AllahveSistemguncelyazilar.jpg (4687 bytes)

 

ŞERİAT, “SİSTEM”DİR.

“HAKİKAT” İSE, “SİSTEM'İN UYGULANMASI"!

ŞERİAT,

KURÂN VE ALLAH RASÛLÜ’NÜN BUYRUKLARINDAN İBARET OLUP,

HEDEF OLAN GAYEYE ULAŞMAYI SAĞLAR.

Şeriat ve Hakikat ayrı iki şey değildir.

Birisi “Sistem”dir, ikincisi ise “Sistem”in uygulanması.

Dolayısıyla, şeriatı inkâr eden, aynıyla hakikatı inkâr etmiş olur! Çünkü şeriat, hakikatın fiiler mertebesindeki adıdır!.

Şeriat, hakikat esasları üzerine bina edilmiş, hakikatın gerekleri üzerine düzenlenmiş fiillerden ibarettir...

İş böyle olduğu zaman, kim ki şeriatı inkâr eder, o kimse “hakkikatın” ne olduğunu bilmeyenlerdendir! Çünkü şeriat aynıyla hakikat temeline dayanarak bina olmuştur!. Hattâ, şeriat adı kalkar, şeriat adı kalktığı zaman varolan hakikattır ve hakikatın fiilleri, şeriatın gereği olan fiillerse, gene aynıyla şeriattır!.

Yani netice olarak kim ki şeriattan bir hususu reddeder veya inkâr eder, o hakikatı redddetmiş veya inkâr etmiş olur.

Bizim ef’al mertebesinde gördüğümüz bütün fiiller hakikata dayanır.

Hakikat” dediğimiz şey, Hak’kın varlığı ve onda mevcùd olan mânâların âşikâre çıkışıdır... Bu mânâlar, âşikâre çıkarken, terkibiyet hükmüyle zâhir olduğu için biz ona “beşerden meydana geliyor!” deriz...

Beşerden meydana gelen fiiller, eğer terkib hükmünün neticesiyse, tabiatı-duyguları-şartlanmaları ve neticesi alışkanlıkları ortaya koyar!.

Alışkanlıklar-şartlanmalar-tabiat-duygular dediğimiz şey ise; tabii hükmüyle ortaya çıkması halinde ilâhi emirlere ters düşer!. İlâhi emirlere ters düşmesinin sebebi de, beşeriyet kayıtları içinde, yani Hak’kın belli isim terkibi - mânâları içinde kalması dolayısıyladır… Ki bu da kişinin neticede âkibette cehennemini meydana getirir.

 ara.jpg (366 bytes)

“Şeriat”, şartlar anlamında...

Bir diğer ifadesiyle de; “Dini şartlar”, “Din’deki şartlar” anlamında..

Peki, Din’deki şartlar niçin gelmiş?

Her oyunun birtakım şartları, kuralları vardır ve her oyunun bir gayesi vardır..

Her elde edilmek istenen nesneye veya gayeye karşı yapılması gereken birtakım çalışmalardan oluşan belli şartlar vardır.

İşte, “Din’in hedefi olan gayeye ulaşmak gerekli olan şartlar” anlamında olarak, “Şeriat” denmiş.

“Şeriat”ın 2 gayesi vardır;

 Yani bir diğer ifadeyle; Din’in, Din’in gelmesinin 2 gayesi vardır;

Birinci gayesi;

İnsan ölümötesi yaşamda sonsuza dek hayatını sürdürmeye devam edeceği için ölümötesindeki yaşam şartlarına göre kendi şartlarını oluşturmak, o şartlara kendini adapte etmektir! Ki gelecekte içine gireceği ortamlarda belli sıkıntı ve azaplardan kendini kurtarsın, belli güzelliklere erişebilsin!

Din’in gelişinin ikinci bir gayesi daha vardır, o da;

Kişinin Allah’a ermesidir, Allah’a vuslattır!.

Birinci gaye olan “geleceğe kendini hazırlama” dediğimiz noktada yapılacak olan çalışmaların-yapılacak olan ibadetlerin getirisi sözkonusu..

Yani bildiğimiz gibi namazı niye kılıyoruz, niye zikir yapıyoruz, niye oruç tutuyoruz...bunları defalarca izah ettik. Bütün kitaplarda kasetlerde var, bunu herkes biliyor.. Bunların detayına girerek vakit kaybetmeyeceğim...

Biz bu çalışmaları yaparak beynimizde belli güçler oluştururuz ve bu elde ettiğimiz güçler ruha yüklenir. 1. ci yönü bu...

2. yön; Allah’a ermektir. Yani esas itibariyle, insanın sadece birimselliğe dönük bir biçimde sadece yiyip içmek, yatıp kalkmak, uyumak vesaire gibi formasyonlar için varolmamış olduğu; insanın varoluşundaki ana gayenin ilâhi özelliklerin ortaya çıktığı şuurlu bir mahal olması ve bu şuurlu mahal olarak da kendi özüne hakikatine vâkıf olması!

“Kendi hakikatine vâkıf olması” cümlesine atıfla da, işin içyüzüne de“HAKİKAT” denmiş. Hakikate erme!

Yani; kendi özüne-içyüzüne-aslına -orijinine vâkıf olmak!

ara.jpg (366 bytes) 

Şeriat, Allah Rasùlü’nun buyruklarından ibarettir!. Şeriat; Kur’ân ve Hadisten ibarettir!. Çünkü Kur’ân mutlak olarak, direkt ilâhi hükümleri bildirendir... Bunun dışındaki görüşler beşeri-terkîbî kayıtlardır!.

İlâhi hükümlerin, beşere göre yorumlanmasıdır!. Dolayısıyla beşeri yorumlar ilâhi hükümleri kaydı altına almaz; tâbi olma zorunluluğu getirmez!.

Burası çok ince bir noktadır…

Buranın çok iyi anlaşılması gerekir!. Ulûhiyetten gelmeyen hükümler, mutlaka beşeriyettendir!.Yani terkibiyettendir!

Eğer kişi diyorsa ki,”ben Nebi’yim”, onun hükmüyle amel edilir!.Ama Nebî değilse, yâni Allah’ın elçisi değilse, Allah’ın hükümlerini bildirmiyor!.Terkibinin meydana getirdiği hükümleri bildiriyordur...O zaman ona uymak farz değildir, gerekli değildir! Ama sen, o hükümlerde, seni ilâhi saadete ermeye götürücü bir anlam bulabiliyorsan, uyabilirsin; bulamıyorsan uymayabilirsin ve bundan da mesùl değilsin!

İşte bu yüzdendir ki öldükten sonra, kimse mezhebinden veya tarikatından sual olmayacak; mezheb veya tarîkat diye bir şey geçerli olmayacak; ancak ilâhi hükümlere uyup uymamanın neticeleri ile karşılaşacaktır!.

 "AHMED HULÛSİ'DE KAVRAMLAR" Kitabından...

yazdir

Diğer Yazılar

AB.jpg (791 bytes)

            

 www.allahvesistemi.org