kavramlar.jpg (6719 bytes)

 

FİRAVUN

  • Benlik(Ego) bilinci

  • Hakikat Bilincinin karşısına dikilen ego bilinci

  • Rabbinden perdeli bilinç

  • TANRI’nın var olmadığını idrak etmiş ama sadece kendisinin tanrısal gücüne inanan

  • “Allah” ismiyle işaret edilenin ne olduğunu idrak edememenin yetersizliği içindeki kişi

  • Sütunlar (üzerine kurulu saraylar) sahibi

  • Mülhime bilinç boyutunun bakış açısı

  • Arz’da(Bedende) üstünlük kurmuş ve Arz’ın ehlini fırkalara ayırmış bilinç

  • Hakikatinde Hakk’ı görmek derecesinden, bedenselliğinde yaşama derecesine düşen…

  • Rabbını tek olarak bilişi sonucu İlâhi ilhamlar dahil değişik ilhamlar alan nefs

  • Şeytanın temsil ettiği vehim gücünün esiri olarak, vehmin seslenişi olarak yanlış bir ilimle yanlış düşüncelere sapan

  • Hâlâ tanrı kavramından kurtulamamış olan

  • Henüz vehmî benliği ortadan kalkmamış olan

  • Allah'ı anlamadan vehmi atan

  • “En büyük” sadece kendisi olan…

  • Birimsel nefse dönük sorumsuzca yaşayan

  • Bedenin istek ve arzularını sınırsız bir biçimde yaşamak gafletine düşen

  • Kendini Hakk, herkesi de kendi kuluymuş gibi zanneden

  • Kendisini bilinç boyutunda (nefsin hakikati boyutunda- ilim boyutunda) tanıyıp hissedemeyen

  • Efsanevî mısır kitaplığından edindiği bilgiyle çevreye üstünlük taslama yarışına girmiş kişi

  • Yalanı, gıybeti, haramı mübah gören anlayış

  • İlmi maddi veya manevi çıkar sağlama sermayesi edinmiş kişi

  • İlmin gereğini yaşayamayıp mülhime denizinde yürümeye kalkan

  • Velâyet (varlığın hakikatini yaşama açılımı) oluşmamış bilinç

  • “Allah’ta, kendini Allah’tan ayrı gören” ama öbür yandan da "kendi varlığının hakikatinin Allah olduğunu bilen"

  • Bir ben var, bir O var. “Bendeki O!..” diyen …

  • “O Hak”tır, “bu Hak”tır, “şu Hak’tır” gibi “Hakikat”ten hayli uzak bir vâdiye sapıp, ömür boyu orada fâsit daire içinde dönüp duran

  • Zâhirle perdelenip vahdet’ten gafil olan

  • Kıyamet günü kavminin önüne geçip önderlik ederek onları saptıran ve “nâr”a(Ateşe) vardıran bilinç seviyesi

  • Akıl gözü (basiret) ile gerçeği görecek durumda olduğu halde Şeytanın kendisine amellerini süsleyip yoldan (Din’den) men ettiği kişi

  • Mülhime girdabındaki bilinç

  • "Tahkiki küfür" noktasında olan…

  • Namazdan-zikirden-duadan mahrum nefs

  • Musa Rasûl’e  asi olan

VAHDET idrak edilmeden, vehimden kurtulunmaz!. "Allah"ı anlamadan vehmi atan firavun olur!.

ara.jpg (366 bytes)

 

FİRAVUNUN HATASI

(Soru: Üstadım, Firavunun hatası neredeydi?... )

Kendinde gördüğünü, karşısındakinde görememek!...

ara.jpg (366 bytes)

 

FİRAVUN AZABI GÖRÜNCE İMAN ETTİ Mİ?

(Soru: Üstadım.. Füsûs da geçtiği gibi; İlimde Mürsel Nebilerin rütbesini ve Rubûbiyetin özelliklerini bilen bir yapı Firavun.. ve Cennet’te olduğunu söyleyen Arabi, Ciyli v.d . Evliyaullah..  Buna göre, Hadisde geçen; Firavun’un suda boğulduğu sırada, CEBRAİLin:” Ey Muhammed sen beni, denizin çamurundan alıp Allah’ın RAHMET'i O'na ulaşıverir korkusuyla ağzını tıkarken görseydin..” Hadisini nasıl anlamalıyız?...)

Hadiste bundan sonra “Firavun imansız öldü” eki var mı?...

(Cevap: Hayır, Üstadım…)

(Soru: Âyette: "Musa dedi ki: Ey Rabbimiz!.. Hakikaten sen, Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında ziynet ve nice mallar verdin... Ey Rabbimiz, senin yolundan insanları saptırsınlar diye mi (bu nimetleri verdin)... Ey Rabbimiz, onların mallarını yok et, kalplerine sıkıntı ver, çünkü AZÂBI GÖRÜNCEYE KADAR İMAN ETMEZLER!.." buyuruluyor... Firavun’un imanla vefat eceğine bu Âyet‘te ayrıca işaret etmez mi?.. Teşekkür ederim..)

İman, ölmeden önce geçerlidir!... Azâbı görünce Firavun’un iman ettiği de bu âyetten çıkartılabilir elbette... Teşekkür ederim...

ara.jpg (366 bytes)

 

BENLİĞİNİN GERÇEĞİNE EREMEMİŞ OLUP

HAKKANİYET VASFINI BEDENİNDE YAŞAMA GAFLETİNE DÜŞEN,

FİRAVUN GİBİ OLUR!

Ister ilim aracılığıyla olsun ister sezgi ilham yollu olsun varlığın tekliiğini ve dolayısıyla kendi benliğinin varolmayıp o Tek’in varlığıyla kaim ve daim bir varlık olduğunu idrak eden kişi çok önemli bir varta bir tehlike ile içiçedir yüzyüzedir ve pekçok insan bu tehlikeli bölgede kaymış ve neticede helâk olmuştur.

O tehlike de şudur; kendi benliğinin varlolmayıp ilâhi benlikle varolduğunu hisseden kişi elinde olmaksızın “ben Hakk’ım“ der. Elinde olmaksızın “cübbemin altında Allah’tan gayrı yoktur“ der…

Cüneydi Bağdadi!

“Subhani.. Subhan benim şanım ve azâmetinm yücedir“ der.

Ama benliğinin gerçeğine bu yüce zevat gibi erememişse o hakkaniyet vasfını bedeninde yaşama gafletine düşer. “Şu beden şu birim Hakk’tır“ der bedeninin tabiatı istikametinde yaşama gafletine düşer. “Ben Hakkı’m“ diyerek sınır tanımaz bedenin istek ve arzularını sınırsız bir biçimde yaşamak gafletine düşer.âdeta firavun gibi olur, “ben sizin yüce rabbinizim ben Hakk’ım“ der herkesi de kendi kuluymuş gibi zanneder!. Hakk’ı kendi benliğinde görüp gayrını beşer olarak Hakk’tan gayrı varlıklarmış gibi görmek gaflet ve dalâletine dûçar olur. İ

İşte bu, onun helâka giden yolda adım atmaya başlamasıdır!

Oysa bu kişinin kendisini bilinç boyutunda nefsin hakikati boyutunda ilim boyutunda tanıyıp hissetmesi gerekir. “Ben hakkım varlııkta Hakk’tan gayrı birey yok, öyleyse ben dilediğimi yaparım!!!“ diyerek içkiye, sekse, kumara yönelen maalesef tasavvuf sırlarından bihaber pekçok kişi aramızda dolaşıyor .

ara.jpg (366 bytes)

 

“MÜLHİME” BİLİNCİ İÇİNDEYDİ FİRAVUN...

Bugün, bize çok acı da gelecek olsa, iki gerçek üzerinde durmak istiyorum...

Ben yaşarken de olsa, ölümümden sonra da olsa, bunlar benim kesin olarak doğru bildiklerimdir.

1986 senesinde İnsan ve Sırları kitabımda yazdığım, bugün bazı detaylarına girdiğim bu gerçekler, sistemin evrensel gerçekleridir.

Lutfen bunları iyi bilin ve arzu ederseniz yaşamınızın en değerli kıstasları olarak değerlendirin.

Yaşamının önde gelen değerleri para ve cinsellik olan kişilerin, “HOBİ” kabilinden tasavvufla da ilgilenerek vicdanlarını göya rahatlatma yolunu seçmeleri hiçbir zaman onları aradıkları hedefe ulaştırmayacaktır!... Sadece kendilerini; ve belki de bilgi birikimleri dolayısıyla çevrelerindekini aldatacaklar; ve bunun vebalini omuzlayacaklardır.

Dostlarım...

Mevlana Celaleddin hikaye eder...

Bir gün Musa aleyhisselam yolda giderken, ilerde bir koyun sürüsü ve ağacın altına uzanmış bir çoban görür... Yaklaşır ağacın altına doğru... Bakar çoban konuşuyor kendi kendine... Kulak verir...

-Ey ULU TANRIM !... Sen ne güzelsin!... Ne olur şimdi buraya gelseydin de, seni kucağıma yatırıp BİTLERİNİ AYIKLASAYDIM!... Tırnaklarını kesseydim... Saçlarını okşayıp sana koyunlarımın sütünden içirseydim... Aklayıp, paklayıp tertemiz etseydim...

Sen ne güzelsin, ne iyisin, ne adilsin!... Sen olmasaydın nasıl bu dünya ayakta dururdu!.. Sen bizi seyrediyorsun... Yaptıklarımızı görüyorsun!.. Yarın senin huzuruna geleceğiz... Ne olur bizim kusurlarımızı görmezden gel; yaptıklarımızı bağışla!..

TANRIM... Ne olur yanlış yaparsam beni cehennemine atma!.. Beni cennetine sok!.. Ben seni çok seviyorum ama bir türlü göremiyorum.. Ne zaman seni göreceğim acaba?..

Tanrım, bütün arzum senin yanına gelip seninle olmak!.. Sana yaranmak için her istediğini yapmaya hazırım... Bazı emirlerini tutamıyorsam, beni bağışla ne olursun!”

Firavun’a tanrılık davasındaki yanlışından vazgeçmesi için uğraş veren Musa aleyhisselamın başı çobanlarla da derde girmekten kurtulmamış sizin anlıyacağınız...

Ne mi olmuş o çobana?

O şimdi...

Şeyhefendi, tekkede !...

Hocaefendi, camide !...

Sayın Hocam, üniversitede !.

Musa aleyhisselamdan söz açılmışken devam edelim...

Firavun, eski kaynaklardan gelen gerçek bilgilere dayanarak TANRI’nın var olmadığını idrak etmiş olan kendinden öncekiler gibi; sadece kendisinin tanrısal gücüne inanıyordu... “Allah” ismiyle işaret edilenin ne olduğunu idrak edememenin yetersizliği dolayısıyla...

“MÜLHİME” bilinci içindeydi FİRAVUN!..

Kendisini “Hak” görüyordu, karşısındakileri ise “yok”!..

Çevresindekiler onun kullarıydı!... Elpençe divan dururlardır önünde hep!..

Kullarının hiçbir değeri yoktu onun indinde!..

Onlara hakaret eder; küfreder; her bahaneyle aşağılardı!..

Kullara yalan söylemesi mubahtı onun!...

Kullarının dedikodusunu yapıp diğerlerine; onları çekiştirmesi mubahtı!...

Kendisine paye verenlere, saygı gösterenlere mertebeler dağıtır; en ufak saygısızlık gösterenleri sapıtmışlıkla itham edip, aşağıların aşağısına sokardı...

O dilediğini yapardı...

Çünkü Firavundu o!..

Yalnızca kendisi en büyüktü...

Tüm bilgisini borçlu olduğu efsanevî mısır kitaplığı bile onun için bir değer ifade etmezdi artık ona!...

En büyük kendisi idi!...

Kullarının tek ibadeti kendisine tapınmaları ve saygı göstermeleri olmalıydı...

Ne namazı; zikir bile yaptırmazdı kullarına!..

Yalnızca kendisi!..

Kulları olmadan kendisinin bir şey ifade etmeyeceğini bildiğinden, yalnız kalmayı ve yaşamayı hiç sevmez ve katlanamazdı!..

Kendisine tapınanlara bildiklerinin bazılarını aktarır ve onların da kendisinin olmadığı yerlerde tanrılık taslayarak tatmin olmalarına müsaade ederdi..

Yanındaki bazı kulları bilgi sayar olmuşlardı adeta!..

İlim, kuru bilgide kalmış; yaşam para kazanıp, bilgiyle çevreye üstünlük taslama yarışına dönmüştü!..

Yalan mübahtı!... Dedikodu mübahtı!... Gıybet mubahtı!... Haram diye bir şey kalmamıştı artık!... Herkes yanlızca diğerlerinde bir şeyler almak ve kotarmak için sürdürülmeye dönüşmüştü!...

İlim ayağa düşmüş; maddi veya manevi çıkar sağlama sermayesi olmuştu!..

Musa aleyhisselam gerçekleri açıklayıp, insanları uyarınca, onların üzerine saldırmaya başladılar...

Musa, ilmin gereğini yaşayanlarıyla Mülhime Denizinde geçip giderken; Firavun da kendi kullarıyla mülhime denizinde yürüyemeye kalktı!..

Musa geçti!... İnananları da...

Firavuna tâbi olanlar ise Mülhime Denizinde, -pardon Kızıl Deniz’de- boğulup helâk oldular!..

ara.jpg (366 bytes)

 

CİNLER, İNSANLARI

MÜLHİME İDRAKI İÇİN FİRAVUNLAŞTIRIRLAR…

Ne senin yapmadıklarının hesabı bana sorulacak... Ne de, benim yediğim elmanın vebali sana!... Senin yaptıkların beni ilgilendirmez; benim yaptıklarım da seni hiç ilgilendirmez!...

Sen yoluna... Ben yoluma... Herkes kendi yoluna!

Sana gerekli olan bilgileri yeteri kadarıyla ulaştırdım bugüne kadar!.. Yararlı buluyorsan, önce onları uygula, başkalarıyla uğraşmayı bırakıp bir yana!...

Sen bu dünyada, varsa öyle bir arzun, Allah’a ermek için varsın!.. Başkalarının dedikodusuyla, gıybetiyle zamanını boşa harcaman sana hüsrandan başka bir şey getirmiyecektir!.

Zikrin dünyadaki en önemli ve değerli şey olduğunu açıklamak için DUA ve ZİKİR kitabını yazdım, ilmim kadarıyla... Hala zikrin önemini ve değerini anlamıyorsan, sana söylenecek hiçbir şey yok!.

Zikir yapan her kişinin beyninde oluşan hassasiyet dolayısıyla cinlerle farkında olmadan veya olarak iletişim kurulabileceğini; cinlerin insanları mülhime idrakı için FİRAVUNLAŞTIRACAĞINI belirterek KORUNMA dualarına mutlaka devam edilmesi zorunluluğunu yazdım... Ama senin ilmin daha fazla ve benim bilmediklerimi biliyorsan; elbette ki bunlara ihtiyacın olmayabilir...

Bir anlayışı kıt diyor ki:

“-Ben sana inandım, güvendim; korunma duasına ihtiyacım yok!”

Anlıyamıyor ki, aldığın ilaç senin virüsüne şifa olur; ilaç almaksızın doktora güvenmen değil!.

Allah Rasulüne güvenmiyorlarmıydı ki sahabe, onun öğrettiği dua ve ayetlere devam ediyorlardı?

Anlayışı sınırlılar...

Anlayışı kıtlar...

Nasipsizler...

“Salât”ı ikâme edemeseler dahi, “namaz”ın kılınmasının beyinde oluşturacağı nuraniyetin-enerjinin bilincinde olamazlar; ve onu terkederler!... Getirirsinden ebeden mahrum kalırlar!.

Tefekkürî zikrin ne olduğunu idrak edemeseler dahi, esmâ zikrinin beynin gelişmesindeki rolünü kavrayamayan basiretsizler, üniversite okumayacağım ki aritmetiği niye öğreneyim anlayışıyla zikri terkederler!

İLİM MEKRİNE UĞRAMIŞLAR, tasavvuf bilgisayarı haline gelmenin kendilerini nasıl Firavunlaştırdığının farkına varamazlar “korunma” dualarına” devam etmedikleri için!...

Turistik umre seyyahatleriyle gösteriş, eğlence veya vicdan tatmini arayanlar hüsrana uğradıklarını anladıkları zaman hem kendileri hem de kulları için iş işten geçmiş olacaktır!.

Dostlarım...

Kim size...

Namazın gereksiz olduğunu söylüyorsa...

Zikrin yapılmamasını, yararsız olduğunu söylüyorsa...

“Korunma dualarına” devam etmekten sizi caydırıyorsa...

Yalan söylüyorsa...

İnsanların arkasından konuşuyor; insanları birbirine çekiştirerek aralarını açıyorsa...

Gıybet yapıyorsa...

İnsanlara hitabederken onları tehdit ediyorsa kendisinde bir mertebe vehmederek...

O kişiden kesinlikle uzak durun; isterse benim soframın müdavimi olsun!... İsa aleyhisselama ihanet eden de onun sofrasındaydı, bunu unutmayın!.

Benim yayınladıklarıma ters düşeni savunan bizden olamaz!..

Mukallitin muhakkikler sofrasında yeri olmayacaktır âhırette!.

Hayalindeki “TANRI” kavramından kurtulamayıp; “ALLAH” adıyla işaret edileni kavrayamayanlar, sistemi anlayamadıkları için, insanların yaptıklarının karşılığını almayacaklarını sanırlar; ve olayı gene farkında olmadan ÖTEDEKİNE atarlar!.

Oysa herkes kendi yaptıklarının sonuçlarına katlanacaktır!.

Dostum...

Sana ilim geldikten sonra hâlâ ilmin dışındaki vehim ve hayalinden kaynaklanan kendi göresel doğrularına tâbi olursan, bil ki bunun vebali çok ağır olacak ve bunun faturasını ödiyemiyecek; kendine geleceği cehennem edeceksin!.

İnsanlar her zaman hata yapabilir... Tâbi olursanız insanlara, onların hatasını da paylaşmak zorunda kalırsınız...

Siz, bana kalırsa, yalnızca Allah Rasulü Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselama ve O’nun getirdiği ilme tâbi olunuz; sizin gibi bir fâniye tâbi olmak yerine... Kendi yolunuzu bu ilim doğrultusunda kendiniz çiziniz ve sonuçlarına da katlanınınız, kimseyi suçlamadan!

Allah hepimizi firavunlaşmış şeyhlerden korusun; Hazreti Muhammedin yolundan ayırmasın!.

 

 

KUR'ÂN-I KERÎM ÇÖZÜMÜ

2012 ® RADYO YANSIMALAR web sitesi. 24 saat yayın

www.allahvesistemi.orgg