AHMED HULÛSİ’DE
KAVRAMLAR
-Z-
A B C D E F G H I-İ K L M N O-Ö P R S-Ş T U-Ü V Y Z.
FİHRİST
“Zâhir”-“Bâtın”
· “Zâhir Ehli”
· Zaman
· Kabir Ve Berzah Âlemi'nde, Mahşer'de Ve Cehennem'de "Zaman"
· Cennet'te "Zaman"
· Gün(insan sırları1-37-38-39)
· “Zât”
· Zât Tefekkür Edilebilir mi?
· Zât-ı Akdes(Bkz."Hiçlik")
· Zât Âlemi (Lâhut Alemi)
· Zât-ı Baht
· Zâti İletişim
· Zât-ı Mukaddes(Bkz."Hiçlik")
· Zebur
· Zekâ
· Zekât
· "Zerre"(bkz."Düşünce")
· "Zıt"
· "Zındık"
· Zikir
· Zikir, Yalnızca “Allah’ı Anma” mıdır?!
· Zikir Niçin Çok Önemli?
· Beyin Kapasitesini Artırmanın Ölümötesindeki Yararı Nedir?
· Zikir Gücünden Mahrum Beyinler!
· Özel Ve Genel Zikirler
· Neden "Esmâ Zikri
· “Allah İsimleri”nden Başka Kelimeler de Zikredilebilir mi?!
· Çok Zikreden Deli mi Olur?
· Zikir Tenhada mı Yapılmalıdır?
· Zikirde Niçin Arapça Kelimeler?
· “Çok”un Allah’ı Zikri!
· Salâvat Çekmek
· Zillet
· Zulmet (Bkz."Zıt")
· Zulüm
İki ayrı dünya/boyut var sanıyoruz, Zâhir ve Bâtın!... Oysa iki ayrı dünya değil, yalnızca ALGILAYABİLDİKLERİMİZ ve ALGILAYAMADIKLARIMIZ var....
Ve bu da herkese G Ö R E değişiyor!...
Zâhir, bâtındır; bâtın, zâhir!.... İkisi arasında fark var sanış gözün kapasitesinden oluşur!..
Aynı tek şeyin, gözün görebildiği kısmına “zâhir” derler, göremediğine ise “bâtın”...
Oysa ikisi aynı “Tek”tir
Sınır kavramından (Zâhir-Bâtın) kurtulmuş olanın alâmeti, değer yargısız çokluğu seyirdir!…
Zâhir ve Bâtın denir.... Tekrar ediyorum... Bil ki, bu iki isimle işaret edilen şey birbirinden ayrı değildir; ikisi, aynı tek şeydir!... Fark, gözden dolayıdır!.. Hepsinde, her an, tecelliler zuhur etmektedir. Sakın, bu ikisini birbirinden ayrı sanma!.
“Bâtın”, gördüğünün, algılayamadığın yanıdır!.
Yani, görüş alanın içinde olmasına-görmene rağmen, görmekte olduğunun “algılayamadığın yanı”dır “bâtın”!.
Nasıl oluyor, görüş alanı içinde olup da, bakmaya rağmen, algılayamamak?
Beyin veri tabanının, dışardan veya içerden beyne ulaşan verileri, onları deşifre edecek kadar yeterli verisi olmaması yüzünden, gelen veya gelmekte olan verileri değerlendirememesi, tanımlayamaması suretiyle…
Dışarıdanı anladık da, peki “içeriden” ne demek oluyor?
“İçeriden” demek, beş duyu ile beynine ulaşmayan verilerin tüm türleri demektir..
Bilelim ki, “Bâtın”ı, bir mekân olarak düşünmek, son derece yanlıştır!..
“Bâtın”, mekân olarak, “zâhir”in ötesinde veya ardında; ya da bir başka boyutta değildir!…
İnsanın, “algılayamadığının” adının “bâtın” olmasında!..
Esasen, “Bâtın”, tamamiyle “Zâhir” olanın ta kendisidir!.
Esasen, “Zâhir”, tamamiyle “Bâtın” olanın ta kendisidir!.
“Bâtın”, algılayabildiğin anda, “Zâhir” olur…
“Zâhir”, algılayamadığın süreçte “Bâtın”dır!.
Yani değişen, “Zâhir” ve “Bâtın” değil; senin algılamandır!.
Beynindeki veri tabanında bulunan ve gerçekte “zâhir” olan, o şeye verdiğin isim, veya o şey hakkındaki şartlanmaya dayanan zannın-tasavvurun, seni, o şeyin hakikatinden perdeleyip; o şeyin, sana, “bâtın” olarak kalmasına yol açar!..
Kavradığın, “zâhir”dir; kavrayamadığın ise “bâtın”!..
Karşındakinin veya yöneldiğinin hakikatını seyredebiliyorsan, “bâtın”ı artık “zâhir”dir sana!.. Seyredemediğin sürece hakikatını, “Zâhir”, ”Bâtın”dır sana!.
Gel dostum, gayrı formatla şu PC’ni de; işletim sistemini ve programlarını yeniden düzenle!.. Sonra da her şeyi yerli yerince oluşturup, CD veya DVD’ni ona göre doldur!. Zira gittiğin yerde, yeni bir CD-DVD rewriter’ın olmayacak; yazılmışınla başbaşa kalacaksın ebeden; “Zâhir”in zâhir ve “Bâtın”ın bâtın olarak!.
Ve sen sonsuz dek, ötelerde, göklerde aramaya devam edeceksin, aradıklarını!.
Zâhir ve Bâtın denir.... Tekrar ediyorum... Bil ki, bu iki isimle işaret edilen şey birbirinden ayrı değildir; ikisi, aynı tek şeydir!... Fark, gözden dolayıdır!.. Hepsinde, her an, tecelliler zuhur etmektedir. Sakın, bu ikisini birbirinden ayrı sanma!..
Bütün tecellilerde hüküm, fenâya er olduğunda; şuur aslına rücu ettiği vakit, sadece «ALLAH» kalmıştır!... Ki bu da her an geçerlidir!.
Mevcûdatın “vücudu” sahibine aittir... Bütün görülenlerin var sanılan vücudları gözden doğan hayallerdir!
Beynindeki veri tabanında bulunan ve gerçekte “zâhir” olan, o şeye verdiğin isim, veya o şey hakkındaki şartlanmaya dayanan zannın-tasavvurun, seni, o şeyin hakikatinden perdeleyip; o şeyin, sana, “bâtın” olarak kalmasına yol açar!..
v
Avam!
Olayın tefekkürüne girmeyenler topluluğu.
v
Fena işgalci!.
Kötü yerleşmiş dünyamıza!.
Zaman!.
Biz ölümlüler, düşünce sistemimizin efendisi etmişiz onu!… Onsuz düşünmesini bile beceremiyoruz!. Onsuzluğu, hayâl bile edemiyoruz!.
En fazla yapabildiğimiz, lâkırdısını tekrarlamak… “Zaman izâfidir, gerçekte yoktur”; falan gibilerinden!…Tıpkı gri papağanlar gibi!.
Falanca yaştayım… Filanca zamanda… Ne zaman?… !!!
Et-kemikle yaşayıp, etle düşünenden, ne kadar bekleyebilirsiniz ki etin olmadığı boyuta ait gerçekleri ve kavramları?
Et alanlar… Et satanlar… Eti etle tartanlar!
Etle yatıp, etle kalkan; et peşinde koşanlar!
“İnsan”ı, et sanan; et için yaşayanlar!
“İnsan”a, etiyle değer biçip; “zaman”la kayıt altına sokanlar!.
“Yok”un, yokken, varsaydığı; aslı “yok” olan yaşam kriteri!.
Biz ise, hâlâ soruyoruz; “eee ne zaman”?
Allah Rasûlü, olacak olaylardan söz etmiş… Gün gelecek, kıyâmet yaklaşınca kadınlar erkekler gibi giyinecek; saçlarını deve hörgücü gibi yapacak; demiş… 1400 küsur sene önce!!!… Ama bunları bildirirken zaman vermemiş…
Daha nice “kıyâmet” alâmetleri saymış; ama yine onlarda da “zaman” vermemiş!.
Bir nîce ermiş de gelecekten söz etmiş; ama onların da çoğu zaman vermemiş… Yalnızca olacak olaylardan bahsetmişler…
Niye bu böyle?
Çünkü onların, yaşamakta oldukları etsiz boyutlarında, “zaman” kavramı yok da ondan!… Bütün bu olan biteni, etsiz boyutlarıyla yaşıyorlar ve etsiz bir boyutta algılayarak bize indirgiyorlar da ondan!…
Derlerse, bizim ısrarımız yüzünden, bir zaman; çoğunlukla yanılmış olurlar!… Çünkü, zamansızlığı zamanla yorumlamak, büyük ölçüde yanıltıcı bir iştir…
“Zaman”sızlıkta seyredilir-yaşanılır olaylar dizisi; dalga dalga!.
Tıpkı peşpeşe görülen rüyalar gibi!.
Her ne kadar, rüyanın içinde olana, bir zaman kavramı varsa da, kendi hissiyatına göre; bu da, daha önceden beynine yerleşmiş verilerden kaynaklanır bir şeydir; gerçek değil!.
Bu sebepledir ki, rüyalarda görülen olaylardan zaman tespit etmek mümkün değildir!… Olacağı görebilirsin; ama zamanını kestiremezsin!.
Bu gerçek, Allah Rasûlleri’nin, takipçileri olan ermişlerin boyutunda biraz daha farklıdır…
Onların algıladıkları boyutta, rüya türünden görüntü de yokmuş!…
O boyutta, yalnızca görüntüsüz bir algılama, sezgi; ve bunun idrakta açığa çıkışı söz konusuymuş!.
Çünkü o boyut, zaman ve mekân kavramının mevcut olmadığı salt bilinç boyutu imiş!.
Bu boyutun altında, vizyonların söz konusu olduğu; uyanıkken rüya görme, diyebileceğimiz bir ikinci algılama boyutu daha varmış… Bunun misâli, bildiğimiz rüya imiş!..
Az önce anlatmaya çalıştığımız, gerçek, yani görüntüsüz algılama ise, Allah Rasûllerinde “vahiy”, takipçilerinde “ilham” denilen bir şekilde açığa çıkarmış…
O algılamanın söz konusu olduğu boyutta, algılanan olaylar, şekilsel mahiyet arzetmezmiş… Sıralamanın getirdiği zaman kavramı da geçersizmiş o yüzden!.
Duyduk ki… Bir farklı imiş onların yaşadıkları(?) o boyut bizim etsel dünyamızdan!..
Sanki “burak”la, “refref”le giderlermiş o şekilsizlik, zamansızlık boyutuna onlar; ve bilinçlerinde, bir anda bulurlarmış bulduklarını!…
Sonra “tenezzül” ederlermiş bizim etli dünyamıza…
Konuşanı olursa, dillendirirmiş algıladıklarını, ete-kemiğe bürüyerek… Bazı acemileri de, bu bürünmüş olanları “zaman”la paketliyerek!.
“Zaman”la paketlenenler çoğunlukla adresi bulmazmış; zira etle bürünenler, “zaman”la paketlenince, ne zaman açığa çıkacaklarını bilemezmiş!!!…
“Dedi ama çıkmadı işte”; “bilemedi bak”; gibi etsel muamelelere muhatap olurlarmış!.
Ders alanı, yanlışını anlayanı artık “zaman” kullanmazmış!…
Kullananı ise, yanlışını farketmesi için; “uyduruyor”, “atıyor”, “palavra sıkıyor”, “felâket tellâlı” sopasıyla terbiye edilirmiş!..
Ve bir gün gelir, fark ederlermiş ki “zaman”la paketleyenler, yaptıklarını yapmamak gerek!… Düzeltirlermiş bu yanlışlarını…
Onun içindir ki, geçmişten pek çoğu “zaman” vermemiş; yanlızca olaylardan ve dizinden sözetmişler… İleri gidip “zaman”la paketleyenler de sopayı yemişler!.
Bilmek gerek bu gerçekleri; ondan sonra yapmalı değerlendirmeleri!..
Şayet yanlış yaparsak değerlendirmeleri?
Kendimize en büyük zararı vermiş oluruz!… Kimsenin veremeyeceği kadar!. Çelik örgülü kurşun kaplı beton duvarlar içine hapsetmiş oluruz kendimizi ve kilidini de imha etmiş oluruz!.
Hatta daha da ötesi!.
Ete hapsetmiş oluruz kendimizi!
Etle yatar; etle kalkar; et peşinde koşar; etli düşünür, etli yaşar… Sonunda da zaman kozasında kurur gideriz!.
“İnsan”, zamansızlık ve mekânsızlık boyutunda, o boyuttan, o boyut için yaratılmıştır!.
Bu sözünü ettiğim boyuttaki varlığı itibariyle bir “ruh” bile değildir!… Ama buna karşın varoluşunun “ruhu” vardır!. O “ruhu”nun gereğidir ki, kendi hakikatini arar; bunu bulup eremediği sürece de “ruhu”nun huzur bulup tatmin olması, sükûna ermesi mümkün olmaz!.
Dünyadan yaratılan, dünya peşinde koşar… Sonunda dünyaya döner!.
O boyuttan yaratılan da boyutunun özlemiyle yanar; sonunda boyutuna erer!.
Her şey aslına dönücüdür!.
Avama göre “zaman”; fiiler mertebesinde, olayların birbiri ardına dizilmesi sebebiyle, birinin diğerine karşı durumuna verilen hükümdür..
Bu boyutta ise fiil sözkonusu değildir!..
Bu ancak, “Zâti ilmin kendine nazarı” diye târif edilebilir.
Zaman kavramı yaratılmış, yani, sonradan olmuş mahlûklar için geçerli olan bir kavramdır..
Yaratılmış olanların başı-sonu, geçmişi, hâli ve geleceği vardır... Oysa “ALLAH” geçmiş ve gelecek zaman kavramlarından münezzehtir..
Sen düşündüğün için zaman vardır ve içinde bulunduğun hâle göre de ölçülenir!..
Zaman kişiye göredir...
“Zamanımız” diyoruz... Kimimiz 30, kimimiz 40, kimimiz 50, kimimiz daha fazla yaşlarda!.
Buradaki zamandan bahsediyorum. Bu bahsettiğim zamanın ölüm ötesi yaşamda hiçbir değer ifade etmediğini, orada geçireceğimiz zamana göre burada geçireceğimiz 50–60-70 senenin üç beş saniyelik değeri olduğunu bildiğiniz gibi, daha evvel anlatım ve yazdım.
Orada öyle bir zaman boyutuna giriyoruz ki, oranın gününe göre burası minik sâliseler!..
Oraya geçince, “Dünyada bir saniye kadar mı yaşadık?.” diyeceğiz.
Oraya gidip de, oranın zaman boyutu ile karşı karşıya kaldığımız vakit işte böyle diyeceğiz...
Zaman kavramı izâfi bir kavram. Yani zaman, bazılarına göre daralır bazılarına göre yayılır, genişler.
Gece, hiç rüya görmemiş bir adama göre ; Gece yatıp sabah kalkan yaklaşık 8 –10 saat uyuyan bir adama göre, gece 1 saat mi, 5 saat mi, 10 saat mi?. Bu husus meçhuldür.
Ancak, şu da bir gerçek ki; Gecenin yarısında dişi ağrıyan, zonklayan bir adama göre 5 dakika süren diş ağrısı, bir asır gibi gelir.
Bunun bir başka örneği benim başımdan geçti...
Araba ile trafik kazası geçirip üç takla attığım zaman direksiyonun başında oturuyordum.. Araba son derece yavaş bir şekilde, ağır ağır dönüyordu, bana göre!.
Ama, dışarıdan bakanlara göre araba 120 km. hızla, bir anda üç takla attı, diye târif edilecektir. Dışarıdakine göre olay bir anda olup bitti. Ama, bana göre o an öyle bir genişledi, yayıldı ki, son derece ağır bir biçimde ben o olayı yaşadım.
Bir başka örnek daha vereyim.
Saniyeli olan saatlere bir bakın gözümüzle bir anlık saate döndürüp baktığınız anda sanki orada saniye takılmış gibi görürsünüz. Sonra saniye hareket edip hızla dönmeye başlar olur.
Zaman, algılayana göre değişen bir kavramdır.
Zaman kavramının ötesinde, cennet dediğimiz ortamdaki yaşantıda; hayâl ettiği şey, düşündüğü şey, kendisinde açığa çıkan biri, ilminin doğrultusunda o anda belli olaylar yaşar. İçinde olur bunların hepsi. Ve sayısız defa devam eder.
Nasıl, bazıları rüyâ gördüğünde; “Yahu bu rüya hiç bitmedi. Sabaha kadar durmadan rüyâ gördüm. ” der. İşte bunun gibi kendi ilminin getirisi olan bir ortamda sonsuz var edişleri yaşar. Dolayısıyla artık burada, zaman kavramı kalkar.
Gerçekliği itibariyle, Kâinat tek bir zaman boyutundan ibarettir!.. Algılayabilene!.. Bu zaman boyutu içinde, hükmü ilâhî ile sayısız boyut yoğunlaşmaları gerçekleşmiş algılıyıcısına göre ve bundan da sayısız isimlerle anılan varlıklar meydana gelmiştir.
v
Peki... Şimdi burada bir zaman var... Kendimize göre uydurduğumuz, kabullendiğimiz bir zaman!.
Öldükten sonra da, kıyamete kadar olan devrede yine bir zaman kavramı var.
Muhyiddin İbnül Arabi’nin anlatımına göre:
“Cehennemden çıkacaklar için yol 3000 senedir. Bin sene çıkış, bin sen düz gidiş, bin sene de iniş..” diye açıklıyor. Tabii ki, oranın zaman ölçüsüne göre...
Fakat, Cehennemden çıktıktan sonra, çıkanlar için (oradan çıkıp Cennet boyutuna girenler için) Cennet boyutunda zaman var mı?
Şu anda dünyada yaşıyoruz. Ölüm denen olayla birlikte dünya gözden kayboluyor. Sanki, dünya hiç var olmamış gibi!.
Nasıl ki, uykudan uyanan bir insan, rüyasında gördüklerini bir süre hatırlar, Bilâhare o rüya silinir, gider. Yani, rüyanın ortamı ve yaşamı silinir hafızadan!
Aynı şekilde, ölümü tadan kişinin de hafızasından dünya ve içindekiler kaybolup gider ve o, “Kabir âlemi” denen, “Berzah âlemi” denen âlemde yaşamaya başlar...
Bu âlemde yaşam devam ederken belli bir süre sonra büyük kıyamet meydana gelir. Büyük kıyâmetle birlikte dünyanın manyetik alanı ortadan kalkar ve yer yüzünde yaşamış olan bütün insanlar tek bir plâtformda bir arada ve cehennem her bir taraftan, alttan, üstten, sağdan, soldan, her bir yandan bu plâtformu kuşatmış vaziyette!.
İnsanların bu plâtformdan kaçmaları, Cehennemin içinden geçerek kaçıp kurtulma şansları var.
Ve herkes kendi inancına göre dünyada kazandığı ilmine göre, dünyada kazandığı belli güçlere göre bu cehennem ortamının içinden geçip, dışarı çıkmaya çabalayacak.
Bu süreçlerde hep, zaman kavramı işliyor.
v
Cehennemden çıkıp Cennet ortamına girebilenler acaba nasıl bir ortamda yaşayacak? Orada zaman mefhumu var mı?
Dünyada zaman var, kabir aleminde zaman var, kıyâmette zaman var, mahşerde zaman var, cehennemde zaman var!.
Bunlara rağmen, Cennet ortamında zaman kavramı yoktur!. Çünkü Cennete nur yapıda girilecek, nur yapılı ortamda da ışık hızına erişilir.
Işık hızına ulaşılan bir ortamda da artık zaman durur!.
Nur beden boyutu, yani Cennet boyutu ışık hızı boyutudur. Orada olup biten her şey ışık hızı ile olup biter.
Işık hızı ile devam eden olaylar dolayısıyla da orada zaman kavramı olmaz!. O nurâni yapıda her şey, düşünce boyutunda oluşur.
Düşünce boyutunda ; “Şöyle bir bedenim olsun.” dersin. derhal bedenin o düşündüğünün şeklinde olur, belirginleşir.
Düşünce boyutu ışık hızına ulaşır.
Düşünce boyutunda zaman kavramı yoktur.
Cennet ortamına gidenlerde zaman kavramı olmayacağı için yaşlanmak diye bir kavram da , söz konusu değildir.
Orada sadece düşünsel beraberlikler ve düşünsel güzellikler yaşanır. Herkes “düşünebildiği kadar”ki güzellikleri yaşayacaktır.
v
Allah adıyla işaret edilenin “ZÂT”ından bahsediş semboliktir... Çünkü “zât” kavramından da münezzehtir ve bu kavram bize “GÖRE”dir!.
“AHAD” ile “HAYY”; “ALİM” ile “MÜRÎD”; “HAYY” ile “KADİR”; ve tüm kompozisyonlarla anlatılanlar hep aynı tek “ALLAH”tır!..
Yani, bütün bu anlatılanlar ile târif edilen aynı Tek “ZÂT”tır!.. O Tek “ZÂT”ın değişik vasıflarıdır özellikleridir bu isimlerle işaret edilenler...
Öyle bir, TEK “ZÂT” ki, baş-son gibi kavramlardan beri; sınırsız-sonsuz; bölünmesi, cüzlerinin varolması muhal; sayısız mânâlara sahip; sonsuz - sınırsız, cüzleri olmayan irade; sonsuz-sınırsız cüzü olmayan kudrettir; varlığının dışında ikinci bir varlık düşünülemez; içi ve dışı yoktur, merkezi özü olmaktan münezzehtir!..
Kısacası, “AHAD”tır... TEK’tir!..
Zât’ın sıfatları bilinir, eserleri de müşahede edilir.
v
Allah’ın Zâtı nedir?. Sıfatı nedir?. Esmâsı nedir?.
Zât kelimesi ile ne kastediliyor?.
Sıfat kelimesi ile ne kastediliyor?.
Esmâ kelimesi ile ne kastediliyor?.
Ne anlatılmak isteniyor?. Önce bunu iyi anlamak lâzım!..
Bunu anlatmak için de, size şu misâli vereyim:
Bir kişi “ben” der..
“Ben” dediğin zaman sorarım!..
Nedir bu “ben” kelimesi ile işaret ettiğin şey?.
“Ben” kelimesini, sen bana izah etmek istediğin zaman, belli vasıflarından, özelliklerinden söz edersin ancak!.
“Ben, canlı bir varlığım. Benim bir aklım var. Şuurum var. Belli bir dileme gücüm var. Belli bir takım şeyleri yaparım.” dersin.
Bu târif, gerçekte “ben” kelimesinin karşılığı, açıklaması değildir.
“BEN” in, “ben” kelimesi ile işaret edilen varlığın sahip olduğu özellikleri anlatma sadedinde yapılan bir açıklamadır.
Bana, “Hulûsi” adını vermişler.
Kimdir Hulûsi? Dedilerinde. “Benim” derim.
“Peki, sen kimsin?.” Diye bana sordukları zaman.”
“BEN” kelimesi ile işaret olunan orijin varlığı, ben anlatamam!.
Yani, Zâtımı anlatamam.. O, orijin varlığa Zât adı verilir tasavvufta!..
Zâtımın sahip olduğu özellikleri anlatırım. Yani, vasıflarımı anlatırım. Bir diğer ifade ile sıfatlarımı, anlatırım!.
Meselâ; “Hayat” sıfatına sahibim ben..
Hayatta olduğum için varım. Varlığım, hayatta olmamı açıklar.
Demek ki, benim bir vasfım; Hayatta olmam!.Yani, “Hayy” isminin manâsı bende mevcut olduğu için; Hayatta olan, canlı bir varlığım!.Ben’im, bir vasfım bu!.
Sonra, aklım var, şuurum var!.
Şuûr, belli bir ilmin ifadesidir. Az veya çok!. Bir ilmin ifadesidir.
Demek ki, “ben”im bir ilmim var.
Bir vasfım da, ilim!.
Yani, “Alîm” isminin mânâsına da sahibim. Böyle bir mânâ da bende mevcut. “BEN” de!. mevcut!.
Sonra!. Bu ilmimi, bildiklerimi “açığa çıkarma, ortaya koyma” özelliğine sahibim. İster düşüncede, düşünce plânında açığa çıkarayım!. İster eylem plânında!. Bunu açığa çıkarma özelliğine sahibim
Yani, dilerim, isterim, irade ederim.
Demek ki, irade sıfatı da “ben”de mevcut!.
“Mürid” isminin işaret ettiği, “irade etme, dileme , arzu etme” özelliğim de var!.
Bu da, benim bir vasfım!.
Bundan sonra açığa çıkarttıklarımı, bir kuvvet bir kudretle meydana getiriyorum.
Demek ki, kuvvet ve kudretim de var!.
Bu, açığa çıkarmayı irade ettiklerimi, çıkartabiliyorum. Çıkması kudretle meydana geliyor.
Yâni, “Kadîr” isminin manâsı da, benim varlığımda mevcut.
Sonra... Açığa çıkarttıklarımı algılayabiliyorum.
“Semî” nin mânâsı, algılamaktır.
Ve, “Basîr”.
Algıladıklarımı değerlendirebiliyorum.Yani, ben’de “Basîr” sıfatı da var!.
Bütün bunlar, benim ana vasıflarım.
Ama, dikkat edin!.
Gene de bu ana vasıflar dediğim, bu özellikler, vasıflar bendeki, “BEN” deki özelliklerin bir kısmı.
Bunun yanında acaba daha başka ne vasıflarım var?
Bunları açığa çıkartmadığım için belli değil!.
“Ben” dediğim, nasıl bir şey?
Bu da meçhûl!.
Ben’deki, bazı özellikler biliniyor. Biliyorum!. Açığa çıkarmışım, tesbit etmişim ama, bunun ötesinde, “ben”de acaba neler var?.
“Ben’i” görebiliyor muyum? “Ben’i” algılayabiliyor muyum?. Hayır!.
Sadece, “BEN” in varlığını tesbit ediyorum, ilim özelliğimle.
“Ben” var!. Bu özelliklerin mevcut olduğu bir varlık var!.
Ama, O nedir?.. Burası kapalı.
Onu hiç kimse ortaya çıkartamaıyor.
Hiç kimsede O, ortaya çıkmadığı gibi, Allah’ın Zâtı da hiç bir şekilde açığa çıkmadığı için konuşulup, tartışılamaz ve Zât hakkında hüküm verilemez!.
Bunun için de, Allah Rasûlü;
“Allah’ın Zâtı üzerinde tefekkür etmeyin!.”
Diyor. Çünkü, Zât hakkında tefekkür ediyorum sanırsın, Zâtı üzerine değil, vasıfları üzerine düşünmektesin.
Zira, saydığım bütün bu özellikler “Zât” daki yani, “Ben” deki belli özellikler, vasıflar!.
Orijinde ne var?.
Meçhûl!.
Allah, ilim sıfatından bildiğimiz, anladığımız bir biçimde Esmâsı ile, yani, Allah’ın isimleri ile işaret edilen özelliklerle sayısız varlıkları yaratmıştır.
Bunları ne ile yaratmış?.
İşte, Zâti vasıfları olan, İlim, İrade, Kudret vasıfları ile yaratmıştır.Yani, bu özellikleri ile bunları yaratmıştır. Ama, “bunları yaratan Zât, nasıl bir Zâttır?” sualinin cevabı burada yok!.
Zât’ın anlaşılması, Allah’ın Zâtı’nın anlaşılması muhaldir.
Bir ressamın eserlerini görebilirsin. Sayısız resimler yapar!.
Sayısız resimleri, kendisindeki sayısız özelliklere dayanarak yapar. Ve Ressam’da daha ortaya koymadığı sayısız özellikler var.
Ama, bu özellikler nerede ve ne’de mevcuttur dendiği zaman;
“Ressamın Benliği’nde, Zâtı’nda mevcut.” Dersin. Başka bir açıklama getiremezsin artık, mümkün değil!.
İşte, onun içindir ki, Allah’ın Zâtı’nı anlayıp, idrâk etmek mümkün değildir.
“Zâtı ile şöyle yaptı, Zâtı ile böyle yaptı. Zâtımda zâtı mevcut!.” gibi ifadeler dahi, aslında yetersiz ve kullanılmaması gereken ifadelerdir.
Kullanılıyorsa, bir şeyi anlatmak, tanımlamak amacı ile anlatılır. Ama, gerçekte kullanılmaz!.Çünkü, Allah’ın Zâtı, ifadeye, kelâma, düşünceye, tefekküre gelmez!.
v
Her mânâ ve özellikten arı bir halde sadece "ben varım” bilinci kişinin lâhut boyutunu teşkil eder. Aynı zamanda bu boyuta "ZÂT" âlemi de denilir.
Ceberût âlemi mutmainne nefs durumunda yaşanmaya başlanıp mardiyede zirvesine çıkılır; ki bu âleme de hakikat âlemi denilir. Ki bunun da neticesi lâhut âlemidir.
İnsan "zâtı" itibariyle lâhut âleminde yaşar...
Lâhut ise Zât'ın âlemidir.
Lâhut âlemi "ZÂT" âlemidir ki bu âlemin ne olduğunu ancak yaşayan bilir. Ne anlatabilmek mümkündür, ne de bilgi edinerek yaşıyabilmek!..
v
"Allah âlemlerden Ganî`dir" açıklaması "Zât-ı Baht" dediğimiz, Zât`ın mutlakiyet sıfatına işaret eder!.
Esasen gerçekte Zât`ı için, mutlakiyet sözü dahi edilemez. Çünkü, aşağı mertebelere göre, Zât`a işaret sadedinde kullanılan bir ifadedir bu!...
Gerçekte, Zât için, "Baht" veya "Mutlakiyet" veya "Vücud" veya "Varlık" gibi tâbirler dahi kullanılamaz!.
v
Hepsinin, "Öz"ü ve "Zât"ı itibariyle, "hologramik" esasa göre aynı varlık ve aynı cevherden meydana gelmesi nedeniyle; skalanın her hangi bir boyutundaki birim, "Öz"üne, "Zât"ına doğru bir yolculuğa çıkabilirse; veya bir diğer ifadeyle, "Zât"ına doğru bir sıçrama yapabilirse, o Nokta`da, kendisinden sayısız defa mikro veya sayısız defa makro plandaki birimlerle iletişim kurabilir!.
Bu iletişim, Zâtî iletişimdir... Ama bunun için de kişinin ilk önce kendi Zât`ını bilmesi gerekir...
“Kendi Zâtını Bilmek”ten murad nedir?
Önce, kendi bilincini, bulunduğu boyutun bir bilinci olma, kaydından soyutlayacak, bu blokajdan kurtulacak!.
Şartlanmalar, değer yargıları, duygular, birimsel kabuller gibi tüm hâllerden uzaklaşacak!. Bilincini arındıracak!.
Çünkü, evren, kâinat biliyoruz ki, Sonsuz-Sınırsız Tek`in ilminden hâsıl olmuş bir yapı... Bu yapıda Evrensel Öz, Zât, İlim, her nokta`da ve zerre`de mevcuttur!...
Dolayısıyla, sizin gerçek "Öz Şuurunuz", Öz`ünüz, Zât`ınız, mikro plandaki veya makro plandaki, bir atom şuuru veya Galaktik bilinçle aynıdır..
Ama bir bedende onun şartları içinde oluşmuş "Bilinç", olmamız nedeniyle, çeşitli var kabullerle, var sayımlarla, gerçekten kopmuş, kalıplanmış, bedenlenmiş, bloke olmuş ve "birimsel bilinç" hâline gelmiştir...
Oysa, bilinç dediğimiz şey, eni boyu ağırlığı, şekli olan bir şey değildir!.
Bilincin sınırları, kayıtları, blokajı kendisine yüklenen yanlış bilgilerle meydana gelir. Bilinç bu yanlış bilgilerden arındığı oranda da, mikro ve makro plandaki varlıklarla zatî boyuttan iletişim kurabilecek hâle gelir.
v
Hz.Davud A.S ‘a gelen Rabbani Kitap!
v
Alt bilincin üretimi olan fikrî faaliyetin kaynağı, zekâdır.
Bir insan, tüm dünya yaşamını “zekâ”sı ile geçirebilir ve kurtarabilir.
“Mantık”, zekâ tarafından da kullanılır; akıl tarafından da.
Kişide akıl varsa ve akılla yaşıyorsa, ölüm ötesi yaşamı düşünme ve evrensel düşünceye açılma kapasitesine sahiptir.
Bununla ölüm ötesi yaşam gerçeğine göre kendisine bir rota çizer ve ona göre fiîller davranışlar ortaya koyar.
Zeki bir insan ise, dünyasını en iyi şekilde yaşamak için ne gerekiyorsa, mantığı o yolda kullanır ve çok iyi konumlara da ulaşabilir; senaryodaki rolü uygunsa.
Beyin veri tabanındaki yerleşik bilgiler, ya genetik kanaldan ya da çevreden, şartlanma yollu, sorgulanmadan ve hatta farkında bile olunmadan yerleşmiş verilerdir.
Kişi, bunlara ters düşen bir gerçek ile karşılaştığı zaman, önce ilk reaksiyon olarak onu reddeder. Çünkü zekâsı, korunma ve elindekileri koruma dürtüsü doğrultusunda, onu reddetmeyi gerektirecek şekilde çalışır.
Dış, sisteme dayalı gerçeklere göre değil, kendi veri tabanına göre geleni değerlendirir zekâ!. Bunun sonucunda da, gelen veri, sorgulanmadan, akıl ile yaşam gerçeklerine göre ölçümlenmeden hemen red oluşur.
Zeki kişi o anki menfaatine göre ne gerekiyorsa onu derhal bulup gereğini tatbik eder.
Zekâ kısa vadelidir, günlük çözümler içindir.
Akıl ise uzun vadeli bakışlar ve değerlendirmeler getirir.
Zeki kişi günlük menfaatlerinin gerektirdiği bir biçimde yaşar. Akıllı kişi ise geleceği düşünerek hayatına yön verir.
v
Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok yerde geçen,
“akıymüs salâte ve âtüz zekât”
“namazı ikame ediniz; zekâtı veriniz”
tanımlamasından soruldu bana:
-Niçin bu iki ifade birbiriyle yanyana?
Birisi mânevî, Allah’a borcumuz; öteki dünyalık, kula borcumuz?.. Ne bağlantısı var ki bu iki ayrı fiilin, daima ikisi birarada ifade ediliyor?
Allah’ın bahşetmiş olduğu ilim kadarıyla anlatayım efendim…
“Hak’tan alıp halka vermek” diye anlatılan ve Mevlevî’liğe mâl edilen bir görüş vardır.. Bunun, Mevlevî’likte sembolü de “semâ” denilen kendi etrafında dönme hareketidir..
Mevlevî’lerin bazılarının Mevlâna Celâleddin’i taklit ederek yaptıkları bu dönüşte en önemli nokta ellerin durumudur.. Sağ kol yukarı kalkık vaziyette; sağ avuçta göğe bakar bir haldedir…Sol kol ise sol yana iyice açılmıştır yaklaşık 75 derecelik bir açıyle… Sol avuç içi ise yere bakar, el parmakları aralıklı olarak…
İşte bu görünüş, “sağ elle Hak’tan alıp, sol elle halka dağıtmanın” sembolüdür… Hızlı bir dönüş, gözün gördüklerinin kaybolmasını, fâni dünya değerlerinin ortadan kalkıp, “Allah” isminin mânâsına “urûc” etmeyi ifade eder..
“Namaz”, Hak’ka urûçtur boyutsal anlamda!..
“Zekât” ta Hak’tan aldığını halka dağıtmaktır!..
Böylece görürüz ki aslında bu iki fiil bir bütündür!
“Allah”, “Rahm” sahibidir!… “Rahman”dır!.. “Rahîm”dir!… “Üretir” ve ürettiğini korur, muhafaza eder; âşikâre çıkma zamanı gelinceye kadar; sonra da açığa çıkartır!. İşte bu O’nun rahmetidir!..
Her şey, bu yoldan “Allah”ın “Rahm”inden yaratılmış, üretilmiştir!.
Âlemler ve âlemlerden biri olan kâinat, “Allah”ın “rahmet” sıfatından yaratılmıştır!.. Karşılıksız olarak “üretir”, vareder!.
Kâinat, “Allah”ın zekâtıdır!
“Ürettiğinin” bir kısmı “Rahman”dan gelendir… Acıyla karışık nimettir üretilen.. Bir kısmı “Rahim”den gelen üretimdir, sırf nimet olarak!..
İnsan’da zekât,”Hak’tan alıp halka vermek”tir!
Hak’tan aldıklarından neyi verirsen zekât olarak-karşılıksız olarak; Allah’ın kurmuş olduğu düzen ve sistem gereği, o gelir sana misli misli!
Besmelenin bir anlamı da anlayabildiğimiz kadarıyla şudur;
“Bismillah’ir Rahman’ir Rahîm”…
“Allah” ismiyle işaret edilen ve varlığımın hakikatı olanın rahmetiyle üretiyorum; ki bu rahmet bir yönüyle acıyla karışık olsa dahi neticede sırf nimettir, mutluluk getirir”…
“Allah” ismiyle işaret edilen, mutlak varlığın yeryüzündeki sembolü “anne”dir!.
“Anne” üretir ve karşılıksız olarak verir!..
“Anne” de “rahm” sahibidir; yavrusunu orada üretir!.. Ürettiği yavrusunu kâh “Rahman”iyet yönünden nimetlendirir, terbiye için azarlar, cezalandırır, onun hoşuna gitmeyecek kurallar koyar… Hep onun iyiliği için!. Kâh da en güzel şeyleri yedirir, giydirir, gezdirir; “Rahîm”iyeti yönünden!
“Allah”, “rahm”inden yaratıp ürettiklerine karşılıksız vermektedir her an; “anne”, “rahiminde” ürettiklerine karşılıksız vermektedir ömür boyu!.
Allah Rasûlü Muhammed Mustafa Aleyhisselâm şöyle uyarmıştır bizi:
“Allah ahlâkıyla ahlâklanın”!.
Allah ahlâkıyla ahlâklanıp, karşılıksız verebilmektir zekât!..
Zekât vermek, Allah ahlakıyla ahlâklanmanın bir yoludur!
Zekât; tasarrufunda olanı karşılıksız vermektir! En alt sınırı da kırkta bir veya yüzde ikibuçuktur!
“ALLAH” bağışı olan varlığının en azıyla kırkta birini, ihtiyaç duyanlarla paylaşmak; işin bâtın yönüdür....
Sonsuz olan, sonsuz zekât vermededir!
Sonlu olandan da sınırlı zekât vermesini istemektedir, ”zekat” adı altında!
Zekât, Hak için halktan, mülkten geçmektir!..
Allah`tan geleni halkla Hak için paylaşmaktır!.
Varlıksızlıkta dâim olmak için, varlığından geçmektir!.
“ALLAH” âlemlerden Ganî’dir; esası üzere “Gınâ”dan hisse almaktır!.
HALK`ta “HAK”kı görüp, ondan esirgememektir!.
Şeytan vasıflı cinin, Adem’de Hak’kı göremeyip; secde etmemesi ve bu yüzden lânetlenmesi benzeri olarak...
Zekât ve sadakadan kaçanlar, “İnsan”da “Hak”kın varlığını göremeyip, onunla varlığını paylaşamayanlardır... Ki, gelecekleri ne olur, neye benzer bunu kavrayışınıza bırakırım!...
Bİr yerde şu soruldu bana;
“Pek çok zengin çok büyük rakkamlarda zekât veriyor, para veriyor, giysi veriyor, yiyecek-içecek veriyor, binalar yaptırıyor..Fakat hiç birisinde mânevi ilimler gelişmiyor, irfan sahibi olmuyorlar, mâneviyata geçemiyorlar!
Çünkü, para veriyor, erzak veriyor, yiyecek-giyecek veriyor. Onun da verdiğinin karşılığı aynı boyuttan geliyor. Serveti artıyor, parası artıyor, malı artıyor. Verdiği şeyin cinsinden, türünden karşılığını alıyor...
Öbür taraftan âlim, ilim dağıtıyor. Onun da ilmi artıyor.
Evliya, velâyet kemâlâtından olan “yakîn ilmi”ni anlatıyor. Onun da yakîni artıyor.
Ne verir, ne dağıtırsan, sana gelen de, o dağıttığının türünden, cinsindendir...
Onun için eskiler demişler ki, "Hiçbir şey yapamıyorsan, Ku'rân al yakınlarına, etrafa hediye et, dağıt, paylaş!.."
Câmilere Kur'ân hediye etmenin, dağıtmanın, bağışlamanın anlamı da budur.
İlim kitabı dağıtırsan, sana ilim gelir. Yiyecek dağıtırsan, yiyecek gelir. Yani, senden ne çıkarsa, beyninde hangi istikamette bir açılım oluyorsa, o istikamette beyninde kapasite gelişir ve üretir.
Öyleyse, üretmek ve dağıtmak insanın esas amacı olmalıdır.
Kur'ân 'da devamlı tekrarlanan “namazı ikâme et”deki murad, namazın Mi’râc'a dönüşmesidir.
Namazın Mi’râc'a dönüştüğü zaman sen, mâneviyatta sayısız hâllerle bezenirsin, yaşarsın, hissedersin...
Mâneviyatta aldığın bu hâlin akabinde. “zekâtını ver!” kısmı gelir.
Yani, “mânen yaşadığının güzelliklerini çevrendekilerle paylaş! Onlara bunu anlat! Onlar da bunu yaşasınlar. Yaşayamayanlar, bundan hisse alsınlar, “dır, buradaki "namazı ikâme et” den sonraki “zekâtı ver,” in mânâsı...
Demek ki, ne üretir, ne dağıtırsan, dağıttığının karşılığını alırsın. Para ve erzak dağıtırsan, para ve erzakın 10 mislinden 700 misline kadar artar. İlim dağıtırsan ilmin artar. İrfan dağıtırsan, irfan artar.
Pirinç, fasulye, nohut dağıtıp mâneviyât ilmi alacağını düşünme! Zira, böyle bir sistem yok!.
Sistem, ürettiğinin ve dağıttığının türünden alman üzerine kurulmuştur.
Şimdi, anlattıklarımı bir kenara koyun ve çevrenize bir bakın!
Kim ne dağıtıyor?.. Ne alıyor?..
Yüz milyonlar dağıtan hangi zengin, ilim ve mâneviyat sahibi oluyor? Ama, ilim anlatanların ilmi devamlı artıyor. Yani, ne dağıtırsan, o artar.
İşte beynin çalışma sistemi budur. Beynini ne yönde çalıştırırsan, o yönde kapasite artar.
Günde onbeş dakika yüzersen, yüzme kapasiten artar.
Günde yarım saat yürürsen, yürüme kapasiten artar.
Günde bir saat futbol oynarsan, futbol kapasiten artar.
Beynini devamlı hangi yönde çalıştırırsan, o yönde kapasiten artar.
Zikre başladığın zaman, zikir başta sana çok ağır gelir. Yarım saatte kafam çatladı dersin. Ama, aradan aylar geçince, başlangıçtakinin on misli daha zikir yapabilirsin. Çünkü kapasiten artmıştır.
Başlangıçta, kitaptan bir sayfa okursun, “kafam durdu, almıyor,” dersin. Ama, okudukça, bir sene sonra baştan sona kitabı bir okuyuşta bitirirsin, hiç bana mısın demezsin. Zira, kapasite ziyadesiyle gelişmiştir.
Önemli olan, senin beynini hangi istikamette geliştirmeye başlamandır.
Eğer, mânevi ilimler, mâneviyat istiyorsan, elde ettiğini olabildiğince çok kişi ile paylaşacaksın, anlatacaksın, konuşacaksın, dağıtacaksın!.
Hiçbir şey yapamıyorsan, imkânların dahilinde birkaç ilim kitabı al ve dağıt! Zira, ilim kitabı dağıtınca, sana ilim gelecektir.
Ne dağıtırsan onun karşılığını alırsın. Allah’ın sistemi bu!.
Bunun sebebi nedir?
“Allah Anayasası”ndaki sistem ve düzen; “ne verirsen misli misli o gelir sana!” şeklindedir..
Para dağıtırsan misli misli
para gelir..bina dağıtırsan,bina gelir..İlim dağıtırsan ilim gelir.. Bâtın ilmi,
maneviyat dağıtırsan o yoldan sana açılım olur!
Zenginler zekâtlarını neyle ve nereye veriyorlarsa o yoldan da karşılığını
alıyorlar! Patlıcan tohumu ekip gül yetişmesini bekleyemezsin!
Maddiyat verip, mâneviyatta yer almak istiyorsan; en azından, insanlara mânevi bilgileri(sohbet,kitap,kaset olarak) zekat vermelisin ve o konuları onlara ulaştırmalısın ki sana da mâneviyatın kapısı açılsın!
Ne verirsem ne yoldan, biliyorum ki, SİSTEM gereği onun misli gelecek bana aynı türden ve aynı yoldan!...
Arpa dağıtıp altın toplayamazsın!... Altın dağıtıp irfâna eremezsin!...
Zulüm yapıp, rahmet bekleyemezsin!...
Bina yapıp, ilim alamazsın!...
Ne yapıyor, yaptırıyorsan, karşılığını da o yoldan alırsın SİSTEM gereği!...
Bu niçin böyle..?
Kısaca bunu da açıklamaya çalışayım..
Allah’ın kurmuş olduğu sistem ve düzen gereği, insanda meydana gelen her şey beyin aracılığıyla ortaya çıkar, farkedilir hâle gelir!..
Beyinde hangi konu ağırlık kazanırsa, o konu üzerinde beyindeki açılımlar genişler ve alışları artar!.
Verme fiîli, beyinde ilgili alandaki kapasitede genişleme oluşturur!.. Hangi fiilller kişiden açığa çıkarsa, o fiillerin kökeni olan hücre bloğunda büyüme, gelişme olur; o alanda faaliyet gösteren hücrelerin sayısı artar!.
“Anlamasan da ibadet et” önerisinin ardındaki gerçek budur!.
Fiîller, açılımları zorlar ve yeni kapasiteler meydana getirir…
Netice, zekâtını hangi yoldan neye dönük olarak verirsen, karşılığını da aynı yoldan, misli misli alırsın!. Maddiyata dönükse, o yoldan; maneviyata dönükse, o yoldan!.
İnsanlığın şerefi, insanın pırlanta tacı olan ilim sahibi olmak isteyenlerin bu çok önemli hususa dikkat etmeleri zorunludur!
Şunu kesinlikle biliniz ki; vermeden alamazsınız!...
İslam kitabındaki zekât bölümünü adam gibi düşünerek; ve sistem içindeki bir mekânizma oluşunu değerlendirerek okuyup anlamaya çalışın; ve zekâtla tıkanıklığınızı giderip, perdenizi kaldırmaya, kozanızı delmeye çalışın!...
Perdeyi kaldıran en önemli faktörlerden biri, VERDİKLERİNİZDİR!...
Tüm hayvanlar alıcıdır... İnsan ise verici...
Veren, Allah'tır... alan, mahluktur!...
v
Zıddı olan her bir kavram kula, gayrılık anlayışıyla yaşayana GÖRE`dir.. Allah indinde "zıd" kavramı geçersizdir!.
Varlık âleminde ne görüyorsak, ne algılıyorsak, ne düşünüp tahayyül ediyorsak, bütün bunların hepsi de "Allah" ismi ile işaret ettiğimiz yüce Zât`ın ilmi ve kudreti ile, ilminde, esmâsındaki mânâların açığa çıkması sûretiyle meydana gelmede...
Yani, her şey, "şey"in varlığı – isteği - iradesi dışında; evreni meydana getiren Zât`ın, ilmi ve iradesi istikâmetinde oluşuyor.
Bütün algılanan zıtlar aynı Tek kaynaktan meydana geldiğine göre, O Tek kaynak, bütün bu zıtların fevkindedir!.
Esasen, kâinatta, mevcudatta "zıt" yoktur!. Çünkü, Allah`ta zıt yoktur!. "zıt" kavramı bize göredir!.
Burada farkedilmesi gerekli olan husus şudur:
Zulmet, nur`un zıddı değil; onun açığa çıkmaması hâlinin adıdır!.
Dalâlet, hidâyetin zıddı olarak varolmayıp; hidâyetin açığa çıkmaması halinin adıdır.
Varlıkta asıl, Allah isimlerinin işaret ettiği mânâlardır.. Bu isimlerin işaret ettiği mânâların ise zıtları varolmayıp, esas olarak bilinen ismin mânâsının açığa çıkmaması dolayısıyla algılanan o durum "zıt" diye düşünülür.
Yani, asıl olan isimlerin özelliklerinin algılayıcıya yeterli oranda açığa çıkmaması hâli, o ismin mânâsının zıddıolarak kabul edilir.
Meselâ varlıkta asıl Nur`dur.. Nur`un algılayıcıya göre yeterli oranda açığa çıkmaması halinde, içinde bulunulan durum o birime göre zulmet olarak nitelendirilir.
Zıt olarak kabul edilip de, Allah isimleri içinde yer almayan her mânâ, asâleten var olmayıp; asla göre, izâfeten var kabul edilen mânâlardır. Çünkü varlıkta var olan yapılar, varlıklarını Allah isimlerinden, yani Allah`tan alırlar ki, Allah zıt kavramlar içinde olmaktan münezzehtir!
Esmâsı yönünden;
"Allah âlemlerin Rabbı'dır"..
Fakat;
"Allah âlemlerden Ganî`dir"!.
Allah âlemlerin hem Rabbıdır ve hem de Allah âlemlerden Ganî`dir!.
Hiç bir zaman bu iki ana düsturu, prensibi unutmayacağız ve bu iki prensibe gâfil olmayacağız...
Eğer, "Allah âlemlerden Ganî`dir" kavramı ağır basarsa, "Tenzih" ağırlıklı olarak, âlemlerden ötede bir "TANRI" anlayışına kayma ihtimali doğar. Bundan dolayı da da şirk oluşur!.Dolayısıyla,
"Âlemlerin Rabbı'dır ALLAH"!... Ve, "Âlemlerden Ganî`dir"
istikametinde hem tüm mânâları ve bu mânâların fiile dönüşüş hallerini Allah'a bağlayacağız... Hem de Allah'ın bu mânâlarla kayıt altına girmekten münezzeh olduğunu vurgulayacağız..
Yani aynı anda aynı şekilde geçerli olan iki gerçekten birinde saplanıp kalmayacağız!.
Bu Allah`a ait bir realite!.
Ve...
Varlıkta da O'nun varlığı dışında bir "şey" mevcut olmadığına göre, bu senin "Nefs"ine ait olan bir realite!.
v
“ALLAH” kavramını inkâr ederek; kendini bir birimsel yapı kabul edip, tümüyle bedene dönük zevk ve arzular peşinde, hiçbir korkusu kalmaksızın yaşayan!.
v
Bilinçli bilinçsiz tüm varlıkların yaptıkları tesbih kapsamındadır...
Bilinç eseri açığa çıkan ise ZİKR hükmündedir...
Zikir, beyinde belirli anlamlar taşıyan kelimeleri tekrar etme çalışmasıdır.. Zaman ve mekânla, inançla kayıtlı değildir!..
Beyin, oluşumundan itibaren gerek galaksi içi ve gerekse galaksi dışı çeşitli güçlü merkezlerden gelen yayınlarla programlandığı için, biz beynimizi ne kadar zikir ile geniş kullanılır kapasiteye ulaştırabilirsek, o nisbette evrensel özellikleri kendimizde keşfederiz
Zikir, birinci anlamda, “ALLAH”ın belirli