AHMED HULÛSİ’DE

KAVRAMLAR

-V-

 

 

A  B  C  D  E  F  G  H  I-İ  K  L M N  O-Ö P R  S-Ş  T U-Ü  V  Y  Z.

 

 

FİHRİST

 

 Vahdaniyet
· Vahdet
· “Zerre ,Tümün Aynasıdır!”
· Tek'lik Anlayışıyla Zâhir Emirleri Terk Hatası(Bkz.”İbadet”)
· Tekliğe Geçiş sınırı!
· Hiç Ceviz kırdınız mı?
· Tek'in Takdiri
· Vahdet-i Vücud
· Vahdeti "Vücud" mu,"Şuhùd"mu?
· İlim mi Mâlûm’a Tâbi?
· Panteist Görüş Niçin Bâtıldır?
· Vâhidiyet
· Vahiy
· “Vahiy Gücü” İle “Akıl Gücü” Arasındaki Fark
· (Bkz.Rasûl Ve Nebi’ye Niçin İhtiyaç vardır?
· Vâkıfıyn (Mukarrebùn)
· Vâkıfıyn’in Yaşantısı
· Vechullah (Bkz.”Allah’ın Vechi”)
· Vehim
· Vehmi Benlik
· Ruhun Vehmi Benliğe Bürünmesi
· Vehme Tâbi Olmak
· Vehmin Terkedilmesi (Birimsel Yaşamdan Kurtulmanın Yegâne Yolu)
· Vahdet İdrak Edilmez, Vehim Terkedilmeden!
· Veli-Velâyet
· Velâyet Türleri Ve Mertebeleri
· Velâyet Kemâlâtı
· Ricâl-i Gayb(Görevli Veliler)
· Evliyanın Feyz Vermesi(Bkz.Ruh Gücü)
· Veri Tabanı(Bkz.”Beyin Veri Tabanı”)
· Vesvese
· Vicdan
· Vitriyet
· Vusül
· Vuslata Eriş
· Vücud
 

 

VAHDÂNİYET

 VAHDET

----------

Allah’ın TEKLİĞİ”! (Allah’ın varlığı dışında hiçbirşeyin varolmadığı gerçeği!)

Çokluk`tan Tek`liğe, bireysel şuurdan MUTLAK iLME yöneldiğimiz sürece, meselenin iç yüzünü anlamamıza imkân yoktur. Sayısız kollar ve teferruat içinde boğulur ve esası kaybederiz.

“TEKliği anlamanın yegâne yolu; kendimizi, şuurumuzu Tek`lik noktasında bulup, yoğunlaştırıp; o boyuttan, çokluğa bakmak!.. Ancak bu suretle konunun aslını hakikatını anlayabilmek, kavrayabilmek, hissedebilmekle, mümkün olur!.

“Allah, sonsuz ve sınırsız TEK`tir.”

Bu, sonsuz ve sınırsız Tek, bize GÖRE olan Ezel`de ve Ebed`de de aynen böyledir!...

Varlığında hiç bir değişim, değişiklik söz konusu değildir!.

İş bu sebepledir ki, bizim olup bittiğini gördüğümüz, düşündüğümüz, tahayyül ettiğimiz, hissettiğimiz her şey, insanların, cinlerin ya da meleklerin varlığını düşündüğü ve tahayyül ettiği veya bilebildiği istisnasız her şey; sadece O`nun ilminde mevcuttur. Esmâsının eseri olarak mevcuttur!.

“İlminde” derken, O`nun, -eğer tabiri caizse bunu anlatmak için söylüyorum-, “Hayâlinde var ettiği ve düşündüğü şeylerdir.”

Bunların gerçekte, “ALLAH” varlığı dışında bilfiil varlığı asla ve asla olmamıştır!.

Yüce Zâtın, var kabul edişi neticesinde, bu varlık âlemi “yok”tan meydana gelmiştir; “yok” olarak vardır; ve aslına dönecektir!...

Bunu böylece anlamadığımız sürece, TEK`liğin ne olduğunu kavrayabilmemiz asla mümkün değildir!.

Hangi mânâ ve vasıfla, O Zât`ı vasıflandırırsak, O Zât, Zât`ı itibariyle o vasıflandırmadan ötedir; O, tanımlama ile kayıt altına girmekten beridir!...

Ancak, o tanımlama da gene O`na aittir!.

Burayı çok iyi anlamak lazım...

 

v   

 

VAHDET

 

Vahdet,  Allah'ın kendi TEK'liğine şehâdetidir.

Allah’ı tanımanın  tek yolu, "Vahdet" sırrına ermektir.

Şükür, rıza, fakr, muhabbet ancak "Vahdete götüren basamaklar”dır.

Bunların neticesinde "Vahdet" oluşmuş ise, "veli"lik kapısı açılır!..

"Vahdet" sırrına erişmemiş veli olmaz!..

Tasavvuf bütünüyle "vahdet" sırrına yönelme işidir!.. Kişilikten, benlikten kendini bir birim olarak kabullenme halinden kurtulup, vahdet deryasına garkolmadan Allâh bilinmez!.. Allâh, böylece bilinmeyince de "veli"lik oluşmaz.

Halk, kişinin ameline, davranışına, sözüne bakarak, kendisinden ileride olana hemen "veli"lik etiketini takıverir!..

Oysa gerçekten, o kişinin "veli" olabilmesi için, o kişide mutlaka "vahdet" sırrının yaşanmış olması ve "Allah ahlâkıyla ahlâklanmış" olması ve bu yolla Allah'ın bilinmiş olması mecburiyeti vardır!.

Vahdeti" yaşayanlarda "kesret" müşahedesi olmaz!.. Kesret kavramı olmaz!.. Belki kesreti, vahdetin zuhûru olarak seyrederler.

Bu yüzden de, onlarda, Allah'da yok olacak bir varlığın mevcut olup da yok olması; Allah'a erecek bir varlıktan söz etme gibi görüşler asla mevcut olmaz!.Çünki, onlarda,

 

"ALLAH ŞEHÂDET EDER Kİ, TANRI YOKTUR ANCAK BENLİĞİ İLE SADECE KENDİSİ VARDIR" (3-18)

 

Eğer ki sen kaba mânâda bu varlığın tek bir asıldan geldiğini ve bu aslı meydana getiren varlığında "Allah" olduğunu kabullenmediğin takdirde; mutlaka, bu âlemin bu varlığın ötesinde, bir "TANRI" kabul etme durumuna girersin!..

Bu varlığın ötesinde, ÖTENDE ayrı bir TANRI kabul etme durumuna girdiğin anda da, böyle bir varlık gerçekte olmadığı için; yanlış neticede, anlayışına uygun vasıflara sahip bir TANRI kavramına götürecektir seni!..

Böylece, sen, kendi kafanda, kendi anlayışında, kendi yapına göre bir TANRI yaratmış olacaksın!.. Kabullenmiş olacaksın!..

Böyle bir TANRIYI kabullenmenin sonucunda da, kendi elinle yarattığın "tanrı"nın kölesi olmuş olacaksın!.. Kulu olmuş olacaksın!.. Kul; köle mânâsındadır.

Dolayısıyla ki, insanlar genellikle, kendi hayallerinde yarattıkları "tanrı"ya "Allah" adını takarlar; duymaları yoluyla, şartlanmaları yoluyla; kendi yapılarına uygun, kendi yapılarının gerektirdiği mânâlarla onu bezerler ve ondan sonra da "Allah" şöyledir, "Allah" böyledir diyerek, kendi düşünce yapılarının şekillendirdiği "tanrı"yı, "Allah" diye bir başkasına târif ederler!..

İşte bunu bilme sadedinde varlığın yapısı, evrenin yapısı, insanın yapısı gibi konuları konuştuk. Bunların neticesinde görülür ki; bütün bu çokluk olarak görülen âlemdeki birçok varlık, çeşitli isimlerle anılan bir çok varlık, aslında tek bir cevherden, tek bir nesneden meydana gelmiştir!.. O bir tek nesne, tek bir özden!.

Dışta ayrı ayrı bir çok varlıklar mı meydana gelmiş?...

Hayır!..

Şimdi bunun misalini şöyle vermek gerekir: Bir tohum düşünün, bu tohumu ekiyorsun, bir çekirdek ve bundan koskoca bir ağaç çıkıyor, meyvalar çıkıyor! O çekirdek, o ağacın her meyvesinde mevcuttur! O ağaçta, o çekirdekte mevcut olandan başka bir şey yoktur!.. Tabiî, bu çokluk âleminin bir misâli, hakikate tam uygun değil! Ama meseleye yaklaştırma bâbında yardımcı olur.

 

v   

Allah’ı tanımanın tek yolu "vahdet" sırrına ermektir. Şükür, rıza, fakr, muhabbet ancak "vahdete" götüren basamaklardır.

Bunların neticesinde "Vahdet" oluşmuş ise, "veli"lik kapısı açılır!.. "Vahdet" sırrına erişmemiş veli olmaz!..

 

v   

 

“ZERRE TÜMÜN  AYNASIDIR"

 

Bu “varlık” dediğimiz âlem her zerresi itibariyle, orijinali itibariyle, ilk andaki özelliklerinden kopmuş değildir. ilk andaki özellikleri bu âlemin her zerresinde, aynısı ile mevcuttur! Yalnız bu mevcut olan özelliklere bakan mahâl, bu özellikleri göremez!.. Görememesi dolayısıyla da ayrı ayrı varlıklar varmış "vehmi" doğar!

Bakan mahâl, terkibiyeti hükmü dolayısıyla, tabii hali, nihâyet en kaba mânâda 5 duyu dolayısıyla; varlığın aslında ve özünde mevcut olan bütün özellikler, baktığı her mahalde aynıyla mevcut olmasına rağmen; kendi eksik özelliklerinden dolayı; yani kendi eksik özellikleri derken, kendisinde kuvvede kalmış, fiile çıkartamadığı özellikleri dolayısıyla; o mahâlde onu müşahede edemez!.. Dolayısıyla varlığın tekliğini müşahede edemez!

Kesitsel algılama araçlarına (5 duyu) bağımlı düşünce sistemi dolayısıyla varlığın tekliğini müşahede edemeyince de, çok varlıklar var sanıp; çok varlığın ötesinde bir tek varlık vardır, diye tahayyül eder!.. Böylece de bir "TANRI" yaratma yoluna gider!

İşte böylesine çok varlıklar ve çok varlıkların ötesinde de var kabul edilecek tek bir "TANRI" yanılgısı ortadan kalksın diye, varlığın "TEKLİĞİ" anlatılmıştır!..

Bu tek varlığın var kabûl edilen her zerrede olması sebebiyle, kendinde mevcut olduğunu; bunun neticesinde de, artık tapınmadan çok, varlığı tanı, varoluş şeklinin icabı olarak meydana gelecek neticelere göre bilerek adımını at; esası getirilmiştir.

İşte İslâm dininin Vahdet Dîni olması, Tevhid Dîni olması bu esasları kapsamıştır

Sen bu anlayışla varlığa bakarak, her gördüğün fiîlin birtakım ilâhi mânâların ortaya çıkmasından başka bir şey olmadığını gör!.. Ancak o mânâların, oradaki terkibin yapısı itibariyle ortaya geldiğini de idrak et!..

Bunun neticesinde, niye böyle oluyor, demene gerek kalmaz; ama onun nasıl olması yolunda da gereken tavsiyede bulunursun!..İşte bu açıdan, meseleye yaklaşabilmen için, islâmın ışığına, dinin ışığına ihtiyacın var. Artık dîni anladığın andan itibaren, sende tapınma olmaz, kulluğunu îfa olur!.

 

v   

 

TEK’LİĞE GEÇİŞ SINIRI

 

Vehmin hükmü altında olmak ile vehmi hükmü altına almak arasındaki sınırdır,ki bu sınır diğer bir ifade ile “ölmeden önce ölmek” sınırıdır.!

 

v   

 

HİÇ CEVİZ KIRDINIZ MI?

 

Pek çoğunuz ceviz kırmış veya yemişsinizdir!..

Bir kısmınız da dalında yada yeni kopmuş haliyle cevizi görmüşsünüzdür!.

Ceviz üzerine, ceviz kırmak üzerine pek çok şey söylenmiştir…

Hatta bazıları cevizağacına benzetmiştir kendisini şarkısıyla;

“Ben bir cevizağacıyım Gülhane parkında;

Ne sen bunun farkındasın, ne polisler farkında!.” diyerekten…

Ceviz ile insan arasındaki benzerlik bilmem hiç dikkatinizi çekti mi?..

Eğer cevizi ortadan ikiye bölüp tahta kabuğunu çıkartırsanız, içinin iki yarım küreli insan beynine ne kadar benzediğini farketmişsinizdir elbet… Ama ben bu benzerlikten sözetmiyorum!. Ya neden bahsediyorsun, dediğinizi duyar gibiyim…

Hemen açıklayayım…

Dalından düşmüş cevizi gördünüz mü bilmem, üzeri noktalı yeşil renkte bir kabukla kaplıdır!. Eline alanın eli boyanır; ve kolay kolay da çıkmaz bu boya!..

Üstelik bilmeyerek dişlerseniz, sulfata yalamış gibi olursunuz; sanki zehir!.

Münasip bir şekilde açabilirseniz bu yeşil kabuğu, işte o zaman görürsünüz tahta kabuklu meşhur cevizi!. Elle kolayca kıramazsınız o tahta kabuğu.. Ama varoluşunun çok büyük bir hikmeti vardır o tahta kabuğun! İçine hava girmesini önler; ve böylece de içindeki cevizin yağının havayla birleşerek okside olmasını, yağının acılaşmasını önler.. Onun içindir ki, ceviziçi, kabuğu içinde saklanır hava almasın diye; ancak yeneceği zaman o kabuktan çıkartılır; ayıklanmış halde saklanmaz!.

Üçüncü katı ise bildiğimiz kahverengi ince kabuktur.. Şayet o kabukla yerseniz, gene damağınızda kekremsi bir lezzet hissedersiniz, biraz acımsıdır.. Koruyucu kabuktur!. Ama buna rağmen, artık onda içinin inceliklerini, kıvrımlarını, şeklini görebilirsiniz!. Ama ne olursa olsun, yemesi o kadar lezzetli değildir..

Dördüncü katı kahverengi kabuğun altındaki beyazımsı renkli zardır!. Artık ceviziçi iyiden açığa çıkmış; rengi aşikâr olmuştur!. Her ne kadar üstündeki zar, ceviziçiyle temasımızı önlüyorsa da, tam lezzetine ermemizi engelliyorsa da; gene de ceviziçine ulaşmış sayılırız!. Buna rağmen zarın soyulmuş hali daha bir başkadır ceviziçinin!

Beşinci kat, işte ceviziçi!.. Beyaz etli, pek bi lezzetli ve de insan için çok yararlı gıda; şifa!.

Altıncı kat ise cevizin yağı!.. İnsana en yararlı yanı!.. Cevizin özü, hasılası…

Varoluş hikmeti… Sırf hayır!. Bir rahmet ki, içinde acısı hiç yok!.

Yedinci ve son kat; cevizin yağındaki kuvvet, enerji!… Cevizin varoluşunun sebebi hikmeti!.. Cevizin Hakikatı!.. Bir elektrik ki, bütün ampuller onunla hayatiyet bulur!.

Ve şimdi gelelim cevizle önemli bir benzerlik yanı bulunan insana…kat bilinciyle, “Nefsi emmare”de diye tanımlanan insan… Acı ve zehirli sanki!.. Yalnızca kendini düşünüp, herşeye sahip olmak isteyen; kimseye yaşam hakkı tanımayan; kravatlı vahşi!. Sadece almayı düşünüp, vermeyi hiç hatırına getirmeyen ve dahi verecek bir nesnesi olmayan insan etiketli  mahlûk!

Kat bilinciyle, “Nefsi levvame”de diye tanımlanan insan… Özündeki özelikleri ve güzellikleri tahta kabuk mesabesindeki “levvame” bilinciyle örtmekte olan   kişi!. Kendini belkide, ceviz sanan tahta kabukçasına, beden sanan bir birim!. Kâh yeşilkabuğunun gereğini yaşayıp, kâh da içindeki değerli   katmanın farkında olan ve bunun gereğini yaşayamamanın üzüntüsünü çeken  insan…

Kat bilinciyle, “Nefsi mülhime”de diye tanımlanan insan… Kendinin kabuk   -pardon beden- olduğu şartlanmasından kurtulmuş;hakikatını farketmiş; kâh  özündeki lezzetten tadan, kâh da kendini kıvrımlı beyaz ceviziçi sanan  birim… Ârifler diye bahsedilen marifet ilmi erbabı!.

Kat bilinciyle, “Nefsi mutmainne”de diye tanımlanan insan… Bildiği hakikatta  ve hissedişte tatmine ulaşmış, mutmain olmuş; bunun getirisiyle  cehenneminden azad olup cennetine girmiş insan!. Beyazımsı zar hükmünde olan  birimsellik duygusuyla hakikatını zar gibi örtme hali mevcutsa da, Hakikatı  olan “Allah”ı hisetmenin ve talibine zar arkasından göstermenin hazzı  içindeki kişi!. Velî, hakikat ilmi ehli.  kat bilinciyle, “Nefsi Râzıye”de diye tanımlanan insan… Ellerin beynin hükmüyle hareket ettiklerinin idrakına ermiş ve eller ile savaşı kalmamış insan!. Her anı ve hâli beyinle olup; beynin hükmüyle bedende olup bitenleri  seyreden tüm kabuklardan arı, ceviziçi sanki!.. Fenâ fillah’ın sonu!..

Esmâ’da seyr hâli…

Kat bilinciyle, “Nefsi Mardıyye”de diye tanımlanan insan… Cevizdeki beyaz  etin özündeki yağ misali, insanın özündeki sıfat mertebesi!… Bakâ billlah  yaşamı… “Görür gözü, konuşur dili…. olurum” sırrının yaşamı.. Sıfatlarla  tahakkuk hâli!…  kat bilinciyle, “Nefsi Sâfiye”de diye tanımlanan insan… Cevizin yağında  gizli kuvvet misali, insanın ve varolan herşeyin özü!.. “Özde biriz”  tanımlamasıyla vurgulanan “bir”lik noktası!.. Her şeyin “şey”sizlik hâli!.

“Şey” yok, Yalnızca O var!.

Gülhane Parkında gizli, ne halkın ne de polisin farkında olmadığı cevizağacından ve ürününden sözetmeye çalıştım!...

Bilmem anlatabildim mi?

 

v   

 

T E K `i N   T A K Di R İ

 

Din konusu içinde, insanlığı en çok meşgul eden; ancak ve ancak insanlar tarafından, insanlar içinde de belli bir kemâle gelmiş olanlar tarafından anlaşılabilecek bir konu var:

Kader konusu...

Herkesin üzerinde durup, merak edip araştırdığı; ancak azın çok azı pek değerli insanlar tarafından anlaşılabilen bir konu bu..

Kader konusunun, kader sırlarının anlaşılabilmesi için, "Vahdet" konusunun idrâk edilmesi zorunludur!.

Vahdet konusu idrâk edilmediği sürece, kader konusu ancak iman yollu kabul edilebilen bir konudur.

Hemen hemen bütün ilimlere vâkıf olan cinlerin vukûf sahibi olamadıkları iki konu vardır :

 

1-Vahdet konusu, vahdet sırrı

 

2-Kader konusu, kader sırrı

 

Bu iki konuyu cinler idrâk edememişlerdir. Edemezler de!...

Zâten, "Hilâfet" sırrının insana verilmesinin sebebi de, cinlerin vahdet ve kader konularını idrâk edebilecek istidada sahip olamayışlarıdır... Bu yüzden de, bu sırları da kavrayabilecek bir idrâka sahip varlık olarak insan var olmuştur.

 

"Yeryüzünde bir HALİFE meydana getireceğim..."

 

Hükmünün neticesinde, vahdet ve kader sırlarını idrâk edebilecek kapasitede var olan insan, bu istidadı ve kabiliyeti sonucu olarak Hilâfete liyâkat kazanmıştır.

Vahdet konusunu anlamak için önce, Kelime-i Tevhid`in mânâsını anlamak; sonra, İhlâs Sûresi`nin mânâsını anlamak, sonra da bu anlayış ve kavrayış içinde İhlâs Sûresi`ni değerlendirebilmek gerekir.

İhlâs Sûresini anlamadığımız sürece, "Allah" ismi ile işaret edilen Mutlak Vücud`un ne olduğunu kavrayabilmemiz mümkün değildir.

İhlâs Sûresi, dedik...

"İhlâs" okumak, demek bu sûrenin kelimelerini tekrar etmek demek değildir!.

Yüz bin defa "İhlâs"ı tekrar eder de insan, bir defa dahi "Hû Allahu Ahad"ı "OKU"mamış olabilir!. Bunun anlamını müşahede etmektir ve hissetmektir gerçek anlamda "OKUMAK"!..

Önce şu çok önemli hususa dikkatinizi çekelim; bir gerçeği farkettirmeye ve hissettirmeye çalışalım..

"ALLAH" kelimesi bir yüce Zât`ın ismidir!.

İsme yönelmek ile isimle anılan Yüce Varlık`ın ne olduğunu kavrayarak O`na yönelmek arasında son derece önemli anlayış ve sonuç farkı vardır!.. Bu yüzdendir ki bu farkı çok iyi anlamak ve değerlendirebilmek gerekir!..

Kim bunu değerlendirebilir?...

Ehlullah denilen "mukarrebler"!..

Yani;

 

"Allah dilediğini kendine seçer" (42-13)

 

âyetinde işaret edilen seçilmişler!...

 

Evet, arzu edenler bu "seçilmişlik" konusu üzerinde biraz araştırma yapabilirler..

 

"ALLAH ismiyle işaret edilen Yüce Zât”ın başlı başına Tek Vücud -beden anlamında değil- olduğunu; O`nun varlığının dışında ikinci bir varlığın söz konusu olmadığını; O`nun, "Sınırsız-sonsuz Tek" olduğunu idrâk edebilirsek...

 

Ayrıca, O`nun her hangi bir varlıktan meydana gelmemesi; gene sınırsız-sonsuz olması nedeniyle de O`ndan meydana gelmiş olan ikinci bir varlığın da var olmadığını anlayabilirsek; işte bu anlayışlar neticesinde görürüz ki...

 

Sınırsız Tek, "İlmi"nde, tüm varlıkları, âlemleri düşünmüş, değerlendirmiş, oluşturmuş ve bunları yok etmiştir.

 

Bir diğer ifade ile Sınırsız-sonsuz Tek;

 

"İlminde, âlemleri yok`tan ilmi ve kudretiyle var etmiş ve onlar ismi altında kendi esmâsının tecellilerini ilim boyutunda seyretmiştir"!.

 

Sınırsız-sonsuz Tek`in ilminde var olan bu mânâ sûretleri, gene kendi varlığı yani isimlerinin özellikleriyle meydana gelmiş; kendi varlığı ile meydana gelen bu sûretler, O`nun "kaza"sının, "hükmü"nün gereğini ortaya koymuşlar; ortaya konan bu mânâları seyreden yine Kendisi olmuştur...

 

Tüm varlık, ilim`de mevcut olan bir varlık!...

 

Kâinat, ilim`de var olan bir kâinat!...

 

Dolayısıyla, Allah varlığı dışında ya da içinde ikinci bir varlık, vücud, evren, mevcut değil!...

 

Buna dair çok basit bir misâl vermek gerekirse şunu söyleyebiliriz:

 

Siz, oturduğunuz yerde, düşüncenizde bir dünya hayâl ediyorsunuz... Düşüncenizde var ettiğiniz, hayâl ettiğiniz bu dünya üzerinde de çeşitli özelliklere sahip insanlar oluşturuyorsunuz... Bu, oluşturduğunuz insanlar ve varlıklar sizin ilminizde, hayâlinizde mevcuttur ve yoktan var olmuştur. Eğer "var" kabul edilirlerse, onlar yalnızca sizin varlığınızla mevcuttur; ve neticede de "yok"turlar!.

 

İşte, tüm "evren"ler ve onların içindeki tüm boyutlar, katmanlar ve tüm varlıklar, böylesine, ilm-i ilahi`de var edilmiş, O`nun varlığı ile kâim olan, gerçekte "yok"tan varolup "el an yok olan" varlıklardır!.

 

Bu hususu eğer anlayıp, idrâk edip, hissedebilirsek görürüz ki;

 

Yüce Zât, hangi mânâlara uygun sûretlerin olmasını "MÜRÎD" isminin işaret ettiği şekilde "irade" etmişse, o şekilde onları "oldurmuş"tur!... O, onları "yok"tan "var" etmiş; onların üzerinde irade ettiği şekilde tasarruf etmiş; ve onlara ne görev vermişse, hepsi de "isteyerek" O`na icabet etmiştir!.

 

Şimdi, burada anlattığım misâli iyi düşünün!...

 

Siz, düşüncenizde bir dünya yarattınız. Bu dünyanın üzerine insanlar, dilediğiniz özelliklerle bezenmiş insanlar yarattınız; ve o insanlar da bahşetmiş olduğunuz o özelliklerin sonucu olan davranışları ortaya koyuyorlar!.. Onlara yaptırdığınız bu şeyleri onlar, kendi bağımsız varlıkları ve iradeleri ile mi yapıyorlar?.. Yani, irade-i cüzleri ile mi bir takım davranışlar ortaya koyuyorlar?..

 

Yoksa, sizin ilminizde, düşüncenizde, takdirinizin gereği olan davranışları mı ortaya koyuyorlar?.. O, hayâlinizde yarattığınız iki insandan biri diğerine bıçak çekiyor ve onu öldürüyor. Onların yanında duran üçüncü bir kişi de, "o, bıçağı çekti ve öldürdü!.." diyor.

 

Ama bütün bunlar dikkat ediniz, sizin düşüncenizde ve ilminizde, sizin ilminize göre takdirinizle, kudretinizle, yaratmanızla, oluşturmanızla meydana geliyor!.

 

Peki, şimdi düşünün!.. Bu durumda, bıçak çekip öldürenle, ölenin durumunu ele alıp da, "Bu, kendi irade-i cüz`ünü kullanarak karşısındakini öldürdü" diyebilir misiniz?..

 

Diyebiliyorsanız!. Elbette, tüm insanların hür, özgür iradeleri mevcut(!)(?)!. Onların üzerinde hükmeden, tasarruf eden bir varlık mevcut değil(!). Ve de tüm yaşam, her birinin kendi özgür(!) iradesi ile devam edip gidiyor!.

 

Ama, en azından bu kitapları okumuş bir kişi olarak böyle diyeceğinizi düşünemiyorum!...

 

İkinci binin müceddidi kabul edilen İmamı Rabbanî`den sonraki yüzyılın müceddidi kabul edilen zât Şah Veliyullah Dihlevî`dir.

 

Hem Zâhiri hem de bâtınî ilimlerde büyük mertebe sahibi olan bu Zât`ın ülkemizde de yeni yayınlamış bulunan "Hüccetullahi`l-Bâliğa" isimli kitabının "Kadere iman" bölümünde bakın ne denmektedir:

 

"Kullar, işleyecekleri fiîlleri seçebilirler. Evet ama, kullar için GERÇEK BİR SEÇİM HİÇBİR ZAMAN SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. Çünkü bu seçim, kişinin değil de Allah`ın istediği şeyin olması; fayda vermesi hakkında bilgi sahibi olmadığı bir şey hakkında sâik ve azmin bulunması gibi sebeplerle mâlûldür. Bu durumda hangi ve nasıl ihtiyârdan bahsedilebilir?

 

”Vema lehümül hıyereh (Kasas-68)

 

“ONLARIN İHTİYARI YOKTUR”

 

Rasûlullah Aleyhisselâm aşağıdaki hadisinde şu mânâya işaret etmiştr:

 

-Şüphesiz kalpler, Allah`ın iki parmağı arasındadır; onları dilediği gibi evirip çevirir. "

 

Zamanının Gavs`ı olduğu söylenilen "Mârifetname" yazarı Erzurumlu İbrahim Hakkı da adı geçen kitabında bakın ne diyor:

 

"Ezeli hüküm, sebeplere nisbet olunmaktan ecell ve â`zâmdır.. Zira Hak Teâlâ’nın önce verdiğine, kulun sonradan istemesi sebep olamaz!. O halde Allah`ın sun`u, her şeye sebeptir; ve sun`una bir şey illet ve sebep değildir!

 

Onun sana inâyeti, senden bir şey değildir.. Onun inâyeti sana yöneldiğinde sen nerede idin?..

 

Her şey meşiyyete istinad eder!. Meşiyyet ise bir şeye müstenid değildir.. Zira Hak teâlâ dilediğini yapar!. âyeti kerimede:

 

"O dilediğini yapar"

 

buyuruyor.. Her şeyin O`nun meşiyyeti (iradesi) ve kudretiyle meydana geldiğini duyuruyor."

 

Nitekim, bu konuyu daha da açıklığa kavuşturmak için birçok âyetler ve Rasûl Aleyhisselâm’ın açıklamaları mevcut.

 

Bu âyetler ve hadisleri burada detayları ile yeniden anlatmak istemiyorum.

 

Kur`ân-ı Kerîm'den yalnızca iki âyet meâli vereyim Hadid Sûresinden; basiret sahibine o kadarı yeter:

 

“SİZE YERYÜZÜNDE VEYA NEFİSLERİNİZDE   İSABET EDEN  ,BİZİM ONU YARATMAMIZDAN ÖNCE, MUTLAKA BİR KİTAPTA YAZILMIŞTIR!..

 

BUNU ÖNCEDEN TAKDİR EDİLMİŞ  VE YAZILMIŞ OLDUĞUNU BİLİP ; ELİNİZDEN ÇIKAN  ŞEYLERDEN DOLAYI ÜZÜLMEMENİZ  VE ELİNİZE GEÇEN İLE DE SEVİNİP  ŞIMARMAMANIZ İÇİN AÇIKLIYORUZ”! (Hadîd Sûresi, 22-23)

 

Şimdi, burada olayın iyi farkedilmesi için mesele, Öz`den dışa doğru veya yukarıdan aşağıya doğru veya Nokta`dan açılıma doğru şekliyle düşünerek çözüme ulaşmaktır.. Yani, piramitin tepesinden aşağıya bakmak şeklinde düşünebilmek!.

 

Şayet biz, detaydan öze, piramidin altından yukarıya, çokluktan Tekliğe bakmaya kalkarsak, mutlaka bir yerde takılıp kalırız!. teferruatta boğulur, öz`e ulaşamayız!..

 

Meseleyi özünden kavrayıp çözebilmenin yegâne şartı, Öz olan Nokta`dan dışa, vahdetten kesrete doğru bakmaktır... Bu da, Tek`in kendi ilminde veya bir başka ifade ile, kendi şuurunda mevcut olan mânâlar ile o mânâlara tekâbül eden sûretleri oluşturması şeklinde çözüme götürür olayı!...

 

Her şey O`nun ilminde şöyle yaratılmıştır...

 

Tüm varlık, O`nun hayatı ile hayattadır!.

 

O, Alîm`dir, ilmi vardır; ve tüm varlıkta mevcut olan ilim, O`nun ilmi`yle ve ilmi`ndendir!... Sınırsız ve sonsuz ilim sahibidir O!...

 

O, Mürîd`dir... Yâni, irade eden`dir...iradesi sınırsızdır!. Tüm varlıkta mevcut olan irade, Sonsuz ve sınırsız`ın iradesidir. Ancak bu irade onların her birinden esmâ terkiplerinin kapsamına göre ortaya çıkmaktadır!

 

Siz, bir birime dışarıdan baktığınız zaman, ondan çıkan iradeyi görerek, "irade-i cüzdür bu", dersiniz!. Fakat, çıkış noktasında gördüğünüz o irade, gerçekte, O, Tek olan, Küll olan iradenin, ta kendisidir!. Musluktan akan suyun geldiği barajdaki sudan ayrı bir şey sanılması gibi!

 

Çünkü, Mürîd olan O, Sonsuz ve sınırsız`dır!. Yani,  iradesi sonsuz ve sınırsızdır. Sınırsız olan irade sınırlanamayacağı için, her bir birimdeki irade de, Sınırsız`ın iradesidir.

 

Varın bundan böyle, Kudret, Kelâm, Semi, Basar gibi vasıfları da sınırsız olarak düşünüp, ortaya çıkacak sonuçları elinizden geliyorsa siz değerlendirin!.

 

İşte olayı, böylece idrâk edip değerlendirebilirsek...

 

Bu takdirde görülür ki, yaşamda tek bir hayat vardır, "HAYY" olanın ki!...

 

Gene varlıkta mevcût olan tek bir irade vardır, "MÜRÎD"in!. Ki bu da kesinlikle "küll" ve "cüz" diye ikiye ayrılmaz; çünkü iki ayrı bağımsız varlık mevcut değildir!.

 

Bunun gibi Kudret, Tek bir kudrettir!. Ve her an, her zerre`de görülen tüm mânâlar ve fiiller, hep O, Sınırsız ilim sahibi varlığın sınırsız dileği, yani iradesiyle, sınırsız kudreti neticesinde ortaya çıkmaktadır.

 

Öyle ise varlıkta, Tek bir irade, Tek bir Kudret ve bu Tek iradeyi yönlendiren sonsuz-sınırsız Tek bir ilim söz konusudur; ki bu Zât sınırsız Hayat sahibidir ve O, "ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”dir!. Ve, O, "Allah" ismi aynasında kendini seyredendir!

 

"Allah" ismi ile sanki kendini kendine tanıtmış; kendini, kendinde seyretmiştir!.

 

Kendinde, kendini seyr için, "Allah" ismi altında çeşitli tanım ve vasıflarla kendini tavsif etmiş, o tavsifde kendisini bulmayı istemiş; ve o tavsif`de kendisini bulduğu anda da demiştir ki

 

"Allah, âlemlerden Ganî`dir.." (29-6)

 

Öyle ise,

 

Ezelde ve Ebedde hep daima "Bâkî Allah`dır"!.

 

Bütün âlemler, fâni, "yok"dan var olmuş ve "yok"luğa gidici olan, denizin üstündeki dalgalar gibidir!...

 

Denizde, denizin suyundan dalgalar oluşur ve sonra tekrar denize döner... Dalgaların bağımsız varlığı, görenin gözünde, hayâlinde, zannındadır!. Dalga, fâni; deniz ise Bâkî gibidir!..

 

Siz eğer, denizden oluşmuş bir dalga iseniz, biliniz ki;

 

"Her şey, aslına rücû edecektir!”

 

Her dalga, denizde "yok" olacaktır...

 

Hatta ilim sahibinin katında, dalga zâten fânidir "yok"tur!..

 

Öyleyse, bir gün gelecek, Allah`ın varlığında "yok" olduğunuzu farkedeceksiniz!... Ve cehenneminizin ateşi sönecektir!.

 

"Yok" olduğunuzu farkettiğiniz zaman, bilmem aynada kendinizi mi göreceksiniz?...

 

Yoksa, kendiniz "yok" olacak da, ayna mı Bâkî kalacak?...

 

Gerçekte "fâni"nin fenâ bulmasından kesinlikle söz edilemez, çünkü zaten adı üstünde fânîdir!.. "Yok" olanın "yok" olmasından nasıl sözedilebilir ki!?... Bunu farkeden için de elbette ki her an "BÂKÎ"den gayrı mevcut değildir!. Bununla beraber de "her an" kalkar, "tek an" kalır!.

 

Nitekim bütün bunlar, ancak yaşayanın hissedeceği hâllerdir...

 

Allah idrâk ettire...

 

Evet!.. Konumuzu fazla dağıtmadan toparlamaya çalışalım...

 

Koninin üst noktasından aşağıya bakmak zorundayız, varlığı değerlendirmek istiyorsak!..

 

Sonsuz-sınırsız varlığın, sınırı olmadığına; ve sınırın ötesinde ikinci bir varlık söz konusu olmadığına göre; Sınırsız Varlığın, sıfatları ile sınırsız olarak farketmek zorundayız.

 

Bu güne kadar hep, "mutlak varlığı" yönünden sonsuz-sınırsızlığı ile anlatmaya gayret ettik. Şimdi ise size, sıfatları yönünden sonsuz-sınırsızlığını idrâk ettirmek istiyoruz O yüce Zât`ın...

 

Sıfatları yönünden sınırsızlığını idrâk edebilirsek, o zaman hayatı ile, ilmi ile, iradesi ile, kudreti ile sınırsız olduğunu farkedeceğiz..

 

Sınırın ötesinde ikinci bir hayat, irade, kudret vasıflarıyla var olan bir varlık olmadığını idrâk edeceğiz..

 

Bizim gözümüze göre, algılamamıza göre var olan ikincil birimden çıkan vasıfların, orijine ait vasıflar olduğunu müşahade edeceğiz!. Ki, beş duyuya göre "cüz" olarak nitelendirdiğimiz hayat, ilim, iradenin gerçekte, hakikatta "küll"e ait olduğunu, Küll`den olduğunu müşahede edebileceğiz. Elbette bunun doğal sonucu da "küll" yanı sıra bir "cüz"ün varolmayışıdır!.

 

Hemen şu âyeti hatırlıyalım:

 

"ALLAH YANISIRA TANRI EDİNME !." (28-88)

 

Şayet sadece Mutlak Varlık olması itibariyle değil, sıfatları itibariyle de; ve dahi tüm varlığı itibariyle de sınırsız olduğunu idrâk edebilmek bizim için dilenmişse, o zaman "kader" dediğimiz hükmün, Tek`liğin dilemesi ile meydana gelen "seyir alemi" olduğunu farkedeceğiz.

 

TEK`in SEYRİ !..

 

TEK`in seyredilişi !..

 

Öyle ise Seyredenin, seyretmeyi murad ettiği şekiller ve mânâlar da O Tek`in eseri...

 

Bu açıdan baktığımızda tüm varlığı, Tek bir varlığın hayatı, ilmi, iradesi, kudreti, kelâmı, semi ve basarı olarak müşahade edeceğiz...

 

Ve, bütün bunları "Mükevvin`in kevni" olarak değerlendireceğiz...

 

Mutlak kudret sahibi olan O yüce Varlıkta, var olmayan yegâne şey "acz"dir. Mükevvenatta herşey ise acz ile mâlüldür, O, mükevvini meydana getiren mutlak kudret sahibine göre...

 

Bu yüzdendir ki, İnsan-ı Kâmil;

 

"İnsan zâlim ve câhildir."

 

Âyetinde anlatıldığı üzere, acz`in eseri olan bir ifade ile tavsif edilmiştir. Çünkü, tüm varlık birer azâsı olan İnsan-ı Kâmil`in sınırsızlığa göre ifade ettiği sınırlılıktır.

 

Mükevvin, yani kevnde sayısız mânâları izhâr eden, bütün bu âlemleri acz içinde yaratmıştır.İnsan-ı Kâmil, bâtını itibarı ile, Gayb-ı Mutlak itibarı ile sınırsız; fakat izhâr ettiği mânâların bâtınına göre de de âcizdir... Bu acz`e işaret eden Muhyiddin-i Arabi :

 

"Bildim ki, en yüksek mertebe "Abd-ı Âciz" mertebesidir." demiştir...

 

Abd-ı Âciz ifadesi ile işaret edilen mânâ, İnsan-ı Kâmil`in müşahade âlemidir.

 

Sakın bu anlattıklarımı bireysel aklınızla yorumlamaya çalışmayın!.. Çünkü, beşer yargılarına düşer yanlış fikirlere kapılırsınız...

 

Bilin ki, İnsan-ı Kâmil boyutundan, ne kadar mânâ izhar olunursa olunsun, izhar olunmayana göre sınırlılık içindedir. Sınırlılık ise, o izhâr olunanın acziyetinden veya acziyeti olarak tavsif olunur.

 

İşte bu mânâda ele alınırsa, Hazreti Muhammed Aleyhisselâm

 

"Ben, günde yetmiş defa istiğfar ederim." der...

 

Buradaki, İnsan-ı Kâmil`in istiğfarından murad, sonsuz-sınırsız olan varlığın mânâlarını, sonsuz-sınırsız şekilde ortaya koymaktaki acz`ini yani yetersizliği hissediş hâlidir...

 

Senin anlıyacağın, sonsuz-sınırsız mânâlarını, "kulluğumun gereği olarak ortaya koymakta âcizim!.." diyerek, "O yüce Varlık`ın Âlemlerden Ganî"lik vasfını itiraf etmektir bu...

 

Bunlar, İnsan-ı Kâmil`e has olan bazı mânâlar...

 

Ama Allah, bu kemâlâtı bildirme sadedinde bizim gibi bir fakîri kullanır, bizim dilimizden bunları âşikar eder; o da gene kendi lûtfu takdiridir... O, Yüce Sultan`ın keremine had, sınır yoktur!.

 

Diler sultana verir, diler fakire verir. Biz, ne fakirin ne sultanın üzerinde duralım!. Alıp bu mânâları değerlendirmeğe çalışalım. Elbette, bu mânâları alıp değerlendirebilmek bize kolaylaştırlmış ise!...

 

Yoksa;

 

"HER BİRİ KENDİ PROGRAMLANIŞI DOĞRULTUSUNDA FİÎL ORTAYA KOYAR" (17-84)

 

Âyetinde, işaret edildiği üzere, bunları anlamak üzere meydana gelmemiş isek, bunları anlamak bize kolaylaştırılmamış ise;

 

"Her biri kendine kolaylaştırılanı yapar."

 

Hükmünce, bize kolaylaştırılanın peşinde koşacak; ve maâlesef bu gerçekleri yaşayamayacağız!...

 

v   

 

VAHDET-İ VÜCUD

 

Varolan herşeyin gerçekte yok olup, sadece ve sadece Hak’kın mevcut olması!

 

Vahdeti Vücud"a göre, ayrı ayrı sayısız şeyler mevcut değildir; bu gözün görme yetersizliğinin getirdiği bilinç yanılgısıdır; gerçekte TEK bir vücud vardır ki; sûrî yani maddi bir vücud değil, mânevîdir bu vücud!..

 

 

VECH denilen bu vücud ancak bilinç gözüyle veya kalp gözüyle görünen bir vücuddur.

 

Kısacası, mevcûdât yoktur, TEK vücud vardır!..

 

Bunun da ötesine geçilince.

 

Bu müşahededen de ileriye geçilirse eğer, bu defa, Ehadiyet'i ilâhî'de, mutlak "BEN"lik kavramı dahi yok olur ve "HİÇ"lik oluşur!..

 

"HİÇ"lik yani "â'mâ"dan ne bir mertebe olarak sözedilebilir ne de hâl olarak."Allah â'mâ ‘dadır" hükmü bu nokta ile alâkalıdır!..

 

Allah için, daha doğrusu "ALLAH" isminin işaret ettiği mânâ için, zaman bildiren geçmiş, hal, gelecek kavramları kullanılamaz!.. Allah, bu kavramlardan münezzehtir!.. Bu sebeble, Arapçada, "Allah â'mâ'da idİ" denilmişse dahi, bu muhataba olayı anlayışına göre izah etmek için kullanılmış bir ifadedir. Biz dahi kitaplarımızda bu ifadeyi böylece naklettik.

 

Ancak doğrusu ve gerçeği odur ki; Allah, zaman kavramı ile kayıtlanmaktan münezzeh olduğu için, ".....idi" veya ".....cek" kavramlarından beri olarak, süreklilik mânâsı içinde anlaşılmalıdır!..

 

Bu yüzden de hadîs-i şerîfte geçen mânâyı ehlullah, "Allah â'mâdadIr" olarak müşahede eder. Ezelen ve ebeden!.. Ve hatta ezel-ebed kavramından münezzeh olarak!..

“Vahdet-i Vücud görüşünü Muhyiddin-i Arabi ortaya atmıştır, O`nun icad ettiği bir görüştür” diyor birçok tasavvufu derinlemesine bilmeyen kişi, etraftan duyduklarıyla!...

Oysa, Vahdet-i Vücud, Muhyiddin-i Arabi`den çok önceye dayanır.

Cahil olan bir çok kişinin, zâhir âlimi olarak bildiği İmamı Gazali, gerçekte hem zâhir, hem de bâtın ilmi yönünden bir çok gerçeklere vakıf olmuş bir Zâttır!.

İmamı Gazali, "Mişkat-ül Envar" isimli bir eser yazmıştır.

"Mişkat-ül Envar", yani "Nurlar Feneri" isimli kitabı 1966 yılında Bedir Yayınevi tarafından neşredilmiştir. Süleyman Ateş isimli zatın tercüme ettiği eserden, İmamı Gazali`nin bazı cümlelerini size nakledelim, siz de, İmamı Gazali`nin, vahdet konusunda neler düşündüğünü böylece görün..

İmamı Gazali bakın bu kitabında ne diyor: 

 

"Gerçek varlık, Allahü Teâlâ`dır. Ârifler, buradan, mecaz çukurundan, hakikatın zirvesine yükselir, Mi`râclarını tamamlar, açık bir müşahede ile görürler ki, varlıkta Allah`dan başka bir şey yoktur.

O halde, mevcut olan yalnız Allah`ın Vechi`dir. Bu takdirde, Allah`dan ve O`nun Vechi`nden başka mevcut yoktur.

Bunların, Allah`ın,

 

"Bu gün mülk kimindir?.. Tek ve kahredici olan Allah`ın"

 

hitâbını işitmeleri için kıyâmetin kopmasına lüzum yoktur.

O halde, mevcut olan yalnız O`nun Vechi`dir!.

Ârifler, gerçeklik semâsına çıktıktan sonra, Tek Gerçekten başka bir varlık görmediklerinde ittifak etmişlerdir.

Şu var ki; Bunların bazıları bu hakikatı, ilm-u irfanla bulmuş; kimi bunu bir zevk ve hal olarak yaşamış; çokluk kavramı onlardan tamamen gitmiş, sırf TEK`liğe dalarak mest olmuşlar.

O hâl içinde akılları zâil olmuş, o zevk içersinde sanki bayılmışlar, artık kendileri de dahil herşey yokluğa dönmüş, Allah`dan başka hiç bir şey kalmamış!.

Öyle sarhoş olmuşlar ki, akıllarının otoritesi hükmü aşağı düşmüş, bazıları,

 

"Enel Hak!."; 

 

bazıları,

 

"Subhani maazami şani" = "Subhanım, şanım ne kadar yücedir"

 

demiş. Bir diğeri ise,

 

"Ma fiy cübbeti sivallah = Cübbemin içinde Allah`dan gayrısı yoktur"

 

demiştir!.

Tek olan Allah`dır. O`nun ortağı yok`tur.

Bütün diğer nurlar ondan istiaredir. Hakiki olan yalnız, O`nun nuru`dur. Hepsi O`nun Nuru`ndandır... Belki, hepsi O`dur!...

Doğrusu, var olan, O`dur!... Gayr`ın varlığı, ancak mecaz yolu iledir. Her şeyin vechi, O`na yönelmiştir. Ne zaman bir işaret etsek, hakikatte bu iş, O`nadır. Varlıkta olan her şeyin, O`na nisbeti, görünüştedir. Gerçekte kendisinden ibarettir.

Kesret kalkınca, Bir`lik gerçekleşir!.izâfet bâtıl olur, işaret kalkar!. Yüksek, alçak, inen, çıkan kalmaz... Terakki muhal olur, uruç muhal olur!... Ala`nın ötesinde, Uluv yoktur!.

 

Vahdetle beraber kesret yoktur!.

 

Kesretin kalkması ile, uruç da kalkar!.

Eğer, bir halden diğer bir hale değişme olursa bu uruç ile değil, dünya semâsına inmekle, yani yüksekten, alçağa doğmak sureti ile olur.

Bunu bilen bilir, bilmeyen inkâr eder!.

Bu ilim ancak, Allah`ı bilenlere verilmiş olan hususi mahiyetteki gizli bir ilimdir.

Onlar bunları söyledikleri zaman, Allah`a karşı mağrur olanlardan başkası inkâra kalkmaz..."

Basiret sahipleri, gördükleri her şey`de Allah`ı beraber gördüler. Bir kısmı, bundan da ileri gitti:

"Hiç bir şey görmedim ki, ondan önce Allah`ı görmüş olmayayım"... dedi.

Ehlullah`dan kimi, eşya`yı O`nunla görür; kimi de eşya`yı görür, O`nu da eşya ile görür.

O, kendisinden meydana gelen hiç bir şey`den ayrılmaz... O, şey ile beraberdir!.

Şehâdet alemi, Melekût âlemine yükselme yeridir. O halde, Sırat-ı Müstakim`e girmek, bu terakkiden ibarettir..."

Diyor İmamı Gazali, "Mişkat-ül Envar" isimli bu eserinin 41. sayfasında.

Bütün bunları bilenin, Din`in emrettiği hususlarda lâkayt olmaması önemine de dokunan İmamı Gazali, bakın bu konuda şöyle diyor:

"Kâmil insan O`dur ki, bilgisinin nuru, takvasının nurunu söndürmez... Kâmil insan, basiretinin kemâliyle beraber şer`i huduttan hiç birisini terketmek hususunda "nefs"ine müsamaha göstermez..."

Bütün bunlardan, ortaya çıkan bir gerçek vardır...

Demek ki Vahdet, yani "Allah`ın Tekliği" ve "Allah`ın Varlığı dışında hiç bir şeyin var olmadığı gerçeği", Muhyiddin-i Arabi tarafından ilk defa ortaya atılmış bir görüş değil; "O"ndan çok önce İmamı Gazali tarafından Mişkat-ül Envar isimli kitabında açıklanmış olan bir gerçektir.

İmamı Gazali, böyle demiş de, acaba bir AbdülKadir Geylâni Hazretleri daha mı değişik demiş?...

Buyurun, AbdülKadir Geylâni Hazretlerinin, "Risâle-i Gavsiye" ismli eserinden bir kaç satır:

 

"-Ya Gavs-ı Azam, insan, sırrımdır ve ben o`nun sırrıyım. Eğer insan,indimdeki menziline arif olsaydı, derdi ki; Bütün nefislerde`ki "nefs"im!... Bu anda Mülk yoktur, Benden başka..."

 

Evet, Gavsı Âzam Abdulkadir Geylâni hazretlerinin "VAHDET" SIRLARINI AÇIKLADIĞI "GAVSİYE AÇIKLAMASI" isimli kitabımızda bu sırların geniş açıklamasını yaptığımız için, burada üzerinde fazla durmuyoruz...

 

Ancak, yorumsuz olarak, Gavs-ı Azam AbdülKadir Geylâni Hazretleri`nin beyanlarını naklediyorum size:

 

"- Ya Gavs-ı Azam, insanın cismi ve "nefs"i ve kalbi ve ruhu ve işitişi ve görüşü ve eli, ayağı ve tamamını "nefs"imle izhar ettim. O, yok`tur, ancak, "Ben" varım ve "Ben" de O`nun gayrı değilim."

 

Bu bölümü, Nakşıbendi silsilesindeki Hace Ubeydullah Ahrar`ın şu cümlesi ile bitirmeye çalışalım:

 

"Geçerli ilimlerin özü tefsir, hadis ve fıkıh`dır. Bunların özü ve mevzuu da, Vücud bahsidir. Bütün mertebelerde bir Tek Vücud vardır ki, O Vücud kendi ilmi suretleriyle görünmüştür".

 

v                             

 

VAHDETİ “VÜCUD” MU,“ŞUHÛD”  MU?

 

İslâm velileri arasında zaman zaman çok büyük tartışmalara yol açmış «Vahdet-i vücûd» - «vahdet-i şuhûd» meselesine gelince..

 

Öncelikle belirtelim ki, bütün evliyaullah, “ALLAH”In TEK'liği konusunda müttefiktir...

 

Hatta Nakşıbendi Tarîkatından Ubeydullah Ahrar:

«Tasavvuftan gaye Vücud bahsidir» diyerek, tasavvuf çalışmalarının amacının “ALLAH”ın TEK'liğini kavramaktan ibaret olduğunu belirtmiştir.

 

Bu tekliği anlamada iki ayrı yol vardır ZANNI, maalesef işin ehli olmayanları ikiye bölmüş; veliler de bu konuda kendi mertebe ve hallerine göre açıklamalarda bulunmuşlardır.

 

"ALLAH'ın AHADİYETİ" hakkında, Hazreti Muhammed Aleyhisselâmdan gelen ilk bilgiler, Hz. Âli ve Hz. Ebû Bekir tarafından dalga dalga bütün velilere yayılmış ve nihayet İmam GAZALİ ve Muhyiddin A'râbî tarafından «Vahdeti vücûd» şeklinde bir TEKLİK, anlayışı olarak sistematize edilmiştir...

 

Ancak aradan geçen süre içinde çeşitli yanlış anlamalar, "AHADİYETİN" yanlış yorumlanmasına sebeb olmuş ve:

 

«Mevcûdat ALLAH'tır; ALLAH, varlıkta ne görüyorsan hepsinin toplamıdır» şeklindeki gerçek ötesi bir çizgiyi oluşturmuştur!.

 

Bunun üzerine konu, Rasulullah’ın hicretinden 1000 yıl sonra Ahmed Faruk Serhendî tarafından yeniden ele alınmış, "vahdeti vücûd" gerçeği,

 

«mevcûdat ALLAH'tır»

 

şeklindeki maddeci görüş çizgisinden kurtarılarak;

«Mevcut olan sadece ALLAH'tır, her şey O'nun ancak gölgesidir», hiç bir şeyin kendine has vücudu yoktur; çizgisine oturtulmuştur.

 

Eğer biraz daha açık anlatmak gerekirse...

 

Kur'ân-ı Kerîm ve sayısız hadîsi şeriflere dayandırılarak izah edilen "Vahdeti Vücûd" görüşüne göre, mevcûd olan herşey, gerçekte, TEK Hakk'ın vücûdundan -beden değil- başka birşey değildir!..

 

Esasen, tek bir vücûd (mevcud olan tek anlamında), vardır!..

 

Ancak, bu tek vücut, her an yeni bir şan olarak her an yeni bir oluş hâlinde çeşitli özelliklerini ortaya koymaktadır.

 

Varlık âleminde hükmü yürüyen tek bir ilim, tek bir irade, tek bir kudret ve tek bir vücûd mevcuddur.

 

Bir “ALLAH” adıyla işaret olunanın varlığı, bir de bunun yanısıra kâinatın varlığı şeklinde, iki ayrı vücud mevcut değildir!.

 

İki ayrı var olan görüşünün; yani ikilik görüşünün sebebi, akıllı varlıkların var oluş amaçlarını yerlerine getirebilmeleri için, özlerinden perdeli olarak meydana getirilmeleridir!.

 

Eğer akıllarında, böyle bir perdelenme olmasaydı, her akıllı varlık, özdeğerlerinin bilincinde olurdu ki, bu takdirde çokluk görüntüsü ve çokluk yaşamına dair pek çok oluş meydana gelmezdi.

 

"Vahdeti vücûd" asırlarca bu şekilde bir gerçeği vurguladıktan sonra; hicretin 1000. yılı başlarında İmam-ı Rabbanî lâkabıyla bilinen Ahmed Faruk Serhendî konuya yeni bir açıklık getirdi...

 

Vücûd TEK'tir ancak... Bu görünen bilinen vücûd «zıll»dır... «gölge»dir.

 

Esasen burada Serhendî'nin «zıll» kelimesiyle işaret etmek istediği şey, görünen vücûdun, ZÂT'a nisbetle bir «gölge» veya «hayâl» olduğudur...

 

"ZÂT", " vücûd"dan münezzeh ve müberrâ olmak durumundadır!..

 

Nitekim, daha önce "İHLÂS" Sûresi açıklamasında üzerinde durduğumuz üzere, “ALLAH” adıyla işaret olunan, Zât'ı itibariyle "AHAD"dır ki, üzerinde düşünülmesi muhaldir!.

 

Bu yüzden de Hazreti Muhammed A