KAVRAMLARLA KURÂN-I KERİM'E BAKIŞ

 

Ahmed Hulûsi'de Kavramlar-Av.Asuman Bayrakcı

 

BEŞER

  • Belli bir esmâ terkibi...

  • İlâhî isimlerin tamamını ortaya çıkarma istidadına sahip olan varlık...

“Beşer”, ilâhî isimlerin tamamını ortaya çıkarma istidadına sahip olan varlığın adıdır.

Çünkü bütün varlıklar, hayvanat da terkîbdir; ama “Halifetullah” olabilme özelliği insana hastır!.

ara.jpg (366 bytes)

Kişinin belli bir terkibi vardır, esmâ terkibinden oluşan...

İşte esmâ terkibinden oluşmuş “kişilik” mânâsına, “beşer” ifadesi kullanılır.

“Beşer” kelimesi ile kastedilen, belli bir esmâ terkibidir.

İnsanın terkibiyet yönüyle, terkib oluşu yönüyle aldığı isim, “beşer”dir.

“Ene beşerün mislüküm”; “Ben de sizin misliniz olarak beşerim”. (Hadis)

‘’Benim varlığım da sizler gibi, ilâhî isimlerin bir terkibinden başka bir şey değildir’’, demektir bu!.

BEŞER, NASIL KURTULUŞA ERER?

“Beşer” kelimesi ile kastedilen, belli bir esmâ terkibidir. Esmâ terkibinden çıkacak olan hükümler, esmâ terkibinin geleceğini sürekli saadete yönlendiremez. Esmâ terkibinin değişmesi mümkün olmaz!.

Ancak, esmâ terkibinin asıl ve özü olan ilâhiyet noktasından; yâni sıfat mertebesinden gelen hükümler, sıfat mertebesindeki mutlak benliğin verdiği hükümler, esmâ mertebesindeki terkibleri bozar, yıkar, değiştirir!.

Bunu basit mânâda şöyle izah edelim; sen içine düştüğün bunalımdan, problemden zâten mevcut aklınla onun içine düştüğün için çıkamazsın; bir ekstra akla ihtiyacın vardır!.

Bu yüzden , “bana akıl ver” dersin. Niye?.

Çünkü kendi aklınla o noktaya geldin! Kendi aklınla o noktadan çıkman mümkün değil!. O noktadan çıkman için ekstra akıla gerek var!.

İşte bunun gibi, o kişinin içinde bulunduğu durumu meydana getiren terkibini kendinin değiştirebilmesi mümkün değil!.

Bunun için, “ilâhi” dediğimiz, sıfat mertebesinden gelen; bir diğer mânâ ile, Allah’tan gelen; terkibsizliğin gereği olan noktaya ve noktanın hükümlerine uyması lâzımdır; ki kendi terkibinin kayıtlarından kurtulsun! Veya kendi terkibini daha geniş mânâda tanıyabilsin!.

Bu yüzdendir ki, “Din, ilâhi hükümler bütünüdür” dedik. Beşerî hükümler bütünü değil!Bu sebepledir ki “beşer” adı altından gelmiş olan dinler, insanlık için kurtarıcı olamaz!.

Bir Konfiçyüs dini, insanlık için kurtarıcı olamaz!.Çünkü içinde bazı hakikatlar olsa dahi; ki muhakkak hakikat yönleri vardır!. Zîrâ Konfiçyüs adı altındaki varlık da, Hak’kın terkibidir! Hak’kın terkibi olması itibariyle, söylediklerinde mutlaka hakikat yönleri olacaktır. Ancak o hakikatlar, kayıtlı hakikatlardır! Terkibden doğan hakikatlardır!

Terkibden doğan hakikatlarla, bütün terkiblerin, terkibiyetlerinden kurtulup Allah’a vâsıl olmaları mümkün değildir!.

Onun içindir ki ancak ve ancak, beşer, ”İlâhi Din” ile kurtuluşa erebilir. İlâhi mâhiyet arzetmeyen dinlerle, beşerin kurtuluşu söz konusu değildir!.

Nitekim, ”ALLAH İNDİNDE DİN, İSLÂM’DIR!” diyerek; Din’in ne olduğunu tasrih yönüne gidiyor, Kur’ân!.

Burada Din’in ‘’İslâm’’ olduğu; ancak “İslâm” olacağı anlatılıyor!.

BEŞERİN EBEDÎ SAADETİ NEDİR?

“Beşerin ebedi saadeti” denen şey; “beşer” hükmü altında var olan terkib kayıtlarının kalkarak, Allah’ı tanıma-bilme-”Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma” denen şeyin gerçekleşmesi ve böylece bütün ilâhi isimlerin mânâlarının o mahalden âşikâre çıkabilecek hâle dönüşmesidir!.

Emirlere ve yasaklara uyulması, ruhta “Cennet” dediğimiz hâli oluşturur. Eğer üst sınırı ile ele alırsak, o takdirde kişinin terkib bağını yok eder; kişinin varlığını kaldırır!. Terkib ortadan kalkar ve böylece de “Allah’a vâsıl olma” denilen hâl meydana gelir.

Allah’a vâsıl olduğun zaman, ilâhi isimlerin mânâları sende, Allah’ın dilediği şekilde âşikâre çıkar ve böylece de sen Allah’a vâsıl olmanın yaşamına geçmiş olursun.

Eğer bu böyle olmayıp da, sen Hak’kın ne olduğunu bilmene rağmen hâlâ terkibi kayıtlarla - tabiatın hükmüyle - alışkanlıklarınla yaşıyorsan, bu yaşamının neticesinde de senin için bir azap sözkonusudur!. Ancak bu azap, “Cehenneme müminlerin uğraması” şeklinde anlatılan azaptır!

BEŞERİYET

Senin, terkibiyet hükmünden doğan belli bir tabiatın ve duygular âlemin var...

Bu, senin beşeriyetin!. ”Beşeriyet” yanın!.

BEŞERİ DEĞER YARGILARI

Gördüklerimize - değerlendirdiklerimize nispetle, göremediklerimiz – düşünemediklerimiz –değerlendiremeyeceklerimiz olduğunu da idrâk etmek sûretiyle İMAN noktasına geliriz.

Bizim genelde, basit insan olarak bütün yaşamımız akıl ve mantık üzerine (!) kurulmuştur... Ve bunun neticesi olarak da her şeyin; görüp, düşünüp, bildiklerimizden ibaret olduğunu zannederiz..

Halbuki aklımızın kapsayamadığı sonsuz nesneler ve kavramlar olduğunu çoğunlukla düşünemeyiz. Ve hemen de değer yargımız ortaya çıkar;

“Bu böyledir, bundan ibarettir.” diye!. Ve devamla,. “mâdem böyle, niye böyle?..!” deriz.

Burada yaptığımız önemli bir yanlış var:

Senin, yaşamın boyunca kavrayabildiklerin ne kadar?. Farkında olamadıkların ne kadar?.

Farkında oldukların o kadar az ki! Farkında olamadıkların ise, sonsuz!.

Akıllı adam, ama gerçek mânâdaki “akıllı” adam; değer yargılarını terk eden insandır!.

“Beşeri değer yargıları ve kavramlar” ifadesi üzerinde iyi durmak gerek…

Bu ifade çokça tekrar edilmesine rağmen, anlam olarak hiç idrâk edilmemektedir ve dolayısıyla da yaşama geçirilememektedir gördüğüm kadarıyla…

Bunu ben de daha fazla açmak istemiyorum… Ama hakikatı yaşamanın sırrı ve anahtarı da bu cümledir; diyebilirim… Elbette fıtratında kolaylaştırılmış olan, nasibi olan bu cümlenin üzerinde duracak, gereğini anlamaya ve yaşamaya çalışacak ve takdirinde varsa bunu yaşayacaktır.

BEŞERİ DEĞER YARGILARI,

NİÇİN ‘’MUTLAK DOĞRU’’ DEĞİLDİR?

 Akıl, şartlanmaların terkedilmesi gerektiğini kavrar ve idrâk eder.

Meselâ, ben sana derim ki; bu toplumda şöyle bir âdet var... Sen bu âdetlere değer veriyorsun; bunların kaydına giriyorsun; ‘’herkes böyle yapıyor’’ diyorsun; ancak sen bu toplumdan çıkıp da falanca yerdeki bir topluluğun içine girersen, şu ana kadar edindiğin bu âdet orada yanlıştır. Orada daha değişik bir âdet vardır... Orada öyle bir âdet olduğuna göre; eğer orada doğsaydın, doğru olarak onu kabul edecektin.

Demek ki tam olarak geçerli, kriter olan bir âdet yok... Burada böyle, orada öyle...

Demek oluyor ki değer yargıları ve âdetler, yâni şartlanmalar kesinlikle rölatif yâni izâfi yâni GÖRESELDİR!.

Dolayısıyla hiçbiri “mutlak doğru” değildir!.

DEĞER YARGILARI, NEYE “GÖRE”?

 Topluma GÖRE veya bildiklerine GÖRE!.

Bildiklerinden sonra, bildiklerine GÖRE bir HÜKÜM veriyorsun!. O şey hakkında bilmediklerin ne kadar acaba?.

Bilmediklerinin ne kadar olduğunu bilemiyorsun...

Bırak bilmediklerinin ne kadar olduğunu, bilmediğinin dahi farkında değilsin!.

Peki... Sen bildiklerine GÖRE bir hüküm verip, “Bu, böyledir..” derken, bilmediklerin devreye girerse eğer, acaba o şey hakkındaki değer yargıların aynen devam edecek mi?..

Hayır!.

O zaman, aczîyet içinde: “Ama ben böyle biliyordum.” (?) demek basitliğine düşeceksin.

“Bu kesinlikle, böyledir!.” diyerek bir konuda değer yargısına erişmek, basit insanın işidir, işlevidir.

Akıllı insan, hiçbir konuda, hiçbir olayda; “Bu böyledir!.” kesin yargısında bulunmaz!. Çünkü senin bildiklerine GÖRE o, her ne kadar öyle ise de, senin bilmediğin pek çok gerekçeye- sebebe göre de o, öyle değildir...

Bunun içindir ki, ana sistem ve prensip : “Yargılama Allah’a mahsustur” hükmü ile neticelenmiştir.

“Yargılamak”, bir şeyi değerlendirmektir. O şeyi önce, değerlendirirsin. Ve değerlendirmenin sonucuna GÖRE de, o şey hakkında HÜKÜM verirsin.

Onun için, insanlar arasındaki münasebetlerde Hz. Ömer’in şu sözü olaya açıklık getirir:

“Biz, zâhir’e GÖRE değerlendirme yaparız!.”

Yâni, bizim yaptığımız değerlendirme zâhir’e, görünüşe GÖRE’dir..

Peki?.. GERÇEĞE GÖRE?..

Gerçeğe göre değerlendirme yalnızca Allah’a aittir. Allah Rasûlü’ne göre dahi değil!.

 

 

İNSAN,  YARGILAYIP HÜKÜM VEREMEZ!

“Hamd” (Esmâ’sıyla yarattığı âlemleri her an dilediğince değerlendirmek), Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a aittir...(Fâtiha/2)

 

Yaşamınız boyunca her gün sayısız olaylarla karşılaşıyorsunuz. Bu sayısız olaylar içinde insanları veya olayları değerlendirip de “Bu budur, şu şudur!.” dediğiniz anda %99 ihtimalle yanılıyorsunuzdur!.

O konu hakkında sizin bildiğiniz ne kadardır?. Bilemedikleriniz ne kadar?.

Bir insanın bir davranış ortaya koyarken, hangi gerekçelerle hareket ettiğini bilebiliyor musunuz?.

Hayır!.

Bilemediğinize göre, o insanı siz nasıl değerlendirip yargılayabilirsiniz?.

Akıllı insan, insanları değil, fikirleri eleştirir.

İnsanları eleştiren ise, kendisinin akıllı olmadığını dile getiriyordur, o eleştirisi ile.

Eğer düşünen, akıllı bir insan olarak yaşamak istiyorsak, sadece fikirleri eleştireceğiz. İnsanlar hakkında hiçbir yorumda, değer yargısında bulunmayacağız.

Çünkü bir insanı yargılayıp hüküm verebilmemiz için, o insanın bütün düşünce dünyasına âşina olmamız gerekir ki, bu da mümkün değil!.

TEK’i bilenin değer yargısı olmazmış!.

Sınır kavramından (Zâhir-Bâtın) kurtulmuş olanın alâmeti, değer yargısız çokluğu seyirdir!.

Eğer değer yargısına dayanan yorum varsa, bu Tek’liği kavramış olmayı göstermez!.

                           xx                          

Kollarınızı iki yana açınız ve sağ ile solun iki ucunu düşününüz, ne kadar uzaklar birbirlerine…

Sonra hatırlayınız, aynı bedende olduklarını ve TEK BİR beyinden yönetildiklerini… Biri başınızı kaşırken diğeri topuğunuzla meşgul!

Öyle ise niye kınamak sol eli?

Eller kendi başlarına mı hareket ediyorlar? Yok mu kendilerine kumanda eden bir beyin?

Değer yargılarımızı yeniden gözden geçirsek nasıl olur acaba?…

 

HÜKÜM VERMEYİ, YARGILAMAYI

ALLAH’A BIRAKABİLMEK,

AKLIN “İMAN KAPASİTESİ” İLE İLGİLİDİR

 Öyleyse bizler akıllı insanlar isek; ister yaşayan, ister aramızdan ayrılmış olsun, hiç kimse hakkında, yargılama yapmayız!. Onun hakkında hüküm vermeyi Allah’a bırakır, “Onun durumunu Allah bilir!.” deriz.

İşte bunu diyebilmek, aklın iman kapasitesi ile ilgilidir. “idrâk edemediğini, inkâr etmemek” ile ilgilidir.

 

DEĞER YARGILARI,

ŞARTLANMALARIN SONUCUDUR!

 

DEĞER YARGILARININ OLUŞUMU

NE ZAMAN BAŞLAR VE NASIL GELİŞİR?

 Bu oluşma, çocuğun doğumundan sonraki ilk aylarda meydana geliyor.

Dışarıdan belli dalgalar olarak beyne ulaşan çeşitli veriler, kendilerini kabule hazır olan hücreleri kendi frekanslarına programlayarak; o andan itibaren o hücrelerin faaliyeti hâlinde, beyinde kendi anlamlarının oluşmasını temin ediyorlar!

Buna, ister şartlanma diyelim, ister beynin belirli bilgilerle programlanması ya da programlandırılması diyelim; değişen bir şey olmaz, çünkü işlem aynıdır.

Daha sonra belli değer yargılarının empoze edilmesi ile kişide, kendini madde beden kabulü hâli başlıyor!

Beyin esas itibariyle, her türlü bilgileri alıp, kabullenmeye yönelik bir yapı...

Hiçbir bilgi kaydı yokken, o çocuk elini sıcağa dokundurduğu anda “sıcak, cızz!.” diyorsunuz. O, dokunduğu nesnenin “sıcak, cızz” olduğu, beyne giriyor. Daha sonra siz tekrar aynı nesneyi ona götürdüğünüz zaman o, bunu “sıcak, cızz” diye nitelendiriyor.

Bu misâlde olduğu gibi, aldığı her türlü bilgi, beyinde yer ediyor ve bu, beyinde yer eden bilgilere göre de o beyinde “değer yargıları” oluşuyor. Tâ ki, bir başka bilgilendirme ile o değer yargısı değiştirilmediği sürece... Sonra da o kişide ölene kadar o değer yargısı devam edegidiyor.

TÜM DEĞER YARGILARININ

DEĞİŞTİĞİ BOYUT

 Terkipsel şuur boyutu; “Akl-ı cüz”dür.

Terkipsel boyutun üstündeki boyutun bilinci ise Akl-ı Kül boyutudur. Yani, bugünkü tâbirle Kozmik şuur boyutu diyelim...

İşte bilinç sıçraması ile kendini "Akl-ı Kül" mertebesindeki kavrayış kapasitesi içinde bulursan bir üst boyutta, senin tüm değer yargıların, varlığa, yaşama, mevcudata bakış açın değişir!.

İşte buna, eskiler; "Velâyet" mertebesi, "Allah`a yakin" mertebesi demişlerdir.

“BEŞERİ DUYGULAR”IN OLUŞUMU

-Gelenek, görenek, âdet adını taktığınız örf-anâne dediğiniz kurallar, içinizde birer şartlanma olarak meydana gelmekte değil midir?.. Ve hep kendinizi bir "beşer" olarak kabullenmekten doğmakta mıdır?.. Ve bu duygu dahi, hep bu toplumsal şartlanmaların neticesinde hâsıl olmakta mıdır?..

Öyle ise, kendini bulabilmen için, herşeyden evvel, gerek hayvânî ve gerekse beşerî duyguları terketmen gerekir!.

Ama bu duygular da durup dururken ortaya çıkmaz. Bir takım beşerî ilişkiler sonucunda ortaya çıkar.

BEŞERİYET KİRLERİNDEN, KAYITLARINDAN

ARINMAK SURETİYLE ÖZÜNE YAKLAŞMAK

MÜMKÜN OLABİLİR ANCAK!

Sınırsız-sonsuz varlıktaki mânâlar da elbette sınırsız ve sonsuzdur!.

Böylesine sınırsızlık ve sonsuzluk söz konusu iken; beş duyu ile kayıtlı bir bedende oluşan anlık, yerel arzu, istek ve zevkler için kendini ebedîyen beden ya da bilinç kozasına mahkûm etmeğe değer mi?.

‘’Değer...’’ diyen için, elbette değer!

Ama siz, "değer" diyenlerden olmamaya bakın!

Elbette, olmamak dilenilmişse!.

"Ey insanoğlu!. Seni ben kendim için var etmişken, sen nelerle meşgul oluyorsun, nelerle vaktini geçiriyorsun?."

Bu hitâb kime?.

Elbette bu hitâb, hitâba muhâtap olacak bir kâbiliyet ve istidatla yaratılmış olana, o mânâ kendinde mevcut olana... Zîra :

"Onlar, hayvanlar gibidirler, belki daha da aşağı." (7-179)

mânâsını ihtiva edenlere değil elbette bu sesleniş!.

Demek ki, varlığımızın hakikati, aslı, orijini olan sınırsız Tek`e ayna olabilmek; ya da o mânânın aynamıza yansıması, ancak aynanın varlık ve beşeriyet kirlerinden, kayıtlarından arınması ile mümkün olur.

Hazreti İsa Aleyhisselâm’ın;

"Sen, insan gibi düşünüyorsun, insanca düşünüyorsun; ALLAH gibi değil"!.

şeklindeki işareti üzere, beşeri değer yargılarıyla varlığa ya da özüne bakan kimse için bu konuştuklarımız elbette müyesser değildir!.

Kendini madde kabul etmekten, maddeye sahip çıkmaktan, denizin içinde bir damla buz olarak yaşamaktan kendini soyutlayamayanlara elbette müyesser olmaz!.

Dünya ve içinde var olan her şey, insan için bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir...

Bütün bu varlık, "Hakikat-ı Muhammediye" denilen, Hazreti "Muhammed`in hakikatı" denilen, kendini seyreden "Akl-ı Evvel" için dilenilmiş, tasarlanmış, sûretlenmiş bir yapıdır.

Eğer, o mânânın seyri için var olmuşsan; beş duyudan, beşerî kayıt ve duygulardan arınıp, bilinç aynanı perdeleyecek en ufak bir tozdan, duygudan, düşünceden, şartlanmadan, bedenî ve içgüdüsel isteklerden arınmak sûretiyle özüne yaklaşmak sana mümkün olabilecektir.

Aksi takdirde,

"Bu yolda nice başlar kesilir, hiç soran olmaz!."

Hükmünce geçer gider,

"Başaktaki kimi buğday tanesi pasta olup sofraya konmak, kimi de tarlada helâk olup gitmek içindir."

işaretince, geçip gitmek içindir!.

BEŞERÎ DÜŞÜNCE (İNSANCA DÜŞÜNCE)

-Cem, beşerce düşünmeyi terketmeye çalış!.

 -Elf, önce, bana açıklasana şu "beşerî düşünce" veya "insanca düşünce" deyimleriyle neyi kastettiğini... başka nasıl düşünebilirim ki?.

Ben bir insan olduğuma göre, elbette ki insanca düşüneceğim...

-Bak Cem... Siz şu anda, beş duyu verileriyle kendini kilitlemiş, âdeta şartlanmalar ve beşduyu verileriyle bloke olmuş bir beyinle, her şeyi anlayıp bütün sırları çözmeye çalışıyorsunuz....

Oysa bu imkânsızdır!.

Önce, beşduyu verilerinin, yaşadığınız evrenden kesitsel veriler olduğunu farketmek zorundasınız! Onlar sadece kesitsel örneklerdir!. Ve o örneklerin dışında daha sayısız varlıklar ve veriler mevcuttur!

Dolayısıyla, sadece, o beş duyu verilerini asıl ve gerçek kabul edip, tüm evrensel gerçekleri bu beş duyu verileri üzerine inşâ etmek gafletinden arınmalısınız!.

Şunu idrâk etmelisin ki, sizin bildikleriniz, bilmediklerinize nisbetle sonsuzda birdir!.

Bilmediğiniz varlıkların, bilmediğiniz sistemlerin, bilmediğiniz evrensel kanunların haddi hesabı yoktur!.

“Olmaz, deme; olmaz, olmaz!” şeklindeki deyişiniz bu gerçeğe işaret eder!.

İnkâr, câhilin, cehlini örtmek için kullandığı savunma silâhıdır!

İlim sahibi, bilmediği hiçbir şeyi inkâr etmez; gerçeğini, sistemini araştırır!

Sakınman gereken ilk şey, beş duyu verileriyle bloke olmuş bir beyinle yaşamak ve öylece bu dünyadan öte yaşama geçmektir!. Zira, evrensel sırlara açık bir yapıya kavuşmak için tek şansın, şu dünya yaşantısıdır!. Çünkü beyin elden çıktı mı artık hiç bir yeni veri kazanma şansın olmayacak!.

İşte, beş duyu verileriyle bloke olmuş ve şartlanmalarla kilitlenmiş, ötesine geçemeyen birimlerin düşünce şekillerine "beşeri düşünce"- "insanca düşünce" deriz.

Oysa sen, bütün bunların ötesinde, son derece kapsamlı bir şekilde EVRENSEL SIRLARA ulaşabilecek beyin kapasitesine de sahipsin!.

Bütün mesele, beynindeki bu boş duran kullanılmayan muazzam kapasiteyi değerlendirebilmektir!.

ŞARTLANMALAR

Şartlanma, bölük pörçük bilgi kırıntılarından, kıyaslama yoluyla kendi anlayışına nisbetle bir hüküm çıkartıp; bunu başkalarına empoze ederek, onları da o bilgilerle kayıt altına almadır.

İNSANI TÜM HEDEFLERİNDEN

ALAKOYAN ENGEL

Bilelim ki...

Bizi tüm hedeflerimizden alakoyan, “perdeli” bir halde yaşatan en önemli engel, ŞARTLANMALARDIR!.

Şartlanmalarımız yüzünden, gözlüğünü alnına kaldırıp da, sonra ömrünü çevrede gözlüğünü aramakla tüketen adam durumuna düşeriz!.

Evet, kesinlikle bilelim ki; Kişi,

şartlanmalarından;

şartlanmalarının getirdiği değer yargılarından;

şartlanmalarının getirdiği değer yargılarının oluşturduğu duygulardan arınmadığı sürece ‘’ALLAH’’ İsmiyle İşaret Edilen’i idrâk edemez!.

Bunu gerçekleştirmediği sürece, benliğinin hakikatını bilemez ve Hazreti MUHAMMED’İN açıkladığı ‘’ALLAH’’ İsmiyle İşaret Edilen’i tanıyamaz!.

Bu yanlış anlayışla yaşamı boyunca, “ALLAH” der; ama bu ismi, kafasında şartlanmalarına göre hayâl ettiği TANRIYA vererek, ömrünü boş yere harcar!.

Hazreti Muhammed’in açıkladığı “ALLAH’’ Adıyla İşaret Edilen’i anlamamış, idrâk etmemiş kişinin; şartlanmalar ve içgüdüleri istikametinde kafasında bunlar doğrultusunda hayâl edip yarattığı tanrıya “ALLAH” etiketini yapıştırıp böyle çağırması, ona hiçbir şey kazandırmaz. Çünkü;

“ŞİRK, şüphesiz ki en büyük ZULÛMDÜR!.”

Hazreti Muhammed’in açıkladığı “ALLAH’’ İsmiyle İşaret Edilen’i anlayıp idrâk etmeyen insanın; bilincinin orijinini tanımasına, Kozmik Bilinç boyutuna sıçrama yapmasına, evreni gerçek değerleri ile değerlendirmesine asla imkân yoktur!.

Çünkü kafasında yarattığı muhayyel “ALLAH” ismiyle etiketlediği TANRISI dolayısıyla; onun, kozasından çıkıp da gerçekleri görebilmesi imkânsızdır!.

ŞARTLANMALARIN ORİJİNİ

Şartlanmaları oluşturan değişik mânâlar, yeryüzünde mevcut olan bütün şartlanmaları oluşturan mânâlar, esas itibariyle ilâhi isimlerin bileşimleri sonucu olarak meydana çıkar.

Her birim de, kendi terkibine uygun bir biçimde, çeşitli ilâhi isimler ağırlıklıdır. Ve o isimlerin oluşturduğu terkip, bir mânâyı ortaya koyar. O mânâ, ağırlığı nispetinde şartlanmaları meydana getirir. Bu, Allah`ın “Melikiyet” vasfının eseridir. Yâni, bir diğer ifadeyle, “Esmâ Mertebesi’ndeki mânâların’’ yaşanılan âlemde ortaya çıkması şeklinde görülür.

ŞARTLANMALARIN ÖRDÜĞÜ

 “DÜŞÜNCE VE YAŞAM KOZASI”

 Oysa biliriz ki toplum, genelde derin düşünce gücünü kullanmasını bilmediği, hep ezbercilikle yetiştirildiği için derinlik isteyen konularda düşünmez ve düşünmeyi de sevmez... Ve bu yüzden de davranışlarını çevresindekilere yani “herkes”e göre düzenler!.

“HERKES” ne diyorsa, ne yapıyorsa, o da onları taklid eder!.

Böylece, âdeta “HERKES PUTU”na tapınır olur!.

Kişi daha küçük yaşlardan itibaren, “büyüklerim doğru yapar” diye düşünerek; onların davranışlarını şartlanma yollu kabul eder ve bunları tatbike başlar... Böylece de onların değer ölçülerini sanki kesin gerçeklermiş gibi benimser!.

İşte şartlanma yollu benimsenen bu değerler ve davranışlar, neticede gerçeğe tamamen aykırı olan bir zan içine sürükler kişiyi...

Sonuçta, bu hayâl ipiyle örülmüş kozada hapis kalan insan artık şöyle düşünmeye başlar:

“Bütün hayatımı Tanrıya ibadetle niye geçireyim ki, sonunda nasıl olsa bir iyilik yapar, Tanrının gözüne girer paçayı kurtarırım!.

Bütün bunlar, gerçeğe dayanmayan, şartlanmalar yoluyla elde edilmiş yanlış bilgilerden meydana gelmiş isabetsiz ZANLARdır!.

Oysa, şartlanmalara bağımlı kalarak, gerçeğe uymayan ZANlar ile yaşamanın ne kadar üzücü sonuçlar vereceğini Kur’ân-ı Kerîm şöyle bildirmektedir:

“...Onlar, ancak ZANNA ve nefislerinin çektiğine tâbi olurlar. Halbuki kendilerine gerçek bildirilmiştir!.” (53-23)

“...Onlar ancak ZANNA tâbi oluyorlar. ZAN ise gerçekten hiçbir şey ifade etmez!.” (53-28)

“İşte sizi yönlendiren hakkındaki bu ZANNINIZDIR ki, sizi perişan etti!. Ve siz kaybedenlerden oldunuz!.” (41-23)

İşte bu yüzden, bize, gerçeğe uymayan şartlanmaların verdiği zararı hiçbir şey veremez!

Ve çevremizin oluşturduğu bir biçimde; kendimizi et – kemik bedenden ibaret ZANNEDEREK, yukarıda gökte bir TANRI var sanır; bu beden kişiliğiyle o gökteki TANRI’ya tapınma yolunu tutarız!.

O TANRIYA kızar, o TANRIYI yargılar, o TANRIYI eleştirir, çoğu zaman da o TANRIYI zamansız ve yersiz işler yapmakla suçlarız...

Hiç farketmeyiz gökte öyle bir TANRININ olamayacağını!.

Gökte böyle bir TANRI olmadığı yolundaki, Hazreti Muhammed’in uyarısını hiç dikkate almayız.

Ve bu yüzden, sonra asla telâfi edemeyeceğimiz çok büyük yanlışlar yapmakta devam eder gideriz...

ŞARTLANMALARA DAYALI BİRİKİM,

KOMPLİKE BİR SİSTEM DEĞİLDİR

Şartlanmaya dayanan birikim komplike bir sistem değildir ve cevabı verilemeyen pek çok sualler ihtiva eder. O zaman da dersiniz ki, ‘’bu gün için bu sualin cevabını veremiyoruz!’’

Oysa şartlanmalardan doğan bilgilerle değil, saf gerçeklerle yürürseniz, komplike bir sistemle karşılaşırsınız; ki bu yoldan neticeye ulaşan bir kişinin cevabını veremeyeceği sual kalmaz!

Şartlanmış bir insan, tek noktaya doğru derinleşen sualler karşısında bir noktada durur ve cevap veremez hâle gelir.

Gerçeği bulmuş kişinin ise cevap veremeyeceği nokta olmaz. Ne kadar derine dalsanız, o ölçüde cevapla karşılaşırsınız.

Bu da onun, bütün ‘’Sistem’’e vâkıf olmasından ileri gelir.

ŞARTLANMALARIN ÖRDÜĞÜ KOZADAN

KURTULMAK İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR

Kişinin, şartlanmalar yoluyla örülmüş kozasından çıkabilmesi, ancak hakikata dair ilmin kendisine ulaşması; ve onun da bu gerçekler üzerine tefekkür edebilmesi ve gereğini yaşamasıyla mümkündür!.

“ŞARTLANMALAR PERDESİ” ARALANDIĞINDA

FARK EDİLEN GERÇEK

Halbuki en azından şöyle düşünsek;

Dünyanın üzerindeki bir insanın yeri nedir?..

Bütün dünya yüzeyi üzerinde, sadece bir tek insanın varlığını, yerini düşünün...

Dünya kadar bir tanrı olsa, onun yanında bu insanın yeri ne olur?..

Sonra Dünyadan bir milyon üçyüzonüç bin defa daha büyük olan Güneşi düşünün... Onun yanında dünyanın yeri nedir?.

Onun yanında, yâni dünyadan 1.313,000 defa büyük olan güneşin yanında bir insanın büyüklüğü, yeri nedir?..

Sanki, bir insan bedenine nisbetle, bir hücre içindeki kromozom!.

Veya Güneş gibi 400 milyar yıldızdan oluşan galaksinin içinde Güneşin yeri nedir?..

400 milyar güneşin akıl almaz boyutlarda oluşturduğu GALAKSİ, şâyet bir TANRI olsa, onun azâmeti yanında Güneşin yeri nedir?.

Ve düşünelim...

Güneş, o TANRIYA tapınsa, onu övse, yüceltse ne olur; reddetse, kızsa, sövse ne olur!!!.

Ya, o, varsayalım galaksi büyüklüğündeki TANRI yanında bir insanın yeri nedir?.

Lûtfen bunu gerçekçi bir biçimde düşünelim...

Eğer bu hususu idrâk edersek, farkederiz ki, Din’de bahsedilen, “ibadet” adı altındaki çalışmalar, dıştaki bir TANRI’ya tapınma, ya da yaranma gayesiyle oluşturulmamıştır!.

Nitekim eskilerden bu durumu şöyle duymuşuzdur:

 “Yaptığın ibadetlerin hiç birine ALLAH’ın ihtiyacı yoktur!. Sen bunları kendin için, kendi geleceğin için yapmak zorundasın!”

Evet, “ibadet”e, “ALLAH’’ adıyla işaret edilen’in değil; senin ihtiyacın var!.

Şâyet “ibadet” adı verilen çalışmalara gereken önemi vermezsen, “nefsine” hakkı olan sayısız özellikleri ve güçleri kazandıramadığın için “zulmetmiş” olursun.

Nefsinin hakikatını tanıman ve ondaki sayısız özellikleri keşfetmen, cennet yaşamına onu ulaştırman; senden çıkacak olan çalışmalara bağlıdır!.

Sen, kendin için, kendi menfaatin için bu çalışmaları yapmak zorundasın!

Eğer bu çalışmaları yapmazsan, kaybedecek olan yegâne varlık sensin!. Zîra ötede veya öteNde bir TANRI yok!. Ve sen de O’na yaranmak için bu çalışmaları yapacak değilsin.

Burayı çok iyi anlamamız lâzım.

‘’ÖteMde bir TANRI yok’’ diyerek, bunu idrâk ederek, tapınmayı terkedersen, çok büyük bir zararla karşı karşıyasın demektir!.

Zîra, o “tapınma” dediğimiz çalışmalar, gerçekte, senin geleceğin için çok büyük önem taşıyan; içinde yaşadığın SİSTEMİN ZORUNLU KILDIĞI çalışmalardır!. Asla ihmale gelmez!.

Ancak burada senin bir yanlış anlayışın sözkonusu...

ZAN ediyorsun ki, “ibadet” denen bu çalışmaları o TANRI’ya yaranmak için yapıyorsun...

Halbuki bütün bu çalışmalar, ötedeki ya da ötendeki TANRI için değil, bizzat kendi geleceğin içindir!.

ŞARTLANMALARLA KAYITLANIŞIN CEZASI

 İşte bu tür bilgilendirme veya şartlandırma ile kişi, bedene dönük tasarruflarını kendine ait gibi kabul ediyor. Bunun neticesinde de, kendini bir beden olarak görme, bir birim olarak görme hâliyle bloke olmuş oluyor!. Bu kayıtlanışın neticesinde ise kendine, “orijinindeki Evrensel Öz cevherinden mahrum yaşam tarzı” cezasını vermiş oluyor!.

BEŞERİ İLİŞKİLERE YÖN VEREN NEDİR?

Beşerî ilişkiler ise, hep o toplumun şartlanmaları istikametinde meydana gelir.

 

NİÇİN TOPLUMSAL ŞARTLANMALARDAN

SIYRILMAK GEREKLİDİR?

Beşerî ilişkiler ise, hep o toplumun şartlanmaları istikametinde meydana gelir. O takdirde, senin, her çeşit duygulanmalardan sıyrılabilmen için de, evvelâ o toplumsal şartlanmalardan sıyrılman gerekir ki; şartlanmalardan doğan olaylar seni etkilemesin ve sende bu yolda duygular peydah ederek seni özbenliğinden uzaklaştırmasın.

HALKI KOŞULLANDIRMA-ŞARTLANDIRMA!

(KAMUOYU OLUŞTURMA)

 -Toplumun sende meydana getirdiği bütün şartlanmalardan arınacaksın, birinci kademede...

Toplumun, sende meydana getirdiği şartlanmaların oluşturduğu değer yargılarından arınacaksın, ikinci kademede !.

Toplumun meydana getirdiği şartlanmaların oluşturduğu değer yargıları dolayısıyla sende hâsıl olan tüm duygulardan arınacaksın, üçüncü kademede!

İkinci kademede, toplumun şartlanmalardan doğan değer yargılarından da kendini arıtmaya çalışacaksın!.

Zîra, bu değer yargıları, toplum üstünde egemen olan kişilerin tabiatlarına uygun olarak toplum düzeni için ortaya konulmuş ve o topluma şartlanmalar yoluyla maledilmiş hükümlerdir!

Bunun, çağınızdaki bir diğer deyimi de "kamuoyu oluşturma"dır. Toplumun bireylerini bir düşünce doğrultusunda şartlandırmaya "kamuoyu oluşturma" adını takmışsınız... Yâni, halkı koşullandırma!.

Senin gerçek kişiliğinin ortaya çıkması için, şartlanmalardan doğmuş olan değer yargılarından da arınman gerekir.

MEDYANIN-TOPLUMUN PROGRAMLADIĞI

İLKEL ROBOTLAR POZİSYONUNDAN ÇIKMAK,

GERÇEKÇİ DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENMEK ZORUNDAYIZ

 Günümüzde toplumda kullanılan bir tâbir vardır...

Biz basın mensupları kamuoyu oluştururuz.

Kamuoyu oluşturmanın gerçek anlamı, halkı belli şeylere şartlandırmaktır.

Hangi konuda hangi menfaat için olursa olsun neticede toplumu o şeye şartlandırmaktır.

Şartlanma ile tefekkür biribiriyle çatışan 2 anlamdır.

Oturup kalkmanızdan yiyip içmenizden, kıyafetinizden, çevreye bakış açısından tutun, ibadetlerinize inancınıza kadar şartlanmalar istikametinde yaşadığınız zaman toplumun programladığı bir android gibi yaşarsınız.

Peki doğrusu ne?

...................

Körü körüne söylenenleri tekrar etmek yerine; neden niye, nasıl niçin sorularıyla söylenenleri kavrayarak yaşayabilmek!.

Ama basiret gözünüz (kalp gözünüz) açılıp; gerçekleri görüp, yaşayıp, hissederek öbür boyuta geçmek istiyorsak, gerçekçi DÜŞÜNMESİNİ öğrenmek; medyanın, toplumun programladığı ilkel robotlar pozisyonundan çıkmak zorundayız!.

 Öyle ise gerçekleri farketmeye başlayalım!

 

KUR'ÂN-I KERÎM ÇÖZÜMÜ

2012 ® RADYO YANSIMALAR web sitesi. 24 saat yayın