kavramlar.jpg (6719 bytes)

 

HİDAYET

(ALLAH’A VE ÖZÜNE YÖNELME)

Uranüs`ten gelen akıl, "aklı kül"den yansımadır!

Çok geniş boyutlu, madde ötesine dönük düşünceleri meydana getirir.

Madde ötesine dönük düşünceler Şiron`un uygun açıyla beslemesi hâlinde “hidâyet” dediğimiz "ALLAH"a ve özüne yönelme tesirlerini meydana getirir.

  ara.jpg (366 bytes)

 

HERKES

ÖNCEDEN TAKDİR EDİLMİŞ OLAN İŞLERE HAZIRLANMIŞTIR!

Evet, "İHDÂ"nın getirdiği "kolaylaştırma", bilelim ki konunun anahtarıdır!.

Burada, hemen şu işareti Rasûlullah aleyhisselâma kulak verelim;

Hazreti Âli anlatıyor:

"Biz bir defasında Baki'ül Garkad mezarlığında bir cenâzede bulunduk...

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yanımıza gelip oturdu... Biz de etrafını sardık...

Rasûlullah'ın beraberinde bir âsa vardı...

Rasûlullah başını eğdi ve düşünceli bir halde elindeki âsa ile yere vurup dürtüştürmeye, çizgiler ve izler meydana getirmeye başladı... Sonra şöyle buyurdu:

-"Sizden hiç bir kişi ve yaratılmış hiç bir nefis istisna olmaksızın, hepinizin cehennem ve cennetteki yerini ALLAH yazmıştır!. Ve herkesin said veya şakı olduğu kesinlikle yazılmıştır!."

Bunun üzerine oradakilerden biri sordu:

-Ya Rasûlullah öyle ise bizler ameli terkedip, bu yazımız üzere mi kalalım?..

Rasûlullah şöyle buyurdu:

-"Said olan kimse, saadet ehlinin ameline ulaşacaktır... Şaki olan kimse de, şekavet ehlinin ameline ulaşacaktır...

Sizler, amel edip çalışın... Çünkü, herkese KOLAYLAŞTIRILMIŞTIR!”.

Said olan saadet ehlinin ameline KOLAYLAŞTIRILIR; şaki olan da şekâvet ehlinin AMELİNE KOLAYLAŞTIRILIR !."

Şu da aynı hususa işaret eden başka bir olay...

Hazreti Ömer'in oğlu Abdullah naklediyor babasından...

Soruyor Hazreti Ömer radıyallahu anh:

-"Ya Rasûlullah... Yapmakta olduğumuz işin, oluşmakta olan bir iş, bir başlangıç mı olduğu kanaatindesin; yoksa önceden tamamlanmış (olup-bitmiş) bir iş mi?."

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle cevap verdi:

-"Ey Hattaboğlu, önceden takdir edilmiş olan işlerdir!.

HERKES ÖNCEDEN TAKDİR EDİLMİŞ OLAN İŞLERE HAZIRLANMIŞTIR...

Saadet ehlinden olan, saadet için çalışır; şekavet ehlinden olan da şekavet için çalışır!."

ara.jpg (366 bytes)

 

HERKES, KENDİNE TAKDİR OLAN HEDEFE,

KENDİSİNE GELEN  “HİDÂYET“ ÜZERE ULAŞACAKTIR!

-"İhdına's sırat'el mustakıym..."

-Hakkımızda hayr olana erdir...

"İhdâ"nın mânâsı "hidâyet et" demektir...

"Hidâyet" ise, "hayır olan gayeyi oluşturacak hedefe, lutfu letâfetle, varlığın yapısından, bünyesinden gelen bir yoldan erdirmek"; demektir..

"Hidâyet", en kapsamlı anlamıyla, yaratılmış her “şey”i, o şey hakkında “hayr” olan hedefine, "LÂTİF" isminin sırrıyla, yönlendirip, o yolda yürümeyi ve hedefine ermeyi kolaylaştırmaktır..

Muhakkak ki, herkese bir hedef takdir edilmiştir; ve birim o hedefine kendisine gelen “hidâyet” üzere ulaşacaktir!. Çünkü ona, o hedefe ulaşmak “hidâyet” edilmiş “kolaylaştırılmıştır”!.

 ara.jpg (366 bytes)

KENDİSİNE HİDÂYET VERİLEN,

DAR DÜŞÜNÜ SINIRLARINI AŞIP YENİ UFUKLARA KANAT ÇIRPACAKTIR!

Misâli kendimizden verelim...

Biz, takdiri Hüda, bu kitapları yazıyoruz... Ancak, bu kitapları okuyanların belki de çok azı içindekileri değerlendirip, yararlanabilecektir!.

Birazı da, kendisine bu yolda verilmiş olan "hidayet" sonucu olarak; "Demek olaya böyle de bakılabiliyormuş, işin bu yönü de varmış" deyip, Kur'ân-ı Kerim’i bu gözle değerlendirmeye başlıyacak.. Böylece, "Kur'ân’ın, evrensel SİSTEMİ ve bu sistem içindeki insanın yerini ve yapısını; ve dahi, insanın, yaşamını geleceğe dönük bir biçimde nasıl değerlendirmesi gerektiği yolundaki uyarılarını farklı bir gözle değerlendirip”, sürekli yeni ufuklara kanat çırpacaktır...

Bir kısım insanlar vardır ki, onlar dar çevreden gelmişler, o dar çevrenin görüşleriyle daha yetişme çağında sınırlanmışlar; ve daha sonra da şartlanmalarının ördüğü “KOZA”nın içine yerleşmişlerdir...

Hattâ daha sonraki devrelerde yaptıkları çalışmalar dahi, beyinlerindeki, "KOZA"yı kıramamış; "her şeyi çok dar bir perspektif içinden" görerek yaşamışlardır!

Uzakdoğuyu, Amerika'yı görmüşler, doğuda-batıda okumuşlar, okutmuşlar, ama, hala, o yetiştikleri dar çevrenin saf, iyiniyetli, yürekli, fakat dar ve sınırlı görüşlü kişiliğini aşamamışlardır...

Bu "KOZA"sını delip çıkamamış zevâtı kirâma göre...

"Kurân, yukarıdan Mekke'deki Hazreti Muhammed’e inmiş, önce arapları sonra da insanları “iyi ahlaklı yapmak için gelmiş, Allah’tan başkasına tapınılmasını istemeyen, iyi ahlâk derneği kurallarının daha bir gelişmişidir”.

Kur'ân-ı Kerim’de SİSTEM yoktur!.

Kurân’da bilimsel gerçeklere işaretler aramak abestir!.

Kurân‘dan, ne tıb, ne astronomi, ne fizik, ne kimya ne de başka dalda hiç bir şey öğrenilemez!.

Kur'ân sadece yukarıdaki tanrıya nasıl ve neden tapınılması gerektiğini, toplumların hangi kurallara göre yaşayacağını anlatan bir kitaptır"

"Allah", "hidayet" etmedikçe, kişinin küçük yaşta, dar çevrede ördüğü "kozasını" ilerideki yaşlarda delip çıkabilmesi fevkalade zordur!.

Çağdaş veriler eşliğinde düşünebilen özgür ve objektif düşünce sistemine sahip olmak, hele hele geleceğe dönük ve de "KOZASIZ" yaşayabilmek bütün bunların üstündedir!.

Bizim kitaplar bir yana, Kur'ân-ı Kerim’i okuyanların içinde, "okur"ların sayısı sayılacak kadar azdır!. "Okuma ücretini cennette almak üzere anlaşmalı olduğu" için; ya da "ölmüşlerini rahatlatmak için sevap olsun diye okutanlar ve okuyanlar" ötesinde; gerçek "Kur'ân okur'larının" sayısı ne kadardır dersiniz?...

Kur'ân-ı Kerim’in anlatmak istediği o muhteşem sistemi; ve o sistem içindekilerin yapısını; özelliklerini; Allah'ın eşsiz ilminin ve kudretinin eserlerini anlayıp değerlendirmek için anlama gayesiyle ve üzerinde derin derin düşünerek okuyanlar ne kadardır, dersiniz?...

Evet, o çok bildiğini sanan; ancak hiç bir fikir tartışmasını sonuna kadar götürme birikimi de bulunmayan, "monolog"çular , “vâiz”ler , "koza"larının içinden seslenirler, diğer "kozalı"lara ..

"Zinhar, sizi düşünmeye, geniş açılı bakışa, kozanızı delip uçuşa davet eden kitaplara kulak vermeyin, okumayın!. Allah'ın çağdaş nimetlerini değerlendirmeyip, bin sene evvelkiler gibi, kainatın merkezi dünyadır, her şey dünyanın çevresinde dönüyor diye düşünmekte devam edin!.

Kur'ân ilim kitabı değildir!. O'nun ilimle yorumlanması caiz değildir!. Bırakın yeni düşünceleri!. Böyle yaparsanız dinden çıkarsınız"(!) 

Neden bu böyledir?...

Önde gelen gerçek ve kesin neden, onlara gelen "hidâyet"in bu yolda olmasıdır!. Muradı ilâhi,”meşiyyet-i  ilâhi” böyledir!.

Öte yandan bu durumun görünüşteki vesilesi de, bedenlerinin yurtdışına ulaşmasına karşın, düşünce sınırlarının "koza" ile sembolleştirdiğimiz "darçevre düşünü sınırlarını" aşamamalarıdır!.

Bunun dindeki izah şekli ise, o bireye "KOZA" dışı düşünce ve bakış açısının "KOLAYLAŞTIRILMAMIŞ" olmasıdır!.

"Özgür düşünce" tabanında yetişmemiş; verileri, şartlanmalarıyla değerlendirme zorunluğu içinde kalanlar, apaçık gerçekleri göremezler ve kavrayamazlar.

Bu sebepledir ki, biz onları suçlamayız, hatta hoşgörürüz; ve deriz ki, onlar da Allah'ın takdiri üzere "hidayette"dirler...

 ara.jpg (366 bytes)

 

HİDÂYET (KOLAYLAŞTIRILMA) İŞLEMİNİN

SİSTEMİ NEDİR?

Son olarak Rasûlullah Aleyhisselâm’ın şu açıklamasını da nakledip, “kolaylaştırılma” işleminin sistemine, tekniğine geçelim:

Süraka bin Cü'şum şöyle soruyor Rasûlullah Aleyhisselâm’a:

-Ya Rasûlullah... AMEL (fiillerimiz), kaderleri çizen kalemin yazdığı takdirler cümlesinden mi; ki, artık kalem onun işini tamamlamış ve kurumuştur?... Yoksa AMEL (fiil için geçmişte bir takdir sözkonusu olmayıp) gelecekte mi oluşacaktır?

Buyurdu ki Rasûlullah:

-"FİİLİN, kader ile tesbit edilmiş olan takdirler sonucu olup, kalemin yazıp kuruduğu hususlar içindedir!.

Herkes, ne için yaratıldı ise, ona KOLAYLAŞTIRILIR!."

Evet, bu takdir nasıl yürürlüğe giriyor... KOLAYLAŞTIRILIYOR... HİDÂYET EDİLİYOR..?

Yukarıda izah etmiştik ki, "hidâyet", "LÂTİF" ismi yönünden oluşur!.

Şimdi "LÂTİF" ismi sırrıyla, "hidâyetin" oluşmasını müşahedemiz ölçüsünde izah edelim...

Önce, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şu açıklamasına kulak verelim:

-"Muhakkak yüce ALLAH, yarattıklarını bir karanlık içinde yarattı.. Sonra onlara “nur”undan saçtı!. Bu “nur”dan nasibini alan hidayete erdi!. Nasibini alamayan da, dalâlete saptı!.

Bunun için, ALLAH'ın ilmine göre kalem kurudu!."

Şimdi de şu âyetleri dikkate alalım:

-"ALLAH DİLEDİĞİNE HİDÂYET EDER!." (22-16)

-"YILDIZ İLE HİDÂYETE ERERLER!." (l6-l6)

-"BÜTÜN YILDIZLAR EMRİYLE FAALİYETTEDİRLER..." (12-16)

-"EMRİ SEMÂDAN ARZA NÂZİL OLARAK TEDBİR EDER.... " (32-5)

-"ALLAH YEDİ KAT GÖĞÜ VE YERDEN DE ONLARIN BİR MİSLİNİ YARATMIŞ; EMRİ ARALARINDAN NÂZİL OLMAKTADIR... " ((65-12)

-"ALLAH SİZİ YARATTI VE DÜZENLEDİ, BİÇİMLENDİRDİ… DİLEDİĞİNCE TERKİP ETTİ!." (82-7/8)

İmam GAZALİ merhum, meşhur eseri "İHYA"da, ashabın âlimlerinden olan İbni Abbas radıyallahu anh.ın şöyle dediğini yazar:

-"O ALLAH ki yedi semâ yaratmış, arzdan da onların bir mislini; ARALARINDAN emir inip duruyor!.(65-12) ayeti celilesinin tefsirini yapacak olsam, beni taşa tutardınız... Bana kâfir derdiniz!."

Şimdi de

"EMRİ SEMÂDAN ARZA NÂZİL OLARAK TEDBİR EDER!"

âyetideki, "TEDBİR"in mânâsına gelelim..

Bakın Hamdi Yazır merhum "TEDBİR"i nasıl açıklıyor:

"TEDBİR, bir işin arkasını görerek ona göre gereğini tayin etmektir.. Allah Teâlâ’nın tedbiri ise, HİKMETİNE göre İRADE buyurmasıdır..

Şu halde burada “EMİR”, umurun tekili olarak “şein” mânâsınadır..

Yani, DÜNYANIN İŞİNİ MELÂİKE GİBİ SEMÂVİ ESBAB VE KUVAiLE YUKARIDAN AŞAĞIYA iNDİRMEK SURETİYLE TEDBİR ve İDARE EDER.." (C.6; s:3859)

Sanırım artık iş iyice şekillenmeye başladı...

Bakın, "BÜTÜN YILDIZLAR EMRİYLE FAALİYETTELER"..

Peki ne iş yapıyorlar, görevleri ne?..

Boş yere, kuru kuruya gökte dönsünler, sadece süs olsunlar diye mi yaradilmış bu yıldızlar?...

 ara.jpg (366 bytes)

 

O’NDAN GAYRI HİDÂYET EDEN

ASLA MEVCUT DEĞİLDİR!

"ALLAH YEDİ GÖĞÜ VE ARZDAN(YERYÜZÜ) DA BİR MİSLİNİ YARATMIŞ; EMİR, ARALARINDAN NÂZİL OLMAKTADIR"

âyetinin yorumunda bakın Hamdi YAZIR merhum ne diyor, "HAK DİNİ KUR'AN DİLİ" isimli en kapsamlı ve değerli tefsirinde:

"Bizim anlayabileceğimize göre, bunun zahirde seyyarelerden her biri kendi seması dahilinde bir arz(yeryüzü) gibidirler; ve ONLARDA DA ALLAH'IN BİR TAKIM MAHLÛKATI VARDIR; demek oluyor!." (c:7;s:5078)

"Esahhı akval olan bu ihtimale göre, Arzımızın seyyarelerle, seyyarelerin arzımızla bir mücaneseti, ve semalarla da bir mümaseleti bulunduğu neticesi alınır..

Bundan da, arzımızın dahi bir seyyare ve seyyarelerin azçok arzımız gibi kendi 3alemlerinde birer merkezi sıklet ve bazı mahlûkata mesken ve bazı eserlere menzil olan maddi ve laekalmeadin ve nebatı hâvi birer cirm oldukları sezilebilir..." (c:7;5081)

Evet, artık baklayı dilimizin altından çıkarmanın sırası geldi herhalde...

Lütfen gerçekçi olalım ve meseleyi, görmek istediğimiz gibi görme noktasından, gerçekçi ve objektif bir biçimde olduğu gibi görme noktasına oturtalım...

"ALLAH"  ismiyle işaret edilen, “SINIRSIZ vücüd” sahibi olduğu içindir ki; kendi varlığı, vücudu dışında başka bir varlık ve vücud sahibi yoktur.

Tüm isimlerle andığımız bütün varlıklar ve birimler, hep O'nun varlığı, vücudu ve isimlerinin mânâlarıyla kâim ve dâim ve harekette ve bilinçte varlıklardır!

Her birinin diğer birinden farkını, yapısını-terkibini oluşturan Allah isimlerinin farklı oranlarla ortaya çıkışı oluşturmaktadır.

İşte bu yüzdendir ki; her birimde tasarruf eden ve o birimle diğerlerini etkileyen, yönlendiren, biçimlendiren, yürüten, varediş gayesine göre hedefine ve hayrına erdiren hep ALLAH'tır!

O'ndan gayrı “YARATAN”; O'ndan gayrı “RAB”; O'ndan gayrı ”HÂDİ”(hidâyet eden); O'ndan gayrı “MEHDİ”; O'ndan gayrı “MUHYİ”, O'ndan gayrı “MUMİT”(ölümle dönüştüren) asla ve kesinlikle mevcut değildir!.

Ancak ne var ki, biz bu gerçeği bir türlü farkedemiyor, anlayamıyor ve dolayısıyla inkâr etme anlamına gelen bir tarzda olayları yorumluyoruz.

Ya, O'nu yüceltme tahayyülü ile, O'nu her şeyin ötesine, ötelerin ötesine; ARŞ'ın ötesine; kısacası hayâlimizdeki en uzak öteye, noktaya oturtuyoruz!.

Ya da, gördüğümüz her pireyi-deveyi "O" yapıp; "O"nu orada ortaya konulan mânâ ile kayıt altına alıp; her şeyi "ALLAH" kabulleniyor; ve böylece geri planda "birimselliğimizi ALLAHLAŞTIRIYORUZ"!

Ve yahut da, her birimizin varlığını, vücudunu isbat eder bir düşünce ile; “sen, ben, o varız, varlıkta her şey mevcut, artı, bir de "O" var!” deyip; "O"na "SINIR" getiriyoruz!

Sonra da bu görüşe dayalı bir biçimde, "O"nun bizlere, makro ya da mikro birimlere yaptırttıklarından dem vuruyoruz!.

Oysa, nasıl bir yazarın kafasında türlü senaryolar olur da hepsi onun kafasından, onun özellikleri istikametinde oluşursa; ve buna rağmen de yazarın kişiliğinden, "oluşturduğu" kişiliktir diye söz edilemezse; benzer şekilde, her birimi ve tüm varlığı kendisinden ve kendisiyle meydana getiren "ALLAH" da, o yarattıklarıyla sınırlanmaktan ve kayıt altına girmekten; ve onlar olmaktan beri ve ötedir!

Tüm varlık isimleri altında ortaya çıkan kudret ve mânâ, hep O'na aittir!

Tüm varlıklar ve oluşturdukları tasarruflar hep O'na aittir; ve onların her biriyle bir diğerini etkilemektedir!.

Ancak bütün bunlara rağmen de, ne mikro ne de makro plandaki hiç bir "şey" için, "ALLAH"tır denemez!

Fakat, oradaki " vücudu" da inkâr edilemez!.

Bu yüzdendir ki Rasûlullah aleyhisselâm, şöyle buyurmuştur:

-"İnsanlara şükretmeyen, ALLAH'a şükretmiş olmaz!

-"ALLAH İHSAN EDENLE BERABERDİR!"

âyetinde işaret edilen bir biçimde, "ihsan edende veren Hak'tır!"

Tasavvuftaki "maiyyet sırrı"da budur işte!.

Ve sen, o ihsan edeni görüp de şükretmezsen; artık sadece, hayâlinde "tasavvurun olan tanrına" şükretmiş olursun; ki, bu da gerçek ihsan ediciye şükretmemiş olman sonucunu doğurur.

İşte eğer bunu anladıysak, şimdi yukarıdaki âyetlerde işaret edilen mânâyı kolaylıkla kavrayıp, sistemi de çözmüş, yani "OKU"muş olacağız!

 ara.jpg (366 bytes)

 

HİDÂYET, YILDIZ KANALIYLA OLUŞUR!

Her biri canlı ve bilinçli bir yapı olan, çeşitli "ALLAH" isimlerinin mânâlarını hâvi "BURÇLAR"ın, yani günümüz deyimiyle “takım yıldızların”, yaymış oldukları bir kısım kozmik ışınlar, sürekli olarak birbirlerini ve bu arada dünyamızı da etkilemektedir!.

Semâdan, yıldızlardan gelen ve "ALLAH" isimlerinin çeşitli manalarını ihtiva eden kozmik ışınlar, hiç farkında olmadığımız bir biçimde, bütün canlıların beyin hücre genetiğindeki “DNA” ve “RNA” dizinlerini etkileyerek, onlardaki çeşitli yönelişlere ve mutasyonlara yol açmaktadır..

İşte bu sebepledir ki, büyük keşif sahibi evliyaullahtan ve o devrin "OKU"muşlarından olan Muhyiddin A'rabi, "Fütuhat'ı Mekkiye" isimli eserinde;

"Dünyada, berzahta ve cennetlerde tekevvün etmekte olan ve edecek (oluşacak) her şey BURÇLARDAN İNEN TESIRLERLE meydana gelir.." demiştir!.

Ve işte bu sebepledir ki, "EMİR", yani "HÜKÜM", yani, o hükmü oluşturacak tesirler semâdan yıldızlardan inmektedir, denmiştir...

 Evet, hüküm, takdir işte böylece, yıldızlar adı ardındaki, Mutlak iradeden her an evrene yayılmakta; ve bu arada bizlere de ulaşarak, hükmünü icra etmektedir!.

Ve bu etkileme "hidâyet" kelimesinin ihtiva ettiği "lütfu letâfetle", yani biz hiç farkında olmadan, bünyemizde en gizli "Lâtif" bir biçimde cereyan etmektedir...

İşte günümüzde “astroloji” diye tanımlanan “Burçlar ilminin” temelinde böyle bir sistem mevcuttur...

Evet, "ihdına"nın nasıl olduğunu, "hidâyet"in hangi sistemle meydana geldiğini izah sadedinde mecburen buralara kadar geldik...

Nitekim az önce görmüş olduğumuz şu âyette "hidâyetin oluşması" apaçık ve kesin bir şekilde vurgulanmıştır:

-"YILDIZ İLE HİDÂYETE ERERLER"

Bu âyet görüldüğü gibi, "hidâyet"in yıldız kanalıyla oluştuğunu vurgulamaktadır...

Özellikle "B" sırrının anahtarını bu ayeti deşifre etmek için kullanırsak, şu çok orijinal mana ile karşı karşıya kalırız...

-"HÂDİ olan ALLAH, isimlerinin mânâsıyla, var ettiği yıldız adı takılmış nesneden yolladığı tesirle-melekle- ışınlarla hidayetini onlara ulaştırır...

Yani tesir bize göre her ne kadar yıldızdan ise de, özü ve varlığı itibariyle Allah'tandır!

Tıpkı, "yemek yedim, Allah kuvvet verdi"deki gibi... "İlaç aldım, Allah şifa verdi"deki gibi!.

Eğer bunu da anladıysak, konu iyice açıklık kazandı demektir..

Artık hidâyet "emr"inin yani “hükmü”nün   semâdan arza nasıl "nâzil olduğunu" farkediyoruz, demektir..

 ara.jpg (366 bytes)

 

HİDAYET NURLARI ZAYIFLADIĞINDA

AKLA HAKİM OLAN, DUYGULARDIR!

(Soru: Biliyorum ama uygulayamıyorum..)

Uygulayamıyorsan, biraz agyret edeceksin. Olabildiğince hızlı çekeceksin.. Harflerin hakkını vereyim diye boşa vakit harcamayacaksın.. Geçen zamanı telafi şansın var mı? Yok! Öyleyse istediğin kadar vaktini boşa harca…O senin sorunun!

(Soru: O tembellik neden oluyor?)

Zaman zaman hidâyet nurları zayıflar. Hidayet nurları zayıflayınca kişi kendi aklıyla baş başa kalır. Akla da duygular hakim olur. Birtakım şeyler böyle yavaşlar geride kalır.

(Soru: onun yavaşlamaması için ne yapacağız?)

Ben şimdi Akıl ve İman kitabının 1 kasetini okudum doldurdum… Akıl ve İman kitabında öyle yazıyor!.

Aklın varlığına, bedenine galebe çalması..

Neleri kaybettiğini fark etmesi aklın!..

Boşa geçirdiğin zamanla neleri kaybettiğini!.

Arkadaşın güzel bir misali var:

Biz diyor… Geldik benzinciye, cebimizde var 3 milyon liralık benizn alıp depoyu doldurup yola devam edeceğim.. ya da 2- 2,5 milyonluk benzin alıp bir milyonunu da orada leblebi çerez meşrubata vereceğim..neticede de depomdaki benzin kadar hedefime yaklaşacağım..

Şu anda dünya üzerindesin.. Sana verilen ömür sınırlı.. ne kadar yaşayacağını da bilmiyorsun… Bu sürede ne kadar sermaye biriktirirsen, o taraftaki bütün sermayen ondan ibaret!.

Orda kimseden borç alma yok!

Kimse kredi açamıyor!

Herkesinki kendine!

Öyleyse bu dünyayı nasıl istiyorsan öyle değerlendir, senin sorunun!

 ara.jpg (366 bytes)

 

EVRENSEL SİSTEM KİTABI,

KORUNMAK İSTEYENLERE HİDAYET VESİLESİDİR!

"ALLAH" “SINIRSIZ vücüd” sahibi olduğu içindir ki; kendi varlığı, vücudu dışında başka bir varlık ve vücud sahibi yoktur...

Tüm isimlerle andığımız bütün varlıklar ve birimler, hep O'nun varlığı, vücudu ve isimlerinin mânâlarıyla kaim ve daim ve harekette ve bilinçte varlıklardır!..

Her birinin diğer birinden farkını, yapısını, terkibini oluşturan Allah isimlerinin farklı oranlarla ortaya çıkışı oluşturmaktadır...

İşte bu yüzdendir ki; Her birimde tasarruf eden, ve o birimle diğerlerini etkileyen;, yönlendiren; biçimlendiren; yürüten, var ediş gayesine göre hedefine ve hayrına erdiren hep ALLAH'tır'...

O'ndan gayrı “YARATAN”; O'ndan gayrı “RAB”; O'ndan gayrı ”HÂDİ”(hidâyet eden); O'ndan gayrı “MEHDİ”; O'ndan gayrı “MUHYİ”, O'ndan gayrı “MUMİT”(ölümle dönüştüren) asla ve kesinlikle mevcut değildir!.

 ara.jpg (366 bytes)

 

1-EN GENİŞ KAPSAMI İTİBARİYLE HİDÂYET

Hidâyet” mekanizmasının nasıl çalıştığını kavradığımıza göre; kaç türlü “hidâyet” sözkonusu, bir de onu görelim:

Bu arada bilelim ki, Allah’ın hidâyet ölçüsünden bahsetmek, onu sınırlamak olur ki elbette bu mümkün değildir..

Öyle ise “hidâyeti” en geniş kapsamlı olarak, tüm varlıkların, varoluş gayelerine göre yönlendirilmesi, yapacakları işlerin onlara kolaylaştırılması, onların işlere kolaylaştırılması olarak anlayabileceğimiz gibi...

Daha sınırlı anlamıyla, “gerçek doğru” ile “göresel doğru” arasındaki farkı görebilme anlamına da değerlendirebileceğiz...

“SIRAT”a gelince...

“SIRAT”, genelde yol, cadde anlamına kullanılmasına karşın, “sırat-ı mustakim” deyimi Dinsel mânâda, “Allah yolu üzere olmak” şeklinde anlaşılır...

Mustakıym” ise öyle bir doğruluktur ki, o gidiş üzerinde ne sağa-sola kıvrılma vardır; ne de iniş-çıkış,,, iki nokta arasında seyreden ışın hattı gibi!.

Esas itibariyle her yaradılmış kendi yolundan, “ALLAH yolu üzerindedir”..”ALLAH’a giden yolun sayısı nefslerin adedincedir” sözüyle işaret edilen mânâda; “herkes kendi rabbinin hükmü altında ve doğrultusunda” ise de... ve bu duruma;

“HEPSİ DE PROGRAMLANDIKLARI DOĞRULTUDA FİİLLER YAPARLAR...”

(17-84)âyetiyle de işaret edilmişse de...

Ve bu mânâya olarak;

“İhdınas sıratel mustakıym”in mânâsını “Fâtiha”nın “ruhuna” uygun olarak:

”Bize takdir etmiş olduğun hedefe ulaşmayı KOLAYLAŞTIR” diye anlarsak da...

“Herkesin, yaratılış amacına göre doğru olan sıratı var” ise de…

Özel anlamı ile, “İHDA”yı, kişinin “en’âm” yolundan ebedi huzur ve saadete ermesini sağlayacak bir “sırat”ı istemesi gerektiğini; “Hazreti Muhammed aleyhisselamın bildirdiği gerçeklere uygun bir yaşam sürmeyi kolaylaştır” anlamında bunu değerlendirmemiz gerektiğini, bundan sonraki âyetler göstermektedir...

 ara.jpg (366 bytes)

 

2-NEBİLERE, RASÛLLERE, VELİLERE

YENİ YENİ AÇILIMLAR SAĞLAYAN HİDÂYET

Ayrıca, varlığı çok daha geniş kapasitede, kapsamlı özelliklerle değerlendirebilecek olan nebilere, rasûllere ve evliyaya bu yolda yeni yeni açılımlar sağlayan “hidâyet” dahi gene “ihdına” derken düşünülebiliyor...

 ara.jpg (366 bytes)

 

KİŞİ, YILDIZLARIN YAYDIĞI KOZMİK IŞINIMIN

BEYİN DEVRELERİNİ AÇMASI VE  TAKDİRİ HUDÂ İLE HİDÂYETE ULAŞIR!

Galaksilere, takım yıldızlara, burçlara, Güneş sistemindeki planetlere bakıp da, onlar için. «bunlar basit yıldızlardır. doğar, ölürler. canlılıkları yoktur, cansızdırlar!. lâf olsun diye oluşmuş ve oluşmaktadırlar!. Ne etki alırlar ne de etki verirler.» demek de o kadar ilkellik ve dargörüşlülüktür!.

«HİÇBİR ŞEY HARİÇ OLMAMAK ÜZERE, HER ŞEY ALLAH’I TESBİH VE HAMD ETMEKTEDİR ANCAK SİZ ONLARIN TESBİHİNİ ANLAYAMAZSINIZ» (İsrâ - 44)

Âyeti dahi onların canlılığına ve bir görev îfa etmekte olduğuna işaret etmektedir.

Böylece olayı izah şartlarından mahrum olan eski kemâl ehli de, bu yıldızlarda yaşayan meleklerden sözetmişlerdir ki esasen aynı şeydir. Bir kısmı da yıldızların ruhunu ifadeye çalışmıştır ki; bu da aynı şeydir.

Nahl sûresinin 16’ncı âyetinde;

«YILDIZLA ONLAR HİDÂYET BULURLAR»

denmektedir.

Bu apaçık bir gerçeğe işarettir!.Ancak ne var ki, sürekli olarak tapınma duygusu ile gözünün gördüğü bir takım şeylere tapınma arzusu içinde olan insan, yıldızlarda takılıp kalmasın ve onlara tapınmasın diye bu gerçek örtülmüştür.

«Onlar yıldızla yollarını bulurlar» şeklinde, bu âyet anlatılmak istenmiştir. Ve elbette ki âyetin sadece bu mânâsına şartlanmış olan kişiler bizim bahsettiğimiz yönünü şimdi inkâr etmeye çalışacaklardır.

Oysa yıldızların yaydığı kozmik ışınımlar, onların beyne ulaşması, ‘’hidâyet’’ dediğimiz olaya yol açan beyin devrelerini açması ve o kişinin takdîri Hüda ile böylece hidâyet bulması hiç de yadırganacak bir olay değildir!.

 ara.jpg (366 bytes)

İMAN NURU OLMAYAN KİŞİ

NE KADAR AKILLI OLURSA OLSUN HİDÂYETE EREMEZ!

  Aklın ölümötesi yaşam konusunda kendisine yön verebilmesi belki şu donelerden hareketle bir dereceye kadar mümkün olabilir..

"Var olan hiç bir şey yok olmaz; yoktan da hiç bir şey var olmaz!" prensibi bir gerçek olduğuna göre... Benim de bedenin tüm değişimlerine rağmen bunlardan etkilenmeyen bir "BİLİNCİM" olduğuna göre... Demek ki, bedenim ne tür değişimlere tâbi olursa olsun, "BİLİNCİM ASLA YOK OLMAYACAKTIR"! Bu da insanın ölümsüzlüğü, demek olur!.."

İşte bu yoldan akıl, ilim sayesinde bir dereceye kadar ölüm ertesinde de yaşamaya devam edeceğini kavrayabilir...

Ya sonrası?

Kişi ölümötesine dair Nebi ve Rasûllerin verdikleri sayısız bilgiler hakkında nasıl malûmat toplayacak beş duyu ile?...

İşte bu sebepten dolayı dinin esası "iman" nuruna dayanır!.

"İman" nuru olmayan kişi ne kadar akıllı olursa olsun hidâyete eremez.Yani Şiron’un güçlü tesirlerinden nasip almamışsa, Uranüs’ün üstün akıl özelliklerine sahiptir, fakat felsefeci kafası vardır.

Maddi değerlerden arınmış, maddeötesi değerlerle meşguldür; ancak felsefede kalmıştır. Buna eskiler işte iman nurundan mahrum kaldığı için felsefecidir derler... Söz doğrudur.

 ara.jpg (366 bytes)

 

HİDÂYET İLE ŞEFÂAT ARASINDAKİ FARK

Hidâyet fıtrîdir... Şefâat âfâkidir!..

 ara.jpg (366 bytes)

 

EY KULLARIM…

HEPİNİZ DALÂLETTESİNİZ