KAVRAMLARLA KURÂN-I KERİM'E BAKIŞ

 

Ahmed Hulûsi'de Kavramlar

 

 

 

 

 

 

“FAKR”

(Yokluk)

 

 

Tam olarak “yok”luğunu hissedip yaşama hâli!

 

Mutlak bilinçli kulluk ancak “FAKR” ile tamam olur!.

"Fakr" Esmâ boyutuna işaret eder.

 

Fakr"ın üç mertebesi vardır:

Fenâ-i ef'âli meydana getiren veya fenâ-i ef'âl sonucunda oluşan "FAKR".

Fenâ-i esmâ ve sıfat neticesinde oluşan "FAKR'IN FAKRI".

Fenâ-i zât neticesinde oluşan fenâ fillah hâli olan "FAKRIN FAKRININ FAKRI".

 

Birincisi, ef'âl yani fiiller âleminde meydana gelen bütün fiillerin hakiki failinin Allah olduğu idrâk edilir. Bu sebeple de, bahsedilen müşahede içinde olan kişiden "suçlama-itham" kalkar. Çünkü artık hakiki faili görmektedir. Faili hakiki ise "lâ yüs'âl"dir!

Yani, yaptığından sual sorulması mümkün olmayandır.

 

Faili hakikiye işaret eden âyetler şunlardır:

"ATTIĞIN ZAMAN SEN ATMADIN, ATAN ALLAH`TI! "

"SİZİ DE FİİLLERİNİZİ DE ALLAH HALKETTİ!"

Bu idrâk, üzerinde biraz daha derin düşünülür ise önemli bir şuur sıçraması daha getirir ki o da şudur:

Mâdem ki fiilleri meydana getiren Allah'tır, öyle ise o fiillerin ortaya çıktığı mahâl de Allah'a aittir! Dolayısıyla O, yaptıran değil yapandır!

Fiili meydana getiren fâili hakîki, yani o fiili ortaya koyan O'dur!. Dolayısıyla ne fiil görüyorsak, onun meydana getiricisi hep O'dur.

Yalnız burada şunu iyi bilmek gerekir;

Resim, ressamın eseridir, ressamın kafasındaki düşünce veya duygunun şekle girmiş halidir; ama, resim ressamdır diyerek, ressamı o resimle kayıtlamak, sınırlamak asla mümkün değildir.

Bunun gibi, herhangi bir fiili meydana getiren Allah'ı o fiil veya anlamı ile, yahut da sûretiyle kayıt altına almak çok büyük düşüncesizlik ve anlayışsızlık olur.

Bütün bunları öğrenip yaşamaya çalışırken;

"ALLAH" ÂLEMLERDEN GANÎDİR

âyetinin işaret ettiği "tenzihiyet" yani kayıtsızlık ve sınırsızlık, prensibini de asla gözardı etmemek mecburiyeti vardır.

Varlık O'dur ve yapan O'dur idrâkına erildiğinde, FAKRIN FAKRI yaşamaya başlanır. Birim "yok" olup varlık O'na ait olunca; hâliyle bunun neticesi olarak kendi varlığının da "yok" olduğunu farkeder. Kendisi "yok"tur ama gene de var olan bir şey vardır. İşte o zaman farkedilir ki var olan TEK varlık Hakk'tır.

Böylece, bu mertebede "vahdeti vücud" yani varolan her şeyin gerçekte yok olup, sadece ve sadece "Hakk'kın mevcut olduğu müşahede edilir. Burada hemen şunu farketmek de son derece elzemdir:

"Panteist" görüşe göre, her şey vardır ve bunların tümüne TANRI denilir.

"Vahdeti Vücud"a göre ise, ayrı ayrı sayısız şeyler mevcut değildir; bu gözün görme yetersizliğinin getirdiği bilinç yanılgısıdır; gerçekte TEK bir vücud vardır ki; sûrî yani maddi bir vücut değil, mânevîdir bu vücud!.

VECH denilen bu vücud ancak bilinç gözüyle veya kalp gözüyle görünen bir vücuddur.

Kısacası, mevcûdat yoktur, TEK vücud vardır!.

Bunun da ötesine geçilince…

Bu müşahededen de ileriye geçilirse eğer, bu defa, Ehadiyet'i ilâhî'de, mutlak "BEN"lik kavramı dahi yok olur ve "HİÇ"lik oluşur!.

 

"HİÇ"lik yani "â'mâ"dan ne bir mertebe olarak sözedilebilir ne de hâl olarak. "Allah â'mâdadır" hükmü bu nokta ile alâkalıdır!.

Allah için, daha doğrusu "ALLAH" isminin işaret ettiği mânâ için, zaman bildiren geçmiş, hal, gelecek kavramları kullanılamaz!. Allah, bu kavramlardan münezzehtir!. Bu sebeple, Arapçada, "Allah â'mâ'da idi" denilmişse dahi, bu muhataba olayı anlayışına göre izah etmek için kullanılmış bir ifadedir. Biz dahi kitaplarımızda bu ifadeyi böylece naklettik.

Ancak doğrusu ve gerçeği odur ki; Allah, zaman kavramı ile kayıtlanmaktan münezzeh olduğu için, ".....idi" veya ".....cek" kavramlarından beri olarak, süreklilik mânâsı içinde anlaşılmalıdır!.

Bu yüzden de hadîs-i şerîfte geçen mânâyı ehlullah, "Allah â'mâdadır" olarak müşahede eder. Ezelen ve ebeden!. Ve hattâ ezel-ebed kavramından münezzeh olarak!.

İşte bu durumda FAKRIN FAKRININ FAKRI meydana gelmiş olur!.

 

"Fakîr"; “ALLAH'a sığınmış, garîb, zavallı, “ene” si yok olmuş kul” demektir; ki tasarruf edeni Allah'tır!..

 

Eğer kişi, beş duyu esaretinden ve şartlanmaların oluşturduğu kabullerden arınıp, vehminin kabul ettirdiği göresel benlikten kurtulabilirse, görür ki kendisi yoktur, sadece Allah vücûd sahibidir!

Nitekim, bu yokluğunu idrâk etme sadedinde de "fenâfillah" deyimi kullanılır. Bunun mânâsı, Allah'ın varlığı yanında kendi yokluğunu hissetme ve yaşama hâlidir.

 

“FAKRIMLA İFTİHAR EDERİM!”

ZİRA VARLIĞIMDA MEVCUD OLAN ALLAH’TIR!

Bir de sanma ki, O, fakre ermeden evvel vardı da bu yüzden Allah'dan ayrı idi!.

Hâşâ!. Gene varlığının tümünde mevcut olan Allah'dı!

Ne çare ki, kendini ortaya çıkarmayı murad etmiyordu.

Ne diyor fahri âlem Muhammed Mustafa aleyhisselâtu ves selâm:

"FAKR iftiharımdır!."

Yâni bu demektir ki, "yok"luğum ile iftihar ederim, zîra varlığım da mevcut olan Allah'tır!.

Vehim fitnesinden kurtulmuş, kendimi Hakk'tan ayrı bir varlık olarak zannetmekten arınmış, Özümde var olan Allah'ı görmüş, böylece "ben"lik belâsından kurtulmuşum!. Emâneti sahibine teslim etmiş, izâfi (göresel) benliğin gerçekte hiç bir zaman varolmamış olduğunu idrak etmişim ki işte bu iftiharımdır!.

İFTİHAR EDİLEN “FAKR”,

ALLAH’IN VARLIĞI YANINDA “HİǔLİĞİN İTİRAFIDIR!

Vehim fitnesinden kurtulup, kendini Hakk’tan ayrı bir varlık zannetmekten arınmak, ÖZ’ünde var olan Allah’ı görüp,”ben”lik belâsından   kurtulmak! Emaneti sahibine teslim edip, izafi(göresel) benliğin gerçekte hiç bir zaman varolmamış olduğunu idrak etmek . Hz. Rasûlullah aleyhisselâmın;

“FAKR”ımla iftihar ederim”!. dıyerek işaret ettiği “ALLAH” varlığı yanında “hiç”liğine işaret de mevcuttur!..

 

FAKR HÂLİNİ YAŞAYAN

ANCAK VÂRİS-İ RASÛLULLAH’TIR!

"Abdullah" ismi Ehlullah tarafından yedi Zâtî sıfatın zâhir olduğu "vâris-i Rasûl" olan mahal için kullanılır, ki bu da "Halifetulllah"tır! "Hakikat-ı Muhammedi" zuhûrudur!

 

Nitekim, bir Hadîsi kudsîde şöyle denmektedir:

"Aç kaldım, beni doyurmadın; hasta oldum, beni ziyaret etmedin!."

Buradaki işaret, sûretin, ismin ardında mevcut olan Gerçek ve Mutlak Zât'adır!.

Çünkü, hor hakîr gördüğün, aşağıladığın, suçladığın isimlerin ardındaki fâil-i hakiki O`dur ve esmâ-i ilâhî O'nundur!.

Ve sen, bu perdeliliğinden dolayı af dileyip tövbe etmedikçe, ettiğine pişman olup, gerçeğin hakkını edâ etmedikçe perdelilikten asla kurtulamaz; bu hâlinle ölümötesi yaşama geçersen, ebediyyen âmâ olarak kalırsın!

Evet, Hazreti Rasûlullah'ın burada bahsetmiş olduğu FAKR yani tam olarak "yok"luğunu hissedip yaşama hâli ancak kendi vârisi olan son derece yüksek mertebeli evliyaullahtan bir-ikisine nasip olur. Ki bu zâtlara "Muhammedî Meşreb" denilir.

 

FAKRA YÖNELEN KİŞİNİN

BARINAĞI VE MANZARI HAKK’TIR!

"Yâ Gavs-ı Â'zâm; ben bütün fakrdekilerin sığınacağı yeri, meskenî ve manzarıyım ve bana dönerler."

"Fakr hâlindekilerin sığınacağı yer"

ifadesinden murad; fakre eren kişinin içinde bulunacağı hâl demektir.

Fakre eren kişi bu hâlinin tabiî sonucu olarak yok olmuş ve o boşluğu dilediği şekilde hakkanî sıfatlar doldurmuştur. Esasen, daha önce de orada hakkanî sıfatlar mevcuttu, ancak o birimde beşeriyet vehmi bulunduğu için, fiiller de birime atfedilmekteydi, vasıflar da!.

Fakra yönelen kişinin, yokluğu idrâk eden kişinin nazar ettiği mahâl, mesken yani barınak Hakk'tır. Çünkü, onları "yok"tan varedip tekrar yoklukta yok eden Hakk'tır!. Bu sebeple de Hak onların, meskeni, manzarı ve döndükleri hakikatlarıdır.

 

ASİT KAZANINA DÜŞENİN NE ETİ KALIR NE DE KEMİĞİ....

VE GÖRÜR Kİ, YER BAŞKA BİR YERDİR ARTIK... GÖK DE BAŞKA BİR GÖK!

Ne dünyanın peşinde ol, ne de ukbânın!.

Düşündüğün sadece, Rabbin emanetlerine acaba ne şekilde gerçek yolda hizmet edebilir, onlara bir iyiliğin erişmesine nasıl vesile olabilirim fikri olsun.

Eğer dua etmek istiyorsan, duan;

“Rabbim iyiliklerine vasıta kıl bizleri daima; kendine seçtiklerinden eyle!.” olsun.

Ve böylece çalış. Tâ ki elinden ve dilinden daima yaratılmışlara bir hayır iş hâsıl olsun.

Bir fiîli ilerken iyi düşün ve sual sor kendi kendine.... “Bu işi neden yapıyorum?..” diye...

Cevabın hangisi..?

“Allah” için mi?... “Nefsim” için mi?...

Senin gönlünün meylidir gerçekteki niyetin!.

Yoksa, senin gönlünün meyli bir tarafa iken, sen kalk benim niyetim şudur, diye başka bir şey söyle!.. Eh, belki kendin inanırsın!..

“Fiiller, niyetlere göre değerlendirilir”

buyruğunu işitmişsindir Efendimizin.

“Mü’minin niyeti fiillerinden hayırlıdır.”

buyurduğunu da!.

Öyle ise bu konuda çok önemle dur. Tâ ki, ne zaman kendine, bu işi niçin yapmalıyım sualini sorduğunda, sadece “Rabbim emrettiği için”, cevabını verebilene dek.

Zaten bu hâl kısa bir süre devam eder, ehli isen...

Ondan sonra bir de bakarsın ki, ne niyet kalmış, ne de düşünce..

Rüzgâr nereden eserse o tarafa eğilirsin. Ne işten haberin olur, ne de yaptığından. Ancak, belki sonradan ne yaptığını anlarsın... Bazen, onun bile farkında olmazsın!.

Daha sonra da, kimin neyi yaptığını, vakit gelmiş ise anlarsın.

Artık o hâle erişmiş olursun ki, yapan, eden, veren “benim” veyahut “O”dur dersin!.

Gayrı, burada kelimelere yer kalmaz.

Daha evvelki makamlarda, “ben” yahut, “sen” yahut da “O” gibi kavramları farklı bilip, “ben”, “biz” gibi kelimeler üzerinde dururdun.

Şimdi, burada ise hissedişten sonra, şekle yer kalmamıştır.

İster “ben” de, ister “biz”, ister “O”, bilirsin ki hiç fark etmez, hepsi aynı şeyi, tek bir gerçeği ifade eder!.

Asit kazanına düşen insanın ne eti ne de kemiği kalır; bir süre sonra da asit olup çıkar.

O zaman görürsün ki, yer o eskiden bilip, yürüdüğün yer değildir artık.

“O GÜN YER BAŞKA BİR YERDİR, GÖK DE!..” (14-48)

 

FAKİR’DE DİLEYEN O’DUR!

"Ve dedi ki bana:

-Yâ Gavs-ı Â'zâm. Benim indimde fakîr, hiçbir şeyi olmayan değildir! Belki fakîrler onlardır ki, emirleri her şeyde geçer!. Bir şeye "ol" derler ise, o şey olur! "

Halkın genelde anladığı mânâda fakîr malı, mülkü, parası pulu, evi barkı, eşyası olmayan kişidir.

Oysa yukarıdaki açıklamada, "fakîr" kelimesiyle kastedilen gerçek mânânın bu olmadığı vurgulanmaktadır.

"FAKR" hâliyle hallenmiş kişi anlamında "fakîr" kelimesinin kullanılması gerekliliğine işaret eden bu açıklama aynı zamanda "FAKR" hâlini yaşamakta olanın çok önemli bir vasfına işaret çekmektedir:

"Emirleri her şeyde geçer. Bir şeye “OL!” derlerse, o şey olur"

Bu husus, gerçekten son derece önemli ve bir o kadar da iyi anlaşılması gerekli bir husustur.

“BİZ BİR ŞEYİN OLMASINI İSTERSEK; -OL- DERİZ VE O ŞEY OLUR”

Dileme ve "ol" hükmünü verme burada "fakîr"e izâfe edilmektedir.

Diğer bir ifade şekliyle, "fakîr"in dilemesi ve "ol" hükmünü vermesi, Hak tarafından kendi nefsine bağlanmaktadır.

Gerçek şudur ki;

Dileyen ve "ol" hükmü ile istediği şeyi olduran TEK'dir!.

Öz'den bakan için. dileyen ve hükmü yerine gelen Allah'tır!.

Kesretten vehim hükmü altında bakan için ise, dileyen ve "ol" hükmü veren gene Allah'tır; ancak bu durum izâfeten ve ikrâmen kuldan izhar olmaktadır.

"Bir kul yararlı çalışmalar ile bana yakîn elde eder. Artık ben o kulumun görür gözü, işitir kulağı, söyleyen dili, tutan eli yürüyen ayağı olurum."

şeklindeki hadîs-i kudsi çok meşhurdur. Burada anlatılmak istenen mânânın bir açıklaması gibidir Gavs-ı Â'zâm Abdülkâdir Geylânî'nin bu beyânı.

Bir kul yararlı çalışmalar ile kendi varlığının varolmayışını idrâk ederek, Allah yanında vehmî benliğinin "yok"luğunu yaşadığı zaman, artık ondan ikram yollu Hakkanî sıfatlar zâhir olmaya başlar.

Hakkanî sıfatla görür, hakkanî sıfatla işitir ve hakkanî sıfatla söyler. "Ol" der ve o şey de olur!. Elbette, hakkın emri nasıl olur da yerine gelmez?.

Demek ki, "fakîr"den zâhir olan Hak'tır ve elbette ki onun emri de yerine gelen bir emirdir.

 

FAKR HÂLİNDEKİNİN DUASI,

“OL” EMRİ GİBİDİR!

"Fakr'deki o kimsedir ki, bir şeye ol derse, o şey olur"

İşte bu mânâ dolayısıyla, fakr halindekilerin duası bizler için kesinlikle bir ganimet, bir lûtuf, bir ikram bir azim nimet gibidir.

Çünkü, fakr hâlindekinin duası, hakikatından gelişi dolayısıyla, "ol" emri gibidir!.

İşte halkın evliyâdan diye bildiği kişilerden yardım istemesi, meded umması hep bu sır yüzündendir!.

Talep edilen, gerçekte, kişiden değil Hakk'tandır. Ancak bu hakikat idrâk edilmeden, direk kişiden olarak yapılırsa, bunda gizli şirk tehlikesi çok büyüktür.

Esasen, bütün sûretlerin ardında hep VECHULLAH olduğu için, bütün talepler hep Allah'adır. Ancak icabet "fakr" hâlindekilerden veya "yanık, mahzun, mağdur, erimiş" gönüllerden veya kerem ve gına zuhur mahallerindendir.

İcâbet, bilinmelidir ki, kesin olarak Hakk'ın takdirine kalmış bir şeydir. Anında icabet eder veya erteliyerek icâbet eder veya etmez!. Ama yine de yaptığından sual olmaz!. Çünkü sual edebilecek ikinci bir varlık mevcut değildir.

 

“FAKİR”DEN ZÂHİR OLAN “HAKK”TIR..

VE ELBETTE Kİ O’NUN “EMR”İ DE YERİNE GELEN BİR EMİRDİR!

Dileme ve "ol" hükmünü verme burada "fakîr"e izâfe edilmektedir.

Diğer bir ifade şekliyle, "fakîr"in dilemesi ve "ol" hükmünü vermesi, Hak tarafından kendi nefsine bağlanmaktadır.

Gerçek şudur ki;

Dileyen ve "ol" hükmü ile istediği şeyi olduran TEK'dir!

Öz'den bakan için. dileyen ve hükmü yerine gelen Allah'tır!

Kesretten vehim hükmü altında bakan için ise, dileyen ve "ol" hükmü veren gene Allah'tır; ancak bu durum izâfeten ve ikrâmen kuldan izhar olmaktadır.

"Bir kul yararlı çalışmalar ile bana yakîn elde eder. Artık ben o kulumun görür gözü, işitir kulağı, söyleyen dili, tutan eli yürüyen ayağı olurum."

şeklindeki hadîs-i kudsi çok meşhurdur. Burada anlatılmak istenen mânânın bir açıklaması gibidir Gavs-ı Â'zâm Abdülkâdir Geylânî'nin bu beyânı.

Bir kul yararlı çalışmalar ile kendi varlığının varolmayışını idrâk ederek, Allah yanında vehmî benliğinin "yok"luğunu yaşadığı zaman, artık ondan ikram yollu Hakkanî sıfatlar zâhir olmaya başlar.

Hakkanî sıfatla görür, hakkanî sıfatla işitir ve hakkanî sıfatla söyler. "Ol" der ve o şey de olur! Elbette, hakkın emri nasıl olur da yerine gelmez?..

Demek ki, "fakîr"den zâhir olan Hak'tır ve elbette ki onun emri de yerine gelen bir emirdir.

 

“FAKİR”İN YEMESİ VE İÇMESİ

"Sordum tekrar; dedim ki:

-Ya rabbi; hiç içer misin, yer misin?..

dedi ki:

-Yemem, fakîrin yemesidir; içmem de fakîrin içmesidir!."

Bu beyanı anlayabilmek için "FAKÎR" kelimesinin anlamını iyi bilmek gerekir.

"Fakîr", parası - pulu, malı - mülkü, evi - barkı olmayan anlamında kullanılmaz tasavvufta.

"FAKR" hâli "Yokluk" hâlidir!. Fakîr de, "yokluk" hâlini yaşayan kişidir.

 

“FAKİR”İ BULURSAN…

 HİÇ DURMA YAKLAŞ O’NA!

İşte "yok"luğa eren fakîr, perdelilikten kurtulmuştur. Allah'la arasındaki bütün perdeler kalkmış ve gözünde gören, dilinde söyleyen hep O olmuştur.

Şayet böyle birini bulursan hiç durma yaklaş O'na!. Çünkü bu Allah’a yaklaşmandır!.

 

“YOK”LUĞA EREN “FAKİR”DE

ALLAH İLE ARASINDAKİ TÜM PERDELER KALKMIŞ VE

GÖZÜNDE GÖREN, DİLİNDE SÖYLEYEN HEP “O” OLMUŞTUR!

". Ve bana dedi ki:

-Ya Gavs-ı Â'zâm. FAKR ateşiyle yanan ve ihtiyaç ateşiyle münkesir birini görürsen yaklaş ona; şüphesiz ki benimle onun arasında perde yoktur!"

FAKR ateşiyle yanan, yâni, "yok"luğunun idrâkı ve hissiyatı içinde olup, yakîne ermiş bir kişiyi görürsen, yaklaş ona!

Çünkü, orada beni bulursun!

Çünkü, o "yok"luğa ermiş kişinin varlığı benimle kâimdir. Benimle görür, benimle işitir, benimle yürür.

Elinde, dilinde beni bulursun!

Ve sakın sanma ki, orada o kişi var da içi yok olmuş, onun içinde ben varım! Bu muhaldir! Hulûl yani başka bir varlığın içine girme diye bir şey asla sözkonusu değildir! Ayrıca iki ayrı varlığın birleşmesi yani ittihad da değildir bu!

Allah'ın varlığı dışında ikinci bir varlık mevcut değildir ki, Onun içine girme veya onunla birleşmeden bahsedilsin.

Hilmi diye biri gerçekte hiç bir zaman varolmamıştır! Kendini "Hilmi" sanması, Özünden mahrum ve perdeli olmasından ileri gelir!

Kendini var sanan, karşısındakilerin de var olduğunu sanarak yaşar ve basiretindeki bu perdeden kurtulamaz ise, ölümötesi yaşamda asla bu perdelilikten kurtulamaz. Perdeli olan suçlar! Perdesiz olan ise o fiilin hakiki fâilini seyrederek, O'na dil uzatmaz, gönül koymaz!

İşte "yok"luğa eren fakîr, perdelilikten kurtulmuştur. Allah'la arasındaki bütün perdeler kalkmış ve gözünde gören, dilinde söyleyen hep O olmuştur.

Şayet böyle birini bulursan hiç durma yaklaş O'na! Çünkü bu Allah’a yaklaşmandır!

Bir de sanma ki, O, fakre ermeden evvel vardı da bu yüzden Allah'dan ayrı idi! Hâşâ! Gene varlığının tümünde mevcut olan Allah'dı!

Ne çare ki, kendini ortaya çıkarmayı murad etmiyordu.

 

FAKR TAMAM OLDUĞUNDA

O MAHALDE SEYREDİLEN “ESMA-İ İLÂHİ”DİR!

Fakr tamam olduğunda o mahalde seyredilen, görülen, konuşulan artık kişi değil, Hakk'tır; esmâ-i ilâhi’dir!

Bu sebeple fakr hâlinde olduğu idrâk edilen birisine rastlanırsa, ona olabildiğince yakın olmak gerekir. Allah'ı daha iyi tanıyabilmek için. Zîra belli bir sûreti, şekli, kaydı olmayan Allah'ı tanıyabilmek, ancak O'nun bu tür kendini olabildiğince açık ettiği mahaller ile mümkündür.

 

“YOKLUK ALEMİ”,

BOYUTSAL BİR YAŞAMI ANLATIR!

“Yokluk âlemi” kavramı mekânsal bir olayı değil, boyutsal bir yaşamı anlatır...

Yokluk kelimesi, Rasûlullah hazretlerinin kullandığı "FAKR" kelimesinden kaynaklanır...

Kişi "fakr=yokluk" boyutunda kendini bulduğu takdirde onu sıkacak hiç bir olay olmaz ve hiç bir şeyden de sıkılmaz... Bu boyutta yaşayanlara tasavvufta "fukara" veya bunların daha da üstündekilere "guraba" denilir... Olay tamamıyla boyutsal=içsel yaşantıyla ilgilidir... Sembolik bir anlatımdır sizin işaret ettiğiniz..

Yaşamakta olduğu boyut itibariyle, kimseyle halleşemeyen; insanlar içinde yalnız (boyutsal olarak) kalmış; yaşadıklarını dile getirmesi mümkün olmayan Vahdet ehline verilen addır "Garîb”!.

"Fakr", Esmâ boyutuna işaret eder;

"Garib" ise Sıfat boyutunda yaşayanın adıdır...

 

EL, “YOKLUK DENİZİ”NE GİRERSE EĞER…

“ZÂT” İLE “GAYRI”NIN  AYRI OLMADIĞINI FARKEDER!

“Yokluk Denizi” denen şey, senin bireysel varlığının var olmadığını anlamandır.

Mutlak manâda bir yokluk denizi yoktur.

''Yokluk''tan murad, tüm varlığın kendine özgü bir varlığı-vücudu olmayışıdır!.

Elin, kendini beyinden ayrı olarak, ayrı bir varlık hissedip, “ben dilediğimi yapıyorum” diye zannetmesi ne ile ortadan kalkar?

Elin yokluk denizine girmesi ile!...

El, yokluk denizine girerse; eldeki kan, kemik, sinir, damar hepsi beyne bağlı olduğundan; bağımsız bir varlığı olmadığını farkeder. Anlar ki bedenden ayrı bir varlığı yok ve tümüyle beyine tâbi!.

İşte ''yokluk denizi'' denen şey, bu manâdadır.

Sana desem ki, ''biyolojik bedenini atomik bedeninden ayır!''… Yapabilir misin bunu?

Hayır!. Hiçbir zaman ayıramazsın!.

Çünkü, biyolojik bedenin, atomik bedenin sonucu olarak mevcut!.

Öyle ise, Zât ile ''gayrı'' adını verdiğini   birbirinden ayıramazsın!. Bu mümkün değil!

El ile beyni birbirinden ayırmak ne ise; ''Allah'' ismiyle işaret edilen ile Muhammed'i de birbirinden ayırmak aynı şeydir.

 

İNSANIN HAKİKATİNE EREN YOLDA EĞER YOLDAŞI “FAKR” OLURSA,

ELBETTE Kİ O HEDEFİNE ULAŞIR!

 "Ve daha dedi ki:

-Fakrı ve yoksulluğu insanı taşıyıcı kıldım! Kim ona yoldaş olursa, menziline ulaşır; sahralarda vâdilerde dolaşmadan!"

"Fakr hâlini ve yoksulluğu insanı taşıyıcı kıldım". diyor.

Nereye taşıyor?..

Hakikatına!

Bir insanın hakikatına eren yolda eğer yoldaşı "fakr" olursa, elbette ki o hedefine ulaşır.

Ne zaman ki insan, kendi varlığını; varlığının Hak'ka ait olduğunu; "insan"ın tüm varlığının sadece ve sadece bir isimden ibaret olduğunu; o ismin müsemmâsının Allah'ın isim ve sıfatlarıyla kâim olduğunu idrâk ederse, yakîn ile bilir ki Allah'tan gayrı vücûd sahibi mevcut değildir! Bu durumda, sahralarda vadilerde dolaşmadan, yâni sonu gelmez boş hayâllerde, vehim ürünü fikirlerle vakit kaybetmeden hedefine ulaşmış olur!

Şâyet bir kişi, içinde yaşanılan madde âlemini ve içindekileri görerek, gerçekten var sanırsa, kendisini var sanırsa, sonra bir gün herhangi bir şekilde yok olduktan sonra Allah'ın Bakî kalacağını vehmederse, bu tamamen boş bir hayâl ve aldanıştır!

Çünkü zaten “madde âlemi” beş duyunun var gösterdiği bir âlemdir. Özüne doğru boyutsal bir yolculuğa çıkılırsa, bu algılanan âlemlerin "yok" olduğu, "yok"tan varolmuş bir hayâl olduğu gerçeği apaçık ortaya çıkar!

İşte böyle olunca, insanın da, bu âlemin içinde yer alan bir ferd olarak gerçekte yok olduğu kolaylıkla görülür.

Ama gerek insanın ve gerekse âlemlerin yokluğuna karşın, ortada hangi isim ve resimle olursa olsun bir varlık vardır. Her an yeni bir şan alan, buna karşılık her türlü kayıtla kayıtlanmaktan münezzeh bir varlık...

İşte O, Hakk'tır!

 

FENÂ FİLLAH,

“ALLAH” ADININ İŞARET ETTİĞİNİN,

KENDİ KENDİNELİĞİNİN ADIDIR!

Allah'ın, kendi isimlerinin mânâlarını seyretmeyi dilemesiyle, kendisinin ve tüm mevcudât diye bildiğinin meydana geldiğini anladığı zaman, kişi otomatik olarak "FAKR" haline düşer. Bu fakr hali ise tasavvufta fenâfillah diye bilinen haldir.

"Fenâfillah", "Allah" adının işaret ettiğinin, kendi kendineliğinin adıdır!.. Hakikatı itibariyle...

“Gayrı” , “Mâsiva” kavramının “yok” olduğunun yaşanmasıdır “Fenâfillâh”!.

Yani; sen , fenâ fillah olamazsın!.

O yüzden de, bunu farkettirmek için, önce “fenânın fenâsı” demişler; sonra o da yetmemiş, “fenânın fenâsının fenâsı” demişler...

Gerçekte ise, kişi fenâfillah olmaz!..

"Fenâfillah", o isimle işaret olunanın, kendi kendineliği içinde "Ulûhiyet"ini seyridir...

Bunun minyatürü diyebileceğimiz de, bir birimde, kendi seyrini seyredişidir...

Dolayısıyla, "fenâfillah", gerçeği itibariyle bizim anladığımız gibi; bir birimin, "ALLAH" adıyla işâret edilende, fenâya ermesi gibi anlaşılamaz..

 

MUTMAİNNE VE RÂDİYE,

"FENÂFİLLAH"TIR!

Mutmainne düzeyine geldikten sonra Nefs, "Velî" adını alır... Mutmainne düzeyindeki kişi, "ilmel yakîn" düzeyindedir. Mutmainne, Fenâfillah`ın başlangıcıdır.

"Mülhime"de Fenâ-i ef`al ve sonucu olarak "tevhid-i ef`âl"; Fenâ-i esmâ ve sonucu olarak "Tevhid-i esmâ; Fenâ-i sıfat ve ertesinde de "tevhid-i sıfat" yaşanılır...

Fenâ-i Zât`la birlikte Nefs, kendini beden kabul etme fikrinden arınmaya başlar. Bunun neticesinde de "Fenâfillah"a girer; ki "Fenâfillah", esas "Mutmainne"de başlar; velâyet mertebesidir!.

Mutmainne ve Mutmainne`yi takiben Râdiye "Fenâfillah"dır...

 

İlm-el yakîn, “kelime-i şehâdet”in sırrının kavranmasıdır!.

Bunun ayn-el yakîni “namaz”ın mi’râc oluşudur!.

Hakk-el yakîni “oruc”tur.

Buraya kadarı Fenâ Fillah’tır…

Bakâ Billah ise “zekât”tır!

 

Allah`da kendini yok etmek, fenafillah, muhaldir!." Zira, ikinci bir varlık yoktur ki, o ikinci varlık kendini Allah`da yok etsin!.

Bir Allah, bir de sen(!) varsın!.. Sen, bu varlığını yok edecek bir şeyler yapacaksın da, O yukarıdaki Allah`a ulaşacaksın?... Yok öyle bir şey!.

Senin "nefs"`ini tanıma olayın var!.

O yüzden de, Rasûlullah aleyhisselâm, hiç bir zaman, "fenâfillah" diye bir şey den sözetmemiştir; ve bu anlama gelecek bir kelime de kullanmamıştır'.

Ama, Rasûlullah aleyhisselâmın ağzından: "Nefs"`ini tanıyan Rabbi`ni tanımış olur" açıklaması ve hükmü çıkmıştır!.

Bu da tüm varlığın Vahdet esası üzerine ortada olduğunu açık seçik gösterir.. Dolayısıyla, vehmini terkedip, kendi hakikatını tanımaktır, esas olan..

Senin kendinde, vehminin meydana getirdiği, var olmayan şeyleri var kabul etme halleri vardır; ve sen de sık sık da bu hallere düşersin!.

Seni vesvese sarar; vehmin, gerçekte var olmayan şeyleri, sana var kabul ettirir!.

İşte bu var olmayıp da var kabul ettiğin şeylerin en başında, -"nefs"inin bürünmüş olduğu haller dolayısiyle- benim evim, benim arabam, benim kocam, benim babam, benim anam, benim vatanım vs. gibi kabuller yer alır... Oysa gerçekte "sen" yokken, nerede senin nesnelerin olacak?...

Aslında "nefs"in için, hiç biri, "var" hükmünde" değildir.. Ama sen bunlara bağlı olup, bunların gayrında olduğun için sen bal gibi, “benim, benim...” der uzatır gidersin. Sonsuza kadar böylece gider..

 

“FEN FİLLAH”IN  SIRRI,

“İYYÂKE NA’BUDÜ VE İYYAKE NESTÂİN”DEDİR!

Namazdan amaç, “mi’râc”dır!

Bunu gerçekleştirememesi, kişinin varlığını da oluşturan Allah’tan “perdelenmesini”, yani gafleti meydana getireceği için, çok büyük bir kayıp olur!.

“Mi’râc”ın oluşması ise, Fâtiha’nın okunmasına; yani, Fâtiha’daki kelimelerin anlamlarının idrâk edilmesine bağlıdır!.

Öyle ise burada şöyle düşünmek lâzım gelir…

“Fâtiha sûresi’’nde, Kurân‘ın diğer sûrelerinde olmayan hangi anlam vardır ki; o anlamı fark edilmeyen, idrâk edilmeyen ve tasdik edilerek itiraf edilmeyen namaz, büyük sorumluluk getirmekte; buna karşılık o anlamın hissedilip yaşanması sûretiyle onun okunuşu, kişiyi “Mi’râc”a çıkartmaktadır?

Besmele ve hamdele diğer bölümlerinde de geçmektedir Kurân’ın… Hidâyet dilenmesi de!.

Öyle ise…

Burada düğüm noktası gelip “Mâlik-Melîk’i yevmid din; iyyâke na’büdü ve iyyâke nestâıyn” cümlesine dayanmaktadır... Fenâ fillah sırrı da burada gizlidir!.

“İyyâke na’büdü” cümleciği,“fenâ fillah”ın Kur’ân’daki ifadesidir!.

 

"BAKÂBİLLAH"

{Yokluğa ("fakr"e erende)

"Bâkî" olanın yaşamının  baş göstermesi}

Yokluğa yani "fakr"e erende eğer "bâkî" olanın yaşamı baş gösterir ise; gören göz, işiten kulak olarak açığa çıkarsa, yâni kısacası “ALLAH Adıyla İşaret Edilen”, Bâkî olduğunu ortaya koyarsa, o zaman da bu hâle "Bakâbillah" denilir. Evliyaullah'ın yüksek mertebelilerinde zâhir olan bir mertebedir bu.

Seyreden, seyredilen ve seyir hep Allah'tır!

Eğer kişi, beş duyu esaretinden ve şartlanmaların oluşturduğu kabullerden arınıp, vehminin kabul ettirdiği göresel benlikten kurtulabilirse, görür ki kendisi yoktur, sadece Allah vücud sahibidir!.

Nitekim, bu yokluğunu idrak etme sadedinde de "fenâfillah" deyimi kullanılır. Bunun mânâsı, Allah'ın varlığı yanında kendi yokluğunu hissetme ve yaşama halidir.

"Fenâ Fillah" yani Allah varlığı yanında kendi "yok"luğunu yaşama mertebesi; ki "velâyet" dahi burada başlar.

 

"Zâtım" dediğin "öz"ünün gerçekte var olmadığını; "öz"ünün Hakk'ka ait olduğunu, O'nun varlığıyla mevcut ve kâim olduğunu; Hakikatının sadece ve sadece "O" olduğunu idrâk et. Ki böylece izâfî ve vehmî benliğinin asla varlık kokusu almadığını anlamış olasın.

Böylece de "yok"tan varolmuş "ben"liğin, zâtın tekrar "yok" olsun! Ve neticede Bâkî olan VECHULLAH hükmü âşikâr olsun.

"HER ŞEY YOK OLUCUDUR; BÂKİ OLAN RABBİNİN VECHİDİR."

Ki ehli için her an bu böyledir... Ve bu seyr ebeden devam eder.

 

ZÂT’TA FEN OLMA İLE İKİLİK KALKAR!

"- Ya Gavs. Kurb ehli kurbiyetlerinden dolayı yakınırlar, buûd ehlinin uzaklıktan şikâyetleri gibi...

Esasen bunun îzah edilmesi ve anlaşılması oldukça güç bir husustur. Zirâ burada bahis mevzûu olan kimseler "yakîn" ehlidir. Ayn-el yakîn sahipleri.

"Yakîn" ile elde ettikleri bir kurb (yakınlık) sözkonusu! Ancak şuraya dikkat edelim; "Kurb" yani yakınlıktan söz ediyoruz, iki ayrı varlığın birbirine yakınlığından.

Yani, Tekliğin müşâhedesi oluşmuş, fakat vehimdeki "benlik" kavramı kesin olarak kaybolmamış! Bir diğer ifade ile, Hakkel yakîn oluşmamış! Hakkel yakîn’in oluşması için, kişinin kendini Hak'tan ayrı bir varlık olarak düşünme hâli ortadan kalkar. Yâni "Zâtta fenâ" olma hâli diye târif edilen bir hâl ile ikilik kalkar.

İşte bu kişiler, ilmen olayın bütün sistemini bilirler. Olayın bu olduğunu da açık seçik müşâhede etmişlerdir. İşte bu noktada onları büyük bir üzüntü kaplar. Çünkü bir türlü bilinçlerini kaplayan "birimsel benlik" hissiyâtından, kavramından uzaklaşamamaktadırlar.

 

“ZÂT’IYLA FEN BULARAK UYUMAK”

 Bu üç basamaktaki arınmayı (*) gerçekleştirdikten sonra da, "zâtınla fenâ bularak" yaşamına devam et!

(*) Birinci basamakta, tabiatın isteklerinden kurtulmak.

     İkinci basamakta, nefsin isteklerinden kurtulmak.

    Üçüncü basamakta Ruhun, ki; burada şuur anlamında kullanılmakta, yanlış tesbitlere kaymasından kurtulmaktan sözediliyor.

 

GÖRDÜKLERİMİZİ YOK ETMEK YERİNE,

GÖRDÜĞÜMÜZÜN HAKİKATİNİ İDRAK ETMEK

EN KESTİRME YOLDUR!

"Yok"u yok etmek muhaldir!

Yoktan varolmuş şeyler de zaten yok hükmündedir; ve onları da yok etmeye çalışmak abesle iştigaldir.

Öyle ise biz, "yok" olduğunu idrâk ettiğimiz varlıkları "yok etmeye" uğraşmakla vakit harcıyorsak, yazık ediyoruz kendimize!

Gördüklerimizi yok etmeye uğraşmak yerine, gördüğümüzün hakikatını idrâk etmek en kestirme yoldur!

Hadîs:

"Rabbim bana eşyanın hakikatını göster!

İşte, şayet Allah bir kuluna kendine vâsıl olmayı kolaylaştırmış ise, demek; o kişinin kendisinin gerçekte varolmadığını idrâk edecek istidat ve kâbiliyette yaratılmış olması demektir.

 

”Yok” olandır!

FÂNİ, zaten fânidir; ve Bâkî de Bâkidir...

Bu ne demektir hiç düşündünüz mü?...

Gelecekte bir gün Bâkî'nin kalıp da O'nun "HİÇ"liğine ulaşacağınızı sanmanız bir başka ham hayâldir!..

"HİÇ"lik ötede değil, içinizdedir!

Bâki ‘de sen!.

FÂNİ, hiç bir zaman varolmadı!.”Fânî”, yok olacak olan, değil; ”yok” olandır!

Bâkî, asıl ve orijindi Fâni ise, göre ve varsayımdır!.

Allah Bâki ise, fâni nerede?..

 

FÂNİ’NİN YOK OLUP BÂKİ’NİN KALACAĞINI SANMAK,

HAKİKAT’TEN GAFLETİN ALÂMETİDİR!

"Fâni",  "yok olacak" değildir; çünkü  zaten  "yok"tur!... "Fâni"nin herhangi bir zamanda yok olduktan   sonra  Bâkî'nin  Bâkî olacağını sanmak, Hakikattan gafletin âlâmetidir!..

 

FÂNİ HİÇBİR ZAMAN VAROLMADI!

“ALLAH” adıyla işaret edilenin ne olduğunu hâlâ anlamadığınız için; hayâlinizde ötelerde bir hiçliğe atıyorsunuz “tanrınızı”; bu da sizin "tanrınız"ın yeni bilgiler ışığında "update" edilmesinden başka bir şey değildir!..

Şurası kesin ki;

FÂNİ, zaten fânidir; ve Bâkî de Bâkidir...

Bu ne demektir hiç düşündünüz mü?...

Gelecekte bir gün Bâkî'nin kalıp da O'nun "HİÇ"liğine ulaşacağınızı sanmanız bir başka ham hayâldir!...

"HİÇ"lik ötede değil, içinizdedir!...

Bâki ‘de sen!...

FÂNİ, hiç bir zaman varolmadı!...”Fânî”, yok olacak olan, değil!.. ”Yok” olandır!..

Sen sendesin; ve bana da hiç bir zaman ihtiyacın yok!...

Ben sana hiç bir şey veremem!... Zâten her şey sende var!...

Benden hiç bir şey ummayın gelecek diye!...

Siz kendinizdekini bulup, sefâsını sürün; beni de bırakın dünyamda, kendimi yaşamaya devam edeyim sizsiz!...

Denenmişi denemekte fayda yoktur!... Deneyip de faydasını görmediğiniz şeyi niye tekrar deneyerek vaktinizi boşa harcayacaksınız!...

Akıllı, ibret alan; ahmak da aynı hataya sürekli devam edendir!..

 

“YOK”LAR, “YOK”LUĞA DÖNER…

Bir gün gelecek, Allah`ın varlığında "yok" olduğunuzu farkedeceksiniz  ve cehenneminizin ateşi sönecektir...

"Yok" olduğunuzu farkettiğiniz zaman, bilmem aynada kendinizi mi göreceksiniz; yoksa  kendiniz "yok" olacak da, ayna mı Bâkî kalacak?.

Kaldıracak- ortadan yok edecek bir şey, gerçekte yoktur!

 

Dilediği mânâları üretir, îcat eder, yoktan var eder. Yoktan var olan "Yok"lar, ergeç birgün ‘’Yok’’luğa döner!.

 

Şâyet sen "yok"san, elbette ki karşındaki kişi de "yok"tur!.. Öyle ise karşındaki gerçek "var" olanı farkedip, O`nu kabullenebilecek ve hazmedebilecek misin?..

Aslı ve benliği "yok" olan hangi varlığınla övünebilirsin ki?..

 

YOK OLDUĞUNU FARKETTİĞİNDE, GERDE KALAN “BÂKΔDİR!

Sen  yok olduğunu farkettiğinde  geride kalan, ‘’BÂKΒ’dir!..

Fâni, fenâ buldumu; ‘’Bâk  kalır!.

Fâni yok olduktan sonra  Bâkî  kalmaz;  çünkü fâni, fânidir!.. Bâkî,  ise Bâkî!.

 
 
 

SALÂT(Namaz)

 

 

 

 

 

 
 
 

KUR'ÂN-I KERÎM ÇÖZÜMÜ

2012 ® RADYO YANSIMALAR web sitesi. 24 saat yayın

www.allahvesistemi.org