KAVRAMLARLA KURÂN-I KERİM'E BAKIŞ

 

Ahmed Hulûsi'de Kavramlar

 

 

 

MEKR

  • Hile ve düzenler
  • Gizli hile

  • Dünyadayken, yaptığının cezasını çekmeye başlama sisteminin Kur’ân dilindeki adı

 

 

“MEKR”E UĞRAMAK

 

 

“MEKR”E UĞRAMIŞ,

İMAN BİLGİSİYLE YAŞAR!

Taklitte kalmak ise, en büyük cezâlanmadır İslâm’ı kabul eden için…

“Mekr”, insanın, taklitte olduğu halde, kendini tahkik ehli veya gerçek üzere zannetmesinin adıdır!.

Eğer bir kişi, İman bilgisiyle yaşıyor; fakat iman esaslarının gerektirdiği şekilde yaşamı ve olayları değerlendiremiyorsa; o kişi “mekr”e uğramışlardandır ki; bundan kurtulması da ancak Allah’a tevbe etmesine bağlıdır!.

 
“MEKR”İN EN ŞİDDETLİSİ->“İLİM MEKRİ”!
 

PARAnın MEKR olmasından daha büyük MEKR nedir bilir misiniz?

En büyük MEKR nedir bana göre onu söyleyeyim size...

İLİM dir!

Allah yoluna baş koyan insanlar için, eğer bu yola uygun yaşam biçimi oluşmazsa, ellerine geçen İLİM onlara MEKR olur...

Allah yolundayım diyen kişi eğer İLİM MEKRİNE uğramışsa bu nasıl anlaşılır?

Bilebildiğim kadarıyla arzu ederseniz onu anlatmaya çalışayım...

İlim sahibi olan kişi çevresindekilere o ilmi naklederken...

YALAN SÖYLİYEBİLİYORSA sıkıştığında...

DEDİKODU yapıyorsa...

İnsanlar arasında birleştirici değil gruplaştırıcı, ayırıcı oluyorsa...

Çevresindekiler ilmin vakarına değil laubaliliğe ve şaklabanlığa dönük

Kendisi ilmin gereğini yaşamıyorsa...

O ilimle insanların hizmetinde değilİ onlara hükmetme ve kendini tatmin etme mesabesinde ise...

Derim ki ben AHMED HULUSİ olarak, o kişi İLİM MEKRİNE UĞRAMIŞTIR; bunun farkında değildir.

Dostlarım bilin ki MEKRin en şiddetlisi İLİM MEKRİDİR!

İLMİN MEKR oluşu ne demektir?

İsterseniz bu konu üzerinde duralım biraz...

Allah Rasülü’nün açıklamasına göre ilim esas olarak ikiye ayrılır... Din ilmi ve Tıb ilmi...  

Tıp ilmi insanın sağlıklı yaşamı için gereklidir... Din=sistem ilmi ise insanın içinde yaşamakta olduğu ve yaşayacağı boyutları farkedip değerlendirebilmesi içindir...Yani ilim tahsili bu ikisine dönük olur...

Ancak bu ilimlerle uğraşanların amaçları farklı farklıdır...

Kimi bu ilimlerle uğraşır, para kazanmak için... Kimi isim yapmak nam kazanmak için... Kimi de varlığın ve kendinin hakikatını anlamak için...

“Din ilmi”, bildiğimiz bütün ilimleri kapsamına alan genel isimdir.

 Hangi ilimle uğraşılırsa uğraşılsın, sonuçta Allah adıyla işaret edilenin yaratmış olduğu SİSTEM ve DÜZEN ile ilgili birşeyler öğrenilmektedir...

 Kişi içinde yaşadığı sistem ve düzeni ne kadar tanırsa, bu sistem ve düzenden yararlanması o kadar mümkündür…

Hangi ilimle uğraşılırsa uğraşılsın, sonuçta Allah adıyla işaret edilenin yaratmış olduğu SİSTEM ve DÜZEN ile ilgili birşeyler öğrenilmektedir...

Şimdi varlıktaki canlıları bir düşünün... hepsi birbirinin yararına dönük olarak çalışmakta ve yaşamaktadır, ister bunun farkında olsun ister olmasın...

Bu mahlûkat içinde istiyerek verme özelliği olan tek tür ise İNSAN türüdür...O başkalarına bir şey kazandırmak için karşılıksız verebilmek yetisine sahiptir...

İnsanın bu karşılıksız verebilme özelliği, Allah için verme diye tanımlanmıştır...

Bir insan, ilmini insanlarla karşılıksız olarak paylaşmıyorsa; para, pâye, ünvan, saygı vs. vs. bekliyerek onlara açıklıyorsa o kendi hakikatına yazık ediyordur!

Gerçek ilim adamı, yağmur gibi herkesin üstüne yağar... Bir kısım insanları kendine seçip onlara açıklayıp, diğerlerinden esirgemez...  

Yalan söylemez; dedikodu yapmaz, insanları arkalarından çekiştirmez; gıybet etmez; iftira kavramını bilmez!

İlim sahibi bilir ki, herkes her şeyi FITRATI kadarıyla değerlendirebilir; dolayısıyla kimseyi kınamaz, küçük görmez!

Din’i dedikodu; dedikoduyu din edinmez!

İlim, insanın öncelikle kendi araştırmacılığını ve gerçeği bulma arzusunu tatmine yönelikse, çıkar için tahsil edilmiş olur.

Ben 35 yıldır bu ilimle uğraşıyorsam ve daha yaşadığım kadar uğraşacaksam nasipse; bunu sırf kendim için yapıyorum; öğrendiklerimi de kendime saklamayıp, karşılıksız olarak tüm insanlıkla paylaşıyorum.

Bunlar doğru veya yanlış olabilir ama benim çalışmalarımın mahsulü budur işte!

Ama bir kişi elde ettiği bilgileri nakde tahvil ediyorsa bir kişi bu onun için biraz sorun getirecek demektir sistem gereği!

Şimdi bir kişi kendini bilgili görüp, âlim sanıp, diğer yandan da yalan söylüyorsa, dedikodu yapıyorsa, insanlarla uğraşıyorsa, gıybet ediyorsa, pâye bekliyorsa, o kişi ilim yollu MEKRE uğramış demektir!

 İlim sahibi SİSTEMİ ve FÂTIR’ı bildiği için bunların hiç birini yapmaz!

Birleştiricidir; parçalayıcı-bölücü değil!

Hoşgörülüdür; azarlayıcı değil!

Herkesi inancı gereği davranışlarda serbest bırakır; zorlayıcı değil; iş ki başkalarına zarar verici olmasın!

Evet dostlar... Yaşamımıza bakalım...

Hayatımızda, hiç yalan söylemediğimiz kaç kişi var?

Hiç dedikodusunu yapmadığımız kaç kişi var?

Hiç gıybetini yapmadığımız kaç yakınımız var?

Öyle ise soralım kendimize ne kadar dürüstüm, diye...

Kişisel çıkarları için yaşayan ve en yakınlarına bile yalan söyliyecek kadar enteresan bir yaşam süren bizler...

Alim miyiz? Evliyadan mıyız? Mertebemiz nedir? Ne bekliyoruz hayattan?

Gerçekçi olmak çok zordur!

Kendini aldatmamak ise hiç kolay değildir!

Kim olursanız olunuz, lûtfen gerçekçi bir şekilde mercek altına koyup seyrediniz kendinizi... Ne kadarıyla kendiniz için yaşıyorsunuz; ne kadarıyla çevrenizdekilere birşeyler kazandırmak ve bunu karşılıksız yapmak için yaşıyorsunuz?

İNSAN,

 İMAN BİLGİSİNİ İMANIN GEREĞİ YAŞAMA DÖNÜŞTÜRMEDİKÇE,

 “MEKR” BELÂSINDAN KENDİSİNİ KURTARAMAZ!

Önemli olan, “mekr”e uğramamaktır!…

Zira uğradıktan sonra, bundan kurtulabilmek fevkalade ender sayıda insana nasip olabilen bir nimettir… Çünkü yanlış yanlışı getirirken, arada doğruyu farkedebilmek, son derece güç bir iştir…

Bunu şöyle de izah edebiliriz…

Beyinde, ilgili konudaki hücreler arasında bir faâliyet vardır; ve bu faâliyet zaman içinde kendi doğrultusunda yayılır ve genişler… Dolayısıyla da yanlış günden güne artar! İşte bu gelişme ortamında iken, insanın İlahi bir zorlama olmaksızın, düzen değiştirmesi fevkalâde güçtür!…

O sebepledir ki, bizler düşüncelerimize hâkim olmak; ve hangi konu içinde olursak olalım, o konuya Allah gibi bakmak ve değerlendirmek; ya da en azından, iman esasları noktasından o konuyu ele alarak değerlendirmek zorundayız.

Bir insan, iman bilgisini, iman esaslarına imanın gereği gibi yaşam, hâline dönüştürmedikçe, “mekr” belâsından kendisini kurtaramaz!

 

(Soru:Üstadım mekr olarak gelen bir olayı müspet bir hâle çevirmek mümkün mü?..)

Mekr olarak gelenden kurtulmak ilimle mümkündür... Tersine(+ )ya çevrilebilir...

 

DÜNYA İŞLERİYLE ÖMRÜNÜ TÜKETTİĞİ HALDE

KİMİNİN DÜNYASI DAHA MÂMUR OLUR…

Kİ BU, “MEKR”İN SONUCUDUR!

 

Kalp kararmasının veya körelmesinin işareti odur ki; kişi bilgi ezberciliği ve taklitle yaşamını sürdürüp; “ALLAH Adıyla İşaret Edilen”in ahlâkıyla ahlâklanmaktan geri kalır!… Gününü, maddî zevklerle tüketip, taklit fiillerle kendini tatmin eder!..

Erkekse, günü, yatakla-işi; kadınsa günü, yatakla-mutfak arasında geçer!… Yarın âhirette kendisine hiç bir yarar sağlamayacak dünya işleriyle ömrünü tüketir!… Hattâ dünyası eskisinden daha da mâmur olur; ki bu da “MEKR”in sonucudur!…

Ne var ki, o kişi bunu bir türlü değerlendiremez, “Allah’tan” lânetlenmiş (uzaklaşmış) olduğunu farkedemez; ve hattâ temiz kalpli(!) bir insan olduğu için Allah’ın kendisini nimetlere boğduğunu sanır!… Söylenir, anlamaz!.. Rahmet üzerine yağar, fakat içine nüfuz edip, tesirini icra etmeden, üzerinde kurur gider!..

“ALLAH Adıyla İşaret Edilen”i idrâk ve günlük yaşamda, O’nun bakışıyla yaşamak kavramından ne kadar uzak olduğunu; başta “kader” olmak üzere, îmâna taalluk eden konularda îmânının gereğini yaşamaktan uzak olması yüzünden ne kadar yandığını; bunun sonucunun kendisini âhirinde de nasıl bir cehenneme ulaştıracağını idrâk bile edemez!.

Bilmeyerek Allah Rasûlü'ne uzatılan dil; kişinin tüm basiretini kör eder!…

Bilinçsizce Allah Velisine uzatılan dil, kişinin tüm Velâyet nurlarından mahrûm kalması sonucunu getirir!…

Bu sonucu da bir başkası ona hazırlamayıp; yalnızca kendi kendisini cezâlandırmaktadır sistem gereği!.

Düşüncenin yanlışlığı, o konuda îmân esaslarına ters düşülmesi dolayısıyladır!.

Îmân esaslarına ters düşen her düşünceyi devam ettirmenin sonucu, kalbin biraz daha kararması demek olarak, hakikatın gereğini yaşayamamayı getirir!. Bu da, kişinin kendisini cezâlandırması demektir!.

Bu sonucu da bir başkası ona hazırlamayıp; yalnızca kendi kendisini cezalandırmaktadır sistem gereği!

 

 
ALLAH’IN MEKRİ
 

 

 

ALLAH, “MEKR” YAPANLARIN EN HAYIRLISIDIR

Allah, mekr yapanların başvurduğu gizli hileyi aynı yoldan

 onlar fark edemeden sonuçlandırır

 

 

Mekr yaptılar ve karşılığını Allah'tan mekr ile aldılar. Allah mekr yapanların en hayırlısıdır. (Hakikati dillendirenin ortadan kalkması için gizli hileye başvurdular, Allah da olayı aynı yoldan, yani onlar fark edemeden onların aleyhine sonuçlandırdı.)

(Kişinin kendisini Allah'tan ayrı düşüren-uzaklaştıran fiile devam edip bundan zarar görmediğini sanması, mekre uğraması demektir. Çünkü zarar görmediğini sanarak o fiile devam etmesi, sonuçta Allah'tan daha fazla uzaklaşmasına yol açar ki, Allah'tan, yani hakikatindeki Esmâ kuvveleriyle tahakkuk etmekten uzak düşmekten daha büyük ceza olmaz insan için.)-(Âl-û İmran/54)

 

ALLAH, “MEKR” YAPANLARA

SUÇLARINI BÜYÜTMELERİ İÇİN SÜRE TANIR

 

 

Hakikati inkârda yarışanlar seni üzmesinler. Kesinlikle onlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara sonsuz gelecek sürecinde bir nasip vermemeyi diliyor (onun için böyleler). Onlar için aziym azap vardır.

Hakikatlerine iman yerine, inkârı satın alanlara gelince, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Onlara feci yanış vardır.

Hakikati inkâr ederek yaşayanlar, kendilerine süre tanımamızın hayırlarına olduğunu sanmasınlar! Sadece suçlarını büyütmeleri için süre tanıyoruz (bu Allah'ın mekridir onlara). Onlara zilleti yaşatacak bir azap vardır. (Âl-û İmran/176-178)

 

HAKKETTİKLERİN,

MEKR VEYA BAĞIŞ YOLLU KARŞINA ÇIKAR

Hakkettiklerin, sana, seni hedefine ulaştırıcı olarak karşına çıkar… Kâh bağış yollu; kâh mekr yollu!.

 

HER “GÜN” MUTLAK OLARAK

ALLAH’A BOYUN EĞİLMEKTE...

AMA LÜTUF AMA “MEKR” YOLLU

YAPILANLARIN NETİCESİNE KESİN OLARAK ERİLMEKTEDİR

Her insan, her an, bir önceki anda yaptığının karşılığına ermektedir!. Çünkü:

-"ALLAH SERİ'ül HİSÂB"tır!."

Ancak ne var ki, biz, o kişinin, fiilinin ertesinde erdiği şartları değerlendirmekte yetersiz kalıyor; ve sanıyoruz ki, o yaptığının karşılığını görmemiştir!. Bu yüzden de düşünüyoruz ki, yaptığının şimdi almadığı karşılığını, gelecekte alacaktır!.

Oysa…

"ALLAH"ın "MEKR"i vardır!.

Kişilerin pek çoğu, yaptığı yanlışlarının karşılığına "mekr" yolundan erer!.

Servet, çoluk-çocuk, mevki-koltuk, ünvan-etiket, şan-şöhret gibi şeylerin imtihan aracı olduğu, ve uyanık olmayanların bu fitnelere kapılmak yüzünden geleceklerini yitirecekleri Kur'ân-ı Kerim’in pek çok yerinde açık-seçik vurgulanmıştır..

Pek çok zengin, eline geçen serveti Allah yolunda değerlendirmek yerine, binaya, toprağa, mala yatırır; o paranın "mekr" yollu kendisine verilmesi yüzünden "fiysebilillah" yani "Allah için, Allah yolunda" değerlendiremediğini farkedemez!.

Dışarıdan görenler, ona verilen paranın bir lûtuf olduğunu, mükâfat olduğunu sanırlar; oysa o para, yapılan yanlış bir işin sonucu olarak "mekr" yollu o kişiye ulaşmıştır!.

Neticede o kişi, parasıyla, dünyalık zevkleriyle günlerini tüketip "ALLAH"a vuslatı elden kaçırdığı gibi; gelecekte asla elde edemeyeceği pek çok şeyleri dahi yitirir de bunun farkında bile olmaz!.

Hazreti Rasûlullah , dev ticaret kervanına sahip iken, varlığını Allah yolunda değerlendirdiği için, ölümötesi yaşama geçerken, geride miras bırakmadı.!.

Hazreti Ebu Bekr, bütün varlığını kişisel zevki için değil, Allah yolunda değerlendirdiği için, ölümü yoksullukla karşıladı!.

Ama "mekr" yollu verilen servet, asla "Allah yolunda" değerlenmez!.

İşte bu sebepledir ki, insanların pek çoğu, servet sahiplerinin büyük dünya zevkleri içinde yaşadıklarını görürler de, "yaptıklarının karşılığını almıyorlar"; sanırlar!.

Bilmezler ki, Allah onların yaptıklarının karşılığını şimdiden, "mekr" yollu vermektedir; ve onlar da ellerindeki dünyalıkları sebebiyle Allah'dan ve ilgili konulardan günbegün daha fazla uzaklaşmakta "perdelenmekte"dirler!.

Gerçekte ise, "Allah'tan perdeli olmak"tan daha büyük bir ceza da düşünülemez!.

İşte eğer, bu gerçeği idrak edersek, görürüz ki, gerçekte, yaşadığımız her gün her an "DİN GÜNÜ"dür!.

Bize göre olan her "gün" içinde, daima, mutlak olarak ALLAH'a boyun eğilmekte; her "gün", ama "lûtuf" ama "mekr" yollu, yapılanların neticesine kesinlikle erilmekte; ve netice itibariyle de herkes yaptığının karşılığına ulaşmaktadır!.

İşte bu mutlak gerçek açısından konuya bakarsak...

-"MÂLİK’İDİR DİN GÜNÜNÜN"...

Uyarısının, “Her an tüm varlıkta hükmü geçerli olan O'dur; ve sadece O'na boyun eğilmektedir; âlemlerde ortaya konulan her fiilin karşılığını O her an oluşturmaktadır” anlamına geldiğini farkederiz...

Zira, uygun ve geçerli olan, ALLAH'a ait mânâların; yalnızca "belli bir zamanla" kayıtlı olarak anlaşılması değil; "sonsuz zamanı kapsayacak şekilde" kavranılmasıdır..

 

TÜCCAR TANRI TÂLİPLERİ AKILLARINCA HİLE YAPIYOR…

ALLAH DA ONLARA “MEKR” YAPIYOR!

Adam, zeki; hayatı boyunca çalışmış, çabalamış, başarılı olmuş!… Para yapmış, “karı almış”, evlât yapmış, torun torba sahibi olmuş!.. Yetmemiş bunlar…   “Daha…”larına da  el atmış!

Sonra gözünü dikmiş tanrısına!.

“Tanrıya nasıl ererim; ona nasıl sahip olabilirim”; fikrinde!.

Satın alıp, tanrıya da ermek, ona da sahip olabilmek için, epey para ödemeye de hazır şeyhefendilere, hocaefendilere!

Zirâ, ilâhiyatçılar pazarlıyor ya tanrıyı!.

Hile yapıyorlar kendilerince, “nasıl ucuza getiririz tanrıya da sahip olma işini”; diye tüccar tanrı tâlipleri!

“ALLAH”da tüm varlıklarıyla fenâ bulmak, yani yok olmak, yerine; tanrıya da sahip olmak isteyen zekî insanlar bu yaptıklarının karşılığını alıyorlar elbette…

“Allah” da onlara “mekr” yapıyor; ortaya koydukları bu fikir ve davranışları sonucunda!… Dünyalıklarının bir kısmını bu yoldan ilâhiyatçılara kaptırtıp; karşılığında onları, elleri başlarında ortada dımdızlak bırakıveriyor! Onlar da hâlâ, paralarının 40’ta birini vererek tanrıyı, cenneti alabilecekleri sanısıyla ömür tüketiyorlar!

Dünyaları rezil, âhretleri rezil!.

“ALLAH” için her şeyinden yüz çevirip; “O”na firar edenler ise, “O”nda yok oluyorlar!

ÇIKARLARINI “DİN”E TERCİH EDENLERİN BAŞI,

“MEKR”DEN KURTULMAZ!

Attığın mermiye dikkat etmezsen, o sekip, düşman bildiğin yerine, bir yakınını yaralayabilirsin! Daha da beteri, kendi beynine zarar verebilirsin; ki bunun telâfisi de mümkün olmaz!

Dünyalığını ve çıkarlarını “DİN”e tercih edenin başı “MEKR”den kurtulmaz!

Dilin yaraladığı “dîl”in sahibi vardır! Pahâsını ağır ödetir!

 

 

HÜSRANA UĞRAYAN TOPLUMDAN BAŞKASI

ALLAH’IN MEKRİNDEN EMİN OLAMAZ

 

 

  Biz (hangi) bölge halkına bir Nebi irsâl ettiysek, mutlaka onun halkını (kendini beğenmişliklerinden uzaklaştırmak için) sıkıntı, hastalık ile kuşattık; belki içtenlik ve alçak gönüllülükle yönelirler (diye).

  Sonra içine düştükleri sıkıntıyı iyilik ile değiştirdik... Nihayet refaha erip (mal, evlatça) çoğaldılar ve (bu defa): "Babalarımıza da sıkıntı ve refah dolu günler gelmiştir (bunda alınacak bir ders olamaz)" dediler... Biz de onları, ne olup bittiğini fark etmeden yakaladık!

  Eğer o bölgelerin halkları iman edip korunsalardı, elbette onlar üzerine semâdan ve yeryüzünden bereketler açardık... Ne var ki yalanladılar! Biz de onları yapmakta olduklarının getirisi ile yakalayıverdik!

  O bölgelerin halkları, gecenin bir vakti uyurlarken, kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden eminler mi?

  Yoksa o bölgelerin halkları, kuşluk vakti oynaşıp eğlenirlerken, kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden eminler mi?

  (Yoksa) Allah'ın mekrinden (Allah'ın yaptıklarının sonucunu onlara hiç fark ettirmeden yaşatmak suretiyle cezalandırmasından) emin mi oldular (bu şekilde yaptığımız karşılıksız kaldı, diyerek suç fiillerine devam ederler ve gittikçe batarlar)! Hüsrana uğrayan toplumdan başkası Allah'ın mekrinden emin olamaz.

  Helâk olan toplumun mirasçısı olan halk (hâlâ) şu gerçeği fark etmedi mi: Eğer dilesek onların suçları yüzünden onlara musîbetler isâbet ettirir, kalplerini mühürleriz (bilinçlerini kilitleriz) de artık onlar algılayamazlar!

  İşte o çeşitli yerleşim alanındakiler ki onların haberlerinden sana art arda anlatıyoruz...   Andolsun ki Rasûlleri, açık deliller olarak gelmişti... (Fakat) önceden yalanladıklarına (Din'e, B sırrınca) iman etmediler... İşte Allah, hakikat bilgisini inkâr edenlerin kalplerini böyle mühürler (bilinçlerini kilitler).(’raf/94-101)

 

“MEKR”İ KESEN TEK ŞEY,

KİŞİDEKİ “TEVBE-İ NASUH”TUR

“Mekr” ateşini söndürecek tek unsur ise iman esaslarına göre yaşamı değerlendirmek ve geçmişteki yanlışlarına tevbe edebilmektir.

Tevbenin kabûlünün alâmeti ise, kişinin daha önceki yanlışına yol açan davranış ve değerlendirmelerinden arınmasıdır. Bu arınma kendisinde oluşmadığı sürece, o kişinin tevbesi kabul olunmuş değildir… Bu arınma, Kur’ân ‘da “tevbe-i nasûh” olarak anlatılır..

“Mekr”i kesen tek şey kişideki “tevbe-i nasûh”tur!.

Bunun da işareti, kişinin, “Allah Rasûlü”nün yolunda yürümeye başlamasıdır…

Ne demektir “Allah Rasûlü”nün yolunda yürümek?.

“Allah Rasûlü”nün yolunda yürümek, onun gibi oturup kalkmak, onun gibi yiyip içmek; onun kullandıklarını kullanıp, kullanmadıklarını kullanmamak değildir!.

“Allah Rasûlü”nün yolunda yürümek demek, O Zâtın beşeriyetinin ve yaşadığı devir ve ortamın şartlarının gereklerini taklit değil; “Allah Rasul”lüğünün gereği olarak insanlara verdiği hizmetin, devamı yolunda görev yapmak demektir!. Bu husus çok iyi anlaşıla!.

Allah hepimizi “mekr”e uğrayacak yanlışlardan koruyacak uyanıklık içinde muhafaza eylesin!

“Allah Rasûlü”nün yolunda hizmet vermeyi bizlere kolaylaştırsın!.

TEKLİK’TE MEKR OLMAZ!

(Soru: Klâsik anlatım dışında, Teklik yönüyle mekr kavramını açar mısınız?..)

Teklikte kesret olmadığı için, mekr de olmaz!...

 

 
 
 

 

SALÂT(Namaz)

 

KURÂN'I BIRAKIP NEREYE GİDİYORSUNUZ?(81/26)

Şüphesiz ki O (EVREN) "KURÂN-I KERİM"DİR (56/77)

 

 
 
 

KUR'ÂN-I KERÎM ÇÖZÜMÜ

2012 ® RADYO YANSIMALAR web sitesi. 24 saat yayın

www.allahvesistemi.org