ boyutunda, sifat boyutunda ve zât boyutunda tanıyabilir!...

Esmâ boyutunda tanıdığı zaman şuurunda çokluk kavramı değerini yitirir...

Eğer esmâ boyutundan sıfat boyutuna geçerse, ilminde terkibiyet hükmü kalkar...

Zât boyutu itibariyle ise yaşayan bilir... 

Esmâ boyutundaki, şuurda çokluk kavramının kalkması, kısmen terkibiyetin kalkması diyeifade edilir...

Sıfat boyutunda olanda ise terkibiyet hükmü kalmamıştır, İlminde!... 

Ancak hiç bir şekilde, kesret boyutundaki yani ef’al boyutundaki birimsellik ortadan kalkmaz!... Yani terkibiyet hiç bir şekilde ortadan kalkmaz...

Allah ismi bir varlığa işaret ediyor ki, O'nun her an sayısız isimlerle anılan   zuhûru mevcut..

O isimler altındaki müsemma ise, O'nun isimler bileşimi...

Bazı isimler bileşimi, varlık sûretlerini zamanla kaybetmezler gene  bileşimleri dolayısıyla... İnsan da bu türdendir.

 hf

“TESBİH”

 Bilinçli bilinçsiz tüm varlıkların yaptıkları, “tesbih”  kapsamındadır...

Bilinç eseri açığa çıkan ise ZİKR   hükmündedir...

Evrende var olarak algılanan ve algılanamayan her ne var ise, sadece ALLAH’I TESBİH ETMESİ için yaratılmıştır...İyi veya kötü, güzel ya da çirkin, mükemmel veya mükemmel kabul edilmeyen her ne var ise!..

İlmin, fiillere dönüş sınırı olarak konan “ARŞ” isminin kapsamı altındaki her şey, Allah isimlerinden bir terkibin mânâsını ortaya koyan sonsuz-sınırsız varlıkları kapsamına alır..

Rahmân’ın arş üzerine “istiva”sı ise, Rahmet eseri olarak tüm mevcùdâtın ilâhi isimlerin mânâlarını açığa çıkarmak üzere meydana getirilmesidir...Bu varlıklar, hep Allah Rahmetinin bir eseridir...

İşte her “şey” ,kendisini meydana getiren “Allah ismi”nin mânâsının ortaya çıkışına vesile oluşu yönüyle, her an, dâimi olarak o ilâhi mânâ çevresinde dönüp durmaktadır ki, işte bu durum o varlıkların sürekli “tesbihi” olarak açıklanmıştır!..

Bir başka ifâde ile; biz neyle tavsif edersek edelim, her şey, kendisini meydana getiren ismin mânâsını ortaya koymak sùretiyle kulluğunu îfa etmektedir ki, bu da onların tesbihleri olmaktadır.

Tesbih, işte bu anlamda olmak üzere zorunlu olarak yerine gelmektedir ki, birinci şeklidir!..İkinci şekli ise, ihtiyâridir!..Yâni..

Kişi, taklidi veya tahkiki şekilde tesbih eder Allah’ı!..

hf

 

 TAKLİDİ  TESBİH

 Taklidi tesbih, kişinin kendisine yapılan tavsiyelere uyarak, çeşitli kelimeleri tekrar etmek sùretiyle, yaptıklarının bilincine ermeden yapılandır..

Bu şekil, kişiye hiç farkında olmadan büyük bir rùh gücü temin eder ve ölümötesi yaşamın değişik aşamalarında çok büyük yarar sağlar...Kabir âleminde, haşr yerinde, sırattan geçerken ve Cennet’te!..

hf

 

TAHKİKİ  TESBİH

 Tahkiki tesbihe gelince..Bu zikir, kişinin söylediğinin bilincine ermesi sùretiyle meydana gelir.. Neticesi ise, hem yukarıda bahsetmiş olduğumuz büyük rùh gücüne erişmektir; hem de söylenilen kelimelerin mânâlarinı kendi özünde, çok daha üst boyutlarda, hissetmek sùretiyle Allah’ı fevkalâde mânâlar ile ilham yollu, keşif yollu anlamaya başlar. Bütün bu çalışmalar sırasında asla şunu hatırdan çıkartmamak zorunludur ki;

 Allah Zâtı itibariyle tefekkürü mümkün olmayan,hatıra gelen her şeyden münezzeh varlıktır!..

 hf

 

MELEKLERİN TESBİHİ

 “Subbûhun Kuddûs Rabbül melâiketi ver Ruh”

 tesbihi, melekûtun tesbihi imiş...

Bu tesbihi, acaba neredekiler yapar?

Nasıl yaparlar, bu tesbihi?

Bu tesbihi yapmak, ne demektir?

Bu tesbihin yapılmasıyla, ne hâsıl olur?

Melekût, afâkta, gök yüzünde, evrenin bir köşesinde; ya da ötesinde midir; yoksa algıladığımız boyutun, algılayamadığımız  yanıyla mı alâkalıdır?

Yoksa, varlığımızı oluşturan, evrensel yaygın bir boyut mudur?

Neden, bu zikre devam etmek zorundayız? Bu zikir, bize ne kazandıracaktır?

Anlayışı kıtlar, niçin, orijini hadis olan bu tesbihi, sonradan “rabbina” ekleyerek, “Subbûhun Kuddûs, rabbina ve rabbul melâiketi ver Ruh” hâline sokmuşlar; ve böylece nelerden perdelemişlerdir insanları?

    hf

TESETTÜR (BAŞÖRTÜSÜ)

 BAŞINI ÖRTMEYEN KADIN   KÂFİR MİDİR?!

 Müslümanlık, eşittir türban mıdır?

Bugün ülkede, insanların hiç bir konusu kalmamış gibi, müslümanlık denilince ortaya hep aynı konu atılıyor... Başörtüsü!.. Kimi, başını örtmeyen hanımı müslüman saymıyor!.. Kimi yobazlar da başörtülü olanı insandan saymayıp, insanlık haklarını elinden almaya kalkışıyorlar!.

Kimilerine göre başörtmemek sanki en büyük insanlık suçu; kimilerine göre de başını örtmüş olmak !.

23 yılda tamamlanmış olan Kur`ân tebliğinin, 17. yılında müslüman kadınlara yapılan bir teklif, başörtmek!.

Kur`ân ‘da, müslüman kadınların başörtmelerinin yararlı olacağı konusunda birkaç âyet var!.

Dinî bir gereklilik başörtmek, müslüman hanımlar için!.. Bu teklifi yerine getirebilmek, o kişi için elbette ki çok kazançlı bir davranış..

Ayrıca, Dini inancı dolayısıyla başını örten bir hanıma, medenî bir insan isek, saygı duymamız gerekir!..inancı gereği, oldukça sıkıntı veren bu duruma katlanan bir hanım kardeşimize saygı duymamak mümkün değildir!..

Ancak inancı dolayısıyla bu bu kıyafeti giyen insanları kınayan, onlara hor bakan, insanlık ve yaşama haklarını elinden alan çağdaş yobazlar da var aramızda ne yazık ki!.

Bu inanan kişilerin üniversitelerde okuma haklarına karşı çıkan, hemşirelik, doktorluk, avukatlık, öğretmenlik gibi serbest meslek erbabı olarak görev yapmalarına olanak tanımayan insanlık ve medeniyet özürlüsü insanlar da aramızda bir hayli fazla!.. Bu davranışlar, onların haklarını koruma amacıyla siyasilere, dinsel inancı savunma hakkı sağlıyor; ve böylece de dinle siyasetin birleşmesine yolaçılıyor.

Başörtüsüne karşı çıkmak, insan haklarına ve medeniliğe karşı çıkmaktır! İnsanların inançları doğrultusunda kimseye zarar vermeden yaşama hakkına karşı çıkmaktır!... Ki bu da ancak, aklı kıt mâzurlar için mümkün olan bir davranış türüdür!.

Başörtmeyen inançlı hanımları müslüman saymayan, hatta "kâfir" ilân eden bilgisizliğe gelince..

Kur`ân ve Hazreti Muhammed, insanlara tanrılara tapınmamaları ve ölümötesi yaşama kendilerini hazırlamaları amacıyla çeşitli teklifler sunmuşlardır..insanlar bu tekliflerden yapabildikleri kadarını yaparlar; sonucunu kendileri yaşarlar!..

Sahihi Buhari'deki Allah Rasûlü açıklamasına göre, aklı başında insanın "Lâ ilahe illallah" düşüncesi onun imanlı olduğunun ifadesidir.. Ve ona kim "kâfir" yani "gerçeği örten" derse, diyen kişi kendisi "kâfir" olur!. Yani imanlı bir kadına yanlış veya yetersiz davranışı yüzünden "kâfir" diyenin kendisi "kâfir"dir!

Şayet İslâm’ın  tekliflerini sıralamak gerekirse; başta namaz, oruç, hac, zekât gibi çeşitli çalışmalar; insan öldürmemek, dedikodu yapmamak, ölü kardeşinin çiğ etini yemekle eşdeğer olar gıybet etmemek gibi konulara ilâve olarak yapılan bir teklif vardır; hanımların başlarını örtmesi!.

Bir müslüman hanım, elinden geliyorsa Kur`ân ‘daki bu teklifi de yerine getirir..

Ama bu teklifi yerine getiremiyorsa da, onu müslüman saymamak, dinden çıkmış kabul etmek, hatta ona "kâfir" demek hiç bir aklıbaşında müslümanda görülmeyecek davranıştır. O kişi başını örtememesine rağman gene de elinden geldiği kadar namazını edâ eder, orucunu tutar ve hatta dönüşte başını örtemiyecek olsa da haccını yapar!. Kimsenin de onu, bu yaptıkları dolayısıyla suçlamaya hakkı yoktur. Başını örtmeyen kadınının müslüman olamıyacağını söylemek safsatadan başka bir şey değildir!.

Bir hanım, "ben başörtüsünün Kur`ân ‘ın bir teklifi olduğunu kabul ediyorum; ancak mevcut şartlarda bunu uygulayamıyorum; umarım Allah bundan dolayı beni bağışlar" der ve diğer ibadetleri elinden geldiğince yerine getirirse, ümid ederim Allah ona pek çok hayrın kapısını açar.

Biz yeryüzüne, insanları yargılamak ve suçlamak için değil; "Hakikat"ımız olan Allah`ı tanımak; kulluğumuzun gereğini yaparak, ölümötesi yaşama kendimizi hazırlamak için geldik...

  

“TESLİMİYET” NEDİR?

 Teslimiyet, kişinin kendisini İLME, İRFANA teslim etmesidir..Ayakkabı boyayıp, havlu tutmak demek değildir!

 Bu işin boyutlarını anlayıp bildikten sonra  1 milyon kişi içinden 1 kişiye nasip olabilir(mutmainne)! çünkü bilmek yeterli değil, fiiliyatta tatbik edebilmek gerekir.

hf

                                                                                                                 

 TEVBE 

Yanlışını idrak edenin hali,”TEVBE”dir!

Allah’a tevbe , kişinin yanlış düşündüğünü idrak edip, bundan vazgeçmesi hâlinin adıdır!. Yanlışta yürürken de bunu farkedebilmek muhakkak ki, çok güçtür!…

Gerçek tevbe, yaptığın işin hakikaten hatalı olduğunu idrak edip, bundan pişmanlık duyduğun zaman edilmiştir.

Geçmişinizdeki yanlışları farketmenin yolu, sistemin gerçeğini idrak etmekten geçer.Taklit yollu yapılan şeyler insanlara fazla bir yarar sağlamaz.İşin hakikatini,gerçeğini kavramaktır önemli olan. Eğer işin hakikatını-doğrusunu farkederseniz,bu, gerçek doğrulara göre yanlışlarınızı görüp idrak edeceksiniz demektir.Onların yanlış olduğunu-yapılmaması gereken -size zarar veren şeyler olduğunu idrak ettiğiniz zaman, bu idrakınızın oluştuğu an; sizin”TEVBE”nizdir!

 İnnallahe lâ yağfiru en yüşreke bihi ve yağfiru ma dûne zâlike limen yeşâ

 ALLAH KESİNLİKLE KENDİSİNE ŞİRK KOŞULMASINI BAĞIŞLAMAZ; FAKAT BUNUN DIŞINDAKİLERİ DİLEDİĞİNE BAĞIŞLAYABİLİR.

 Kul: yâ ibadıyelleziyne esrefû alâ enfüsihim, lâ taknetu min rahmetillah!.. İnnallahe yağfiruz zünûbe cemîa, innehu huvel gafûrur rahiym.

 DE Kİ: EY NEFSİLERİNİN ALEYHİNE HADDİ AŞAN KULLARIM. ALLAH'IN RAHMETİNDEN ASLA UMUT KESMEYİN!.. ALLAH KESİNLİKLE BÜTÜN GÜNAHLARI BAĞIŞLAR (iman edene). ZİRA O, GAFÛRDUR, RAHİMDİR.

 “Ve huvelleziy yakbelut tövbete an ibadihi ve ya'fû anisseyyiati ve yâ'lemû ma tef'âlûn, ve yesteciybülleziyne amenû ve amilussalihati ve yeziydühüm min fazlih.”

 O kullarının tövbesini kabul edip, onların kusurlarını affeden ve ne yaptıklarını bilendir. İman edip yararlı işler yapanların dualarını kabul eder. Onlara kendi fazlından fazlasını da bağışlar.

 Ya eyyühelleziyne amenû, tûbû ilallahi tövbeten nasuha, âsa rabbüküm en yükef fire anküm seyyiâtiküm ve yüdhıleküm cennatin tecriy min tahtıhel enhar.

 EY İMAN EDENLER, ALLAH’A İÇTENLİKLE PİŞMANLIK DUYARAK TÖVBE EDİN; UMULUR Kİ, RABBİNİZ SUÇLARINIZI ÖRTER VE SİZİ AĞAÇLARI ALTINDAN IRMAKLAR AKAN CENNETE SOKAR. 

Kur'ân-ı Kerîm'deki, Allâh-u Teâlâ'nın bağışlama sistemi ve bu sisteme bağlı olarak tevbe edilmesi hususu yukarıda sıralamış olduğum dört âyet-i kerîmede açık seçik görülmektedir.

Bu âyet-i kerîmelerden kesinlikle anlaşılan hususlar şunlardır:

 1-“Şirk” yani “TANRI’ya inanma suçu” asla bağışlanmaz. Çünkü Allah vardır, TANRI YOKTUR!..

Tanrı kavramı, asla Allah isminin mânâsının karşılığı değildir.

Olmayan "ŞEY=TANRI"nın güçlerinin, seni bağışlaması da elbette sözkonusu olamaz!.. Bu sebeple, öncelikle ve âcilen, Allah isminin işaret ettiği mânâyı öğrenmek ve yaşamımıza ona göre yön vermek MECBURİYETİNDEYİZ.

Aksi halde, Allah yanısıra tanrı edinenlerden olma tehlikesi bizim çok yakınımızdadır. Böyle bir riske girmek çok büyük hatadır.

 2-Nefsimizin hakikatını bilememek dolayısıyla nefsimizin hakkını edâ edememek durumunda yaşadığımız için haddi aşanlardan olup büyük kayıplarla yüzyüzeyiz.

Ama bu durumdan dolayı da asla umutsuz olmamalıyız. Çünkü yapılan bütün yanlış hareketlerin bir bağışlanma yolu da vardır; önemli olan hatayı farkedip, zararın neresinden dönülse kârdır, diyerek kalanı kurtarma yolu seçilmelidir.

 3-Hatadan dönmenin yolu tevbeden geçer. Yaptığının yanlış olduğunu farkedip pişmanlık duyarak tevbe ettiğin zaman, bağışlanma seni beklemektedir. Üstüne üstlük dualarına icâbet mükâfatı da cabası!..

İş ki, yarın tevbe ederim- öbürgün tevbe ederim deyip, tevbeyi ertelemiyelim. Zirâ tevbeyi erteleyenlerin çok büyük bir kısmı tevbe edemeden diri diri mezarı boyladılar ve canlı bir şekilde o kabir âleminde yaptıklarının neticelerini yaşamaktalar.

 4. Tevbe, lâf olsun diye, yaptım işte demek için; ya da biri yap, şu kelimeleri tekrarla dedi, diye değil; nasûh olarak yapılmak zorundadır. Yoksa oyun eğlence ve hatta alay gibi değer lendirilebilir.

Eli ateşe girip yanmış bir insan ikinci defa elini o ateşin içine sokmaz.

Büyük günahlardan bağışlanma dahi söz konusudur. Ve bağışlanmak için; hıristiyanların günah çıkartmak için papazlara muhtaç oluşu gibi bir muhtâciyet gerekmeden; sadece Allah’ın Âzâmet ve Kibriyâ’sına yönelip, kusurunu, suçunu itiraf ile O'ndan bağışlanma niyaz etmek yeterli olmaktadır.

Öyle ise, ne kadar büyük suç işlemiş olursak olalım, asla umutsuz olmayalım; ve Allah'a yönelip tevbe etmeyi ertelemeyelim!..

Konunun derinliklerini bir yana bırakırsak, en azından, sınırlı ve kusurlu varlıklar olarak, "halife" olmaya yakışmayan davranışlar içindeyiz. Ve en tabîi yaşantımız içinde dahi, yani yukarıda sayılan hallerde dahi, hakikatımızın hakkını edâ edememekten dolayı nefsimize zulmetmekteyiz. Ve unutmayalım ki, sadece dünyada bir takım çalışmalar yaparak ölümötesi sonsuz yaşamın sonsuz güzelliklerini elde etme imkânına sahip olabileceğiz.

Öyle ise, elden geldiğince, dünyada bırakıp gideceğimiz ve bir daha hiç aklımıza gelmeyecek şeyler için tüm beynimizi harcayacağımıza, hallerimizin ardına geçip-ÖZ’e yönelelim; ve noksanlarımızı idrâk edelim.

hf

 

TEVBE-İ NASUH

 Tevbenin kabulünün alâmeti , kişinin daha önceki yanlışına yol açan davranış ve değerlendirmelerinden arınmasıdır. Bu arınma kendisinde oluşmadığı sürece, o kişinin tevbesi kabul olunmuş değildir… Bu arınma, Kur’ân ‘da “tevbe-i nasûh” olarak anlatılır.

İnsanın, yaptığı işin gerçekten yanlış olduğunu farkedip idrâk etmesinden sonra, bu yapmaması gereken fiîli işlemekten dolayı büyük bir pişmanlık duyması; ve bir daha o fiîli asla işlememeye karar vermesi ve bundan sonra Allah’a karşı bu kararını itiraf ederek bağışlanma dilemesi nasuh tövbesi olur.. 

hf

 

AVAMIN TEVBESİ 

Yapılan bir hataya pişman olup,onu bir daha tekrar etmemeye karar vermektir!

Burada dikkat edilmesi zorunlu bir husus şudur; Kişi fiili vehmi  benliğine bağlıyor ve “ben bu yanlışı yaptım, bundan da pişmanım”diyor.

hf

 

HAVASIN TEVBESİ

 Vehmi benliğinin oluşturduğu perde ile hakikatten perdelendiği, ”vechullahı” görmekten mahrum kaldığı için, yanlış yorumlara düşerek birimlerde “irade-i  cüz” görmekten dolayı tevbedir.

hf

 

HAS-ÜL HAVASIN TÖVBESİ

 Şirk görmeye tevbedir!

Bu tövbe bir kere yapılır ve ikincisi  dahi olmaz!

 hf

 

“MASUMLARIN TÖVBESİ”

 Hazreti Rasûl Aleyhisselâm’ın vârisleri, esmâ ile meşgul olması yüzünden, Zât’tan perdelenmekten dolayı hüzn duyarlar ki, bu hüzn  Rasûlullah’ın günde yetmiş ya da yüz kere istiğfar etmesi gibidir.

Yani;müferridunun, aktabın istiğfarı, seyrleri gereği esmâ müşahadesindendir.

Yoksa; herhangibirimiz gibi, yaptığı bir yanlışfiilden dolayı değil.

hf

 

TEVBE EDENİN GÜLÜŞÜ

 -Hangi gülüş indinde faziletlidir?..

-Ağlamıyarak, tevbe edenlerin gülüşü..(*)

 “Ağlamıyarak tevbe etmek”ten murad, içine "benlik" hâlinin karışmasından dolayı oluşan pişmanlıkla tevbe etmemektir!..

Nedâmet yani pişmanlık, fiilin faili olarak "benliğini" görüp, o fiili kendine bağlamak, sonra da yaptığına pişman olup, "keşke ben bunu yapmasaydım" diyerek tevbe etmektir...Burada tevbe edilirken, "gizli şirke" düşülmektedir, o fiilin kendisine bağlanması yüzünden!..

Ki bu tevbeden de tevbe edilmesi zaruri olmaktadır!..

Önce tevbeye tevbe!..Sonra tevbeye tevbenin tevbesi!..

“Tevbe edenlerin gülüşü” ifadesinde gülüş nedir?.. Bildiğimiz kahkaha mı?..

Buradaki "gülmek" ten murad, "sûrur" halidir... Benlikten arınmış kişinin, faili hakikiyi müşahedesi sonucu, izâfi varlıkları görmeye ve onların vücudlarının varlığını kabul etmeye tövbesi sonucu; TEK'lik seyrinin getirdiği sürur!.. Huzur!.. Mutluluk!..

 (*)Gavsiye Açıklaması-Ahmer Hulûsi

hf

 TEVEKKÜL

 Zordur dostum olan-bitenden razı olmak… İman ister! Lâfıyla değil, idrakıyla ve hazmıyla iman!…

Kafanda yarattığın ve "ALLAH" ismiyle etiketlediğin tanrına iman, kolaydır… Senin fikrine uygun gelmeyince de olaylar, onu kolaylıkla yargılayabilirsin!…

Anlayışı kıt olanlar tedbir almaz ve bilinçsiz bir şekilde, “ben tevekkül ettim” der!.. Bilmez ki, tedbir almadan tevekkül etmek, büyük çoğunlukla ahmakların harcıdır!.

Anlayışı sınırlılar ve anlayışı kıtlar izahtan da bir şey anlamadıkları ve sadece papağan gibi ezberlediklerini tekrar ettikleri için; onlara hiç bir açıklama kâr etmez!.

Bu yüzden, önce onlara iki misâl vererek, bir an duraklamalarını sağlayıp; bu arada fırsattan istifade, basiret sahiplerine yararlı olur umuduyla, bir gerçeği vurgulamaya çalışalım.

Allah Rasûlü Muhammed Mustafa Aleyhisselâm diyor ki:

 “Deveni bağla, ondan sonra tevekkül sahibi olarak yaşa…”

 Meşhur Halife Ömer, ordusuyla Şam önüne geldiğinde, şehirde veba hastalığı salgını olduğunu öğreniyor; ve, “geri dön” emri veriyor orduya!. Soruyorlar:

-Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?

El cevap:

-Allah’ın kaderinden Allah’ın hükmüne sığınıyorum!.

1965 yılından beri tüm yazılarımda, “kaderin mutlakiyeti ve değişmezliği” üzerine yazmışken, şimdi fikir mi değiştirdim?

Kesinlikle hayır!.

Kader hakkında 1965’te ne düşünüyorsam, bugün de aynını düşünüyorum; ve bu konuyu da bugün hiç bir yayında bulamayacağınız kapsamda, “AKIL ve İMAN” isimli kitapta açıkladım… Buna rağmen hâlâ görüyorum ki, büyük ekseriyet, tevekkül-tedbir ikilemini çözebilmiş değil. Bu yüzdendir ki, kısaca bir defa daha bu konuya değinmek istiyorum.

Kesinlikle biliniz ki…

Benim imanımdır ki…

Kader kesindir ve asla değişmez!.

Bizim aldığımız tedbirlerin tümü de kader dışında ve kadere rağmen-karşı değil; aksine, kaderin sonucudur!.

İçinde bulunduğunuz şartlar ne olursa olsun, o konuda alabileceğiniz bir tedbir varsa, her ne ise, az veya çok; kuvvetli veya zayıf; kapsamlı veya dar plânda, hemen o tedbiri alınız!.

Biliniz ki, aldığınız tedbir de, takdirin gereği ve kaderin sonucu olarak alınmaktadır!.

Yanlışlık, tedbirin alınmasında değil; takdirin, tedbirle değiştirilebileceği düşüncesindedir!.

35 yıl önce de dediğim; 1966 yılında yayınladığım “TECELLİYÂT” isimli kitabımda yazdığım üzere, “Tedbir, takdirdendir”!.

Dünya hikmet yurdudur; ve bu dünyada oluşan her şey, kendinden evvelki sebepler etkisiyle yönünü bulur… Bu yaratan Allah’ın sistem ve düzenidir.

Bir olaya karşı, tedbir almayarak tevekkül ettiğini, söyleyenin hâli, takdirinde, tedbir alma durumunun söz konusu olmayışındandır!.

Kim, ne zaman, nerede, hangi şartlar altında tedbir alarak, o olaya yön veriyorsa, bu da, takdirin o istikâmette oluşundandır!.

Tevekkül, olaya tedbirle yaklaşmamak değil; ne olursa olsun, olanın Allah’ın takdiriyle bu şekilde meydana geldiğini görmektedir!.

“Allah’ı -özünde- vekil tutmak”, bâtınen tedbir alma kuvvesini devreye sokmaktır; işi başkasına ve dışındaki tanrıya havale etmek değil! Burayı iyi anlamaya çalışın.

Avam, tedbir alır; tevekkülden uzaktır!.

Havas, tedbiri terk eder; takdir neyse o olur; diyerek takdir edeni görmeye çalışır!.

Has ül havas, tedbir alır; takdir edeni müşahede eder; tedbirin, takdir edenin takdiriyle açığa çıktığını seyreder… Seyreden, “Kendi” olur!.

İşte, “şirki hafî” yani gizli şirk bu üçüncülerde ortadan kalkmıştır!.

Mutlak olarak takdir edilen yaşanacaktır, tüm tedbirlerle beraber..

17 Nisan yeni hicrî yılın ilk günü; ve Ay, Koç burcunda doğuyor yeni senenin ilk gününde… Koç Burcunda doğan Ay’la başlayan yeni sene önemli bir başlangıca işaret ediyor 1999 içinde olmakla birlikte!.

Dünya, aynı zamanda Kova çağına adım atıyor!.

Haziran’da Akrep burcuna dönecek olan Şiron, Ekim’e kadar, hidayetten son nasiplerini almaları için, Güneş’i veya yükselen burcu Akrep’te olanlara son bir şans ulaştıracak!… Sonra geri dönmemek üzere Yay burcunda ilerliyecek.. Yeniden Plütonla buluşacak.. Uranüsle, Neptün’le omuz omuza verecek.. Dahi, Beyaz At’ı bekleyecek…

Allah takdiri, olayları oluşturacak sebepler silsilesi içinde açığa çıkacak!. Ve bizler, “ân” içre oluşmuşu seyredeceğiz, kapasitemiz kadarıyla..

Ahmak, yediği ekmek ya da baldan aldığı enerjiyi inkâr edecek kozmik etkileri inkâr ederken; farkında olmadan!… Göğe oturttuğu tanrısına imanını savunurken!

Ârif, tevekkülden, bahsedip, tedbiri bir yana bırakırken…

Âlim ve vâris, tedbirin Hakk’ın takdirinin açığa çıkması olduğu müşahedesi içinde; elinden gelen tedbiri son noktasına kadar uygulayacak!.

Sonuçta, kâinat yaratılmazdan önce, “Ân” içre planlanmış olanlar, aynıyla, projeden uygulamaya girecek “mahlûkun zamanı” içinde, Yaratanın indindeki, bir “hiç” ve “yok” olarak!.

Kimi kavga edecek, senaryo gereği!… Kimi, gülerek, ya da acıyarak seyredecek!. Bu arada nîce beyinler, ancak salata niyetine gidecek!

Ve, bir kere daha perde inecek!.

La havle velâ kuvvete ill⠓B”illah!.

Allah!…

Hû!.                                                                                                                                                       

 hf

 

TEVEKKÜL EDEBİLMEK İÇİN

TEDBİR’İ TERK Mİ ETMELİ?

 Kafanda yarattığın ve “ALLAH” ismiyle etiketlediğin tanrına iman, kolaydır… Senin fikrine uygun gelmeyince de olaylar, onu kolaylıkla yargılayabilirsin!…

Ama mercimek kadar aklınla, evrenin “e”sini dahi kavramamışken; evrenin Yaratanını yargılamaya kalkman, senin ancak psikiyatristlerin alanına girdiğini gösterir…

Eğer birazcık gerçekleri görmek, anlamak ve kendi yaşamını ona göre düzenlemek gibi bir arzun varsa, içinde yaşadığın sistemi fark etmeye çalış… Sistemin gereği olan “tedbir”i terkedip; hayâlindeki tanrına bırakırsan işini, görürsün sonunu!

Yarın bakarsın, deprem olur; öbürgün sel ya da ayaklanma, isyan!.. Dünyada çeşitli ülkelerde bunlar hep olageliyor!… Ve olup bitenler içinde, nîce kurular da yanıyor yaşlar yanında!

Sen bunlarla kafanı yorup, “dünyalığımı nasıl kurtarırımla” gününü tüketirsen; yarın sana da isabet edecek olan ölüm sonrasında, kendine çok yazık edersin… Acıyanın da olmaz!

     hf

Sormuşlar:
-Deprem sigortası yaptıralım mı; tevekkül mü edelim?
Cevap vermiş:
-Yarına Allah kerîm, hayırlısı olsun;
deyip çalışmaktan vazgeçerek; geleceğe dönük bin türlü plan yapıp tedbir almaktan yüz çevirerek; hatta, daha abartılı şekliyle, tevekkül ediyorum deyip, yemek yemeyi terkederek mi yaşıyorsunuz?
Yoksa bütün bunları yapıp; sonra da tevekkül sahibi olduğunuzu; kadere iman sahibi olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?.
Sistem gerçeğinin Allah yaratısı olduğunu fark etmeyenler pahasını öderler!. Mazeret ve cehalet geçersizdir!.

  hf

TEVHİD

 Tevhid;  senin, Allah'ın birliğini müşahede etmen ve buna şehâdet etmendir.

Tevhid , senin zannında, şartlanmalardan ve beş duyu kaydından dolayı oluşmuş "izâfî varlıklar" hayalinden kurtulup, varlıkta TEK Allah'dan başka bir şey olmadığına şehâdet etmen ile gerçekleşir.

   hf

TEVHİD-İ EF’AL

 "Tevhid-i ef`âl" deyimiyle anlatılmak istenen "tüm fiillerin gerçek failinin Hak olduğu" gerçeğini fark ve idrâk ediş bu mertebede olur...

Bundan sonra da sıra "Tevhid-i esmâ", "Tevhid-i sıfat" ve "Tevhid`i Zât" müşahedesine gelir.

  hf

TEVHİD-İ ESMÂ

 Varlıkta algılanan tüm özelliklerin Allah`ın isimlerinin oluşturduğu mânâ terkipleri olduğunu farkedip; varlığı, o anlayışla seyretmektir.

 hf

TEVHİD-İ SIFAT

 Varlıkta algılanan ve algılanamayan tüm yapıların Allah`ın sıfatlarının işaret etiği mânâlarla varoluşlarını idrâk edip, bunun gereğini yaşamaktır.

Bunu biraz daha açıklamak gerekirse şöyle anlatabiliriz...

Bir birim; "ALLAH" isminin anlatmak istediği "HAY" isminin işaret ettiği "HAYAT" sıfatıyla vardır..

"ALÎM" isminin işaret ettiği "İLİM" sıfatıyla yapısının ve varoluş gereğinin getirdiği ölçüde bilinçlidir..

"MÜRÎD" isminin işaret ettiği "İRADE" sıfatıyla ilminin getirdiklerini dileyebilmektedir... gibi...

Tüm birimlerin varlıklarını meydana getiren vasıflar Tek Zât`ın vasıflarıyla kaimdir.

hf

TEVHİD-İ ZÂT

 Varlıkta algılanan ve algılanamayan tüm yapıların zâtının, özünün Allah`ın Zâtıyla kâim olduğunu yaşamaktır!.

Kelimeler ile ancak bu kadar anlatabileceğimiz olayın gerçeği ise yaşayanlarca malûmdur elbet.

  hf

TE’VİL

 Te'vil ; sembol yollu anlatılanı veya zâhirinde anlaşılandan farklı iç mânâ ihtiva eden metni deşifre etmektir!...

 hf

TEVRAT

 Musa A.S’ a gelen Rabbani Kitaptır!

   hf

TEZELLÜL

 "-Yâ Gavs, Tâat ehli nimetlere tezellül ettiklerinden zikrederler; ve mâsiyet ehli de tezellül edip Rahim’i zikrederler!.."(*)

Tâat ehlinin nimetlere tezellül etmesi...

“Tâat”, kendilerine ulaşan emirlere riayet edip, gereğini tatbik etmek, anlamında kullanılıyor.

Niçin, Tâat ehli bu fiillere başvuruyor?..

Nimetlere ermek için!..

İşte nimetlere kavuşmak için yapılan davranışlar, "tezellül" olarak nitelendiriliyor burada. Yani zillete düşmek, zilleti kabullenmek. Daha bir Türkçesi ile, aşağılanmayı kabullenmek!..

Başka bir ifade ile, cennet nimetlerine erme gayesiyle birtakım çalışmalarda, davranışlarda bulunmak, küçüklüğü kabul ederek büyüğe sokulmak gibi tanımlanmakta.

Diğer taraftan, yasaklanmış olan şeyleri yapmaktan kendilerini alıkoyamayanlar da, gene o cennet nimetlerine kavuşmak için, bağışlayıcı, çok merhametli olana âdeta "Sen büyüksün, bense çok küçük; sen Rahimsin ben çok âsi ve suçlu, öyle ise beni bağışla ve nimetlerinden mahrum etme" demektedirler. Bu da bir diğer "tezellül" şeklidir.

Her iki hâlde de bir takım nimetlere kavuşmak için, küçülmeyi, aşağılanmayı göze alma konusudur!..

Ve her iki hâlin altında da tek bir şey yatmaktadır. "ENE"!.. Yani, "BENLİK", "BENCİLLİK", birimselliğine menfâat temini peşinde koşmak!..

Kendini bu beden veya bu bedendeki ruh olarak kabul eden kişinin yapacağı, elbette ki bunlardan başka bir şey değildir!..

Çünki, bu "tezellül", içinde bulundukları "benlik" hâlinin tabiî sonucudur.

İnsan, vehminin tesiri altında ve çevreden gelen şartlandırmalar sonucunda, kendini bir beden veya bedendeki ruh olarak kabul eder. Böyle olunca da, elbette ki bedenine veya ruhuna dönük bir takım menfaatleri temin etme yollarını arayacaktır.

Bu durumda olan insanın da tabiî olarak kendisine bu nimetleri sağlayacak olana "tezellül" etmesi son derece doğal olmaktadır!..

Netice olarak ortaya çıkmaktadır ki, "tezellül"ün kökeni "Benlik" kavramına dayanmaktadır.

Eğer bu kişilerde en büyük ve en kalın perde olan "BENLİK" perdesi kalkmış olsa; görecekler ki, varlık "BENLİK" hep Hak'ka ait!.. Bu durumda bilecekler ki, O dilediğini yapıyor ve hep O'nun hükmü, takdiri yerine geliyor!.. Kendileri hakkındaki takdir de her ne ise o muhakkak yerine gelecektir!..

Bunu anlayınca da, kendi varlıklarının varolmadığını farkederek benliklerine menfaat temini gayesiyle, zillete dûçâr olmayacaklar.

Neticede, ister mâsiyetten dolayı Rahîm’e sığınma hali olsun; ister, tâat ile bir takım nimetler bekleme hâli olsun, her iki hâl de zillet hâlidir, temeldeki "benlik"ten doğan “zillet” hâlidir!..

Bunun karşıtı ise "izzet" halîdir ki "Azîz" isminin manâsının ortaya çıkışıdır.

Bu isimle isimlenmiş kişi, kimseden bir karşılık beklemeksizin çalışmalar yapar; karşılıksız verici olur; bu sebeble de izzetle yaşar!..

 (*)Risâle-i Gavsiye Açıklaması-A.Hulûsi

hf

 

TOPRAK

 “İnsan”ın daha önceden “İnsanSI” diye isimlendirdiğimiz hâliyle, dünya üzerinde “Toprak” dan yaratıldığı âyetlerle kesindir!..

İnsanın bedeni - hücresel yapısı, ana hammadesi itibariyle su ve mineraller karışımı olan ; 1400 sene öncesinin anlayışına da hitabetmesi amacıyla “TOPRAK” diye târif ve tavsif edilmiştir.