FİİL
Bir mânânın beş
duyuya hitap eder şeklide ortaya çıkışına “Fiil” diyoruz..
hf
BÜTÜN FİİLLER
99 İLÂHİ İSİM OLARAK ADLANDIRILAN
MÂNÂ GRUPLARI BÜNYESİNDE OLUŞUR
Varlıktaki bütün fiiller doksan
dokuz ilâhi isim olarak adlandırılan, mânâ grupları
bünyesinde oluşur. Bu açıdan bakılınca evren
tümüyle bu ilâhi isimlerin mânâlarının kuvveden fiile
çıkmış hâlinden başka bir şey olmaz.
Meseleyi biraz daha açmak
gerekirse; ister beş duyuyla tespit sahamız içinde kalsın, isterse de mevcut
algılama sistemimizin dışında olsun, bir şey hariç olmamak üzere herşey, bu ilâhi isimlerin mânâlarının
kuvveden fiile dönüşmesinden başka bir şey değildir.
hf
FİİL,
MÂNÂDIR…
MÂNÂNIN TA KENDİSİDİR!
Varlıkların meydana gelişiyle,
bu varlıkların meydana gelişinin tabii sonuçları olarak onların fiilleri meydana gelir...
Daha açık bir ifadeyle anlatmaya çalışalım...
Fiiller, belli bir mânânın dışarıdan
algılanan şeklidir!.
Belli bir
mânânın varoluşunun doğal sonucu ve algılanış şekli,
fiildir!. Yani, her fiil, gerçeğiyle, mânâdır!..
Dikkat ediniz,
“mânâ ihtiva eder”, demiyorum!.. Birimin algılama
şekline göre, “mânâ ifade eder”dir,
bunun anlamı, ama ben bunu demiyorum!.
Fiil, mânâdır; mânânın ta kendisidir!.
O “mânâ”, algılama aracına bağlı olarak “fiil” şeklinde değerlendirilir!.
İşte burayı çok
iyi anlamak lazım... Çünkü, çok ince bir “sır”dır
bu; ve konunun önemli “püf”
noktalarından bir tanesi de burasıdır!.
Esas varolan
mânâdır!.
Mânânın, fiil
şeklinde algılanışı, algılama aracı dolayısıyladır!.
Bir fakire
merhamet edip, acıyıp, verdiğin sadakada, fiili “sadaka vermek” diye târif ederiz.fakat burada sadaka vermek fiili ile merhamet aynı
noktadan çıkmaktadır. Çünkü sendeki merhamet duygusu yani merhamet isminin
karşılığı olan mânâ, fiil düzeyinde o kişiye o nesneyi
verme şeklinde görünür. Yani netice olarak mânânın
fiile dönüşmesi belli bir isim olarak sanki fiil mânâdan ayrı bir şeymiş gibi
görüntü meydana getirir.
Bir mânânın beş duyuya hitap eder şeklide ortaya çıkışına “Fiil”
diyoruz... Yani beş duyuyla tespit ettiğin her oluş, bir fiildir. Ve bu fiile
de bir isim verilir. O isimle bir mânâyı kendi içinde
taşır ve dolayısıyla isme bağlanır. Netice olarak isim ve fiil aynı mânâya işaret eder.
hf
FİİLLER,
MÂNÂLARIN YOĞUNLUK KAZANMIŞ BİR HALDE
DUYULARA HİTABIDIR
Gözün algılama kapasitesi,
normal bir insan görüntüsü imajını meydana getirirken, röntgen ışınlarıyla
bakış bir iskelet yapının varlığını iddia etmemize yol açar; kızıl ötesi
ışınlarla bakışımız ise ışıksal yapıdan müteşekkil varlıklar müşahede etmemize
yol açar.
Oysa varlık tümüyle, gerçekte
bölünmez, parçalanmaz, cüzlere ayrılması sözkonusu
olmayan, başından ve sonundan söz edilemeyen bir varlıktır.
Çokluk gözüyle,
daha açık bir ifadeye beş duyu kaydında olarak varlığını tespit ettiğimiz her
nesne, esas oluşu itibariyle
ilâhi isimlerin mânâlarının değişik terkipler şeklinde
yoğunlaşmasından başka bir şey değildir. Bu varlığın benliğini büründüğü
sayısız mânâlar, “ilâhi isimler” olarak târif
edilmiş.
Burada dikkat edilecek nokta “benliğini
bürüdüğü” kelimeleridir. Her ne kadar büründüğü mânâlar,
kendinde olmadığı ve kendinden ise de, kendisi o mânâlarla kayıtlı olmadığı
için, “bürünme” tâbirini kullanmak zorunda kalıyoruz.
“Fiiller” diye anlatılan bütün oluşlar, mânâların
yoğunluk kazanmış bir halde duyulara hitâbından başka bir şey olmadığından ve
duyular dahi, bu mânâlardan meydana geldiğinden; varlık tümüyle bu mânâlardan
başka bir şey olmamış olur!
hf
DEĞİŞİK FİİLLERE İSİMLER VERİYORUZ…
YANİ İSİMLER,
FİLLERDEN DOĞUYOR
Bütün mânâlar tek bir Ruh’ta mevcuttur. Tek bir ruh vardır!
Bu tek ruh, değişik özellikleri
veya değişik kâbiliyetleri veya değişik ortaya
koyabileceği şeyler dolayısıyla, ayrı ayrı
varlıklarmış gibi mütalâa edilmektedir. Halbuki mânâ
yapı tek, varlık da tek!
Bu tek olan varlık, değişik
oluşlar meydana getiriyor... TEK’ten
çok özellik sonucu, çok şey seyrediliyor ve çok varlık var sanılıyor.
Buna misâl yollu şöyle
yaklaşalım..
Şimdi, Ahmed
diyoruz… Ahmed dediğimiz tek bir varlık değil mi?..
Ahmed’in
cömertliği var, Ahmed’in yürekliliği var, Ahmed’in boynu büyüklüğü var... Şimdi cömertlik, cesurluk,
düşüncelilik dediğimiz hep aynı Ahmed’e ait değil mi?
Evet!
Peki bu ayrı ayrı
mânâlar, Ahmed’de ayrı ayrı
mânâ yapılar olarak mı var?.. Yâni,
bu isimlerin mânâları ayrı ayrı mânâlar olarak mı var
Ahmed’de?
Hayır!
Değişik olarak ortaya koyduğu
fiillere verdiğimiz isimler bunlar!
Eğer bir olay gördüğü zaman, o
olaya arkasını dönüp gidiyorsa, korkak diyoruz…. Yâni isimler, fiillerden doğuyor! Ahmed’in
ortaya koyduğu mânâ, ortaya koyduğu fiil, bir mânâ ile
yorumlanıp, onda bu mânâ da vardır deniyor...
Eğer ki isimleri kaldırırsan varlık tek olarak
gözükür! Varlığın tekliğini müşahede edersin!
Eğer isimleri kaldırmaz da; yâni fiillere nisbetle isim
vermede devam edersen, çok mânâlar varmış gibi gelir; çok isimler varmış gibi
olur!
hf
FİİLLER,
İSİMLERİN MÂNÂLARININ GELİŞ ŞİDDETİNE GÖRE
AÇIĞA ÇIKIŞIDIR!
Her zerrenin, zâtıyla,
sıfatıyla, esmâsıyla ve efâliyle Hak’tan gayri bir
şey olmaması hasebiyle, “beyin” ismi altında da, zâtıyla sıfatıyla,
esmâsı ve efâliyle Hak’tan gayrı bir şey mevcut
değildir. Çeşitli ilâhi isimlerin mânâlarına karşılık
olan beyin devrelerinin açılışı ve faaliyete geçirilişi, ancak beynin ilk
oluşum devresi için sözkonusu.
Az önce dedik ki, taş, yıldız,
hayvan gibi isimlerin ardında, Hakk’ın varlığından başka bir şey mevcut
değildir!. Bir yıldız ya da takımyıldız, “burç”
dediğimiz sistemler dahi belirli mânâları ihtiva eden
yoğunlaşmış kitleler.
Böyle olunca, belirli bir mânâyı hâvi olan kitlelerin yaydığı radyasyon, oluşması
devresinde beyinde, kendi yapısına uygun mânâların ortaya çıkmasına sebep
olmaktadır. Bu radyasyonlar beyne
ulaştığı zaman, kendi anlamı türünden bir çalışma tarzını beyinde meydana
getirir. Ve beyinde oluşturduğu mânânın neticesini de biz “fiil” ya da
“düşünce” şeklinde o birimde müşahede ederiz!.
Beyinde, belirli tesirlerin
gelişiyle birlikte, belirli bir çalışma başlıyor. Bunun sonunda o da, ‘’mânâ’’, ‘’fiîl’’ şeklinde ortaya çıkmış oluyor!.
Gelen ışınım beyinde meydana getirdiği kendi mânâsına
uyan çalışmayla, kendi anlamında olan bir fiilin ortaya çıkmasına sebep oluyor.
Hangi tür mânâ,
oluş sırasında beyne gelmişse, beyin daha sonraki yaşamında, faaliyetinde ona
uygun mânâları ortaya çıkarıyor.
Doğum tarihi ve saati itibariyle
beyin ilk tesirleri aldı. Böylece bu tesirlerin mânâları
istikâmetinde beyinde âşikâre çıkacak kâbiliyet oluştu. Bu kâbiliyet
ile o beyin de Hak Teâlâ isimlerinin anlamlarını
andıran mânâları fiile dönüştürmeye başlar. Yâni, o
beyinden sâdır olan fiiller; o isimlerin mânâlarının, geliş kuvvetine göre o
mahalden çıkışından başka bir şey değildir!
hf
VARLIK, ORİNİJİNİNDE, ZÂTI İTİBARİYLE
O MUTLAK VARLIK OLMASINA RAĞMEN,
O SÛRETLERİN ŞARTLARI İÇİNDE
O FİİLERİ ORTAYA KOYMUŞTUR
Biraz önce
vurgulamıştım ki; hangi özellik ve mânâları ortaya
koymayı murad ettiyse, o özellik ve mânâlara uygun
sûretlere bürünmüş ve o sûretlerin kendi şartları içinde bir takım fiilleri
ortaya koyma yoluna gitmiştir.
Varlık,
orijininde, zâtı itibariyle O mutlak varlık
olmasına rağmen, o sûretlerin şartları içinde o fiilleri ortaya
koymuştur.
İş bu yüzdendir
ki, "İlâhi kanunlar" denen
evrende geçerli sistem, o muhteşem mekanizma:
"Velen tecide lisünnetallahi
tebdilâ."
"Allah`ın varediş
sisteminde, kanunlarında, asla değişiklik olmaz!" (48/23 )
âyetinde
belirtilen bir biçimde asla değişmez!.
"Doğa kanunu" da
diyebileceğin “sistem”, 0 mutlak
kanun koyucunun, sistem oluşturucunun dilediği bir biçimde hükmünü
icra eder.
Yani, bir diğer
anlatım ile;
Sebepler âlemi
içinde yaşanılmaktadır... Varlık, tümüyle O`nun
varlığından ibaret olmasına rağmen, yaşam tarzı, "O"nun içinde
bulunduğu sûretin şartlarını yaşaması, ortaya
koyması dolayısıyla, "Hikmet âlemi veya sebepler âlemi"
biçiminde bir oluşum meydana getirmiştir.
Bundan dolayı
da her birim, kendi yapısının, varoluş kapasitesinin
içinde bir takım şeyleri oluşturmak mecburiyetindedir.
İşte, her bir
birimin, takdir edilmiş bulunan bir özellik ve mânâyı
ortaya koyması:
" Biz her
şeyi kaderiyle halkettik". (Kamer 49)
âyetinde
vurgulanmıştır.
Ayrıca, bu
hususu izah eden önemli bir açıklama da, Rasûlullah
tarafından şöyle açıklanmıştır:
"Herkes ne
için yaratıldıysa ona o kolaylaştırılır!."
Yani, hangi
gaye için meydana getirildi ise o birim, o gayeye göre programlanmıştır. O
programın gereği de, gereğini yapmak da ona kolay gelir ve onu yapar!.
Bu gerçeği
bilmeyen, birime dışarıdan bakan kişi ise, "bu kişinin kendine özgü bir
iradesi var ve bu irade ile bunları yapmaktadır." deyip; orada bir irade-i
cüz`ün olduğunu var sayar... Halbuki,
o, irade-i cüz denen şey, gerçekte, irade-i Küll`ün
tâ kendisidir.
Külli
programın, o birimden ortaya çıkması hâlinde aldığı isim "irade-i
cüz"dür.
hf
HER AN, BÜTÜN ÂLEMLERDEKİ
TÜM FİİLLERİN YARATICIXI
ALLAH'TIR
Allah'ın fâili hakikî
olarak meydana getirdiği tüm fiiller, hiç bir ayırım sözkonusu
olmaksızın "hikmet"tir!
Mâdem ki, Allah, bütün âlemleri, kendi sayısız-sınırsız ve sonsuz esmâsını
seyir için meydana getirmiştir. Her an, bütün âlemlerdeki tüm fiillerin
yaratıcısı Allah'tır. Öyle ise,
O'nun bütün yaptıkları "Hakîm"
isminin gereği olarak bir hikmete dayalıdır ve yerli yerindedir!
"Deme şu niçin şöyle,
Yerincedir ol öyle,
Bak sonuna, sabreyle,
Görelim mevlâ neyler,
Neylerse güzel eyler!
"Beyitlerinde
Erzurumlu İbrahim Hakkı rahmetullahu aleyh bu hususa işaret ederek, yersiz bir
şeyin olmadığını her şeyin yerli yerince meydana geldiğini anlamak ister.
Esasen,
gerçekte ise olay, “mâsiyet” ve “tâat”
kavramlarının çok ötesinde; Allah'ın, "lâ yus'âl"
olarak dilediğince fiilini ortaya koymasıdır ki, biz buna "hikmet"
deriz.
Gerçektir ki, Allah "hikmet" ile kayıt altına
girmekten de münezzeh'tir!
Bu hususu da
çok iyi idrâk etmek mecburiyetindeyiz.
hf
RASUL VE NEBİLERDEN ÇIKAN FİİLLER
TERKİBİYET HÜKMÜNDEN ÇIKMAZ.
BU NEDENLE DE O
FİİL ALLAH’A BAĞLANIR!
Nefis, tümüyle Rabbın zuhuru!
Daha evvel anlattık!..
Dedik ki:
"Nefis"
dediğimiz, "nefs" kelimesiyle
kastedilen şey, sende mevcut olan "Rububiyet"
hükmü olan "esmâ terkibin"dir!
Yani, terkibin mâhiyetinin ve hakîkatının Hak olması; ve
birimsel mânâda da bu Hak'tan terkib oluşu
dolayısıyla; "nefs" adıyla
kastedilmesidir dedik. Yani, "nefs"ten
murad Rab’tır. Nefsine tâbi
olan Rabbına tabî olmuş olur!..
Ki bu da onun tabii zikri olur. Demek ki bir fiil gördüğümüzde, bu fiil, terkibiyet hükmünden çıkıyorsa ki; genellikle böyledir,
dolayısıyla o fiîl nefisten gelmektedir!.,.
Eğer herhangi bir fiîl terkibiyet "hükmünden" çıkmıyorsa ki; Nebi ve Rasûllerden meydana gelen bütün fiîller terkibiyet hükmünden çıkmaz, çünkü velâyette "ölmeden
önce ölme" dediğimiz hal var; "Ölmeden evvel ölmek"
dediğimiz hal ile birlikte fiîl, artık kişiye bağlanmaz, Allah'a bağlanır!..
hf
NEBİ,
EDEB OLARAK,
FİİLİ NEFSİNE BAĞLAR!
“Ölmeden evvel ölmek” ne
demek?
Onun ilminde terkibiyet
hükmünün kalkması demektir!.. Terkibiyet
hükmünden doğan fiil kalkıp da, o fiil Allah’a bağlanırsa, velâyette; bir
nebîdeki fiîl nefse mi bağlanır?.. Ama buna rağmen bir
nebî, herhangi bir fiîli edep olarak nefsine bağlar; Allah’a demez ki, “sen
meydana getirdin bu fiîli, yerli yerincedir!..” Çünkü, gerçekte, terkip hükmü kalkmaz! Terkip hükmü ebedî olarak
kalkmaz!
hf
HER FİİL
MUTLAK KEMÂLDEN İBARETTİR
İlâhi isimlerin mânâlarının âşikâr olmaması hâlinden doğan veya
algılayacağımız kuvvetle zâhir olamamasından doğan târifleri, tâbirleri nereye
ve neye bağlayacağız, nasıl bunlar meydana gelmiş olacak?
Bu ilâhi isimler “Esmâ-ül Hüsnâ”da da görüldüğü gibi belli ana mânâları mutlak
varlığa lâyık olan bir biçimde, şekilde ortaya koyar, târif eder; bunun zıddı
olan mânâlar, meselâ Nur’un zıddı olan “zulmet”;
veya ilmin zıddı olan cehâlet gibi vasıflar aslında var olmayıp, ilâhi murad gereği olarak; tecellilerin,
veyahut ta ilâhi isimlerin terkipleri dolayısıyla varmış gibi görünen
algılamalardır, mânâlardır... Ve bu mânâlar dahi birer hikmettir!.
Herhangi bir hâlin noksan olarak
kabul edilmesi, terkibe göredir!. Allah’a göre ise, her fiil mutlak kemâlinden ibarettir!. Zulmet dediğimiz şey dahil!.
hf
FİİLİN İÇİNDE
MÂNÂ MEVCUTTUR
“Yâ Gavs-ı Â’zâm. İNSANI meydana getirdim beni hâmil olması için... Ve kâinatı da, İNSANI hâmil olması için meydana getirdim!”
“Beni hâmil olması” beyânından murad, maddi ya da fiziki taşıma değildir elbette ki. “Varlığında barındıran” anlamında.
Ancak unutmayalım ki, bir insan
var, bir de ondan ayrı bir mekânda veya boyutta mevcut Tanrı var da;
birincisi ikincisini bünyesinde barındırıyor, değil!
Bir fiilin, o fiilli oluşturan mânâyı hâmil olması gibi bir taşımadır burada kastedilen
mânâ. Yani, mânâ fiilin içinde nasıl mevcut
ise, İNSAN’ın da rabbini hâmil olması
öylecedir.
Yoksa,
olayı mekân ve madde boyutları
içinde anlamak son derece ilkel ve
yetersiz bir düşünce şekildir. İnsanın, ilâhî isimlerin zuhûr mahalli olması,
yukarıdaki şekilde ifade edilmiştir, mecâzî bir anlatım
ile.
hf
ALLAH İNDİNDEKİ ZAMAN BOYUTUNDA
(DEHR’DE)
FİİL SÖZKONUSU DEĞİLDİR
“DEHR” ise daha önce naklettiğimiz kudsî hadiste açıklandığı üzere Allah’tır.. Öyle ise,”AN” gerçeği itîbariyle Allah
katındaki zaman birimidir!.. Ve bu zaman birimi ancak
“zât” ve “sıfat” tecellileri mertebelerine erişmişlerce
bilinebilir..
Yoksa avâmın şartlanma yollu, beş duyu kaydından dolayı var
kabullendiği zaman anlayışı ile burada kastedilen “AN” mânâsını
anlayabilmek mümkün değildir..
Avâma göre zaman, fiiler
mertebesinde olayların birbiri ardına dizilmesi sebebiyle birinin diğerine
karşı durumuna verilen hükümdür..
Bu boyutta ise fiil sözkonusu
değildir!..
Bu ancak, “zâti ilmin kendine
nazarı” diye târif edilebilir.
Kendine nazarı da,
zâtına nazarı,
varlığına nazarı,
kendindeki mânâlara nazarı olmak üzere, üç
ayrı bölümde incelenebilir…
Zâtına nazarı, zât mertebesini;
sıfatına nazarı, bu belli sıfatlarını
bilmeyi;
mevcut olan mânâlarına nazarı da esmâ
mertebesinin tabîi ve zarûri sonucudur ef’âl
mertebesi! Çünkü mânâlar mutlaka, kendi mânâları istikametindeki fiilleri
doğururlar!.
hf
HER FİİL,
HİKMETTİR
Allah’ın fâili hakikî olarak meydana getirdiği tüm fiiller, hiç
bir ayırım sözkonusu olmaksızın “hikmet”tir!.
hf
HER FİİL,
ALLAH’IN DİLEMESİYLE YARATILMIŞTIR!
Âlemlerin Rabbı olan Allah, yarattığı âlemlerde
Zâtı ile mevcuttur!.
Bu âlemlerde, her zerrede, kendinden gayrı bir varlık olmadığı gibi; kendi
mânâlarını da gene kendisi seyretmededir!..
Öyleyse ”yaratma” dediğimiz olay, mânâların fiiller
mertebesinde aşikâre çıkışıdır!.
Fiiller mertebesinde aşikâre çıkan her bir fiil
yaratılmıştır!
Yaratılmış çeşitli isimler alır.. İnsan, maden, hayvan vs. . Ve
bunlar, bütün yaratılmışlıklarına karşılık, varlıklarını tümüyle Hak’tan
alırlar!.Hakk’ın varlığı ile kâimdirler.
Hakk’ın varlığı ile kaim
olmaları, kendilerinde “Kayyum”
isminin mânâsının mevcut olmasındandır!.
Her biri, kendi yönünde ne
yapması gerektiğini bilir!. Çünkü, ”Alim” ismi de kendilerinde mevcuttur!.
Ancak bu isimlerin o fiil mahallinde aşikâre çıkmaları, o mahallin
“kâbiliyet ve istidadına” yani bu mânâları aşikâre çıkarmada pay alışına; hisse
alışına göredir!.
Her bir mânâ,
neyi gerektiriyorsa, o mânânın gerektirdiği fiil oradan aşikâre çıkar. Bu fiillin ortaya çıkması da “Allah’ın
dilemesi”nden başka bir şey değildir!.
Fiil mertebesindeki fiilleri
meydana getiren fail, o fiillerin mânâlarıdır ki; o
mânalar, O Zâtın kendinde bulduğu mânâların ortaya çıkıp çıkmaması ile alâkalı
olan mânâlardır... Yani belli ilâhi isimlerin mânâlarının âşikare çıkması veya
çıkmasındaki şiddeti zuhuru, neticede bu fiilleri meydana getirmiştir.. Ki bu da dilemesine bağlıdır!
hf
FİİL OLMADIĞI SÜRECE
MÂNÂLAR BÂTINDADIR!
(ÖZÜNDEDİR)
İsimlerin
varlığı aslında fiile dayanır!. Fiil olmadığı zaman,
ismin mânâsının varlığı da kalmaz!.
Allah’ın
isimleri olması, varlığın varolmasından sonradır bir
başka anlamda!.
Varlık varolmadan
evvel yâni fiiller boyutu olmadan evvel, isim boyutu da yoktu zaten; isim
boyutu olmadığı gibi o mânâlarda yoktu!.
Bu mânâlar
yoktu sözünü, tasavvufta nasıl ifade ediyorlar, mânâlar bâtındaydı diyorlar!
Kendindeydi, özündeydi!
“Özündeydi” hükmünü de nereden veriyorsun?...
Fiile dayanarak veriyorsun.. Fiil
olmayınca, zaten o mânâ olmayınca mânâ yok
hükmündedir. Mânâlar sonradan varolmuştur.
hf
FİİLLER
YA İDRAKA DAYANIR …
YA DA KORKUYA
Fiiller ya idrâka
dayanır, ya korkuya yâni vehme dayanır! İdrâkında meydana getirdiği teslimiyet vardır, korkunun da
meydana getirdiği teslimiyet vardır...
Neticede teslimiyet oluşur ama;
temelinde ne var?.. İdrâk mı
var; yani o şeyin öyle olmasını idrâk etmen dolayısıyla mı teslim oldun; yoksa
korkuyla mı oldun?..
Nitekim insanların Allah’ın
emirlerine teslimiyeti iki yönlüdür... Bir nebînin,
bir velinin ilâhi emirlere teslimiyeti idrâk yolludur...
Mühim
olan, senden meydana gelecek olan teslimiyetin veya senden meydana gelecek
fiillerin, duygu yoluyla değil yani vehmin hükmüyle değil; idrâkının
hükmüyle olmasıdır! Gaye, neticede, bu idrâka
gelmektir; bu idrâka gelmek için de o aşamadan geçmek
lâzım...
hf
KİŞİNİN ÂLEMİ
FİİLLERİNİN GEREKTİRDİĞİ YERDİR
Bkz. F / Fıtrat
/Tüm yaratılmışlar fıtratlarına göre tekâmül eder ve tekâmüllerinin sonunda da
asıllarına rücu ederler
hf
EYLEMLER,
ESMÂLARIN KUVVEDEN FİİLE DÖNÜŞMESİYLE
MEYDANA GELİR
Varlıkların
aslı-orijini, a’yân-ı sâbitedir.
Her şey esmâ boyutundan kaynaklanan esmâ terkibi... Bu
esmâların çıkış noktası a’yân-ı
sâbitedir.
A’yân-ı sâbite
bir boyuttur. Bu boyut ilmin enerjiye dönüş noktasıdır.
Enerji başlangıç noktasından
doğar… İlim ile enerji, Evren boyutuna dönüşür. İlim boyutu, Evren enerji
boyutunda yoğunlaşınca makro kozmosa dönüşür. Bu olay bizim mikro yapımıza da
uygundur..
HİÇLİK noktası, Mutlak
Varlıktaki AHADİYETe gelir. Önce HİÇLİK, sonra BEN
noktasına gelinir. O nokta yani Vâhidiyet noktasında
değişik özellikleri hissedersin. Bu nokta, Esma noktasıdır. Sıfatlarında
bulduğun kendinde bulduğun özelliklerin kuvveden fiile dönüşmesi, Esma
boyutunda olur. Esmalar kuvveden fiile dönüşerek eylemleri meydana getirir.
hf
FARKLI MÂNÂLARI
ORTAYA ÇIKARABİLMEN,
ANCAK FİİLLE MÜMKÜN!
Bu
terkip dışı mânâları ortaya koyabilmek de ancak fiille mümkündür.
Çünkü isim eşittir fiil dedik!.. Fiil isimdir,
isim fiildir! Dolayısıyla sen o fiili ortaya
koymadıkça, o ismin mânâsını ortaya koymuş olmazsın. Fiili ortaya koymak ismin
mânâsını ortaya koymaktır.
İsmin mânâsını müşahede etmek, onu fiil
düzeyinde görmektir.
İkisi aynı şeydir. Sen terkibinin
dışında olan fiilleri ortaya koyacaksın ve bu
fiillerin neticesi olan mânâlar sende
kuvveden fiile çıkmış olacak.
hf
FİİL,
BELLİ İSİMLERİN MÂNÂLARININ
TERKİBİNDEN
MEYDANA GELİR
Fiillerin,
isimlerden gelen bir biçimde oluştuğunu konuştuk... Şimdi, fiil adı verilen
şeyin, belli isimlerin mânâlarının terkip hükmüyle âşikâre çıkışından başka bir
şey olmadığını öğrendik...Yani, fiil eşittir isim dedik!...
Şimdi de fiil
ile isim mânâları arasındaki fark noktası üzerinde duralım ve “fiil” dediğimiz
şeylerin neden bu adı aldığını görelim..
Fiil, mânâların terkibinden meydana gelir... ”Esmâ”
denince salt mânâlar kastedilir... Yani hangi isim söylenirse, o isimle
kastedilen mânâ akla gelir... Oysa fiil mertebesinde
ise, bir fiil denildiğinde, o fiili meydana getiren mânâlar
terkibi sözkonusudur. Her fiil, fiil adı altında
çeşitli mânâları değişik nispetlerde toplamıştır.
Yani, birkaç ismin mânâsının, bir terkip
şeklinde birleşerek ortaya çıkmasının aldığı ada “Fiil” deriz..
Fiil mertebesi denmesinin sebebi, birkaç ismin mânâsının
sayısız terkipler şeklinde ortaya çıkmasıdır.
İsim
mertebesinde ise, isimler, yani, bu isimlerle kastedilen mânâlar, sadece o
ismin müsemması olan bir mânâ olarak, tüm haldedir!...
Bu mertebede mânâ terkipleri sözkonusu
değildir. O isimle, salt o mânâ kastedilir.
Şimdi bir Ziya
ismi altında, kaç tane ilâhi ismin mânâsı bir terkip hükmüyle aşikâre çıkıyor
ve karşımızda gördüğümüz şeyin varlığını meydana getiriyor!..
Yani, ef’al mertebesi dediğimiz zaman, bu ef’al mertebesi , değişik
isimlerin mânâlarının terkipler hâlindeki görüntüsüdür.
hf
SÂLİH AMEL
(İMAN GEREĞİ FİİLLER)
İmanın
gereği olan fiillere Dinî terminolojide “ameli
sâlih” adı verilir.
Ebu Hüreyre r.a.’den:
Allah Rasûlü (salla’llâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
Altı şeyden, yani güneşin batıdan doğmaya başlamasından veya Duhan’dan veya Deccal’dan veya Dabbetu’l-arz’dan
veya (ölümünüzde) yâhud sizi başkası ile meşgul
olmaktan alıkoyan bir fitneden veya Kıyâmetin
vukûundan önce sâlih amel işlemeye koşun. (Müslim- İmam Ahmed)
Ebu Hüreyre r.a.’dan:
Allah Rasûlü (salla’llâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
İnsanın sabah mü’min, akşam kâfir; sabah kâfir, akşam mü’min olduğu için küçük bir dünya menfaati karşısında dinini sattığı ve karanlık gecenin dalgaları gibi fitnelerin vukû bulduğu zamanda sâlih amellere koşunuz! (Müslim, Tırmizî)
Ebu Hüreyre r.a.’den:
Allah Rasûlü (salla’llâhu aleyhi ve sellem)
şöyle buyurmuştur:
Yedi şeyden önce sâlih amele sarılın. Zîra şu aşağıdaki şeylerden birini ancak beklemektesiniz:
Ya âniden gelen fakirlik, ya sizi taşkınlığa sevkeden zenginlik, ya vücud sağlığınızı bozan hastalık, ya sizi şaşkın şekilde konuşturan ihtiyarlık, ya âniden gelen ölüm, ya Deccal, ya Kıyâmet, ki bu her şeyden şiddetli ve zordur. (Tırmizî)
Abdullah r.a.’den:
Allah Rasûlü(salla’llâhu aleyhi ve sellem)
şöyle buyurmuştur:
Cennet, sizden birinizin nalınlarının tasmasından kendisine daha yakındır, Cehennem de aynı böyledir. (Buhari, İmam Ahmed)
Ebu Hüreyre
r.a.’den:
Allah Rasûlü (salla’llâhu aleyhi ve sellem)şöyle
buyurmuştur:
Ölen bir kimse yoktur ki, pişman olmasın. Eğer iyi işler yapmışsa, fazla yapmadığına, günahkâr ise, tevbe etmediğine pişman olur. (Tırmizî)
Ebu Hüreyre
r.a.’den:
Allah Rasûlü (salla’llâhu aleyhi ve sellem)şöyle
buyurmuştur:
Kim (düşmanından) korkarsa, geceleyin yolculuğunu yapar ve yerine ulaşıp,
rahat ve emniyete kavuşur.
Dikkat edin! Allah’ın malı, Cennet’tir. (Tırmizî)
hf
İNSANIN DOĞAL DAVRANIŞI
KAVRAYIŞIYLA ORANTILIDIR
İnsanın doğal davranışı,
bildiklerine göre değil; kavradığı kadarına göre oluşur!.
hf
TERKİB HÜKMÜNÜN NETİCESİ MEYDANA GELEN FİİLLER,
TABİAT HÜKMÜYLE ORTAYA ÇIKMASI HALİNDE
İLÂHİ EMİRLERE TERS DÜŞER!
Bizim ef’âl mertebesinde gördüğümüz bütün fiiller Hakikate
dayanır.
”Hakikat”
dediğimiz şey, Hakk’ın varlığı ve onda mevcut olan mânâların
âşikâre çıkışıdır... Bu mânâlar, âşikâre çıkarken, terkibiyet hükmüyle zâhir olduğu için biz ona “beşerden”
meydana geliyor deriz...
Beşerden
meydana gelen fiiller, eğer terkib hükmünün
neticesiyse, tabiatı, duyguları, şartlanmaları ve neticesi alışkanlıkları ortaya
koyar!..
Alışkanlıklar,
şartlanmalar, tabiat, duygular dediğimiz şey ise, tabîi hükmüyle ortaya çıkması
halinde, ilâhi emirlere ters düşer!.. İlâhi emirlere
ters düşmesinin sebebi de, beşeriyet kayıtları içinde, yâni Hakk’ın belli isim
terkibi, mânâları içinde kalması dolayısıyladır.. Ki
bu da kişinin neticede âkibette cehennemini meydana
getirir.
hf
BİR FİİL VARSA
ORADA MUTLAKA TERKİBİYET VARDIR
Terkibiyet
kaydından kendini kurtarmandan murad; esmâ mertebesinde isimlerin hakîkatıyla
yaşaman; sıfat mertebesinde Allah’ı müşahede etmen ve bunun neticesinde de “Allah’ın kulu” olmandır.
Ama buna rağmen, fiilin çıktığı
mahal, gene de terkip hükmündedir. Çünkü bir fiil varsa ortada, mutlaka o fiili
meydana getiren bir terkip söz konusudur! Bir terkip oluşmuştur, vardır, varolacaktır, olmamasına imkân yoktur!..
Dolayısıyla terkibiyet hükmü ebediyyen
yok olmaz!..
hf
FİİLLER, AÇILIMLARI ZORLAR
VE YENİ KAPASİTELER GETİRİR!
Allah’ın
kurmuş olduğu sistem ve düzen gereği, insanda meydana gelen her şey beyin aracılığıyla
ortaya çıkar, farkedilir hâle gelir!..
Beyinde hangi konu ağırlık kazanırsa, o konu üzerinde
beyindeki açılımlar genişler ve alışları artar!.
Verme fiîli, beyinde ilgili
alandaki kapasitede genişleme oluşturur.
Hangi fiiller kişiden açığa çıkarsa, o fiillerin kökeni olan hücre
bloğunda büyüme, gelişme olur; o alanda faaliyet gösteren hücrelerin sayısı
artar!.
“Anlamasan da ibadet et” önerisinin ardındaki
gerçek budur!.
Fiîller, açılımları zorlar ve yeni kapasiteler meydana
getirir.
Netice, zekâtını hangi yoldan neye dönük olarak
verirsen, karşılığını da aynı yoldan, misli misli
alırsın!. Maddiyata dönükse, o yoldan; maneviyata dönükse, o
yoldan!.
"ALLAH" bağışı olan varlığının en
azıyla kırkta birini, ihtiyaç duyanlarla paylaşmak; işin bâtın
yönüdür...
Zekât...
Hak için halktan, mülkten geçmektir!..
Allah`tan
geleni halkla Hak için paylaşmaktır!.
Varlıksızlıkta dâim olmak için, varlığından geçmektir!.
"ALLAH" âlemlerden Ganî’dir; esası üzere "Gınâ"dan hisse
almaktır!.
HALK`ta “HAK”kı görüp, ondan
esirgememektir!.
Şeytan vasıflı cinin, Adem’de
Hak’kı göremeyip; secde etmemesi ve bu yüzden lâ`netlenmesi benzeri olarak...
Zekât ve sadakadan kaçanlar, “İnsan”da “Hak”kın varlığını göremeyip, onunla varlığını
paylaşamayanlardır... Ki, gelecekleri ne olur, neye benzer bunu kavrayışınıza
bırakırım!.
hf
HER FİİLİN
NETİCESİ,
“ALLAH SİSTEMİ”
GEREĞİ OTOMATİK OLARAK OLUŞUR.
FİİLİ MEYDANA
GETİREN MAHAL
İSTESE DE
İSTEMESE DE!
Yâ Gavs! Kim mücahedeyi
ihtiyâr ederse, ona müşâhedem olur; istese de istemese de!
Bu cümlede
Sistem’in çok önemli bir sırrı açıklanmakta, dikkatli okuyanlar için...dikkatlice bir kere daha tekrar edelim;
“Kim mücahede
ederse, müşâhedem oluşur. İstese de istemese de!”
İşte, içinde yaşadığımız kâinattaki, Allah’ın Sistemi-Düzeni budur! Bir fiil olmuşsa, o fiilin neticesi de otomatik olarak oluşacaktır, o fiili meydana getiren mahâl