AHMED HULÛSİ’DE

KAVRAMLAR

 

AV. ASUMAN BAYRAKÇI

www.allahvesistemi.org

 

   Yayınlarımızın Telif Hakkı Yoktur. Sitemizdeki tüm bilgiler, Hz. MUHAMMED'in (aleyhisselâm) bildirip açıkladığı "ALLAH" ismiyle işaret edilenin hakikatinin ne olduğunun öğrenilmesi ve "DİN" denilen yaşam sisteminin bu vizyonla değerlendirilebilmesi için, tüm insanlarla karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır. Tüm yayınlarımızı ücresiz okur; dinler, bilgisayarınıza indirebilir, çoğaltabilir; YAZAR ve KAYNAK BELİRTMEK ŞARTIYLA her yoldan bütün çevrenizle paylaşabilirsiniz. Allah ilmine karşılık alınmaz. Prensibimiz maddî ya da manevî karşılıksız paylaşımdır.

 

“HÂŞİAN”

ALLAH İNDİNDE HERŞEYİN

“HİǔDEN GELİP “HİǔE GİTTİĞİNİ

BÜTÜN HÜCRLERİNDE YAŞARSAN,

“HÂŞİAN”DAN OLURSUN

Allah’ın resûlünü övüşü, o resulün dilinden o resulün zâtından gelen bir şekilde zâtından övgü onun dilinden bizlere ulaşmıştır.

Musa KELİMULLAH

İbrahim HALİLULLAH

İsa RUHULLAH

Hz.Muhammed RASULULLAH’tır.

Rasûlullah, hepsini içine alır.

Her varlık onunla daim ve kaim bir varlıktır. Velâkin tüm sonsuzluk, bu evren, O’nun esmâlarından meydana gelmiştir.

Allah’a secde etmek önemlidir.

Sürekli ibadetle beraber Allah’ın sonsuz sınırsız azâmeti karşısında algılayabildiğimiz tüm varlığın yanında bir hiç olduğunu müşahede edebilirsen, SECDE etmiş olursun!

 Hakikati itibariyle onun yüceliğni anlatmak çok güçtür. Senin kendi benliğini bilişinde yani sonsuzun sonlu tarafından ifadesi mümkün değildir.

Tevhid-i efal, tevhid-i esmâ, tevhid-i sıfat, tevhid-i Zât.

Herşey Hİǒten geldi… Hİǒe gidiyor!

İşte bunu Allah indinde bütün hücrelerinde yaşarsan, sen “HÂŞİAN”dan olursun.

Onlar namazlarında haşyet içindedirler.

Ermiş olanlar, “daimi namaz”dadırlar.

Huşû, daimi namaz ile sonuçlanır.

hf

HAŞYET

 

“İÇİNİZDE

ALLAH’I EN ÇOK BİLENİNİZ BENİM

VE EN ÇOK KORKAN DA(HAŞYET DUYAN DA)

 BENİM!”

 “Korku” kelimesi ile oluşturulan, kuru bir duygu mu yoksa var olan ve karşılaşılacak olan birtakım olaylar var ve bu olaylarla karşılaşmamak için tedbir almanın zarûretini belirtmek bâbında mı kullanılıyor?

"Allah'tan ancak âlim olanlarınız korkar"

âyetiyle anlatılan nokta, ilmi olmayanın Allah'tan korkmayacağını, açıklıyor demektir.

Demek ki, ancak, belli bir ilim sahibi, Allah'tan korkar, bilinçli olarak!. Ve nitekim Hz. Rasûlullah aleyhisselâm ne diyor?..

"İçinizde en çok Allah'ı bilen benim ve en çok korkan da benim"!.

Allah ismi ile işaret edilen evrensel ve ötesi, münezzeh varlığı, bir "TANRI" gibi düşünmek şirktir!.

Böyle düşünemiyeceğimize göre; biz Allah’ın eserlerini düşüneceğiz; yani ef’âl mertebesindeki oluşu!.

Demek ki ef’âl mertebesinde istikbalde öyle karşılaşılacak olaylar söz konusu ki, bu olaylar bir mekanizma gibi gelişecektir.

"ŞÜPHESİZ Kİ ALLAH KANUNLARINDA DEĞİŞİKLİK OLMAZ"

âyetinde belirtildiği üzere, tabii olarak otomatik olarak çalışan bir mekanizma!.

Geleceğe dönük olayların nelere sebep olacağını idrâk edersen, kendinin o olaylara, sanki akan bir bandın üstüne bağlanmışın da, ilerdeki testereye geldiğin zaman ortadan biçileceksin!.

İşte böylesine bir âkibet var ve böylesine bir âkibete, akışa karşılık, seni en çok seven kişi olan Allah Rasûlü; sanki şöyle uyarıyor seni.

-Çok tehlikeli olaylara karşılaşacağın bir noktaya doğru sürükleniyorsun, ne olursun bu tedbirleri al!. Şu dünya oyun, eğlencesine aldanma!. Çevrendekilerle lâklâkla, dedikodu ile vakit geçirme; kendi iplerini kopar, bu bantın üstünden ayrıl, bu testere seni kesmesin!.’

-Şüphesiz dünya hayatı bir oyun ve bir eğlenceden başka bir şey değildir. Şüphesiz malın, evlâtların vs. senin için birer fitnedir.’

-Bunlara kanıp da ömrünü boşa zâyi etme!. Bu noktaya gidiyorsun!. Karşılaşacağın olaylar böylesine mutlak, kesin ve acımasızdır!. Öyle ise bunlarla karşılaşmadan evvel tedbirini dünyada iken al!. Başka yapacak bir şey yok. O günde evlât anadan, karı kocadan kaçar".

Eğer inanıyorsak Hz. Muhammed’in gerçeği haber verdiğine; bu söylediklerine kulak vermek mecburiyetindeyiz.

Ama bu söylediklerine kulak vermek bizim şu anda yaşadığımız dünyadaki varlığımıza; kabul ettiğimiz varlığımıza, terkibimize, tabiatımıza ters düşen davranışlardır!

İlâhi emirler ve yasaklar; bizim, tabiatımızdan huylarımızdan, alışkanlıklarımızdan, şartlanmalarımızdan kopmayı öneriyor!.

Eğer konuştuğumuz gibi tabiatımızdan, şartlanmalarımızdan, alışkanlıklarımızdan kopamadığımız takdirde, bu mukadder âkibet bizi bekliyor.

Şurada, âni bir olay patlasa bile icâbında sağına soluna bakmadan kaçıp kendini kurtarmaya bakıyorsun.

Bundan çok daha dehşetli bir olay, şu hadislerde anlatılan âhiret manzarasını düşünelim ve bunun çok daha hafifi olanı anlatalım.

Evet, öldüğün andan itibaren, dünyadaki bütün alışkanlıklarının bütün bağlarının ıztırabını çekmeye başlıyorsun. Çünkü, zoraki olarak, onlar senden uzaklaştırılmış!. Ve bu ızdırap ne kadar devam ediyor?..

Ölçüsüz bir zaman!. Zaman diye bir şey hissedemiyorsun ki!. Sana, karşılaştığın bu ızdırabı unutturacak ikinci bir olay da yok!.

Dünyada sana ızdırap veren bir olay oluyor, arkasından başka bir olayla karşılaşıyorsun ve onu unutabiliyorsun!. Öldükten sonraki hayatta, onu sana unutturacak ikinci bir olay yok!. Beden çürüdükten sonra, artık, tümüyle dağılıp gittikten sonra; sen bedenden de koptun; eğer üst yaşama da geçemediysen, bir uyku hâli gibi bir hâl geliyor, uyuyakalıyorsunl.

Ya kâbus ya rüyâ! Ta ki kıyâmet kopana, haşir olayı gerçekleşene kadar.

O andan itibaren, kıyâmet ile birlikte sanki dünyanın yuvarlak, şu kürelik hali kaybolup gidiyor. Sanki, bir düz tepsi gibi oluyor!

Ve burada, bütün gelmiş geçmiş insanlar canlanıyor!. Kalabalığı düşünün...

Ellibin kişinin, yüzbin kişinin toplandığı, ikiyüzbin kişinin toplandığı bir kalabalığı düşünün. Düşünün ki gelmiş geçmiş milyarlarla insan bir yerde toplanmış ve o toplandığı mahâlde; cehennem melekler tarafından çekilerek getirilir ve dünyanın etrafını sarar!.

Bütün o topluluğu ve her taraftan saran cehennemin alevlerini düşün!. Öyle bir alev dalgası ki, dünyayı su gibi eritecek olan bir alev!

-Herkes dünyada iken neye tapıyorsa onun peşinden gitsin" deniyor!.

Orada herkes taptığının peşine gidecek gayri ihtiyari!. O, zaten onunla ünsiyet peydah etmiş!.

Herkes dünyada iken kimi, neyi seviyorsa tabiî olarak orada onunla beraber!.

Ve kıldan ince, kılıçtan keskin köprü üzerinden, milyonlarla insan akıp geçmeye başlayacak. Kıldan ince kılıçtan keskin bir şeyin üzerinden milyonlarla insan nasıl geçer.

Bu anlatım o geçilen mahallin ne kadar zorlu bir mahâl olduğunu anlatma, târif sadedinde bir mecâzdir, teşbihtir, bir benzetmedir!.

Oradan geçiş gücü, yani herkesin nuru, bu dünyadaki çalışmalarından meydana gelen enerjisi nisbetindedir.

- Yarabbi herkes geçti, ben niye en ağır kaldım? diyor.

- Senin amelin seni geri bıraktırdı! cevabını alıyor.

Senin bu dünyada iken eksik olan amelin, ibadetin, tatbikat eksikliklerin, senin belli ruhâniyeti, belli nuraniyeti elde etmene mani oluyor!.

Onun neticesinde tabii olarak orada güneşi geçemiyorsun!. Kimsenin nuru kimseye de fayda etmez.

 Allah Rasûlü yetiş bana, falanca veli yetiş bana!!!

Kimsenin nuru kimseye fayda etmez!. Ve oradan, eksiklikleri kadar, nuraniyetinin, enerjisinin eksikliği kadar ceheneme giriyor!.

Ne kadar cehenneme giriyor?..

Kendisindeki tabiat hükmü ne kadar ağırsa, alışkanlıkları, bağları, duyguları ne kadar ağırsa, çoksa, yoğunsa o kadar uzun süre orada yanıyor!.

Zira bizim zaman ölçülerimizle alâkalı değil olay!. Kömür gibi oluyor ceset!. Ancak abdest âzâları namaz âzâları yanmıyor. Ve bu yaşam sayısız senelerle devam edip gidiyor!.

hf

HAŞYET

KİŞİYİ “HİÇLİĞE” GÖTÜRÜR

Haşyetin sonucu; o âzâmet ve Kibriyâ önünde hiç olduğunu hissediştir.

hf

 

Allah’tan haşyet duymanın hâli kişiyi hiçliğe götürür. Allah indinde bir hiç olduğunu farkeder.

Sonsuz-sınırsız kuvvet, kudret, ilim… O sonsuz, sınırsız kuvvet, kudret, ilim içinde bir hiç olduğunu fark eder.

Bu hiçliğin, -bu hiçliğin yaşanması demiyorum- bu hiçliğin fark edilmesiyle birlikte, kişi istiğfar eder.

“Estağfirullah” der demiyorum.

O sonsuz varlık yanında, indinde bir hiç olduğunu fark eder.

İşte bu fark ediş, istiğfarıdır. Bu fark ediş, istiğfarıdır kişinin.

hf

 (Soru: “Onlar Allah’ı çok şiddetli severler” şeklindeki âyet, haşyete düşenler midir?)

Hayır!. Onlar, muhabbete işaret ediyor. “ebraru azra” dır, onlar. Öteki ile kıyasa gelmez.

Allah için hep bir şeyler yaparız. Allah için bir şeyler yapma arzusu, şevkin, muhabbetin neticesidir, aşkın neticesidir.

Bana göre, haşyet, aşkın üstündeki mertebedir.

“Eğer siz benim bildiklerimi bilseydiniz, rahat rahat yataklarınızda uyumaz, Allah Allah diyerek çırılçıplak dağlara fırlardınız.” İfadesi Hz. Rasûlullah’ın haşyetine işaret eder. Ve, kendisindeki o haşyeti dile getiriştir.

“İçinizde Allah’ı en çok bilen benim. En çok korkan da benim” demesi de, haşyete işarettir. Buradaki korku, haşyettir.

Korku, bildiğimiz Allah’ın sopasından korkma değildir. Hadiste ona işaret ediyor.

Yer yüzünde, Hz. Muhammed’den daha iyi, daha yüksek vahdet ehli olabilir mi?. Onun bahsettiği en yüce durum işte, haşyettir. Ama, hayâlindeki “tanrı”na “Allah” etiketini yapıştırıp ona, Allah diyenler, haşyetin ne olduğunu bilmezler. Onlara göre en yüksek mertebe aşktır.

Muhabbet, temeli ile ikilik ve şirktir. Ta ki, aşkın en son noktası ikiliği kaldırır. O noktaya kadar hep ikiliktir, muhabbet!.

Zaten, haşyeti duyan kişide ikilik kalmaz!. Çünkü, Hiçlik noktasındadır.

hf

HAŞYET

BAKABİLLAH’IN SEYRİNDE OLUŞUR

(Soru: O zaman, aşkta benlik var, diyebilir miyiz?.)

Benlikle başlar, nihâyeti benliğin kalkışıdır.

Aşk, fenâfillaha götürür.

Haşyet, Bakabillâhın seyrinde olan bir olaydır,  hakkıyla olması için!.

hf

(Soru: Haşyet, Mardiye’de mi hissedilir?)

Yok!. O zaman, kimse kalmaz ortada!. Mutmainne’de onun ilk hâlleri hissedilir, yaşanır. Râdiye’de kemâle erer. Mardiye’de tam haşyet yaşanır. Mardiye’de ve Sâfiye’de belli olur.

(Soru: Bu haşyet duyulmaya başlandığında çok büyük acılar da yaşanır mı?.)

Sen o haşyeti her zaman duyamazsın zaten. O ancak, bir namazda iken ve kendini o konuda yoğunlaştırdığında hissettiğin bir olaydır. Haşyet duymana rağmen beden duruyor, varlığını sürdürüyor. Beden ortadan kalkmıyor ki!. Beden ortadan kalkmadığı gibi, bedenin dünyası da yaşamını sürdürüyor.

hf

“HAŞYET”

SONSUZLUKTAKİ SONSUZ OLUŞLARI-KEMÂLÂTI

SEYR HÂLİDİR

 “Bakâbillah”ta, Mardiye’de “İLİM Sıfatı”yla zâhir oldu mu, bu zuhûr hâlinin, yaşam boyutudur “haşyet”! Bunun ismi, senin anladığın ikilikteki kulun tanrısından duyduğu haşyet kavramıyla isim benzerliği taşır sadece… Tıpkı, cennetteki “üzüm” ile burada bildiğimiz “üzüm” arasındaki isim benzerliği gibi!

Sonsuzluktaki sonsuz oluşları, kemalâtı seyr hâlinin adıdır gerçekte, “haşyet”; ki celâlin kemâlinden gelir!

Aşk ehli ise cemâlidir celâlin!

Bebeleri, “aşk”la emzirin ki, büyüyüp Allah’a ersinler!

hf

“ALLAH” İSMİNİN İŞARETİNİ KAVRAYANLAR

SONSUZ AZÂMET VE İHTİŞAMIN GETİRDİĞİ

HAŞYET İÇİNDE ŞAŞAKALDI!

Bkz. H / “Hakikat” / “ALLAH” isminin işaretini kavrayanlar, bâtınlarındaki hakikatı hakkıyla yaşayamama korkusu içinde yaşadı.

hf

HAŞYETİ OLUŞTURAN

 İLİMDİR!

Teslimiyeti, ‘’ idrâk’’; haşyeti , ‘’ilim’’ oluşturur.

hf

Dervişler, “aşk” peşinde koşar; kemâl ehli ise “haşyet”i yaşar!

Avamın gözünde, en yüksek mertebedir “aşk”, ve de Mülhime!. Nereden bilsinler ondan yukarısını gariplerim… Evliyâ, zaten gizli, avam bilemez ki Mutmainne ve yukarısını! “Mârifet”e ermek içindir “aşk”, Mülhime’de yaşanır!

En kestirme yoldur “aşk”, Allah’a ermek için! Bir girdi mi insanın içine, artık hiç bir şeyi görmez gözü insanın aşkına ermek için!. Ne mal ne para ne evlat ne karı veya koca!. Tek amacı aşık olduğuyla BİR’leşmektir insanın…

En güzel ikilik yaşamıdır o!

Allah’ın, “Aşk” ismi yoktur; “Mârifet” sıfatı, “irfan” vasfı olmadığı gibi; ama “İLİM” sıfatı vardır!

Allah’ın kendini târifi, “İLİM” iledir; “mârifet” ile değil!.

“Mârifet”, kulun Allah’a bakışındadır! “İLİM” ise “O”nun yarattıklarına bakışı!.

“İlim” sıfatını aşikâra çıkarttıklarında, “haşyet” olur; ve bu yüzdendir ki Kurân, “İlim sahiplerinde haşyet olur” der!

Kendine yönlendirmek istediklerine, yani “fen┠ehline, yani Mülhime ehline ise “aşk” bağışlar!.

Avam en yüksek mertebe olarak “aşk”ı bilir, Mülhime’yi algılar! “Fenâ”dan ötesine aklı ermez; çünkü “İlim Sıfatı” onlarda zâhir olmamıştır!. Avamın aklı, talebeye erer!

“Aşk” ehli, talebe sınıfındadır… Okul ehlidir!.

Nereden anlasınlar onlar Tebrîz’li Şemsi!

hf

HAŞYETİN OLUŞMASI İÇİN

ÇOK GÜÇLÜ BİR TEFEKKÜR, BASİRET

VE FERÂSET GEREKİR

Kuvvetli bir akıl, tefekküre götürür. Kuvvetli tefekkür haşyeti getirir.

Ne diyor âyette?

“Allah’tan ancak âlim olanlar haşyet duyar.”

Haşyet duyabilen derken;

Haşyet, duygu değildir. Haşyet, tefekkür sonucu oluşur.

Tefekkürün sonucunda oluşan haşyetin hissettirdikleri vardır.

Aşk ise, duygudur. Onun içindir ki, haşyet sahipleri âşıklardan mertebe olarak üstündür.

Hz. Muhammed için, “yüksek muhabbet mertebesi” derler. Bu, yanlıştır.

Hz. Muhammed, haşyet mertebesinin yüceliği içindedir.

Aşkta, eriyiş ve yok oluş vardır..

Haşyette, Allah’ın Azâmet ve Kibriyâsı vardır.

Allah’ın Azâmet ve Kibriyâsını kaç kişi müşahede edebilecektir?.

Âbidler, ârifler, âşıklar çoktur. Haşyet ehli çok azdır.

Çünkü, o haşyetin oluşması için çok güçlü bir tefekkür lâzım. Çok yüksek bir basîret ve de ferâset lâzım!.

hf

ANCAK ÂLİM OLANLAR

 HAŞYET DUYAR

Câhiller korkar, Âlimler haşyet duyar!.

hf

Kozadakinin TANRISI....  Ve resimdeki her bir ışığın bir galaksi olması gerçeği...

İdrak edebilenin hâlidir haşyet ve huşû....

hf

Ebû Zerr radıyallâhu anh’den rivâyet edilmiştir.

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

-Ben sizin görmediklerinizi görüyor ve işitmediklerinizi işitiyorum. Gökyüzü gıcırdamakta haklı idi! Çünkü gökyüzünde dört parmaklık bir yer kalmamıştı ki, bir melek alnını yere koyarak secdeye kapanmamış olsun. Vallahi benim bildiklerimi bilseniz muhakkak ki az güler ve çok ağlardınız ve yataklar üstünde kadınlardan zevk almazdınız; ve yollara çıkarak avaz avaz Allah'a niyazda bulunurdunuz!" (Tırmizî)

-ALLAH’TAN KULLARI İÇİNDE ANCAK ÂLİM OLANLAR HAŞYET DUYAR! (Fâtır-28)

-İçinizde Allah’ı en çok bilen benim ve içinizde Allah’tan gene çok korkan da benim!

Buyuruyor Rasûlullah aleyhisselâm,

Peki Allah’ın nesinden korkacağız?

.-“Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkmak lâzım ise öylece korkun.” (Ali imrân-102)

"Korku" diye tercüme edilen "İttika", elem ve zarar verecek olan şeylerden sakınıp, iyice kendini "koruma" anlamına gelir.

hf

”NAMAZ”DAKİ HAŞYET

“BAKMA”NIN-“GÖRME”NİN VE ”OKU”MANIN

NİHÂYETİNDE OLUŞAN HAŞYET….

VE SECDE!

 “Namaz”daki “haşyet”e gelince...

Basiret sahibi bir kişinin “haşyet” halini hissetmesi için “ALLAHÛ EKBER” sözcüğünün mânâsını tefekkür etmesi yeterlidir.

Resme bakmak başka şeydir, resmi görüp resmi okumak başka şeydir.

Ben şurada karşıma bir resim asmışım… Bu resim, samanyolu Galaksi’sini gösteriyor…

Bu resme bakıyorum, ”Samanyolu Galaksisi” diyorum... Ortası biraz sarı, hiç bir şey belirgin değil; kenarlara doğru parlak noktalar var falan... Ben resmi görmüyorum, şu an resme bakıyorum!

Ben ne zaman resmi görmeye başlarım?..

Bu galakside bir yığın yıldızlar var ve bu yıldızların içinde bir nokta sadece Güneş, bu kadar büyük bu galaksinin içinde koskoca dev dünyamızın tâbi olduğu Güneş adını verdiğimiz orada bir nokta olursa ya bu galaksinin içinde dünyanın yeri ne?.. Benim yerim ne?.. diye düşünmeye başlarsam, işte resme BAKMAK DURUMUNDAN ÇIKIP resmi GÖRMEYE BAŞLAMIŞ olurum.

“Bu galaksinin içinde benim yerim ne?..” diye düşünmeye başladığım zaman, işte o resmi okumağa başlamışımdır. Okumam biraz daha sürerse, bu galaksi gibi sayısız galaksileri yaratan güç yanında bu galaksi ve bu galaksileri yaratan “Allah” diye isimlenmiş olan - bütün bu galaksileri yaratmış olan yanında bu galaksinin yeri ne-benim yerim ne?..” diye düşünmeğe başlar da beynimin durduğunu ve hiçbir şey düşünemez hale geldiğimi-hiçliğimi hissedersem; işte o resmi oraya asmaktan gaye yerine gelmiş ben resme ÖNCE BAKMIŞ-SONRA GÖRMÜŞ-SONRA OKUMUŞ ve bunun neticesi olan HAŞYET DUYGUSUNU HİSSETMİŞ ve de SECDE denilen hali yaşamış olurum!

İşte bu karşımdaki resim beni secde ettirmiştir, Âlemlerin Rabbı’na-Rabbül Alemin’e!

Ben olaya böyle bakarken bir başkası da “Hadi ezan okunudu, gel namaz kılalım “der, iki takla-bir bakla tavuk yem yer gibi iki secde, ”namazımı kıldım-secdemi ettim, Elhamdüllillah” der!

O,  yaradılış gereği programının gereğini öylece yerine getirmiştir!

Buradaki programın gereği de böyle bakıp değerlendirmektir! Ama bu “şuur boyutunun secdesi”dir, öteki “beden boyutunun secdesi”dir! Bu ikisi birbirinden ayrı şeylerdir, hiçbirisi birbirinin yerini tutmaz. Ne tavuk yem yer gibi secde etmek, ”secde”nin yerini tutar, ne de bu secde onun yerini tutar. Biri “şuur boyutunun secdesi”dir, diğeri “toprak boyutunun secdesi”dir!

hf

HAŞYETİN YAŞAMI,

“SECDE”DİR

Haşyet, Allah ismi ile işaret edilen varlığın sonsuz azâmet ve kibriyâsı önünde bir hiç olduğunu hissetme hâlidir.

İşte bu, hiç olduğunu hissetme hâlinin adı, “Haşyet!.” Yaşamı da, “Secde” dir.

Hakiki secde, tahkiki secde budur.

Taklidi secde ise, işte benim yere yatıp alnımı toprağa koymamdır.

Biz toprağa bile koymayız. Öyle büyüğüz ki(temizlik zırvasıyla), halının üstünde seccade arıyoruz.

Allah Rasûlü, yağmurda çamurda, toprağa secde ediyormuş.

Biz, halının üstünde, halılar yetmiyor, bir de seccade arıyoruz.

Yaptığımız hareketin ne anlama geldiğini hiç düşünmüyoruz.

“O öyle yapıyorsa ben de öyle yaparım!.”

İşte insanı batıran, mahveden şey, “O, öyle yapıyorsa ben de öyle yapayım” düşüncesidir.

Niye öyle?

Allah’a yakin aramanın, Allah’a yakin elde etmenin yolu; “Niye? Neden? Niçin? Nasıl?..” dan geçiyor.

Soru sormayan beyin için Allah’a giden yol kapalıdır.

Soru sormayan beyine yakın olan yer, ağıldır.

Allah’a ermek isteyen beyin sorar, ağıla gitmek isteyen beyin boyun keser ve dinler.

hf

HAŞYET DUYGUSU SONUCU OLUŞAN

 “HİÇLİK” NOKTASI

Bkz. A / “Ahadiyet”/” Ahadiyet Hüviyeti

hf

HAŞYET

KORKU DEĞİLDİR

“Haşyet”, bilelim ki “korku” değildir...

“Korku”, kişinin zarar göreceği bir şey karşısında “eyvah ne yaparım” duygusudur...

“Haşyet” ise, karşılaşılan azâmet, ihtişam, yücelik, olağandışılık, ve daha bir çok bu tür tanımlamanın getirdiği ulvîlik önünde; aczini, yetersizliğini ve nihayet “hiçliğini” hissetme hâlidir.

Bu hissediş, “haşyet duyma” olarak tanımlanır.

hf

HAŞYET VE AŞK

Soru: Aşkla muhabbet arasındaki mânâ farkı nedir?..)

Aşk, muhabbetin şiddetlisidir.

 (Soru: Aşkın daha şiddetlisi ne demektir?)

Aşkın daha şiddetlisinde bir şey kalmaz ortada!. Aşk, zaten bir ateştir, Olduğu yeri yakar yıkar, gerisi de kalmaz.

(Soru: Haşyet diyemez miyiz o zaman?)

Hayır! Aşk ayrı şey, haşyet ayrı bir şeydir.

Hiç alâkası yok birbirleriyle!. Ayrı kavramlardır, Aşk ve Haşyet!. İkisi de ayrı özelliklere sahiptir.

Aşk, âşık olanı, kendi varlığını yok etmeye sevk eder. Yani, öylesine seversin ki karşındakini, onun için her şeyinden geçersin. Sevdiğinde yok olursun…

Beğeni ayrıdır, sevgi ayrıdır.

Bir şey beğenirsin, beğendiğin şeye sahip olmak istersin!.

Seversen, sevdiğinin istek ve arzularında yok olmak mecburiyetindesin!.

Sevgi, aktığı kadarıyla kişide benliği yok eder.

Ne kadar çok seviyorsan, sevdiğin kadar karşındakine teslim olursun ve ondan razı olmak mecburiyetindesin.

Bu sevgi, aşk noktasına ulaştığı anda artık onun yanında senin istek ve arzuların sıfır noktasına düşer. Sadece, onun yanında olayım, yeter dersin, ne hâl ve şart içinde olursam olayım. Hani, diyor ya;

“Dün gece yâr hanesinde yastığım bir taş idi.

Altım çamur, üstüm yağmur, gene gönlüm hoş idi…”

İşte, o yâr hanesinde altı çamur, üstü yağmur, başının altında sadece taş var iken mutlu olmak, aşkın sonucudur. Bu, mutlak teslimiyete götürür.

Haşyet ise, bundan çok farklıdır.

hf