.

 

 

kavramlar.jpg (6719 bytes)

 

DİN EĞİTİMİ

 

“DİN EĞİTİMİ”,

ALLAH’IN YARATMIŞ OLDUĞU SİSTEM VE DÜZENİ

OKUMA EĞİTİMİDİR!

Bir insanın yaradılışını düşünün!

 Şu elimize bakalım ..Parmağımıza bakalım... Parmakta tırnak diye birşey var...

 Bu tırnak denen yapı olmasaydı bu parmağın ucunda, biz sert bir nesneyi tutamazdık...Et yumuşak olduğu için kayar giderdi.. Şu tırnağın varoluşu dahi, bu insanın MUTLAK BİR ŞUUR tarafından, şuurlu bir varlık tarafından yaratıldığını gösteriyor.

Siz bir bilgisayaraın kendi kendine varolduğunu düşünebilir misiniz?!

Hayır!

Bir bilgisayar kendi başına olamıyorsa, milyonlarla bilgisayarın erişemediği kapasiteye sahip olan bir insanın kendi başına olduğunu düşünmek, tek kelimeyle, abesle iştigaldir !

Öyleyse bu kadar muazzam bir varlığı bir insanı yaratan ve bu insanın, milyarlarla insanın içinde varolduğu Dünyayı ve sayısız Kâinatları yaratan bir MUTLAK VARLIĞIN rastgele abes bir şey yarattığını düşünebilir misiniz?

Elbette ki Hayır!

O zaman, biz o varlığın yaratmış olduğu bu Kâinatı, bu nizamı, bu düzeni bu sistemi okumaya çalışırsak O’nun yarattığı bu Sistem ve Düzeni anlatan DİN’i anlamış oluruz. Çünkü Din, Allah'ın yaratmış olduğu Sistem ve Düzendir!.

Kurân’da "SÜNNETULLAH" der. "Sünnetullah’ta asla değişiklik olmaz!" der.

“Sünnetullah”, Allah’ın yaratmış olduğu Sistem ve Düzendir!

"Sünnet", her ne kadar "âdet" kelimesiyle çevrilmişse de; bugünkü ifadede Sünnet, "SİSTEM"dir!

"Allah'ın yaratmış olduğu Sistem'de asla değişiklik olmaz!” olayı geçerlidir.

Zaten "Doğa Kanunları" denilen şey de "Allah'ın yaratmış olduğu bu Sistem ve Düzen"dir!

Gerçek din eğitimi demek, Allah'ın yaratmış olduğu bu Sistem ve Düzeni okuma eğitimi demektir!

ara.jpg (366 bytes)

BUGÜN ÖĞRETİLEN,

DİN İLMİ DEĞİL;

İBADET İLMİDİR!

Bu sistem içinde ibadetlerin yeri çok az bir şeydir.

“İbadet” deyince nedir?

Namazdır, oruçtur, hacdır…

Din, Alllah’ın yarattığı “Sistem”se, bu Sistem’in içinde ibadetlerin yeri ne?

Siz bu Sistem ve Düzeni okuduğunuz ölçüde Allah’ın azâmetini farkedersiniz!.

OKUMAK, Arapça kelimeleri biraraya getirmek değildir…

Gerçek mânâda “Din eğitimi”, Allah’ın yaratmış olduğu “Sistem”i okumadan; Allah’ın azâmetini anlaması ve Allah’ın yanında yerini farlketmekten geçiyor!

Bugünkü öğretilen şey, DİN İLMİ değil; İBADET İLMİdir!

ara.jpg (366 bytes)

EĞİTİM SİSTEMİ

EZBERCİLİĞE DAYANDIĞI SÜRECE,

AYNI ŞEYLERİ DÖNER DÖNER OKURUZ!!!

Haksız değil insanlar, düşünemiyorlarsa!

Her ne kadar bu bilgiler Batıda böyle gelişmişse de; biz okula aldığımız çocuğa “uyu uyu yat uyu” diye başlatıyoruz okutmaya!!!

Sonra da eğitimde ilkinde ortasında lisesinde veriyoruz bilgileri eline, “bunları ezberle 5 verelim sınıfını geç!!!” diyoruz.

Eğer bizim orada “oku” dediğmiz şeylerin bir kelimesini satırını atlarsa 3 verip 2 verip sınıfta bırakıp, ondan sonra da “niye düşünen bir gençlik yok?” diyoruz..

Siz en körpe çağından itibaren gelişme devresinde o beyinleri ezberciliğe programlarsanız; en körpe devresinde o gençlere soru sormayı yasaklarsanız, düşündürtmezseniz daha sonra ne bekleyeceksiniz?

Eğitim sistemi ezberciliğe dayanan bir sistem olduğu sürece, biz daha çoook aynı şeyleri döner döner okur.. sonra yine tekrar eder, yine okuruz.

ara.jpg (366 bytes)

 

İLÂHİYATÇI…

VE İLÂHİYAT FAKÜLTELERİ!

Kurân-ı Kerîm, “Lâ ilâhe….” derken; bir takım insanların, kendilerini “İlâhiyât ÇI” olarak nitelemeleri ne düşündürücüdür!.

İlâh iyat” fakülteleri mi olmalıdır; “DİNİ BİLGİLER Fakültesi” mi?

Türkiye’de ve Dünya’da “ilâhiyatÇI” olmayan ne kadar “Dinî Bilgiler uzmanı” var acaba?

Herkes, kendi lâyığını mı seçer dersiniz?

ara.jpg (366 bytes)

 

İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ ANA SORUN

DİN-BİLİM DENGESİNİ KURAMAMAKTIR!

İçinde bulunduğumuz ana sorun, din-bilim dengesi kuramamaktır.

Ya Din’i veri kaynağı alıp sembolik anlatımları tasavvufla da bezeyerek hayâli bir dünyada yaşıyoruz...

Ya da bilimsel verileri ve yaşamın görebildiğimiz gerçeklerini esas alarak göremediğimiz gerçeklerden uzak düşüyoruz.

Hangi yandan veri edinirsek akabinde bunun diğer yanla örtüşmesini sağlamak için bir çalışma yapmazsak, bilelim ki gerçeklerden sapma ihtimali hayli fazladır.

Din kanalından veya tasavvuf yollu bize ulaşan verilerin yaşamın gerçekleriyle örtüşmesini anında sağlamazsak hayâlimizde yarattığımız bir dünyada yaşamaya başlarız.

Sadece bilimsellik ve yaşamda gördüklerimizle yetinirsek, genelde algılanamayan sembol ve mecazlarla işaret edilmiş yaşamın gerçeklerinden mahrum kalır, sonucunda da ânımızı değerlendirememek yüzünden geleceğimizi köreltiriz.

ara.jpg (366 bytes)

 

DİN VE BİLİM

İKİ AYRI ŞEYİ ANLATMIYOR!

 “Allah”ın vasıfları” diye anlatılan Allah’ın İlim sıfatı, Allah’ın kudret sıfatı bizim bugün

“Allah”ın vasıfları” diye anlatılan Allah’ın İlim sıfatı, Allah’ın kudret sıfatı bizim bugün söylediğimiz “Kozmik Bilinç” adını taktığımız, “Evrensel Bilinç” adını taktığımız şeyden başka bir şey değil… Tâbir değişikliği var.

Allah’ın ilim sıfatının zuhurudur bu Kâinat!. O ilim sıfatının mânâsıyla oluşmuştur, diğer esmâlar bunu pekiştirmiştir. diye mecâzî anlattığımız olay esasında bugün bilimsel olarak târif ettiğimiz şeyden gayrı bir şey değildir.

Yani Din ve bilim iki ayrı şeyi anlatmıyor ve incelemiyor!.

Mevcud tek bir şey var. Bu şey geçmişte o günün şartları içinde DİN kavramı kapsamı içinde anlatılmış mecâzî ifadelerle, biz onun anlatığı aynı şeyi bugün gelişen bilim ve teknoloji ile çözüp deşifre edip anlamağa çalışıyoruz; başka isimler veriyoruz… Halbuki ayrı ayrı isimlerle anlatılan, hep aynı Tek yapı!. Ve tek yapı, bilimsel ifadesiyle, ENERJİden meydana gelmiştir... Evrende algılanan ne varsa bu enerjiden meydana gelmiştir.. ..

Yani din diliyle “Kudretullah”dan..

Kelime neyi değiştirir ki!…

Neticede herşeyin tek bir kökenden geldiği...

Neticede bu Evrende varolan herşey canlı ve şuurludur; ister mikro boyutta, ister makro boyutta, ister mikrop boyutunda al, ister atom boyutunda a, ister galaktik boyutta al…

İnsan da enerjiden-kuantsal yapıdan-mezonlardan-kuantlardan atoma uzanan, atomların bileşimden hücreye uzanan bir yapıya sahiptir… Yıldızlar da öyle, galaksiler de öyle, takım yıldızlar da öyle, burç adı yapılar da öyle…

Senin algıladığın gözüne göre madde vardır. Ama bir başka algılama aracına göre burası enerji kitlesidir.

Bir güç vardır bu yapıyı meydana getiren… İşte madde olarak algılanan bu yapının özündeki güç “MELEK” diye târif edilmiştir; “melk” denen bir biçimde… Yani senin varlığın, derûnunda meleki bir yapıdır. Enerji-madde sıralaması içinde bir katmanın adıdır “melek”… Senin yapında enerji-madde sıralaması zoomlaması sırasında görülen tesbit edilen katman, pekçok katman olduğu gibi melek veya dünya-yıldızlar silsilesi sıralamasında da böyledir.

O madde dediğin yapılar derûnuna bakıldığı zaman bir enerji kitledir, meleki yapıdır.

İşte Muhyiddini Arabi baktığı zaman, dünyanın bu yıldızlardan gelen enerji dalgaları aldığını görerek ve bu kitlelerin her birinin, bilinçli makro varlıkların “her bir su damlası yere melekle iner” derken o zât, ya da “depremler melekler eliyle meydana gelir” derken; biz maaalesef şartlanma yollu bunları algıladığımız için sanıyoruz ki havada sinek türü bir melek alıyor damlayı getiriyor ya da yerin altında çeşitli mahlûkat içinde varolmuş melekler var onlar toprağı sallıyor!...

Hayır!

Maddenin aslı-özü olan enerji kitlesinin hareketleriyle meydana geldiğini söylüyor Hz..Muhammed aleyhisselâm.

Su damlacığının özündeki elektron yapıyı, enerji yapıyı görerek “bir güç inmektedir yeryüzüne” diyerek anlatmağa çalışıyor…

Ama ne zaman?...

1400 sene evvel!.

1400 evvel birkaç bin kişinin yaşadığı bir toplumun içine gelen o zât…

Kime anlatıyor bunu?...

Kime anlatacak…!

“Ya yarın kızım büyür de bir erkek le beraber olur da bana ar namus haya gider… o zaman ben kızımı diri diri gömüp öldürüyüm!!!” diyen insansılara anlatıyor.

Anlamıyorlar tabii... Reddediyorlar Hz.Rasulullah’ı… Anlayan da iman ediyor… Çözemiyor olayı ama iman ediyor.

Biz aradan 1400 sene geçip bugünkü bu ilim ve teknolojiye erdikten sonra o zâtın nelere işaret ettiğini deşifre edip olayı farketmeye başlıyoruz. Ama gene de çoğumuz, hikâye ve masallarla geçiştiriyoruz bu işi!.

ara.jpg (366 bytes)

 

DİN İLE FELSEFE

ARASINDAKİ FARK NEDİR?

Din ile felsefe arasındaki en önemli fark şudur:

Felsefe, görülenden yola çıkarak, varlığın, yaşamın, yaşam içinde insanın yerinin ve davranış kökeninin tesbit edilebilmesi çalışmalarını yapar.. Bilgiye, görgüye, kültüre, ilme dayanır yani zâhirde mevcut beş duyuyla algılanan donelere dayanır.

Din ise görülmeyenden yola çıkarak, görülmeyenin verilerine dayanarak görülenlerin deşifre edilmesi sistemine dayanır. Zira dini vahiy esasına dayanarak bildiren Rasâlullah’tır!

Allah Rasûlü normal göz ile, beş duyu ile algılanamayan bir biçimde algıladıklarını esas alarak, onlara dayalı bir biçimde görülenleri deşifre edip değerlendirme sistemini getirmiştir. Bu ikisi arasında uçurum vardır; çünkü gördüklerin, göremediklerin yanında nedir?

Bir hiç! Sonsuzda bir hiç!

Bu yüzdendir ki felsefe her halükârda yanılmaya mahkûmdur.

Gördüğüne göre bir sonuç çıkaracak; ama göremediği bir başka esasın yanında o sonuç değerini yitirecek hiç olacak..

Buna karşılık din görülmeyen gerçekleri de esas alan bir biçimde varlığı değerlendirme yoluna gidecek; bunun neticesinde gerçek değerler idrâk edilebilecektir. Onun içindir ki felsefe eldeki mevcut bilgilere dayalı bir sistemdir; değerleri de ele geçenlere GÖREdir; yani izâfidir!

Din (sistem) ise başlangıçta kolaylıkla kavranamayacağı için, imana dayalı bir sistemdir... Ama yanlış anlamayalım, din imana dayalı bir sistemdir derken, burada imanla iş biter anlamında kilitlenmeyelim!

İmandan gaye ameldir!

Bir şeyler yapmaktır! Bir şeyler yapmak için de önce onun yapılmasına iman etmek lâzımdır.

İman etmek görülmeyene olur; görülen şeye iman olmaz! Gördüğün bir şey için, iman ediyor musun, denmez.. Zaten onu görüyorsun, bu yüzden burada iman söz konusu olamaz..

İman görülmeyene olur. Görülmeyene iman etmek suretiyle, o görülmeyenin yapısal özelliklerine, yapısına, tarzına, sistemine, şekline göre gerektiği gibi fiiller ortaya konulur. Yani, görülemeyen gerçeklere dayalı bir şekilde çalışmalar yaparak, varlığın sırrına, aslına, orijinine ermektir din..

Felsefe ise eldeki mevcut doneleri değerlendirmek suretiyle varlığın yapısını ve sistemini çözmeye çalışmayı ve bunların içinde insanın yerini tesbit etmeyi hedef almıştır.

Felsefe ile din arasındaki farkın muazzamlığı apaçık ortada değil mi?

Beş milyon veya beş milyar ile sonsuz arasındaki fark ne ise; felsefe ile din arasındaki farkta budur işte !

Felsefede çeşitli bilgileri alıp değerlendirmek suretiyle belli bir dünya görüşüne sahip olabilir; bununla beraber dilediğin gibi yaşayabilirsin...

Buna karşılık dinde ise, bir takım çalışmalar yapma zorunluluğu söz konusudur; bu zorunluluğu ise idrâkın veya imanın oluşturur.

Çünkü, Din sana diyor ki...

Gelecekte senin için şöyle şöyle bir yaşam söz konusu...

Bu yaşamın üzüntü ve sıkıntılarından kurtulmak; güzelliklerini yaşamak istiyorsan, bunun için şu tarz çalışmalar ve davranışlar ortaya koymak zorundasın! Aksi takdirde o hedefe ulaşabilmen mümkün değildir!

Evet, Din bunu söylüyor!

Öyle ise dinde esas mesele, "iman" edilen konularda yapılması gereken çalışmalardır... Yani, imandan öte, esas olay, inancın sonucu olan ameldir, yani fiillerdir...

Zira, sadece "iman ettim" demek yeterli olmayıp; önemli olan, o imana dayalı hususlarda belli fiilleri ortaya koymaktır!

Âyet-i Kerime’de ne deniyor:

"İMAN EDİP, KURTULUŞA ERDİRECEK OLAN FİİLLERİ TATBİK EDERLER"

"İNSAN İÇİN KENDİ ÇALIŞMALARININ SONUCUNDAN BAŞKA BİRŞEY SÖZKONUSU DEĞİLDİR"

İnsan daima kendisinden çıkan fiillerin sonuçlarıyla karşılaşacaktır!

Her aşamada yaptıklarının neticeleri, bir sonraki aşamada o kişi için otomatik olarak oluşmaktadır..

İşte, ölümötesi yaşamda otomatik gelişmelerin olmasının sebebi de budur! Yaptıklarının neticeleriyle karşılaşma olayı!

Öyle ise, bir insan, hangi mertebede olursa olsun; neleri bilirse bilsin; neleri hissederse hissetsin; neleri yaşarsa yaşasın; yapması gerekli çalışmalar yönünden geri kalması halinde, gelecekteki güzelliklere de erişme yönünden geri kalacak demektir.

"Ben şu mertebeye geldim; ben şu idraka şu seviyeye geldim; ben şöyle kendimi hissediyorum; öyle ise artık benim namaz kılmama gerek yok; öyle ise benim oruç tutmama gerek yok; öyle ise benim bir takım çalışmalar yapmama gerek yok; zikir yapmama gerek yok! Mâdem ki benim varlığım ALLAH`ın varlığı; ben ALLAH`ı mı zikredeceğim, ben kendimi mi zikredeceğim; kimi zikredeceğim? Nedir bu olay?" gibi düşünceler tamamen şeytani-cinni ilhamların neticesi olarak oluşur ve kişiyi ikileme düşürür.

Nasıl ki İblis, Adem`i cennet yaşamında iltibasa (ikileme) düşürdü; aynı şekilde dünyada da insana bu tür görüşler ilham ederek, onu belli çalışmaları yapmaktan geri bıraktırır! Kişi yapılması gerekli çalışmalardan ne nisbette geri kaldıysa, o çalışmaların karşılığı olan hallerden ve ortamdan da geri kalır!

Kesin kuraldır bu!

Çünkü senden meydana gelmeyen çalışmanın neticesi de asla senin için geçerli olmayacaktır...

Ayağını bir adım ileri attın mı, bir adım ileri gidersin; iki adım ileri attınmı, iki adım ileri gidersin! Çünkü ilâhi sistem, nizam, düzen, bu esas üzerine kurulmuştur.

ara.jpg (366 bytes)

ÂLİMLER İSTİŞARE MAHALLİDİR;

TÂBİ OLMA MAHALLİ DEĞİL!

(Soru: Necm Sûresi 39. Âyetindeki "İnsanın say'inden başkası kendinin değil" meâlindeki “say”in Hakikat boyutundaki mânâlarından birinin, "Kimseye bağlanmayın Allah Rasûlü’nden başka" mânâsını anlayabilir miyiz ?... Diğer mânâlarını lütfeder misiniz ?... )

Allah Rasûlü’nün bahsettiği sistemi anlayanlar elbette ki yaşamlarında ondan ibret alarak o yolda yaşarlar... Âlimler, istişâre mahallidir; tâbi olma mahalli değil!...

Herkes yaptığı çalışmaların karşılığını alacaktır... Âyetin uyarısına göre...

Yemediğiniz yemeğin enerjisi sizin için oluşmaz bedeninizde...

ara.jpg (366 bytes)

TÂBİ OLMADA

AKIL NİMETİNİ KÖRLETMEK VARDIR

Değerli dostlarım...

Öncelikle, sizlere hatırlatma gereğini duyduğum bir konuyu açmak istiyorum...

Bazı yakın dostlarımın “Okyanus ötesinde” olmam dolayısıyla görüşme zorluğundan üzüntülerini beyan ettikleri için, bu chatleri yapmayı düşündüm... Ve diğer görüşmek isteyenlere haksızlık etmemek için de her isteyenin girebileceği bu sisteme geçtim...

Fakat iyi bilinmeli ki...

Bu sohbetler bir tarikat toplantısı değildir ve ortada bir şeyhlik kavramı yoktur...

Bu kadar yıllık araştırma ve incelemesi dolayısıyla pekçok kitap yazmış, bu kadar konuda kendine özgü görüşleri oluşmuş bir okumuş-düşünür ve yazara, arzu edenlerin, kitaplarını okuduktan sonra anlamadıkları konularda, soru sorma fırsatı verme amacıyla düzenlenmiş chatlerdir...

Herkese açıktır...

Lûtfen birbirimizin kimliklerini bir yana bırakıp, fikirler üzerinde duralım...

Ve de kimsenin kimseye bağlanması sözkonusu olmaksızın; herkes kendi anlayışına göre kendi yolunu çizsin!... Sonucuna da katlanacağını bilsin tercihinin!.

Burada, her yazılanı, herkes yanlış da bulabilir, doğru da!... Bu, kişinin kendisini ilgilendirir!... Faydalı buluyorsa, devam eder; bulmuyorsa faydalı bulduğu çalışmalarla yaşamını değerlendirir...

Hiç kimse, hiç kimseye pâye veya mertebe veremez!...

Sakın buna da kalkışılmasın!...

Herkes kendi samimiyetinin ve çalışmalarının karşılığını alacaktır...

Dünya yaşamı, kişinin kendisini eğitme alanıdır...

Ben, yalnızca bildiklerimi kendime saklamanın vebâlinden kurtulmak için bunları yazıyorum ve ondan başkaca da bir işlevim sözkonusu değil!...

Daha derine dalmak isteyenler, arzu ederlerse bu konuda ehil birini bulur ve ona göre gerekeni yaşar...

Şu anda sanırım 100 kişi civarındayız odada...

Lûtfen bu yazdıklarımı iyi değerlendirin...

Kimsenin benim hakkımda dedikleri; ya da, benden naklen diyerek söyledikleri beni bağlamaz!...

Ben diyeceklerimi, kitaplarda yazmış ve kasetlerde konuşmuşumdur...

Benden nakil yapanlar, kendi anladıkları kadarıyla, kendi düşüncelerini dile getirir; bense yazdıklarımlayım...

Ben yalnızca yazdıklarımdan veya kasetlerimde dediklerimden mesûlüm...

Kimsenin de benim adıma konuşma yetkisi yoktur!.

Herkes dilediğiyle görüşür, ama o kişilerin görüşleri beni bağlamaz...

Kitaplarımı okuyanları görüyorum ki, her biri başka şeyler anlıyor ve anlatıyor!... Esasen geçmişte de bu böyle olmuştu...

Dolayısıyla, siz kendi anlayışınızla, vicdanınız müsterih olacak şekilde yaşayın, kimsenin görüşüyle kendinizi bağlamayın, kimseye tâbi olmayın Allah Rasûlü’nden başka kimseye tâbi olmayın!...

Bize, istişare tavsiye edilir; körü körüne bağlanmak değil!...

Tahkik tavsiye edilir; taklit değil!.

İstişareler sonunda kişi kendi aklıyla kendine rota çizer... Tâbi olmada ise akıl nimetini değerlendirmeyip, onu körletmek vardır...

Öyle ise, tavsiyem; kendi aklınızla, ilminize göre yol çizmektir...

Unutmayın ki, kişinin ameli, niyetine göre değerlendirilecektir...

ara.jpg (366 bytes)

YA AKLINIZI MANTIĞINIZI KULLANIR,

KENDİ YOLUNUZU ÇİZERSİNİZ…

YA DA SONUCUNA KATLANIRSINIZ!

“Falanca bu konuyu iyi biliyor, gidip ondan dinleyelim...”

Olabilir!.

“Filânca daha iyi biliyor…”

Gider, ondan da dinlersin!.

Sonra onu dinler, ötekini dinler, ötekini dinler; neticede kendi aklın ve mantığınla kendi kararını verir kendi yolunu çizer, sonucuna da katlanırsın!.

“Efendim, falan zâta gittim de, beni yanılttı da, bu hâle geldim!.“

Böyle bir mâzeret ölüm ötesi yaşamda geçerli değil!.

Herkes kendi aklı, mantığı, iradesiyle kendi yolunu çizmek mecburiyetindedir, “İslâm Dini”nin sistem ve düzenine göre!.

Ya aklınızı mantığınızı kullanır, kendi yolunuzu çizersiniz; ya da sonucuna katlanırsınız!.

İş hayatınızı kurmak, yarın sosyal bir mevkie gelmek için nasıl mücadele ediyor, belli çalışmalar yapıyorsanız, Allah indinde de belli bir değer kazanmak için de belli çalışmalar yapmak, belli zamanınızı ayırmak, belli araştırmaları uygulamak zorundasınız!.

Bunu yapmazsanız, kendi kendinize zulm yapmış olursunuz!.

Nefsinize zulmederseniz eğer, neticesinde gelecek azap ve sıkıntılar da dışarıdan biri tarafından size verilmiş azap ve sıkıntılar olmaz; kendi yaptığınız yanlışların sonucu olarak başınıza gelir!.

Eğer, benden yanlış bilgiler alıyorsanız, öbür tarafa gittiğinizde, “Bizi Ahmed Hulûsi yanılttı” diye bir mâzeret öne sürmeniz mümkün değildir!.

Benim anlattıklarımla kalmayın... Gidin, kaynakları araştırın!.

Allah Rasûlü’nün hadislerini okuyun!.

Kurân’ın çeşitli tefsirlerini okuyun, çeşitli yorumları görün!.

Çeşitli bilgi sahibi insanlarla sohbet edin... Onlara da sorular sorun!.

Neticede benden aldığınız bilgilerin, oradan aldığınız cevapların hepsini bir sentez yapın; kendi yolunuzu kendi aklınızla, idrâkınızla çizin!.

Yapılması gereken şey budur!.

Aksi halde kendinize yazık edersiniz!.

Allah’ın sistem ve düzenini” anlamadan, kendi hayâlinizdeki değerlere göre, kendi hayâlinizde yarattığınız gerçeklere göre olan bu yaşama biçimi, sizi neticede büyük pişmanlıklara sürükler!.

İşte bu sebeplerdendir ki, sadece benim kitaplarımla da yetinmeyin!. Bu kitapları okuduktan sonra başka kitapları da okuyun!. Geçmişte mâneviyat ehli kişilerin değerli kabul ettiği, büyük kabul ettiği zâtların da kitaplarını da okuyun!.

Bir Abdülkadir Geylâni’nin kitaplarını okuyun... Bir İmâm-ı Gazâli’nin kitaplarını okuyun... Muhyiddin-i Arâbi’nin kitaplarını okuyun... Nefâhat-ül Üns’ü okuyun... Geçmişte yüksek evliyaullahın hayatlarından kesitler verir, Tezkiret-ül Evliya’yı okuyun. Ahmed Rufâi’nin kitaplarını okuyun.

Bütün mâneviyat ehli önde gelen kişilerin kitaplarını okuyun, Şâyet onları okuduğunuz zaman benim yanlışlarımı görürseniz, benim yanlışlarımı bir yana bırakın, onların dediği istikamette yürüyün!.

Çünkü, hiçbir zaman, hiç kimse Allah Rasûlü dışında kimseye tâbi olmakla zorunlu ve mükellef değildir!.

ara.jpg (366 bytes)

DİN’İN BAZI ÇEVRELERCE

‘’HURAFE’’ ZANNEDİLMESİNİN NEDENİ

Bir yanda asırlardan beri nesilden nesile intikal ederek gelen dini bilgiler; öte yandan, özellikle son yüzyılda yaptığı hamle ile kendisine kadar bilinenleri altüst eden yepyeni bir bilim dünyası...

Dini bilgiler, bugün, birçok çevrelerde "hurâfe" diye nitelendirilerek ele dahi alınmaz oluyor...

Sebep; en yenisi 1400 yıl evvelinde gelmiş ve o devrin insanına hitâbeder şekilde düzenlenmiş görünen dini kitapların ne demek istediklerinin anlaşılamaması...

Birçok yerlerde kullanılmış bulunan işaret yollu kullanılan kelime ve tâbirlerin çözülememesi; özellikle günümüzde yetişen insanların bu "Kitap"dan ve de "hitâb"dan uzaklaşmasına; bu yüzden de dini bütünüyle "hurâfe" diye nitelendirilmesine sebep oluyor.

Diğer taraftan özellikle yüzyılımızda bilim, âdeta ışık hızıyla bir hamle yapmış ve günümüze dek bilinenleri altüst etmiş bir aşamada görülmekte...

Albert Einstein'ıyla, Max Planc'ıyla, Louis De Broglie'siyle, Schrödinger'iyle, Davisson ve Germer'iyle birçok bilim adamının ortaya çıkarttığı düşünce sistemi ve bunların tatbikçileri, 21'inci asır insanının düşünce dünyasını yepyeni bir şekilde imara başladılar.

Ahmed Hulûsi

yazdir

  AB1.jpg (952 bytes)

 

www.allahvesistemi.org

internet kitapçınız kitapyurdu.com