FITRAT DİNİ
(ALLAH FITRATI)
(ALLAH DİNİ)
(“İSLÂM FITRATI”)
(ANA PROGRAM)
(RABBİNİ BİLME YETİSİ)
(HANİFLİK)
Yaratılış programına kayıtsız şartsız uyum zorunluluğudur!
hf
DİN,
“ALLAH FITRATI”DIR
Gerçekte tek bir din vardır Hz.Âdem’den bugüne kadar geçerli olan,..
Bu dinin adı da İSLÂM DİNİ ’dır!
“İnne dine İnnallahe İslâm” âyetiyle vurgular.
“Allah
indinde din, İSLÂM’dır!.” der
Allah
indinde Din falanca tarihe kadar filancaydı, fişmekânca
tarihte falanca din oldu, falanca
tarihten sonra filanca oldu!!! değil!.
Allah indinde din, “İslâm”dır!.
Yani Âdem’den bugüne kadar bütün Nebiler
ve Rasûller İslâm Dini’n ni
bildirmiştir.
Yalnız, “İslâm
dini” deyince İslâm dini’nin ne olduğunu iyi anlamak lazım.
Bizim bazı yanlış düşüncelere kapılmamızın
sebebi, Kurân’daki bu din tâbirinin mânâsının ne olduğunu anlama konusundaki yanılgımızdan
meydana gelmektedir.
Din,
Fıtrat’tır!
Allah
Fıtratıdır!
Yani Allah’ın varettiği
“Sistem-Düzen”dir!
hf
ALLAH’IN FITRATINA,
(FITRAT OLAN
ALLAH DİNİ’NE),
O YARATIŞA SARIL!
Anlattıklarımıza kaynak olarak Diyanet
işleri’nin bastırtmış olduğu Hamdi Yazır
merhumun “Hak Dini Kur’ân Dili” isimli
tefsirinden yararlanıyoruz...
“-Feakım
vecheke liddiyni HANÎFA. Fıtratallahilletiy fetaran nâse aleyha! Lâ tebdiyle lihalkıllah... Zâlike diynül kayyım. Ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemun. “ (30-30)
O halde yüzünü Din’e bir HANÎF
olarak tut; o ALLAH FITRATINA ki, insanları onun üzerine yaratmıştır, ALLAH
yaratışına bedel bulunmaz, doğru ve sâbit Din odur, velâkin insanların ekseriyeti
bilmezler!.
Bu mefhum ile örfte İbrahim milletine
ismolmuştur ki, “HANÎF”, başka dinlerden, bâtıl mâbudlardan çekinip, yalnız
Allah’a eğilen muvahhid demektir.
Sen yüzünü dine HANÎF olarak
tut!
Allah’ın FITRATINA yani; FITRAT
OLAN ALLAH DİNİ’NE; ALLAH’ın o fıtratına, o
yaratışına sarıl!
FITRAT DİNİ, ALLAH DİNİ,
HANÎFLİK; İSLÂM’dır!.
hf
“İSLÂM
FITRATI”
(ANA PROGRAM)
(RABBİNİ BİLME YETİSİ),
BİRİME GENETİK OLARAK İNTİKAL ETMİŞTİR
A`raf Sûresinin 172.
âyetinde şöyle bir anlatım var:
"RABBİN, ÂDEMOĞULLARINDAN, ONLARIN
BELLERİNDEN ZÜRRİYETLERİNİ ALMIŞ VE ONLARI KENDİLERİNE ŞÂHİT
TUTMUŞTU;
-BEN SİZİN RABBİNİZ DEĞİL MİYİM (ELESTÜ BİRABBİKÜM)?
DİYE.
-EVET, ŞÂHİDİZ (KÂLÛ BELÂ)!.. DEDİLER..
KIYÂMET GÜNÜ, "BİZ BUNDAN HABERSİZDİK"
DEMEYESİNİZ!"
âyetin işarett ettiği anlam şudur:
"Allah, insanı İslâm fıtratı üzere
yaratmıştır" hükmü
üzere, her insan henüz menideki sperm hâlinde iken babasının geninden İslâm
fıtratının programını almış olarak dünyaya gelir; daha sonraki aşamalardan da
geçerek…
"Onların bellerinden zürriyetlerini
alır" ifadesi kişiye
genetik olarak intikal eden İslâm fıtratının billgisinin
sperm hâlindeki varlığına işaret eder ve bunu vurgular.
hf
FITRATI
MEYDANA GETİREN
“FÂTIR”
İSMİNİN ÖZELLİĞİ
KİŞİNİN
YAPISINDAKİ ESMÂ MERTEBESİNDE
YER
ALMAKTADIR!
Fıtrâtı meydana getiren Fâtır
isminin özelliği dahi, kişinin Rabbi olan ve rubûbiyet
boyutunu oluşturan kendi yapısındaki esmâ mertebesinde yer almaktadır!
“Feakim vecheke
liddiyni haniyfa. Fıtratallahilletiy fetarennase aleyha. La tebdiyle lihalkillah; zâlike diynül kayyım; velakinne ekseren nasi la ya`lemun” (30.Rum-30)
“Vechini hanîf (tanrıya
inanmayan) olarak dine (sisteme) döndür. O ALLAH FITRATI ki,
insanları, fıtratlar üzerine yaratmıştır; Allah`ın [belli
bir amaç ve programla] yarattığı sisteminde asla program değişikliği olmaz!. İşte dosdoğru din budur!. Ne var
ki insanların çoğunluğu bu gerçeği bilmezler.”
Evet, günümüzde keşfedilen holografik gerçeklik ile “zerre külün
aynasıdır” uyarısının işareti burada çakışmaktadır.
NOKTA’dan
meydana gelen açı içindeki Rahmaniyet zuhuru ve bu
zuhurun üretkenliği ile meydana gelen Rahîm’den, arş isimli evrensel doğurganlık
—algıladığımız madde boyutunda değil—
ile tüm esmâ mertebesi hâsıl olmakta; ve Kürsî, “Rubûbiyetin tahakkuk ve tahakküm mertebesi” olarak açığa
çıkmaktadır!.
Kül, bu arada, aynıyla zerreye yansımış olduğu için de; zerrelerde yani
birimlerde, Rabbin, yani esma terkibinin getirisi hükmü, kademe kademe kişinin semâvâtından
bedene nâzil olmaktadır!.
Bu her birimde böyledir ki, işte holografik gerçeklik bu sistemi
anlatır.
Allah Rasûlü’nün “zerre külün aynasıdır”
cümlesiyle özetlediği gerçek kanaatimce bunu anlatır.
Zerre itibariyle, zerre ve külden söz edilirken; İlm-i ilâhide, hepsi tek bir nefs olarak yer alır.
Buna,
“O
(Allah) ki, sizi nefs-i vahide’den/tek
bir nefs’den yarattı” (7:189),
“Onların
hepsi kıyamet günü O’na ferd olarak gelir”
(Meryem:95) âyetleri işaret eder.
Yani, ilm-i ilâhide “zerreler” yoktur “tek bir yapı” sözkonusudur. Bunun idrak edilmesi herkes için kolay
olmayabilir.
Evren
tek bir canlı gibidir sanki tüm boyutsallıklarıyla; ya da evren içre
evrenleriyle!!! “Ruh-u Â’zâm”
da demişlerdir buna...
hf
“ALLAH” İSMİYLE
İŞARET EDİLENİN
“FÂTIR” İSMİNİN MÂNÂSININ ORTAYA
ÇIKIŞI…
Kur’ân talim edilmiş!..
Niye?...
Nasıl?...
İyi hoş, “Hak”sın;
“TEK”sin de, “KUR’ÂN”dan haberin
var mı?
Sakın deme
bana, “tanrının peygambere gönderdiği kutsal kitaptır!”...
Bak, ne yazılı
“OKU”nası KİTAP’ta!
“Er Rahman allemel Kur’ân!...
Halekal insane allemehül beyân!” (Rahman-1/4)
“Rahman, Kur’ân’ı talim etti!... Beyânı talim ile insanı halketti!”
İnsan nasıl
yaratılmış? Hangi aşamadan sonra?..
İnsan yok iken
daha, “Kur’ân” kime veya neye talim edilmiş?..
Tâlim edilmekten murat ne?..
Niye Kur’ân bunları bize anlatıyor?..
İnsan maymunun
gelişmişidir diyen Darwin’ci görüşe reaksiyon
olarak Amerika’da “AKILLI TASARIM” görüşü savunulmaya başlandı!.
Evrensel “Yaratıcı
Zekâ”, insanı yaratmış maymundan bağımsız olarak; bu görüşe göre...
“Fe tebarek Allahu ahsenül hâlıkiyn”!...
Ya hu, bin
küsur yıl öncesinden beri, tasavvufu yaşayan tüm evliyâullah,
“AKL-I EVVEL”den,
evrenin özündeki Allah adıyla işaret edilenin ilim sıfatının zuhuru olarak
söz edip durmuşlar...
“Evrendeki
her birimde oluşan hareketin başlangıcında ‘Akl-ı
KÜL’ vardır” demişler; "tümel akıl" bugünkü deyişle...
Hiç mi kimse
bunun farkında değil?.
Elin adamı “Yaratıcı
Zekâ”dan ve “Akıllı Tasarım”dan söz edince kıyâmet kopuyor!.
Oysa, bu olayla esasında, “Allah”
adıyla işaret edilenin “Fatır” isminin
mânâsının ortaya çıkışı dile getirilmektedir; "takdir, tasarım,
planlama, düzenleme, ölçüm, zamanlama" gibi kavramlarla birlikte
"yaratma" anlamına gelen “fıtrat” sözkonusu
olduğundan dolayı… "Fâtır"ın "fıtrat"ı...
Bilimin “tanrı
yoktur” gerçeğini apaçık vurgulaması sonucu, aydın
kesim mecburen ateizme kayarken, ismi “ALLAH” olan kendilerine
anlatılamadığı için, kimse çıkıp da Allah Rasûlü’nün neyi açıklamış olduğunu bunlara
anlatamıyor!.
Bu kadar mı
kilitlenmişlik olur!
Çağdaş bilim sonucu, yükselen değer diye takdim edilen ateizmi binlerce
yıl önce keşfedip, “HANİF”liği (tanrı kabul
etmezlik) savunarak işe başlayan; daha sonra da Allah Rasûlü
olarak, “ALLAH” gerçeğini tebliğ eden İbrahim aleyhisselâmdan
bu yana, DİN gerçeğini değerlendirebilen tüm rasûller,
veliler ve tahkik ehli işin daha başında “La ilahe (tanrı yoktur)” diyerek
bunu dillendirmişler...
“Tanrı ve
tanrılık kavramı yoktur; yalnızca ismi Allah olan”ı
anlamak daha işin başı demişler...
"Feakım vecheke liddiyni HANÎFA... Fıtratallahilletiy
fetaran nâse aleyha!.. Lâ tebdiyle
lihalkıllah... Zâlike diynül kayyım... Ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya'lemun.” (30:30)
"O halde
yüzünü (şuurunu) Hanif (lik
bilinciyle) DİN'e yönlendir; O Allah Fıtratına ki,
insanları fıtratlarıyla yaratmıştır! Allah yaratış sisteminde değişiklik olmaz!
Geçerli olan DİN (Allah sistem ve düzeni) budur. Ne var ki insanların çoğu bunu
bilmez!"
Rahman, Kur’ân’ı talim etmiştir!. Bu talim işlemi, bir sistem ve düzen ile
tüm evren içre evrenlerin meydana gelişini oluşturmuştur!.
Buradaki
anlamıyla “Kur’ân”, Zâtın,
sıfat ve esmâsıyla kesret (çokluk) âlemine tenezzülü; bu sûretle algılanan ve
algılanamayan her şeyin, elbette ki “cin” (tüm görünmez varlıklar) ve
insanlığın oluşumunu sağlamasının genel adıdır.
Evrenlerde, her
zerrede, her an, ismi “Allah” olanın, ilmi değişik isimler altında açığa
çıkmakta; bu açığa çıkış ile de, irade sıfatı kudrete dönüşerek her an yeni bir
birimi yaratmaktadır!.
Genetik kodları
her ne kadar maymunun gelişmişi olan “insansı” ile büyük bir benzerlik gösterse
de; ister mutasyon deyin ister melekî etki, neticede ilmi
ilâhi sonucu yoktan var edilmiş, yokken var edilmiş bir tür olarak
yeryüzünde “insan” meydana gelmiştir!.
Bu meydana
geliş dahi “BEYÂN” sonucu oluşmuştur!.
“Beyân”,
varlığını oluşturan programın, “işletim sisteminin” adıdır,
tanımlamasıdır!. “Beyânın
talimi” demek, evrende uygulanmış olan işletim sisteminin aynen uygulanarak
insanın yaratılması demektir... Ki bu da doğal olarak “Sünnetullah”ın
sonucudur!.
Bu oluşum makrodaki programın aynen mikroya uygulanması suretiyle
oluşmuştur!
Bu yüzden, “zerre
küllün aynasıdır” denmiştir!.
Bu yüzden,
evren makro, insan mikro olarak tanımlanmıştır.
Biz de buna “beyin
mikrokozmostur” diyerek işaret etmiştik uzun
yıllar önce.
Evrenler,
tüm derinliği, boyutsallığı ile, nasıl, ismi Allah
olanın, sıfat ve esmasının, mertebeler ve terkipler halinde açığa çıkışı ise,
aynı şekilde, talim edilmiş olan, yani bir programla oluşturulmuş insan da, o
mertebeleri bünyesinde barındıran mikro âlemdir.
Şahı Velâyet
Hazreti Âli, “sen kendini küçük âlem sanırsın, oysa
âlemi Kebîr sensin” diyerek bu gerçeğe 1400 yıl önce dikkat çekmiştir!.
Ne yazık ki,
her şey hep mecazlar, benzetmeler, misâllerle anlatıldığı için, işin gerçeği
hep örtülü kalmıştır!.
“Kur’ân ve insan ikiz kardeştir” uyarısının
arkasında da burada anlatmaya çalıştığım işte bu gerçek yatmaktadır.
“Rahman Kur’ân’ı tâlim etti” âyetindeki “Kur’ân”
isminin anlatmak istediği kavram ile, bugün elimizdeki
“mukaddes kitap”tan algıladığımız mânâ, aynı kavram değildir.
Bu âyette geçen “Kur’ân”, ismi
Allah olanın, evreni, yani orijin “ANA KİTABI” oluşturmuş olduğu sistem
ve düzenin, oluşum ve işletim programlanmasıdır. Bu oluşumun adıdır Kur’an!. İnsan dahi aynı sistem ve
düzenle var olduğu için de, evrenin mikrosu ya da ikiz kardeşi olarak
tanımlanmıştır, ve ona gelen Kitap da aynı isimle isimlendirilmiştir!.
Rasûlullah aleyhisselâmın
evrensel sistemi “OKU”ması
(IKRA) ise, Kur’ân’ın kendisine inzâli
olarak anlatılmıştır!. “Kur’ân
bir defada inzâl oldu” gerçeği bu durumu anlatır.
Bu “OKU”manın vahiylerle tafsil yollu topluma nakliyle
de bildiğimiz “Kur’ân” oluşmuştur. Kur’ân, bilgidir! Kağıt veya
deri veya sayfa değil!.
İnsan,
taklitten, ezber ve şartlanma yollu edindiği bilinçsiz bilgiden arınıp;
hakikatini sorgulayıp, elde ettiklerini değerlendirebilirse, kendisine “Allah
ahlâkıyla ahlâklanma” yolu açılır.
“Sünnetullah”ı “OKU”r!..
Görür gözü,
işitir kulağı, konuşur dili, O olur!.
Beşer ise asla O’nu
göremez!.
Allah Rasûlüne bakıp, “sen
de bizim gibi çarşı-pazar dolaşan birisin” dedikleri gibi...
Müşrikler ancak
“yetim Muhammed’i” görebilir!... Allah Rasûlünü asla!!!
Bu öyle bir
yaratılış nimetidir ki...
“Fe Bİ-eyyi alâi
RABİKÜMÂ tükezzibân!”
(Ey görünmez
varlıklar ve insanlar!) Varlığınızı meydana getiren Rububiyet
boyutunuzun “siz” olarak açığa çıkardığı nimetleri nasıl yalan sayarsınız?
(Rahman Suresi’nde 31 defa tekrarlanan bir uyarı!)
Buna ancak hakikat
ehli tasdik ve şehadet edebilir!.
“Kur’ân OKU”mak işte bu boyutta olur
hakikatiyle!.
Ateizmin
getirisi ve bilimin başlangıcı kabul edilen Darwinci
görüş "tanrı" anlayışını yıkarken; "peki öyle ise
sistem ve düzeni oluşturan yaratıcı zeka nedir?"
sorusunu da beraberinde getirmiştir. Klasik "tanrı" anlayışı ise bunu
cevaplayamamış; sonunda "akıllı tasarım" görüşüne ulaşılmıştır! Çünkü
düşünen beyinler tanrı olmayan "evrensel yaratıcı akıl"
aramaktaydılar son bilimsel gelişmeler ışığında.
Bilimsel
gelişmeleri takip eden batılı aydınlar gökte bir tanrı ve gökten
gönderilmiş-inmiş (semavi) din olamayacağı gerçeğini gördükten sonra, Ateizmi
kabullenmişlerdir. Ne var ki, bu da yaşanılan evrensel gerçekleri çözmeye
yetmemiş, bu defa insanlar "Evrensel YARATICI ZEKA"
bulunması zorunlu gerçeğinden hareketle bu görüşe ulaşmışlardır...
Bu görüş, Allah
Rasûlü Muhamed aleyhisselâmın açıkladığı "ALLAH" ismiyle
bildirip târif ettiği olayın kapısıdır!
İnsanlık, bugünkü
müslümanlık anlayışının ötesinde, gerçek İSLAM
DİNİ'ni tanıma hareketini başlatmıştır!
Fatır’ın farkına
varılmasını sağlayan bu görüşün sonu, Zâtı ıtıbariyle
mutlak gayb olan ismi "ALLAH" olanın
keşfedilip kabul edilmesine kadar uzanacaktır..
Bu da görünmez,
bilinmez "MÜCEDDİD-YENİLEYİCİ"nin dünya üzerindeki işlevini yıllardır yerine
getirmesi dolayısıyladır kanaâtindeyim.
Zirâ bu gerçekleri fark eden aydınların artık
ateist olarak kalması imkânsızdır!
Fark edilen
gerçek kapısı tüm insanlığa hayırlı olsun!
Bu da, “Allah
hidâyetinin”, yani gerçeği görmenin, değerlendirmenin bir başka ifadesidir!.
fhfh
“Fıtrat”, zuhûra
gelecek tecellîlerin programlanışı ve yaratılışıdır.
hf
FITRAT, İlk yaratmak demek olan
yaratılışın ilk tarz ve hey’etini ifade eder.
hf
TEK BİR FITRAT VARDIR
BİRİMSEL FITRAT
BİZİM ANLAYIŞIMIZDAN DOĞMAKTADIR
Fâtır, fıtratı, ilminde oluşturmuş,
ve her şey ilminde olup bitmiştir!
Yaratılmışların
tümü bunun içine dahildir!
Bireysel fıtrat bizim anlayışımızdan
doğmaktadır!
Tek bir fıtrat söz konusudur!
Resim içindeki fırçanın
kıllarından birinin darbe izidir Hulusi!.. Resim,
yapmadan önce tahayyül edilmiştir ressam tarafından; ondan sonra dökülmüştür
tuvale!.
hf
FITRATIN…
(VAROLUŞ PROGRAMIN)
(ESMÂ
(İSİMLER) BİLEŞİMİN)
(TAKDİR EDİCİN)
(KOLAYLAŞTIRICIN)
(RABBİN)
(TERKİBİN)
“ALLAH”, kendisindeki çeşitli isimlerin mânâlarını ortaya koymak üzere, çeşitli
mânâları meydana getirmiştir!.
Bu mânâlar terkipler-bileşimler halinde mânâ sûretlerini,
çeşitli varlıkları, birimleri ve insanları ve onların programlarını
oluşturmuştur.
Bu terkipsel mânâ sûretlerinin kapsadığı anlamların ortaya çıktığı
mahallerden biridir insanlar! Yani her bir birim, her bir mahal, bir mânâ terkibinin ortaya çıktığı yerdir.
Dolayısıyla, o mahalde, birimin
varlığını meydana getiren esmâ terkibinin
-bileşiminin- dışında hiçbir şey yoktur.
Senin, “Ben”
kelimesiyle işaret ettiğin varlığın, o isimler bileşimidir ki bu da senin varoluş programın yani fıtratındır!..
Ve o esmâ terkibinin dışında da -ismin hariç- senin hiç
bir varlığın yoktur!.. Yani, varlığını meydana getiren
o esmâ terkibini kaldırabilsek ortadan, sen hiç olursun!..
İşte, senin “esmâ
bileşimin”deki
özellikler sana “kolaylaştırılmış” olanı belirler, tespit eder!.
Senin “takdir
edicin”, yani “RABB”in, senin o “esmâ
terkibin-bileşimin”dir!..
Bu yüzden de
senin, o “esmâ terkibin-bileşimin”e isyan etmen, itaat etmemen kesinlikle mümkün
değildir!..
Mümkün
değildir; çünkü ona itaat etmemek, isyan etmek gibi özellikleri meydana
getirecek bir varlığın yok!. Nerede
kaldı, iraden!
Sendeki bütün
vasıflar, özellikler, senin varlığını meydana getiren “isimler bileşiminin” mânâlarından
başka bir şey değildir!.
Dolayısıyla
senin “kolaylaştırıcın”,
yani sende çeşitli isimlere yönelik eğilimi meydana getiren ana faktör, senin
varlığını meydana getiren o “ilâhi isimler terkibi-bileşimi” yani “fıtrat”ındır! Yani “RABBİN”dir!. Senin rabbine isyanın
ise hiçbir şekilde mümkün değildir.
İşte bu sebepledir ki,
hf
FITRAT MI KADER İCABI,
KADER Mİ FITRAT İCABI?
“Fıtrat”, zuhûra
gelecek tecellîlerin programlanışı ve yaratılışıdır.
Bu tohum
yaratılışından itibaren, kendine en uygun tecelliler ile beslenir, büyür
yeşerir, ta ki yaratışındaki gayeye uygun hizmeti eder. O tecellîlerin
zuhuru ta ki onda sona erer ki; bu an tekâmülünün de zirvesidir, artık onun
rızkı da sona ermiş olur ve tekrar aslına rücû eder.
“HEPSİ FITRATLARINA GÖRE HAREKETLERDE
BULUNUR.” (17-84)
Ve
burada son olarak bir cümleyi daha söyleyebiliriz ki; ondan sonrası ne dile
gelir ne de kaleme.
“ŞÜPHESİZ Kİ BİZ HER ŞEYİ KADERİYLE HALKETTİK” (54-49)
Bu
durakta öğreneceğin sırlardan birisi de, fıtratın mı kader îcâbı olduğu, yoksa fıtratın mı kaderi
meydana getirdiği mevzûudur.
Buna
başka bir ifade ile, ilim mi malûmu, yoksa
malûm mu ilimi meydana getirmiştir diyebiliriz.
Burada,
“ANDOLSUN, SEN BUNDAN GAFLETTE İDİN, İŞTE SENDEN
PERDENİ KALDIRDIK.” (50-22)
Âyeti tecellî
etmiş; gerçeği müşahede etmiş olursun. Bundan sonra:
“NEREDE OLURSANIZ O SİZİNLE BERABERDİR.” (57-4)
Âyetinin dahi mânâsına vâkıf olursun!.
Aman sakın!..
Gene de edebe riayet et!.
Çünkü
daha idrâk edemediğin nice gerçek var ki, gene de sen,
ilminle o gerçeğe göre yetersizsin. O takdirde, bunu tefekkür et ve yaradanına aczini beyan et!..
Efendimiz
bile günde en az yetmiş defa istiğfar dilerdi. Henüz Zât’ın künhünü idrâk
edemediğini bildiği için.... Ve bu biliş elbette ki
muhaldir.
Bu
durumda dersin:
“RABBİM İLMİMİ ARTTIR.” (20-114)
Ki,
mümkün olduğu kadar , “gizli şirkten” kaçayım.
Yanlış
zanlardan kaçınayım... Çünkü bilirsin ki, ne olursa olsun O’nu ihata
edemezsin!..
“GÖZLER O’NA ERİŞMEZ.” (6-103)
Yani,
yaratılmış olandır!.... Yaradanı
ihâta edemez!. Herhangi bir eserin, sahibini ihâta
etmesine imkân var mıdır ?
Zâhir,
bâtındır; bâtın, zâhir! İkisi
arasında fark var sanış, gözün kapasitesinden oluşur!..
Aynı tek
şeyin, gözün görebildiği kısmına “zâhir”
derler, göremediğine ise “bâtın”... Oysa ikisi aynı “TEK”tir!..
hf
KENDİ KADERİNİ
YAŞAMAK ÜZERE
BU FITRATLA
YARATILMIŞSIN…
Kör değilsen anla ki; sen kendi kaderini yaşamak üzere bu fıtratla
FÂTIR tarafından yaratılmışsın!.
hf
FITRATINDA OLUP
BİLİNCİNDE AÇIĞA ÇIKMAMIŞ OLANLARIN
SAYISI
BİLİNEMEZ!
(Soru: “Aşk”
nedir?...)
Fıtratında
olup, kendinde bulamadığını bulduğun yere kapılmandır...
(Soru: Bir şeyi
kendimizde bulamamamız mümkün mü üstadım?...)
Özünde vardır
fakat bilincinde açığa çıkmamıştır... Kendinizde bulamadıklarınızın sayısı
bilinemez.
fhfh
FITRÎ HİLÂFET
“HER İNSAN”IN İSLÂM FITRATI ÜZERE
DOĞAR”
İşte bu sebeple
Adem ve O‘nun nesli olan
bütün insanlar, yer yüzünde her an bu ilâhi isimlerin mânâlarını ortaya koymak,
açığa çıkarmak sûretiyle, “Fıtrî
Hilâfet” görevini îfa etmektedirler; ki bu “Fıtrî Hilâfet” görevini yerine getirmesi de insanın, detaylarını “Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU” isimli kitapta
açıkladığımız bir biçimde “İnsanın İslâm
fıtratı üzere Dünya‘ya getirilmesi”dir
“Her insan İslâm Fıtratı üzere
doğar...”
Yani, “insan”, Allah‘a kulluğunu ifa etmek
üzere, Allah‘ın isimlerinin mânâlarını
çeşitli şekillerde ortaya koymak üzere programlanmış olarak meydana gelir... “Daha sonra annesi-babası, onu Mecûsi, Nasrâni, Musevi, Müslüman yapar”... Ama, neticede her
insan, İslâm fıtratı üzere gelir...
Eğer “fıtrat” konusunu “Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU” kitabından
okumamışsanız, mutlaka okumanızı tavsiye ederim..
İşte, bu “İslâm Fıtratı” varlığındaki esmâ-i ilâhi’den dolayıdır... Bilse de bilmese de, idrâk etse de
etmese de, gereğini yaşasa da yaşayamasa da...
hf
FITRÎ TESBİH
Her bir zerrede "O"nun hükmü yerine
gelmektedir. Her bir zerre "O"nun varediş
gayesine uygun davranışlar ortaya koymak suretiyle; kulluğunu îfa edip fıtrî tesbihini yapmaktadır!.
hf
FITRÎ
KULLUK
(FITRÎ
İBADET)
"Allah,
her bir insanı, bir gaye, ve bir amaç için
yaratmıştır; ki, kişi, ancak, o yaradılış amacına uygun olarak kendisine
kolaylaştırılmış davranışları ortaya koymak suretiyle, yaradanın
yaratış hedefine ulaşır… Ki bu da onun fıtrî kulluğudur!."
hf
"Her kuş kendi sürüsüyle uçar."
Kim ne için var edilmişse er geç
ona döner...
Öyleyse, bizler de her ne mânâ için var olmuşsak, eninde sonunda, o mânânın
gerektirdiği hâl ile hallenecek, o mânânın oluşacağı ortama dönecek ve böylece
Allah`a karşı fıtri kulluğumuzu
yerine getirmiş olacağız.
"Bu varlıkta, var olan her şey Allah`a
kulluk etmektedir."
hükmü;
"Allah kulluğu için, insanların ve cinlerin var olması"
hükmü, bu fıtrî ibadeti, yâni, "ne
mânâ için var olmuşsa, o mânâyı yerine getirir, o mânânın gereği olaylarla o
sûrete bürünür, o mânânın gereğini yaşar" anlamıdır...
hf
YARADANIN YARATIŞ AMACINA UYGUN
YAŞAYARAK
YARATIŞ HEDEFİNE ULAŞMAMIZ,
FITRÎ KULLUĞUMUZDUR
“ALLAH” kelimesi bir isimdir ve bir
varlığa işaret etmektedir sadece... “ALLAH” isminin işaret ettiği varlığın özelliklerine,
yani sıfat ve özelliklerine de yine çeşitli isimlerle işaret edilmektedir...
Öyle ise bizim isimlerle uğraşmayı bırakıp, isimlerin işaret ettiği anlamlar
doğrultusunda işaret edilen ZÂT’ı anlamaya
çalışmalıyız ki, bu da somut bir ismi olan obje değildir!.
Dolayısıyla
bizim çok iyi anlamamız gereken husus şudur:
Evrende bir nokta bile olmayan dünyada yaşayan varlıklar, “ALLAH” ismiyle işaret edilenin
özelliklerinin, işaret ettiği özelliklerle yaratılmış, sonsuz varlık içinde bir
hiçtir!.. Tüm algılananlar, O‘nun
yarattıkları içinde bir hiçtir!.
Ve bizler, gene onun dilediği özelliklerle, ve
KENDİSİNİ düşünebilecek bir kapasite ve özellikle yaratıldığımız için de bu
yönden KULLUK yapmaktayız...
Gerçek
kulluğumuz budur!.
“ALLAH” , “Âlemlerin Rabbı” olduğu için; isimlerinin işaret ettiği
özelliklerin seyrini murad etmiş ve bu isimlerin mânâlarına dayanan yaratıklarını ”esmâ terkipleri” halinde
ortaya çıkartmıştır.
Yaratılmışların varlıklarını bu
isimlerin mânâları oluşturduğu için,onların bunun
dışında kendilerine özgün vücutları ve varlıkları yoktur! İş bu sebeple de, bu mânâlara dayalı varlıklarıyla,her an bu mânâların
gerçeğini ortaya koymak suretiyle “GERÇEK anlamda MUTLAK
yönden KULLUKLARINI” ifa etmektedirler.
İkinci bir mânâda “kulluk” ise, bireyin “Rabbi olan ALLAH’ı
farketmesi, ona kulluk için varolduğunu
ve bu görevi yaptığını kavraması ve nihayet bu halinin devamı için de her an
gene ALLAH’a muhtaç olduğunu hissetmesidir! Ki, bu da
“göresel”
anlamda “bireysel kulluk”tur
Allah her bir insanı, bir gaye ve bir amaç için yaratmıştır;
ki, kişi, ancak o yaradılış amacına uygun olarak kendisine kolaylaştırılmış
davranışları ortaya koymak suretiyle, yaradanın
yaratış hedefine ulaşır... Ki bu da onun fıtri
kulluğu’dur!
Kişi, bu mânâyı
anlayıp, hazmedip, gereğince de yaşadığı zaman ise, tahkiki imana erer, imanın hakikatını yaşar.
“ALLAH” herkesi ne için yaratmışsa, o yaratılış amacının kemâline
ermesi için HAKKETTİĞİNİ vermekte ve onu o işle meşgul etmektedir!. Herkes yaratılış kemaline uygun işle meşgul olmaktadır...
Yaratılış kemâline uygun olmayan ilim yağmuru üzerine yağsa dahi, o bundan çok
sıkı şekilde korunup, kuruduktan sonra da yaratılış amacı yolunda yoluna devam
etmektedir..
“Sana kulluk ederiz”in anlamı,
“Senin bizi varediş
gayene ve programlamana göre ne gerekiyorsa onu yerine getirmek suretiyle
görevimizi yaparız”... demektir.
hf
BİRİMİN FITRATI,
ONUN MANEVİ SURETİDİR
(PROGRAMIDIR-KADERİDİR)
VE BU PROGRAM ASLA DEĞİŞMEZ
Birim,
var oluş gayesine uygun bir programla yüklenir; ki bu oluş birimin "fıtratı" diye bilinir!. Daha doğrusu, programı gelen meleki-kozmik
etkilerle beyne yüklenir!. O birimin mânevi sureti,
onun programıdır; yani "fıtratı"dır; yani kaderidir!.
Bu
hususa işaret eden âyet
"KÜLLÜN YA'MELU ALÂ ŞÂKILETİH"dir. (17-84)
"TÜMÜ DE PROGRAMLARI (ŞÂKILESİ) DOĞRULTUSUNDA
FİİLLER YAPAR..."
dır. Bu hususa işaret eden çok önemli
bir âyet daha var:
"FEEKIM VECHEKE LİDDİYNİ HANİFA...." (30-30)
"VECHİNİ HÂNİF OLARAK DİNE DÖNDÜR"
Hz. Rasûlullah aleyhisselâma bu şekilde bir gerçek bildirildikten sonra evrensel sır açıklanıyor ve bir gerçek
daha vurgulanıyor:
Buyuruluyor:
"...FITRATALLAHİLLETİY
FETAREN NASE ALEYHA;
LA TEBDİYLE LİHALKİLLAH;
ZALİKE DİYNÜL KAYYIM;
VE LAKİNNE EKSEREN NASİ LA
YA'LEMUN". (30-30)
"FITRATALLAHİLLETİY FETAREN NASE ALEYHA":
"İnsanlar belli program üzere, programlanmış
olarak vardırlar".
"ALLAH"ın belli bir gayeye yönelik
bir biçimde, belli bir programla meydana getirmesi ile vardırlar.
"ALLAH" onlarda hangi isimlerin
mânâlarını açığa çıkarmayı dilemişse, o isimlerin mânâlarını açığa çıkarmaya
uygun bir beyin programıyla oluşurlar; ve o beyin programının gereğini meydana
getirirler!. Ve bu program da asla değişmez!.
"LA TEBDİYLE LİHALKİLLAH":
Bazı
müfessirler buradaki "tebdila"yı "ona
bedel bulunmaz" şeklinde tercüme etmişlerse de; buradaki esas
ağırlıklı mana "değişmezliktir."
Yani, "ALLAH`ın
belli bir programla ve amaçla halkettiği varlığında
asla program değişikliği olmaz"!.
"O ne gaye ile var olmuşsa, o gaye üzerine
yaşamına sonsuza dek devam eder"dir, bunun mânâsı...
Ve zaten:
"ZÂLİKE DİN`ÜL
KAYYUM":
Ve
"dinde bu esas üzerine
kaimdir", hükmü de bunu hemen tamamlıyor ve ondan sonra diyor ki:
"VE LÂKİN EKSEREN NÂSİ LA YA'LEMUN"
"Velakin insanların ekseriyeti bu gerçeği
bilmezler"!.
Ya nasıl
bilirier; işte bugün herkes nasıl biliyorsa öyle
bilirler... İşin bu gerçeğini bilmezler!.